"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Feridun Emecen & M. Akif Aydın | 14. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Feridun Emecen & M. Akif Aydın | 14. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=d22D4zEQdDo.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu,
sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Aslında bundan daha öte bir duygu ile sizleri selamlıyoruz. O da fetih ruhuyla, fetih coşkusuyla, fatihleri, askerlerini rahmetle, minnetle, şükranla,
anma duygusuyla, vefa duygusuyla. Sevgili seyirciler, 566 yıl oldu. 566 yıl. 21 yaşındaki Sultan II. Mehmed’in ve ordusunun Fatih ve Fetih ordusu olarak bu gördüğünüz surlardan şehre girişinin
üzerinden tam 566 yıl geçti. İşte biz bu gece TRT2’de tarih söyleşilerinde ülkemizin çok değerli, çok kıymetli ilim adamlarıyla İstanbul’un fethini, Fatihi konuşacağız, İstanbul’u konuşacağız. Aslında konuşacağımız veya konuşmak istediğimiz konular o bildiğimiz savaş terminolojisi değil.
Daha arkası, daha ötesi, daha derini ruhunu, psikolojisini, hislerini, muhtemelen yaşanmış boyutlarını dünyaya ve günümüze yansımalar. İnşallah Allah nasip ederse, lütfederse bu gece bu program
bittikten sonra Fetih, Fatih ve İstanbul’a dair bilgilerinizin bir kısmı yenilenecek, bir kısmı tahsiye olacak ama en azından niyazımız odur. Ruhunuzda, hatıralarınızda, gönlünüzde bir Fetih programı hatırası olacak ve oluşacaktır. Sevgili seyirciler, konuklarımı sizlere kısaca takdim edeyim.
Profesör Doktor Ferudin Emesen, 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi, İstanbul’a, Fetih’e ve Fatih’e dair çok önemli çalışmalar olan değerli bir hocamız lütfetti bu gece bizlerle birlikte burada buluştu ve sizlere Fetih, Fatih’i anlatacak. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. İyisiniz inşallah. Teşekkür ederim. Sağ olun.
Çok teşekkür ediyorum. Ve Mehmet Akif Aydın yine ülkemizin çok değerli, çok kıymetli Aksaşlı grubundan bir ilim adamı, çok değerli bir hocası. Bizlerle birlikte Medipol Üniversitesi öğretim üyesi, hukuk fakültesi dekânı. Ağırlıklı olarak biz onu hukuk tarihi çalışmalarından
söylüyoruz. Ama bu gece onun da Fetih’e ve Fatih’in hukuk ve gururcu kimliğine yönelik değerlendirmelerini dinleyeceğiz. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Teşekkür ederim. İyisiniz inşallah. İstik olmayın efendim. Evet. Efendim bir şey sormak istiyorum. O da şu, İstanbul’un Fetih’i Fatih’in
şehre girdiği surların önünde konuşmak. Böyle bir iklimde, böyle bir ortamda. Nasıl bir duygu Akif hocam? Gerçekten çok heyecan verici. İstanbul bizim belki ilk Kızıl elmamızdı. Türkler burayı hep almak istemişlerdir. Ondan önce Müslümanlar yani Selçuklu öncesi, Emeviler
Kıvbasiler döneminde alınmak istemiştir. Bu Kızıl elmaya ulaşmak Fatih’e nasip olmuştur. Ondan sonra Kızıl elmayı daha ötelerde aramaya başladık. Bu bakımdan bu Fetih bizim tarihimiz bakımından, medeniyetimiz bakımından ve yeni yurt edindiğimiz bu topraklar bakımından fevkade önemli. Bunun heyecanını bugün de duyuyoruz. Bize de burada onu konuşmak düşüyor. Bu da ayrı bir nasip olsa gerek. Perdoğum hocam siz neler istiyorsunuz? Ben bulunduğumuz yeri biraz anlatayım. İsterseniz Mevlana Kapı ile Topkapı Sarası’ndaki mahaldir. Burası aynı zamanda Fatih’in son kertede bütün orduların topladığı, topların topladığı ve ağır bir baskı sonucu surların yıktığı yerdir. Ve ilk girişlerde hemen ilerimizde biraz derimizdeki Topkapısı geriyi denen yerden oldu. Hemen biraz derimizdedir. Dolayısıyla şimdi tam da orada bulunuyoruz. Şu anda bulduğumuz yer bir ok atın mesafesindedir. Eğer bizanslar yukarıda olmuş olsaydı şu anda hepimiz epey bir ok yemiş olurduk yani öyle anlaşılıyor. Biraz daha ileride ordugahını kurmuşlardı. Onları biraz sonra zaten etraflı konuşacağız. Ben özellikle o anlamda bu oradaki mevkimizi özellikle coğrafi anlamda kafamızda bir yerledelim diye bunları söyledim. Tarihçi olarak da burada peyte anlatmak güzel bir duygu diyorsunuz. Şüphesiz. Evet sevgili seyirciler, arkadaşlarımız İstanbul’a dair bir veteri hazırlamışlar. İstanbul’u bize anlatmışlar görsel olarak. Tarihi ve
kimliği değerliyle birlikte müsaadenizle önce bu veteremizi izleyelim. Sonra da hocalarımızla sohbetimize devam edelim. Buyurun efendim.
Sratejik konumu eşsiz güzelliği ve dini kimliğiyle şairlerin şiiri, seyahların hasreti, dindaların duası, imparatorların, kralların, hanların, hakanların, sultanların düşlerini süsleyen sehir. 1453 yılında o kutlu kumandan tarafından fethedilinceye kadar tam 27 kez muhasara altına alınmış, nice savaşçının taarruzuna göğüs germeyi nice fatihin hevesini kursağında bırakmayı başarmış bir nazlı beldi. Avrupa’dan Asya’ya uzanan bir köprü. Karadeniz’den Akdeniz’e açılan bir kapı.
Kültürlerin, dinlerin ve dillerin kesişin mekanı. Roma, Bizans ve İslam medeniyetlerini ev sahipliği yapmış, ticaret yollarının birbirine karıştığı mabetlerin sırt sırta verip yaşadığı bir huzur başkenti.
Ayasofya, Sultanahmet, Kız Kulesi, Nümen-i Hisarı, Süleymaniye, Popkapı, Galata Kulesi, yeraltı sarnışları ve daha nice yapısıyla binlerce yıllık bir tarihin tanı. Peygamber müjdesine nair olmuş, Fatih’in ve onun kutlu ordusunun emaneti ve o müjderin peşine düşmüş nice yiğidin, velinin, evliyanın ebedi istirahatı. Evet sevgili seyirciler, TRT2’de Tarih Söyleşileri programında Fatih Sultan Mehmet ve
askerlerinin şehre ilk girdiği savaşın en yoğun yaşandığı bölgesinde Topkapı’da surların önündeyiz. Profesör Doktor Mehmet Akif Aydın ve Profesör Doktor Feridun Emesen hocamızla İstanbul’u Fethi ve Fatihi konuşacağız. Hocam arkadaşlar güzel bir vetere hazırlamışlar, İstanbul’u kısaca özetlediler. Tabi İstanbul kuşatmalarının
sayısı muhtelip ama bilebildiğimiz kadarıyla 27 büyük kuşatma var ama illüfaklı denince bunu 40-50 gibi değişken rakamlar var şu şekline ve boyutuna göre ne dersiniz? Evet yani tabii bilinenler var belki ama orada önlerine gelip gidenler, muhasebeyi kısa tutanlar var hatta İstanbul önlerinde başka milletlerin yaptığı savaşlar var vs. O yüzden kesin bir rakam vermek zor ama nihayetinde sembülük olarak bir rakam daha bir karar kılmak gerekiyor zannediyorum. O yüzden böyle bir rakam herhalde tespit edilmiş haldedir öyle düşünüyorum. İstanbul bu muhasara tarihi açısından ele aldığımızda dünyanın en çok kuşatılan ve sonuç anlamayan şehirlerinin başında geliyor diyebilir miyiz? Yani şimdi tabii kıyaslama yapmak zor. Şimdi İstanbul’un kendi bünyet içerisine bakmak lazım. Diğer şehirlerin mahiyeti hakkında pek fikrimiz yok açıkçası. Fakat İstanbul tabii çok göz önünde olan bir yer. Doğu
ve batının birleştiği yerde ve aynı zamanda da bu bir orta kuşaktır ve bu orta kuşak tarih boyunca sürekli kayıların gelip geçtiği yerler oldu. O yüzden bu ana kuşak içerisindeki şehirler muhteşem defalar kuşatılmıştır, alınmıştır, el değiştirmiştir. Böyle bir durum söz konusu. İstanbul da zaten özellikle ilk kuruluşundan itibaren başlayan süreçte bu stratejik önemi dolayısıyla ki bu önemi de aynı zamanda hem Karadeniz ve Ege Akdeniz’e bağlayan deniz yollarına
geçişme hattı olması ve bu boğazların kontrol edebilecek bir noktada bulunması sevgiyle son derece önemli. Bir de malum işte Asya’nın Avrupa’ya geçişlerde yine çok mühim bir yerde duruyor. Böyle olunca tabii çok ilgi çeken ve aşağı yukarı herkesin dikkatini celebeden bir yer konumunda. Tabii tarih boyunca İstanbul hep böyle bir kadar büyük önem sahibi olmadı. Yani mesela eski dönemde Bizantyon diye kurulan küçük bir şehir devleti vasfı hakimdi. Sonra Romallıların eline geçtikten sonra bir ara mesela İzmit’i Romallılar büyük bir başkent haline getirmek istiyorlardı. Ama ondan sonra İstanbul’u seçtiler. Yani biraz böyle yerli gitliler var. İstanbul’un karşısındaki farz-ı muhal işte bugünkü Üsküdar’ın bulunduğu yerde bir eski antik kent var. Kadıköy’ün bulunduğu yerde gene öyle bir şehir var. Bunlar biraz daha aynı dönemlerde ön planı çıkar gibi gözüküyor. Ama İstanbul daha sonraki dönemlerde bu özel konumu sebep ile Üşken şeklindeki bir yarıma da ve içeri doğru gelen Haliç bu çok büyük o antaz sağlıyor. O yüzden giderek insanların dikkatini çeken, değişik milletlerin karanlığını dikkatini çeken bir kent haline geldi. Şeyi yani genel olarak panorması bu şekilde. Ama şehrin bir de strategik konumu yanında bu konuma uygun olarak tabii Romalılar döneminde başkent olması ile birlikte bir şehir kimliği dokusu ve özelliği de kazanıyor. Şunu söylemek lazım aslında tabii Bizantyon diyen en küçük bir şey Bizas tarafından kurulan bir kent gibi görülüyor burası. Liman kenti şehri gibi. Fakat gerçek anlamda İstanbul’un oluşması Roma dönemine aitdir. Aslında Roma döneminde
İstanbul oldu. Onu ifade etmek lazım. Biraz da Doğu Roma imparatoru olarak daha sonra bilinecek olan, Roma’nın iki ayrılması biraz daha sonra olacak der ki ama genellikle burada ilk şöyle söyleyeyim ilk Hristiyan Roma imparatoru olarak Konstantinopolis’in kurmuş olduğu bir kent burası. Dolayısıyla burayı o bir Hristiyan başkenti olarak kurdu. Hristiyan Roma’nın Hristiyan başkenti İstanbul tercih edildi ve şehir yeniden elden geçirildi baştan başa ve kısa bir süre sonra da 330 yılında burası resmen açılıldı yani açılan bir şehir burası. Binalar inşa edildi ve resmen açıldı. Tabii ki pagan kültürünün unsurları şehir içerisinde mevcuttu. Onların yanına Hristiyanlık ile alakalı işte binalar inşa edilmeye başlandı ve bu şekilde
İstanbul giderek bir pagan şehirden Hristiyan şehire doğru dönüşüm yaşamış oldu anlaşıldığı kadarıyla ve ondan sonra İstanbul artık yani herkesin gözünü diktiği çok meşhur çok büyük herkesin bildiği bir şehir haline geldi ve tabii ki buraya ayrıcılık kazandıran en önemli binada hiç şüphe yok ki o dönemde yapılmış olan Ayasofya’dır. Ayasofya ile beraber bu muhteşem kentin bu muhteşem parçasıyla daha önceki Konstantinopolis ve şimdi bizim İstanbul dediğimiz bu kent kendisinin sembolik olarak açık bir şekilde ortaya koymuş oldu. Evet tabii şimdi ilk bir Hristiyan baytahtı olarak başkenti olarak planlandığını söylediniz onlar açısından önemli bir değer var zaten en önemli ilk dini büyük merkezleri pattık bir karşısından da ama hocam sizden de kısaca Müslümanların bakışı ile ilgili o hadis kültüründen fetih kültüründen hendekte başlayan süreçten hareketle kısa bir değerlendirme alabilir miyiz Mehmet Akif hocam? Şimdi İstanbul’un fethine yönelik çeşitli rivayetler var hadis rivayetleri var. Şimdi tabiatıyla bu rivayetlerin Müslümanların dikkatini bu şehre yönlendirdiğini söyleyebiliriz çünkü emevilerden itibaren İstanbul’a yönelik kuşatmalar var. Yani emevilerin egemenlikleri altına aldığı toprakları dikkate alırsak İstanbul burada sıra gelmeyen bu uzaklıktadır yani İstanbul’a kadar Anadolu’nun büyük kısmı da zaten İslam ordularının egemenliğe altına girmemişti. Bu yüzden emevilerden sonra Abbasilerden itibaren bu toprakların feteye konu olması, arzu edilmesi, coğrafi konumunun yanı sıra bir başkent olma layığının yanı sıra bu hadislerde muhtelif metinler halinde günümüze kadar gelen hadislerde İstanbul’un dikkate alınmış, dikkat çekilmiş olması ben bunu önemli diyorum.
Bu yüzden de Müslümanların bu şehri almak çok önemli hedeflere haline gelmiştir. Türkler bu işin bayraktar üstlenince de Osmanlı Devleti’nin Rumel’de de yayılması İstanbul’u ister istemez ortada bir çıban başı gibi duran İstanbul’un alınmasını zaruru kılıyordu buna yönelik teşebbüslerde olduğu malum fakat bu Fatih Sultan Mehmet’e nasip
bu da gerçekten hem ordusuna hem kendisine büyük bir masariyet. Hocam Müslümanların İstanbul’u fete deyince işte ifade ettiniz Hazreti Şerifler sahibi bu hâlde geçen İstanbul üzerine ilk sefere çıkanlar mafurun bağışlanmışlılığıdır zümrüsünden o meşhur işte İstanbul’u fetheden kumandan ne güzel kumandan ve başka hadisler de var. Molla Gürhan’ın fethi namesine falan zikretti ama fakir en çok etkileyen hadise hende karbe bir mucizevi hadise gibi o Peygamberi Zişan Efendimiz malumunuz açlıktan karnına taş bağladığı bir ortamda büyük kayayı kıramıyorlar. Peygamberimizden yardım istiyorlar ve Peygamberimizin o taşı gürze parçalaması ve her gürze parçı çıkan kıvılcımlar ve onunla birlikte üç müjde ve üç büyük nida bunlardan birisi de İstanbul’un Bizans’ın fethi. Şöyle gözümde canlanıyor bir şehri var tek bir şehriniz düşmanından korunmak için etrafa büyük bir hendek kazıyorsunuz ve bir kaya parçasına çıkan kıvılcımda size müjde veriliyor bir de açlıktan Peygamberiniz bile karnına taş bağlamış. Şimdi ben iftarda yediğimiz yemekleri falan hatırlayınca iftar sopası hatırlayınca insan nasıl bir ruh haline bürünmesi lazım gelir diye düşünüyorum. Peygamber bile üç taş bağladı rivayet ediyor ve Müslümanlar buna seviniyorlar münafıklar soruyorlar. Hayırdır siz niye sevindiniz? Niye tekbir getirdiniz? Peygamberimiz’e Yemen’in, İran’ın ve İstanbul’un Bizans’ın fethini müjde dediklerinde vah vah vah psikolojiler o kadar bozuk ki böyle bir durumda buna sevinebiliyorlar diye dalga geçmeleri var.
Ama 40 sene sonra çok değil 667-627, 667 İslam orduları İstanbul’a döndü. Evet çok önemli bir Peygamberi müjde ve tabiatıyla hendek harbinin sıkıntıları içerisinde bulunan, bunalmış bulunan Müslümanlara bir rahatlatma, yönel rahatlığı verme ve müjdeyle verme. Tabii Peygambere inanan sahabe üzerinde bunun çok müspet etkisi olacak aşikar. Ve imanın derecesi. Hocam çok teşekkür ederim. Feridun Hocam İstanbul’un fethini farklı açılardan yorumluyoruz ama bugün en çok ihmal edilen bu genel söylemlerde, kutlamalarda ve vesairede baktığımızda en çok üzerinde durduğumuz sonuçta manevi motivasyonu Muhterem Akif Aydın Hocamın kısaca veciz bir şekilde ifade ettiği manevi motivasyonu.
Bunu hepimiz biliyoruz aslında konuşuyoruz ama aslında İstanbul’un fethini gerektiren bazı sebepler vardı ki, sizin konuşmanızın başında da sohbetimizin başında da İstanbul’un konumunu ifade ettiğiniz cümlelerde gizliydi. Ben sizden Fatih Sultan Mehmet için İstanbul neden fethedilmeliydi, neden gerekliydi? Devlet için önemi neydi? Fatih Sultan Mehmet için önemi neydi? Dünya için önemi neydi? Bunu cevaplandırmanızı istirham edeceğim. Ama ondan önce kısa bir Osmanlı kuşatmalarından ilk defa Osmanlar İstanbul’u ne zaman nasıl kuşatır? Bir iki cümleyle bir onu dinleyebilir misiniz? Evet yani biliyorsunuz ki Osmanlı beyliği Bizans’ın hemen hududunda kurulan bir siyasi teşekkür idi.
Dolayısıyla yani Osman Bey’in kurduğu beylik Bizans’ta yaptığı mücadeleyle sivilen ve bütün batı, yani Türkmen dünyasında tanınan ve giderek gücünü ikam eden bir devlet konumuna gelecektir zaman içerisinde. Ve bu anlamda da özellikle Murad zamanında, Orhan Bey’in son dönemlerinden itibaren ve Murad döneminde de
Osmanlıların Balkanlara geçmeleriyle birlikte İstanbul giderek Osmanlıların hakim olduğu Marmara bütün kıyı kesimi ve hatta Üsküdar’a kadar ulaşan bir Osmanlı hakimiyeti var daha Orhan Bey döneminde. Ve diğer tarafta da Edirne’nin alınmasından sonra Balkanların bütünüyle giderek kademe kademe 1453’e kadar olan süreç zarfında Nerzi Tuna’ya dayanan aşağı yukarı bir Balkan hakimiyeti var. Şimdi böyle bir coğrafya içerisinde ortada kalmış olan adeta denizin içerisinde bir ada gibi bir yer düşünmek lazım. Yani Bizans’ın ana kalbi böyle. Evet o sırada Bizans’a bağlı olarak görünen bazı adalar vardı veya mora yarımmasında bazı despotluklar vardı. Yani Trabzon Rum’un devleti diye bir devlet var biraz daha farklı bir konumda siyasetçi olarak ama bu durumda. Dolayısıyla artık yani Fatih dönemine kadar zaten burası bu anlamda alınması gereken bir yer olarak zaten hep zihinlerde yaşamış vaziyetteydi. O yüzden buraya yönelik olarak mesela Orhan Bey döneminde Orhan Bey’in Bizans İmparatoru Kantakuzo’nun suyuna olan işleri son derece iyiydi mesela. Ve onun da damadı olmuştu aynı zamanda.
Ve onun vasıtasıyla Balkanlardaki fütüata katıldı ve mesela gene Bizans’ın içerisinde bir Cenevak kolonisi var. Veyendikler var. Cenevalar ve Veyendikler birbiriyle sürekli savaş için daha doğrusu çekişme içinde olan rekabet içinde olan iki İtalyan ve denizci ticaret devletidir. Bunların mücadelesi içerisinde Orhan Bey ile Kantakuzo’nun bazen Cenevalar’ın karşı veya düneliklere karşı bir ittifaklar zinciri içerisinde hep oldular.
Bunu tarihen de gayet yakından biliyoruz. Dolayısıyla Orhan Bey döneminde Bizans’ın ilişkilerin yoğun bir şekilde ortaya çıkmış olması son derece önemli. Yine Orhan Bey döneminde Osmanlılar Üsküdar’dan İstanbul’su ediyorlardı zaten. Yani böyle bakıldığında hedeflerin İstanbul olmaması hiç akıla gelmeyecek bir şey. Başka bir şey düşünülemez bu anlamda. Buna yönelik olan stratejilerin de Orhan Bey döneminde başladığını ben şahsen tahmin ediyorum. Kısa vadeli bir şey değil yani böyle. Giderek zaman içerisinde olduğu. Birinci Murad’ın devlet politikası oluşuyor. Tabii öyle. Mesela genellikle bazı Batılı tarihçiler Osmanlıların uzun soluklu stratejiler takip etmediklerini, işte gündelik politikaların peşinde koştuklarını falan söylerler. Nasıl altı asır ayakta durmuş böyle gündelik bir politikalar? Kesinlikle öyle değil. Çok açık bir şekilde bu örnekleri var. İstanbul bunun belki en önemli ilk örneğidir bu uzun soluklu strateji açısından. Çünkü şimdi onu söylemek lazım. İşte Murad’dan sonra, Birinci Murad’dan akabinde, malum Yıldırım Bayezid’in saltanatı geçişiyle beraber İstanbul gerçek anlamda hedef oldu. Yani aslında Fatih’in yapmaya çalıştığı şeyin ilk mübeşiri Yıldırım Bayezid’in bir zati kendisidir. Fatih’den önce Yıldırım Bayezid eğer doğuda beliren büyük bir tehlikeye, Timur tehlikesi vartısı olmamış olsaydı, İstanbul bu belki alacaktı. Suratı bir şekilde kuşattı. Nibul’da haçlılar geldiler, Nibul’daya kadar bırakıp onlarla mücadeleye girişti. Sonra tekrar geldi, kuşattı tam iyice bir şekilde sıkılaştırırken bu defa doğuda Timur tehlikesi belirdi. Ve malum Ankara Savaşı’ndan sonra devlet yeniden çöküntü içine girdi. Fatih Sultan Mehmet dönemindeki toparlanma devrine kadar. Yani asıl büyük hedefleri Fatih’in ben politikalarını takip ederken özellikle, bilhassa Yıldırım Bayezid’in politikaları ve onun izinden yürüdüğünü görüyorum. Yıldırım Bayezid’in düşündüğü bütün şeyler Fatih tarafından gerçekleştirmeye çalışılmış. Mizaj olarak da benzeşiyorlar zaten.
Benzeşiyorlar evet. Yani Yıldırım Bayezid biraz böyle bizim Osmanlı tarihleri ona hep böyle Timur’la mağlubiyeti sebebiyle çok şey yaparlar, yani tenkit ederler. Aslında yapacak bir şey yoktu Yıldırım Bayezid’in. Mecburen bu savaşa girmek durumundaydı. Kendisi bir gazi sultandı. Böyle bir sultan, bir başka hükümdarın hükmü vaseli haline gelebilir mi? Mümkün değil gelmesi. Bu hayat memat meselesidir. Yani ya kendiniz bağım sorak yaşayacaksınız ya da yıkılıp gideceksiniz. Yani mesele bu.
O yüzden onun politikalarını takip ettiğini görüyoruz Fatih Sultan Mehmet’in. Ünvanlarını onu kullanıyor zaman içerisinde. Yani bizatihi Han Sultan ünvanları bunlar resmen mesela sultan ünvanı resmen Yıldırım Bayezid için halifeden gelen menşurlar kullanıldı. Evet daha önce kullanılıyordu ama bunun şeyi yoktu bir yani bu lafsi olarak geçen bir şeydi. Ama şey zamanında bu Yıldırım Bayezid’in bu gazi gazadaki şöyleti, Nibul’daki zaferleri vesaire dolayısıyla bizat halifeden kendisi sultan ünvanıyla aldı. Bu çok önemli bir şeydir aslında. O yüzden bilinmeyen, tek göz önüne alınmayan bir husus yani. Ve klasik anlamda eski Türk geleneğini Han ünvanını aldı. İstanbul’u almış olsaydı bu defa Kayser ünvanını alacaktı. Bunun üçünü Sultan Mehmet İstanbul’a aldıktan sonra bünyesinde birleştirdi.
Hocam kısaca aslında şeyde Karnu Sultan Süleyman’ı da bir şekilde Fatih’in izini takip ettiğine dair yorumlar var. Evet yani. Dodos, Belgrad, Fethi Cennet. Tabii tabii tabii yani o da öyle hep bunlar zincirleme şekilde geliyor. Bu aslında devlete geliyor sürekliliği ve politik oluşumunun da. Onu kastediyorum. Bunu kastediyorum yani benim bu uzun soruklu strateji diye anlatmak istediğim şey bu yani aslında. Hocam şimdi Fatih neden İstanbul’u almak istiyordu ya Fatih’in neden gerekliydi?
Bunlar altyapıyı hazırladığınız zaman biraz da onun açısına vurgulamak mümkün. Ben şurada Fatih’e atfedilen bu meşhur 1452’de Edirne’de yaptığı bir istişarede bir konuşma var. Malumunuz Fatih’in bize intikal eden konuşma metinler iki kaynaktan geliyor. Bir tanesi Kribotoglu’sun o tarihi. Kırtuvulostan geliyor evet. Kribotoglu’sun o tarihi. Diğeri de Taczade Cafer Çelebi’nin Fethi namisi.
Kısmen ama daha çok bu uzun uzun şeyler bir altyapı. Metinler Kırtuvulost’ta var. Evet. Kırtuvulost’unu tanıtmak lazım onu da söyleyeyim. Sonra siz tekrar devam edin Kırtuvulost Fatih’in tarihçisidir. Yani gerçi İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in yanında bulundu ve onun tarihini yazdı. Yani Osman noktayı nazarımdan yazıyor. Onu da seyircilerimizi hatırlatmış olalım. Anladım. Rum kökenli. Tabii. Müslüman değil. Evet ama Fatih’in resmi tarihçisi. Evet o sıfatla yazdık. Eser de bu asrı çok önemli. Bir de Tursun Bey var.
Fatih dönemi tarihini de. Tabii o da kuşatmaya katılmış. Bizzat daha sonra İstanbul’un sayımı işinde de görev almış bir şahısır Tursun Bey. Onun da gözlemleri son derece önemli. Tarihe, bultat. Ve töreninde en geniş yazan Tursun Bey’in bizatihi kendisidir. Diğerleri çok azıya almış olmasına rağmen. Tursun Bey fethi çok da süslü bir şekilde. Kendisi tabi. Çok hoş bir dili var. Evet. Müşii yani katip olduğu için çok güzel inşaat sınatını çok iyi bildiğinden dolayı. Eserine bu inşaat sınatının süslemelerini de yansıtmış. Tarihe, bultatın en güzel neşri Mertul Tulum neşri. Evet Mertul Bey zaten bir neşri var. Başka yapılmadı mı? Başka bu Rahmet Ali Nazlıcık Hocayla beraber Rosmarfin’in yapmış olduğu tıp basın var ama o metinler galiba orada pek yok. İngilizce tercümesi var. Anladım. Hocam o konuşmasında neden İstanbul’u alması gerektiğini ifadelerken şu ifadeleri kullanıyor.
İrembağ’ından bir köşe, Süreyya’nın asma bahçesinden bir salkım üzüm olan İstanbul. Ne sebeple benim ülkemin ortasında bulunsun da asiler durağı olmaya devam etsin. Onun üzerine varmaya kesin kararlıyım. Bu işi bitirmeden başka bir işe başlamayacağım. Eğer İstanbul’un benim elimle fethedilmesi takdir edilmişse kale ve burçları taş ve topraktan değil,
saf demirden de olsa öfke ve kahır ateşiyle eritip mum gibi yumuşatırım diyor. Nasıl bir ifade? Tabii tabii. Şimdi bu Krutoglou’nun naklediği bu hikaye aslında yani anlattığı bu Fatih’in ağzından Nutnuk’un.
Bir şey var yani onu hemen ifade edeyim. Bu genellikle eski Bizans tarihçileri genellikle böyle belagatlı ve nutnuk tarzı birtakım bilgileri ya da anlatım tarzlarını eserlerine sıklıkla kullanırlar. Bu eski daha önceki meşhur Roma tarihlerinde de olan bir şeydir. Oradan gelen bir ananevidir. O geleneği devam ettirirler. Bunu Krutoglou’nun bir ölçüde Fatih’in ağzına uyarlamış gibi gözükmekle beraber aslında duyduğu şeyleri bu şekilde yazıyorduğunu ben düşünüyorum şahsen. Yani bunların uydurma ve onun muhayesine çıkmış olan şeylerin olmaktan ziyade süslediği bir metin olarak görmek lazım. Gerçek bir metin ama süsleyerek anlatılır metin. Anlatabiliyor musun? Belki hocam Fatih’in hitabeti de ama bu üsluva yani şair…
Hitap ettiği zulmeler önemli. Yani oradaki başka şeyler var tabi. Tabi biz şimdi Türkçe tercümesini okuyoruz ama Rumcu olarak onun ifadesi nasıldı ayrı bir konu tabi. Bir de Rahmet Dalini Lazikam Taci Zahiden’in Fethi namesinden bunu karşılaştırarak ingeler ortak ve söylenenleri doğru kabul etmek zorundayız diyor. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fete yeltenerek aslında neyi göze aldı? Çok şeyi kendi bir kere şeyini sultanlığına ortaya koydu. Geçirdiği badireler var. Çok uzun bir dönemden geçti. Aslında Sultan Mehmet tahta çıktığı zaman yeni tahta çıkmış 19 yaşında bir sultan değildi. Daha önce tahta çıkan tecrübe sahibi bir sultandır unutmayalım.
İkinci defa tahta çıkışıdır. İlk tahta çıkışı da aynı çocuk yaştayken oldu ve 44-446 arasında oldu. 2 senelik bir sultanatı vardır. Çocuk yaşta orada çok iyi bir şekilde ben piştiğini düşünüyorum ve gördü yani devlet nasıl idarelidir, nasıl insanlar rekabet var, nasıl bir devlet içinde çekişmeler var ve bu hizitleşmeler nasıldır. Bunları çocuk aklıyla muhtemelen zihnine yerleştirmiş vaziyette. Ama zeki bir çocuk tabii. Muhtemelen çünkü yani bu eğer o dönemde yazılmış olan gazavat nameler var. Bunlar 2. Murad’ın gazalarını anlatan eserler. İki tane var. Bir tanesi mensur yani düz yazı yazılmış. Bir tanesi de Zayıfı diye birisinin yazmış olduğu mazum olan bir eserdi.
Bu eserler müthiş. O kadar derin, deferruatlı anlatıyorlar ki özellikle ilk saltanatı, Fatih’in babasıyla ilişkileri, Fatih’in babasına söyledikleri sözler, bunlar doğru şeyler yani yanlış şeyler değil. Oradan biz görüyoruz nasıl bir çocuk olduğunu.
Yani mesela Varna Savaşı’na gidecek, çağırmışlar, gelmiş ama oğlu tahta. Babası geldiği zaman daha henüz 12-13 yaşlarında genç küçük bir çocuk babasına diyor ki,
”Baba sen İslam şeyleri Edirne’de kal, buranın muhakkakını ol, ben orduun başında gazaya gideyim durdurmak için.” Murad oğluna bir şey söyleyemiyor orada. Bak orada çok enteresan bir şey. Orada ona karşı sen ne biçim laf söylüyorsun falan demiyor. Yani babasının yüzüne söylüyor.
Buna söylüyor ama babası bir şey söylemiyor. Biraz sonra çıktığı zaman hırsını Çandarlı Halip Paşa’dan alıyor. Çandarlı Paşa diyor ki, sen bu çocuğa bunları niye sokuyorsun, nasıl sokuyor bunu, ne demek istiyor bu çocuk falan diye. Bunları kim sokuyor bunun aklına falan, bu nasıl sözlerdir diyor. Oğluna söylemediği anlaşılıyor. Söylüyor Çandarlı Halip Paşa.
Çandarlı Paşa diyor ki, ”Sultanım işte gençtir, aklına eseni söylemiştir, mağazır görün.” diyor ve o şekilde işhal ediyorlar. Bu Metinler de çok güzel bir şekilde anlatıyor bunu.
Bu iki eser de paralel olarak gidiyor bunlar. Yani bu Fatih için o küçük, küçük, daha blue çağına gelmemiş aşağı yukarı bir çocuğun o dönemdeki zihin dünyasını ele veren, çok önemli bir hadise gibi ben bunu görüyorum. Ona göre varsayın yani nasıl bir insan olacak sonra. Ve onun yani nakış gibi işleyen asıl şey yani o fikrin zihninde belirmesi, hırslı bir şekilde rüyalarına girecek kadar İstanbul’u düşünmesi ile alakalı bütün planları yapması işte bu Manisa yıllarıdır. 1446’tan başlayan, 1451’de tahta çıkana kadar ki olan devre. Çünkü tam delikanlık çağı ve o dönemde kendisini bir sultan olarak yetiştirecektir. Ama çok önemli.
Evet o dönemde. Tam bir sultan olarak. Küçük yaşta padişah olmuş sonra taht elinden alınmış. Zaten hani ”Ben padişahsam gel otur tahtına, sen padişahsan gel otur tahtına” gibi bir hikaye yok zaten de. Tam öyle söylemiyor. Metin’de başka şeyler var evet. Hayır tam tersi bırakmak istemiyor. Evet, tabii ki. Ama ondan sonra da vazgeçmiyor. Kırılmıyor, içine kapatmıyor, örselenmiyor tam tersi daha da. Daha da hırslı bir şekilde işe sarılıyor. Yani bu çok kritik bir dönemdir o yıllar.
Hocam Fatih’in çocukluğu sizde nasıl bir psikoloji oluşturuyor Mehmet Aki hocam? Şimdi tabii onu tam tahliye etmek gerçeğe yakın olarak zor olmakla birlikte. İkinci defa yani tahttan uzaklaştırılması onda gerilen bir yay psikolojisi meydana getirdiğini ben düşünüyorum. Sonra hem İstanbul’un fethi bunun maddi unsunu tamamladı.
Fakat Fatih’in İstanbul’un fethi çok önemli olmakla birlikte fethiten sonra gerçekleştirdiği devlet en az fethi kadar önemli. Çünkü kuruluştan bir buçuk asır sonra İstanbul fethedilerek Osmanlı coğrafyası birleştirildi. Fakat Fatih’in fethiten sonra devlete verdiği şekil.
Devletin diğer Türk devletleri gibi kısa zamanda parçalanması bölünmesine yönelik olarak getirdiği tedbirler, devlet teşkilatı, hukuki siyasi yapısı bu devleti diğer Türk devletlerinden farklı olarak altasır ömrünü uzatmış bir konuma getirmiştir. Burada işte zannediyorum o biraz saltanatı yönetmeyi tatmış olması, sonra elinden alınmış olmasının verdiği geleceğe yönelik çok birikimler ve buna zihnen hazırlıklı olmasının ve bu dönemde Türk tarihindeki dönüşümleri, Türk devletlerinin hayatını çok ilgiyle takip ettiğini düşünüyorum.
Yani sonra yaptığı reformlar, aldığı teşkilatlar, tedbirler, Türk devlet siyasetini başlangıçtan itibaren kendisine kadar çok iyi etüt ettiğini, bundan çok yaralı dersler çıkardığını ortaya koyuyor. Devlete verdiği yeni şekil Fethi kadar bence önemli. Bu dönemde şekilleniyor diyorsun. Bence öyle. Bunları zaten biraz sonra konuşacağız hocam.
Sevgili seyirciler, Metinpol Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın ve 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen hocalarımızla 566. yılında İstanbul’un Fethi ve Fatih konu söyleşimiz devam ediyor. Nerede devam ediyor? Televizyonu yeni açanlar bu güzel manzarayı görünce eğer İstanbul’u çok iyi tanımıyorlarsa, bilmiyorlarsa, hele de burada yürümemişlerse neresidir diye tabi olarak merak ederler. Biz onlara buraya gelip mutlaka görmeleri şartıyla bir ön bilgi verelim. Evet, biz şu anda TRT2’de tarih söyleşimlerinde canlı yayında Fatih Sultan Mehmet’in ve askerlerinin şehre girdiği ilk noktada Topkapı Surları’nın önünde çatışmanın en yoğun geçtiği noktada bu yayını yapıyoruz. Sevgili seyirciler, tabi Fethi burada konuşmanın ayrı bir anlamı, ayrı bir manası var. Sizin için de dinlemenin bir özelliği vardır diye düşünüyorum. Surlar dedik, isterseniz hocam arkadaşlar İstanbul Surları’nı anlatan bir TRT hazırlamışlar. Onu izleyelim. Tabi İstanbul’un fethini zorlaştıran temel unsur surlar. Evet, tabi.
Bir surları dinleyelim, sonra da sohbetimize, hocalarımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz sevgili seyirciler.
Yaklaşık 23 kilometrelik bir uzunluğa sahip olan ve kimi kalıntıları günümüze kadar gelen İstanbul Surları, Kara, Haliç ve Marmara Surları olmak üzere üç bölümden oluşuyordu. Haliç’ten başlayarak dışa yönelik bir kavise Marmara kıyılarına kadar uzanan bu surlar, Fethi’nin en önemli mevkiini oluşturuyordu.
Yaklaşık 7 kilometre uzunluğunda olan Kara Surları, üç kademeli bir yapıya sahipti. İlk surun önünde ise 18 metre genişliğinde, 10-12 metre derininde hendekler bulunuyorlardı. Kara Surları’nın bulunduğu güzergahta küçük olan kapıların yanında 7 de büyük kapı mevcuttu. İkinci Mehmet döktürdüğü büyük topları ilk başta Lahm Savaşları’nın da şiddetli bir şekilde devam ettiği eğri kapı mevkiine konuşlandırmıştı. İlk atışlardan sonra ise yıkım gücü yüksek topların daha zayıf olduğu tespit edilen topkapı Edirne Kapı hatına doğru kaydırılmasına karar vermişti. Bu işaret fişeği bu surlarda açılan gediklerle ateşlenmiş ve Osmanlı orduları şehre ilk olarak bu bölgeden giriş yapmıştı. Haliç ve Marmara Denizi Surları ise tek sıra halinde bulunan güçsüz yapılardı.
Denize çok yakın olan ve yaklaşık 8,5 kilometrelik bir güzerga bulunan Marmara Surları bölgede meydana gelen kuvvetli rüzgarlar ve yoğun akıntılar sayesinde doğal bir konumu altındaydı.
Bizanslılar 4 kilometrelik Haliç Surlarının güvenliğini ise Haliç’in ağzına çektikleri dev zincirle sağlayacaklarını düşünüyorlardı.
Sevgili seyirciler, Teri Tekide tarih Söyleşileri programında 566. yılda İstanbul’un fethini konu alan Söylesimiz Sohbetimiz devam ediyor. Kimlerle? Prof. Dr. Feridun Emrecan ve Prof. Dr. Mehmet Akip Aydın Hocalarımız da. Nerede devam ediyor? Fatih’in ve askerlerinin o 28. yı 29. Maysa bağlayan gece, o coşkuyu, o heyecanı, o motivasyonu yaşadığı ve çatışmaların, savaşın en yoğun yaşandığı ve nihayet şehre girildiği noktada Topkapı Surları’nın önünde.
Evet hocam Topkapı Surları’ndan girişe bir an önce gelmemiz lazım. Çok surların önünde dolaşıyoruz hala. Daha surları kuşatmaya da başlamadık ama. Kısaca 1451 ve 1453 19 yaş ve 21 yaş tahta geçti Fatih Sultan Mehmet hemen haydi İstanbul’a deyince arkasında bir ordu önünde bir ordu. Mükemmel bir yapı yoktu herhalde. Sürece baktığımızda ciddi bir hazırlık görüyoruz. Bir özetleyebilir misiniz?
Şöyle şimdi tahta çıktıktan sonra öncelikle bir hizbin adamı gibi ortaya çıktı aslında bakıldığında. Nasıl dediniz? Bir hizb adamı gibi çıktı. Çünkü etrafındaki paşalar ondan çok şey umud ediyorlardı. Çandarlili Paşa ve onun karşısındaki rakip paşalar vardı Şahabettin Paşa, Zahunurpaşa ekibi gibi. Özellikle Şahabettin Paşa. Ayrıca yanında bulunan bunlar önemli deve damlarıydı. Şimdi Çandarlili Paşa’nın çok büyük bir gücü var. Çandarlili Paşa ile bu anlamda Sultan Mehmet arasında ve ekibi arasında bir çatışma yaşanacağı düşünülürken çok usarlıklı bir şekilde Sultan Mehmet bunu bir çatışmaya dönüştürmedi. Ve eski dalasını daha doğrusu Çandarlili Paşa’yı görevde tuttu. Gerilimi yönelimi yönetti tabii.
Yani ikisi tarafı da. Çünkü herhalde bundan en yakın Vezir Azamluk Uman Şahabettin Paşa yavuz Zahunurpaşa’yla da mevzus olmuşlardı. Ama işte burada kendisini gösterdi. Ne kadar önemli bir siyaset adamı olduğunu gösterdi. Ve ondan sonra çünkü ihtiyacı vardı yani İstanbul’un kuşatması sırasında böyle bir niyetimiz varsa şayet. Bunu hem hazırlıkları yapabilmek ve aynı zamanda da bunu dünyaya izah etmek lazım. Veya dünyadaki konşektüre göre o yapıyı bilen insanların diplomatik teşebbüslerine ihtiyacı var. Ki Çandarlili Paşa böyle bir insan. Yani diplomatik anlamda çok son derece usta bir insan.
Dolayısıyla ondan özellikle Avrupa’daki macarlar olsun, efendim diğer Sırt destorutları var, onları olsun onları frenlemede yahut da onları böyle anlaşmaları tazelemede yenilemede diplomatik teşebbüslere girişmede kullandı mesela. Ve batıdan gelebilecek olan büyük tehlikeleri önlemek için bu yola başvurdu. Aynı zamanda da bir diğer başka önemli hususta yapmış olduğu hazırlıklar.
Yani şimdi bir ara cümle hocam Çandarlı ailesi deyince o da sıradan bir aile değil. Aslında İmparatorluğun kurucu babalarındır. Kuruca aile. Birinci aile Osmanlı oğulları ise hemen yanında Çandarlı ailesi var. Tabii. Daha kuruluştan itibaren emeklenen bir aile. Yani kuruluşun temel taşlarından birisi bunlar. Hep yıllardır sürekli bir şekilde Osmanlı hükümdalarının yanında iyi bir şekilde bürokrasiyi oluşturan, askeri sistemi oluşturan aile olarak sürekli şekilde kaynaklarla ismi geçen bir aile.
Çok güçlü nüfuzu bir aile. Dolayısıyla çok etkili oluyor. Yani kendi o bulunduğu hem yeniçeler üzerinde hem asker üzerinde Çandarlı Ali Paşa’nın çok önemli bir nüfusu var. Özellikle yeniçeler üzerinde nüfusu var. Bürokrasi üzerinde. Tabii bürokrasi zaten kendisi elinde. Dolayısıyla şimdi yeni bir ekip devreye girdi. Ama Sultan Mehmet hem kendi ekibini bu işlere doğru iyice sokmaya çalıştı hem de Çandarlı Ali Paşa’yı bir ölçüde frenledi ama onun yetkilileri çok da kısıtlamadı. Bir geçiş dönemiydi çünkü bu. İstanbul’un Fethi’ne kadar onun ihtiyacı vardı. Ondan sonra ekiplerini değiştirecektir Fethi’den sonra. Yani iyi yönetti süreci. Onun yetecek tabii. Böyle bir durum var. Birisi bu. İç kamuoyunu, devlet bürokrasisinin yönetimini çatışma ortamından çıkarıyor ve uyum halinde hedefe doğru yönlendiriyor. Birincisi bu çok önemli çünkü yani uyum halinde olmazsanız bir şeye kalkışamazsınız. Her kafadan bir ses çıkarır yani yolunuza taş koyarlar vs. vs. Bir başka önemli askeri hazırlıklar Karaman Seferi’ni yaptı. Karaman Seferi’nde aslında büyük bir başarı kazanılmadı mağmafi. Başış oldu, döndü ve o sefer yeniçeleri düzen altında alınması için bir vesile oldu.
Ve yeniçeleri önemli figürlerini gölden uzaklaştırdı ve kendine bağlı adamları oraya yerleştirmek şöyledir. Yeniçleri kendi tarafına çekti. Bu da çok önemli. Çünkü yeniçeriler aşağı yukarıda sistemi kontrol eden bir vaziyetteydiler. Bu sıraki dönemlerde de daha yoğun bir şekilde bunu görüyoruz. İlk dönemlerde de aynı şeyler var. Dolayısıyla bunlar esas gücü teşkil ediyorlar. Onları kendi tarafına çekmek şöyledir. Hazırtlara girişti. Üçüncü önde büyük engel bunu halka izah etmek ve etrafında kıyasla izah etmek. Bu çok önemli. Kamuya oluşturmak çok önemli. Çünkü baştan bahsedildi insanların zihin dünyasında İstanbul üzerine oluşan imajlar var. Bu imajlar hem iyi imajlar hem kötü imajlar. Dolayısıyla bunları bertaraf etmek lazım. Ve İstanbul’un neden bu kadar önemli olduğunu ve dini anlamda buranın ne ifade ettiğini göstermek lazım.
Onun için ulemayı, tasavvuf zümrülerini ikna etmek lazım bir ölçüde. Çünkü bunların zihinlerindeki İstanbul algısı bir bölümün en azından tasavvuf zümrüler için belki o kadar olumlu değildi. Öyle anlaşılıyor yani. Çünkü mesela Enver-ül-Aşik’in Muhammediye gibi çok iyi bilinen, okunan, ezberlenen eserler var. Bu eserlerin kıyamet bahsesine baktığınızda demin bahsedilen kıyametle alakalı geçen bu hadislerin orada etrafı şekilde anlatıldığını ve İstanbul’un fethiyle sanki böyle bir durum ortaya çıkacak bir izlenim edinmiyor. Ondan dolayı halkın zihninde bunlar var. Onları ikna etmek lazım bir ölçüde. O zaman Fatihasında kamuoyu, kamuoyu yönetme açısından da çok başarılı bir stratejist olarak görmek mümkün. Bundan başka ikinci diğer bir hususta uç beyleri, sancak beyleri. Şimdi bu uç beyleri buna karşı çıktılar. Bu edinö toplantısında. Dediler ki,
”Sultanım sen bu İstanbul’u çok böyle istiyorsun fakat sen eğer İstanbul’u alırsan o zaman Edirne önemini kaybeder. Biz gazi devletiz. Edirne bir gazi başkenttir. Sen İstanbul’u alırsın. Artık oturmuş bir devlet olur. Gözünü seyahatlerden ayırırsın. Denize dikersin. Bir deniz devleti olursun.” Ondan sonra, onun için dediler, ”Sen bu gel İstanbul’u alma.” Efendim, her zaman önemimizi söyledirelim. Çünkü İstanbul kötü bir yerdir. Devam ederek devam ettiler. Burası işte şöyledir böyledir. Fatih dedi ki onlara, tamam. Hele bir alalım da sonrasını düşünürüz.” dedi. Güzel bir politik cevap verdi. Onları da yöneldi. Onları da yöneldi. Ve dolayısıyla karar alındıktan sonra, bunlar çünkü çok önemli bir şeyler. Yani bizim daha doğrusu İstanbul’un fethiyle ilgili anlatılan, yazılanlar içerisinde bu konular çok ihmal edilen konulardır. Yani bunları bilmek lazım. Ne kadar büyük soruluklarla karşı karşıya kaldık. Ne kadar uğraşmış hocam Fatih ya. Çünkü herkes diyor ki, Fatih o Güloyni’ye efendim herkes heyecanla geldi. Güloyni’ye İstanbul’a doğru gittiler falan. Destekledi herkes. Herkes destekledi. ”Hacım yürüyün ey millet.” deyince yürüyen millet yok, ordu yok, devlet yok. Bunları canlandırdık. Herkes kendi zaviyesinden helal ediyor. Tabii, öyle bakıyorlar. Kimisi bu şehrin alınmasını bir uğursuzluk sayıyor. Sayıyor. Yani bir felaketin başlangıcı sayıyor. Kimisi kendi konulardır zayıflatacağı bir merhale olarak kabul ediyor. Tabii. Evet. Çok şey yani bu… Bunun arkasından da bunları ikna ettikten sonra fikri yazlıkları diyorum ben bunlara. Ondan sonra da askeri yazlıklar başladı. Malum ilk hazırlıklar burada. Planlarını kendi yaptı. Bakın Fatih’in en ayırt edici yanı. Şehrin galiba birkaç defa gelmiş olabilir. Kanakları bahsetmiyorum ama. Şehir etrafında dolaşıp efendim… İstanbul’u görmüş. İstanbul’u görmüş olması muhtemel. Zaten Edirne’den bulaşıyor. Muhtemel. Yani şey değil.
Şeye geldiğini biliyoruz ama zaten Rumeli Hisar’ın… Bu 1452 dedi ya. 1452 yıllarında İstanbul’un Rumeli Hisar’ını yapmak için gelindiğinde… Çok iyi etir etmişler İstanbul’un her tarafının surlarını. Buraları dolaşmışlar. Öyle anlaşılıyor yani. Yani aslında çok önemli şeyler söylüyoruz. Bu çok yalan gibi geliyor değil mi Akif hocam? Padişah geliyor. Şehri inceliyor. Aslında buradan bizim çıkarmamız gereken başka sonuçlar var. Yani başarı öyle çok tesadüfe bağlı değil. Tabii ki. Mümkün mü? Tesadüfe bağlı olması mümkün mü başarıyla? Rasgele değil. Hayır ben çok… Hiç mümkün değil. Ve… Büyükseliş döneminde bütün padişahların çok aktif rolleri var. Yani… Tabii yani bu… Bunlar arasında tabii çok en zeki ve bu hedefler açısından odaklanmış ve aynı zamanda hiperaktif bir insan. Efendim hocam? Hiperaktif bir insan. Yani çok… Yol hareketli. Çok hareketli. Hiç durmuyor yerinde. Zaten hayatı boyunca sefer peşinde koştu o yaşlarda.
1931 sefere çıkmış. Hiç durmadı. 33 galiba. Hiç durmadı yani. Bir yılda iki sefer yaptığı vakit. Evet yaptığı vakit. Bir anda o da Rum’e… Rum’e de dolaşıp duruyor. Böyle bir sultan var karşımızda. Askeri hazırlıklar tabii… İstersen biraz devam edelim. Askeri hazırlıklar çok önemli. Tabii işte ben… Şehir surların etrafını incelemeye de bulunuyorum. Sonra planlarını çıkardı. Hangi surlarda zayıftır? Hangilerinde daha önce girildi çıkıldı? Onlara bakıyorlar hep.
Şimdi özellikle bu… Şu anda bulunduğumuz yerdeki surlar… İşte veterinerde de anlatıldı. 3 kademini sur. Çok alınması… Çok muhkem buralar. Şu anda hendek 4. kademe oradan bir şey. 4 kademini olan yerlerdir. Bizim şu anda bulunduğumuz her… Hendeğin hemen kenarındayız biz şu anda. Hendek var burada. Su hendeği var. Hendek biraz nereye kadar gidiyor? Burası su dolu değil mi hocam? Şu hendek su dolu. Evet. Burası aynı zamanda. O şu anda buranın tam kenarındayız. İleri doğru arazi engebeli hale geldi. Orada hendek yok.
Ve engebeli olduğu için de yani… Oradan yapılacak saldırılar güç olması sebebiyle… Muhtemelen orada böyle çift tutumlar düşünülmemiş. Kuvvetli burçlar var. Mesela 7 kuleye doğru indi… 7 kuleye yanlış söyledim. Haricaya doğru indiğinizde… Pek çok burç görürsünüz pek pek. Yani tek burç sarayından aşağıya doğru indiğinizde görürsünüz. Dolayısıyla yani bunları hep etütütmüş vaziyette. Ve nerede kim nerede konuşulanacak bunların hesabı yapılmış vaziyette. Ve işte bu 1452’de yazın…
Rumelistan inşası yapıldığı zaman… Çok iyi ve planları hazırlamış durumdadır. Mesela benim bir Yeni Çerini Hatıraları diye geçen yayınmana… Kemal Beyliğil Hoca’nın yayınladığı bir malum kitap var. Çok önemli şey olmuş, şahit olmuş kuşatmaya. Bir bu Sırp Madenciler arasında olan birisi… Fatih’in ordusunda. Düşünün yani 1500 kadar Sırp Madenci var. Bunları getirtti. Bu tünel kazımak için bunlar Osmanlı ordusunda…
Yağım denen, Yağımcı istiyorsuz ümmetinde… Burayı kazılar Almanlar, Alman Madenciler geldi. Osmanlı ordusunda bunlar hepsi var. Dolayısıyla yani… Bu müthiş bir şey gücü var. Yani etüt gücü var. Ve nerede eksik var, nerede zayıf yönleri var… Bunları daha önceden hesapladı. Ve çok önceden de aynı zamanda onun anlattığına göre bu… Sırp Madenci’nin anlattığına göre de… Mesela bu koylardan birinde diyor…
30 kadar efendim gemi inşa ettirdi diyor. 1452 için söylüyor bunu. Rumeli İsa’nın inşaat sırasında. Dolayısıyla yani planlar… Haricaya inmek üzerine de yapılmış aynı zamanda. Sadece şey değil, çok geniş çaplı bir hazırlık yapıyorlar. Çok geniş çaplı bir düşünüş var. Ama zaten bizzatihi bu… Rumeli İsa’nın yapımı bile hocam aslında… Nasıl büyük bir hareket ve stadyoji yapıldığının göstergesi… Normalde hani sadece Boğaz’dan gelen yardım hedeflesi…
O kadar büyük bir kale yapmaya ihtiyaç yok gibi duruyor. Evet tabii şimdi… Bir güç gösterisi, bir psikolojik. Hem güç gösterisi karşı tarafın gerçek anlamda… Naturasını bozan daha doğrusu bir durum. Arziyasını bozan bir durum. Kimyasını diyelim daha doğrusu. Ben onu söylemek istemedim. Neyse. Ve aynı zamanda da bakın şu çok önemli… İstanbul’a gelen yardımların, gelebilecek olan yardımların yolu… Aslında Karadeniz’dir.
Çünkü Karadeniz’de çok Tuna boylarında ve Kırım civarından… Önemli ölçüde İstanbul’un destekleyebilecek… Zahire, tahıl, efendim çeşitli mühimmat geliyor. O yüzden Çanakkale’ye göre burayı kesmek daha kolay. Yani daha önemli. Akıllıca. Daha akıllıca bir iş yapıyor. Zaten yılların beyazlıkla aynı hedefle Anadolu İsa’nı yaptırıyormuş. Tabii Anadolu İsa’nı yaptırıyormuş. Tam karşısında Rumeli İsa’nı yaptırarak Boğaz’ı tam anlamda kontrol altına alıp… Gemilerin geçişine izin vermedi.
Kendi bayraklarını çekerek gemiler geçemediler buradan. Ve aynı zamanda toplar koyarak. Çünkü o dönemde ilk defa olan bir şey bu. Su seviyesinden toplar koyarak. O da ilk defa değil mi? Tabii ilk defa. Tabii bu biraz tartışmalı mevzu. Ben o kadar teknik özelliklerine girmiyorum ama… Parallel atmak şüphesiyeti topları. Birkaç gemiyi de bu şekilde birisini batırdı, birisini yaraladı. Esir aldı diğer Venedik gemilerinden bazıları. Böyle şeyler de oldu yani kuşatmadan önce olan şeyler olaylardır bunlar.
Aslında İstanbul kuşatması, kuşatma tekniği ve savaş tarihleri aslında… Pek çok ilklerinin gerçekleştiği bir kuru. Daha tabi. Özellikle de ateş silahı açısından son derece önemli. Ve top malum. Yani hazırlıklarının en son kertesinde topu söylemek lazım. Malum majarı veya işte urban ustaya yaptırmış olduğu… Büyük devasa 8 metre boyunda 600 kilogramlık büyük gül atabilen büyük devasa top. Ama urban ustayla o yaptığı konuşma çok ilginç hocam. Dukas anlatıyor ya. Hani o topu tarif ediyor. Urban diyor ki ben o topu dökerim ama mesafeye hesaplayamam. O da diyor ki sen topu dök gerisini bana bırak. Balistik hesabını ben yaparım diyor. Ne biçim bir zekiydi. Onu yaparım diyor. Ama asla ara bir cümle soracağım hocam. Fethi de Fatih’in topları, Osmanlı topçuluğu konuşulurken bütün dikkatler urbanın üzerine odaklanıyor. Sanki urban olmasa Osmanlı topçuluğu yok gibi bir algı var. Bunu nasıl değerlendiriyorsun? Yanlış doğru değil yani onu söyleyeyim. O büyük topu yapan urban usta yani o kendi şeyiyle yani bilgi birikimiyle şahit topu yaptı ama ondan önce Osmanlıların top teknolojisini çok iyi efendim öğrendiklerim yaptığını biliyorum. Mesela 2. Murat döneminde Saruca diye birisi var.
Onun döktüğü toplarla hatta yani Varna savaşına giderken yani yol güzel güzel üzerine top döküyor. Şimdi şeye gelmişler bu… Savaş esnası sefere esnası. Sefere tabi sefere esnasında bu şeyden geçecekler Varna’ya gidebilmek için efendim Boğazlar’dan geçecekler orada gemi beklerlerken bizans gemileri engellemeye çalışıyor. İşte orada mesela Saruca ustanın döktüğü toplarla bizans dolanmasını efendim atışlarla beraber yaklaştırmıyorlar ordunun geçiş sırasında.
Yani Osmanlı topçuluğu önemli bir merhale kat etmiş durumda o devirlerde öyle anlaşılıyor. Sadece Urban’ı atlatmak kapsılıyor. Adım unutulan birisi tabi Saruca usta çok önemli bir figür ama kaybolmuş ne yazık ki ismi. Urbanın efendim gölgesinde kaybolmuş bir usta. Bir de Musluh ettiğinden bahsediyor ama öyle bir şey olmuyor onu ifade edeyim. Aslında Urbanın topunda da bir mahallet Urbandaysa diğer mahallette Fatih Sultan Mehmet de yani.
Atış netmeye önemli şimdi topu bakın top o büyük toplar sadece bir şey değil yani Osmanlılar’lar da değil İngilizlerinde yaptığı böyle büyük bir top var. Aynı Fatih’in topu gibi dökmüşler. Topu İngiltere’de nehirden tabi taşıyamadılar çok ağır olduğu için nehirde koymuşlar şeylerle sal üzerine çekerek taşıyorlar. Kalenin önüne getiriyorlar ama hiçbir kalenin efendim surları dövmesinde hiçbir fayda sağlamıyor.
Burada önemli olan topu kullanma tekniği orada partil ediliriz orada önemli bir şey. Hocam toplarla ilgili bir veteremiz varmış madem al topları bu kadar konuştuk. Sevgili seyircilerimizle Fatih’in toplarını ile ilgili arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu vetereyi izleyelim. Evet sevgili seyirciler şimdi sırada toplarla ilgili veteremiz var.
Şehzadelik yıllarından beri hayalini kurduğu İstanbul’un anahtarının surlarda açılacak sağlam gediklerde saklı olduğunun farkındaydı ikinci Mehmet. Rüyalarını süsleyen bu kutlu beldeyi almak için tesiri yüksek topların dökülmesinin şart olduğunu biliyordu. Edirne’deki tophanede urban ve saruca ustaların nezaretinde gerçekleştirilen çalışmalara bizzat katılıyor.
Dökülecek büyük topun menzil ayarlamasını yapmak için gecesini gündüzüne katarak çalışıyordu. Yapımı 3 ayda tamamlanan ve yaklaşık 8 metre uzunluğunda 17 ton ağırında olduğu tahmin edilen büyük şahit topuyla birlikte hedefine bir adım daha yaklaştığını hissediyordu genç sultan.
Kuşatma planını da bizzat kendisi hazırlamıştı. İstanbul surları önüne 14 batarya şeklinde konuşlandırmayı düşündü, irili ufaklı toplarla Bizans’ı vuracak ve adını tarihe Fatih olarak yazdıracaktı.
Planları tutmuştu genç Hakan’ın. 53 gün boyunca süren kuşatma esnasında topların surlarda açtığı kapamaz gediklerden şehre giren askerler fethi başlatmış, dünya askeri ve siyasi tarihinde ise yepyeni bir dönemin kapısı aralamıştı.
Sevgili seyirciler TRT2’de tarih söyleşileri programında canlı yayında Fatih’in ve ordusunun şehre girdiği ilk noktada Topkapı surların önünde İstanbul’un fethini ve Fatih’i konuşmaya devam ediyoruz.
Gönlüm bazen diyor ki hocam keşke bir Tayyip zaman ve Tayyip mekan yapma imkanım olsa da o 28’i 29’a bağlayan gece burada yaşananları, konuşulanları… Şimdi böyle rahat koltuğumuzda otururken… Evet öyle zannedin ya. Evet. Yani şu surlara tırmanmak kolay bir iş değil. İncecanlar burada şehitler verildi kolay bir iş değil. Ona geleceğiz hocam biraz da hızlandıralım topu da döktük yola çıktık. Ne zaman buraya geldik? Surların önüne 2 Nisan’da geliyorlar ama 6 Nisan’da kuşatma başlıyor yani… Toplamayı cumaya bağlayan gece. Evet gece oluyor zannediyorum. Bir eşref vakti arıyorlar.
Şehre giriş içinde böyle cuma günü özellikle mesela şehre girdi 2.5 gün bekledi, 2. gün salı günü cuma günü trenlerle girildi şehre malum tekrar ona da geliriz. Cuma onu beklerler yani o şekilde. Kaç kişi geldik buraya? Yani bu sayılar çok tartışmalı ama benim kanaatim o dönemin ordu sayıları insan yani malzemeler vesaire falan düşünüldüğünde en kaba o dönemin ordularına 60 bini geçmez.
Bunu hani hadi şeylere ekleyelim yardım hizmetliklerle, loyistiklerle onlara eklersek işte bir 70 bini 75 bini civarında bir şey olacak olabilir. Savaşçı grup 45-50 bin civarına geçemez gibi görünüyor. Çünkü elimizde de Rumeli sancaklarından ve ne kadar timar sahibi olanlar var yeni şeylerin sayısı ne kadardır azatlar ne kadar biliyoruz aşağı yukarı. O yüzden bu sayılar 40 bin civarında ancak gelebiliyor. Hepsini toplasınız.
Hocam seyircilerimiz kuşatmanın sonunu bekleyemiyorlarmış şehit sayısını da bir an önce öğrenmek istiyorlarmış. Bunu da bir söyleyelim de. Evet valla aslında çok fazla büyük kayıtlar olduğu ifade edilmekle beraber Osmanlı kaynaklarında ve Batı kaynaklarında geçen şehit sayısı 5000 kadar. 3 ve 5 bin arasında şehit olduğunu ilerisiriyorlar. Tabii sevgili seyirciler asıl merak edilen, asıl tartışılan, asıl sizin ilginizi çekecek sorularımız da var ama onları sonuna kadar muhafaza edeceğiz. İlgiyi hep birlikte söndürmek için. Perşembe’yi cumaya bağlayan, Perşembe günü değil mi 6 Nisan? Evet 6 Nisan günü burada şeyler başladı yani top atışları beraber ilk şey ama uzun bir süre beklendi. 2 ile 64 gün beklendi. Evet beklendi. Ordum yerleşti o arada.
Ordunun yerleşmesi yapıldı. Buraya kim yerleşti mesela hocam? Bu bölge orta kesimlerde Fatih’in kendi otağını biraz aşağıda Maltepe kesiminde kurdu. Maltepe batınca tısmı doğru. Bu kesimler onun şeyinde sorumluluğu altındaydı. Bir bölüm Mahmut Bey o bildiğimiz Mahmut Paşa değil başka birisi. Kasabolu Mahmut Bey diye başka birisi var. Sarocak Paşalar vesaire diğer vezirler Sultan Mehmet’in yanındalar. Şanlılar.
Bu yanında Zanus Paşa’yı Galata tarafında görevlendirdi. O bölgede de bulunuyordu. Ama ne yazık ki bizim kaynaklara çok detaylı bilgi verilmiyor bu hususta. Biz daha ziyade böyle biraz yani şehrin içinde olup da Osmanlı Orası’nı gören Venedik veya işte Bizans kaynaklarından daha teferruatlı bilgi buluyoruz bu hususta. Topların ilk yerleştirdiği yerlerde şu anda bulduğumuz yerden ziyade daha zayıf surlar olarak görülen Edirnek Kapı cihetine doğru olan surlar.
Ve hemen orada da ilk lağım kazımalar da oradan başladı. Lağımlar yani tüneller de oradan itibaren kazılmaya başlanarak hazırlıklar oraya kıldı. Lağım dediğimiz toplar kazımları alttan geçiyor ve gidiyor. Tabi alttan kazarlar, surun altına kadar getirirler. Oradan itibaren oraya ya borut koyarlar ama o dönemde borutlar biraz zor patlayan bir şey. Çünkü teknoloji çok ileri değil. Onun yerine şey yaparlar ya paçay olarak koyup ateş atarlar yapmak suitini alttan ısıtırlar
ya su basarak toprağı şey yaparlar yumuşatırlar ve üstteki sur olduğu gibi çöker. Akif Hocam sizin asıl konuşacağımız konular da yavaş yavaş yaklıyoruz. Şehre girmeye geldik ama. Girmeye geldik. Girelim ki bundan sonra. Sizin bu bilge kişiliğinizden hareketle bir aksaçlı olarak şunu merak ediyorum. Bu hazırlıkları bugünden geriye doğru baktığınızda nasıl bir prototip nasıl bir olay nasıl bir değerlendirme çıkıyor? Yani bir tasvir bir yorumlamak isterseniz bu sürece. Perihan Bey onu ifade et de aslında her bakımdan çok iyi hazırlanmış bir kuşatma söz konusu. Yani bir yön ihmal edilmemiş. Hem toplumun askeriyenin muhtelif kesimleri bu işe yönlendirilmiş. Bir takım şahsi düşünceler kontrol altında bulunulmuş. Hem de lojistik destekler çok iyi planlanmış. Kuşatmanın çeşitli safhaları yönleri. Yani her bakımdan mükemmel bir planlama var. Böyle olduğu için Fatih’e nasip oldu. Ondan önceki kuşatmalarda bunların her bir iki yönü mutlaka eksik olmuştur. Yani bu kadar çok yönlü bir hazırlığın ben daha önceki oldu daha önce olduğunu zannetmiyorum. O bakımdan biz Feridun Bey’i dinleyelim. Zarar yok içeri girince konuşuruz. Ama şununla karşı karşıyayız. Yani hakikaten çok iyi hesap yapmış. Ama bir şey unuttuk hocam. İdris Bostan’ın kulakları şimdisi İdris Bostan hocamızın. Biz men temas ettik ama denizcilikte de. Tabii tabii. İstanbul’u almak için mutlaka donanmaya ihtiyaç var. Üç tarafı denizde çevri olan bir şehri düşündü yani. O yüzden donanmaya daha baştan karar verdi. Ve Geribolu Tersanesi’nde özellikle donanmanın hazırlıklar yaptığını biliyoruz. Ama mesela Rumeli Hisar’ın yapılma sırasında da zaman zaman gelip giden donanma olduğunu. Yani birkaç geminin yapıldığı bir filonun gelip gittiğini biliyoruz destek verme amacıyla. Ve asıl orada 150 parçalık bir Osmanlı donanmasının oluşturulduğu malum. Ve bunlar da o sıralarda İstanbul önlerine doğru geldiler. Ve Beşiktaş önlerinde demir atmış olan bir donanma var. Ve haricayonun önündeki zinciri kapatıyorlar.
Çünkü bakın daha önce 1204’te latinler İstanbul’a geldikleri zaman. Malum yani ilk defa Sultan Mehmet’i fethetmedi İstanbul’a ondan önce latinler girdiler şehire. Ama onlar bir hileyle giriyor. Bize de merdane değil olacak. Ama yine de bir savaş var ve şehri aldılar. Ama muhtiş bir kere. Evet. Ve onlar mesela şehire hariceden girdiler. Haricurlarından gemilerin üzerinden şeyler atmak suretiyle tahtlar veya eskiler kurmak suretiyle girdiler.
O yüzden burada zincir var. Kuvvetli bir zincir ve Bizans Donanması o zincirin arkasında. Osmanlı Donanması hem o zinciri zaman zaman tazlik edecektir. Ve içine girmeye çalışacak bir taraftan bir taraftan da kıradan. Yani hem kıradan hem de denizden sıkışırlan bir şehir var. Bu çok mühim bir şey. Tabii ben sevgili seyircilerimiz için bu zincirle ilgili bir hatırlatmada bulunmak isterim. İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bu zincirden bir bölüm var.
Haric’te gelen zincirden. Yine Harbiye Müzesi de var. Harbiye Askeri Müzesi de var. Bir de bir yerde daha var ama o ziyarete açık olmadığı için onu ben akademik olarak size sonra söyleyeyim hocam. Tamam. Belki de biliyorsunuz. Ama tabii zincir deyince izleyicilerimiz görünce şaşırmasınlar. Evet kalın zincir ama mesela o zincirler değil. O zincirlerin bir ahşap. Ahşap şey.
Evet tabii. Dubaları var. Dubalar üzerinde duruyor. Zaman zaman çekiyorlar tekrar geriyorlar. Açılıp kapanır bir sistem içerisinde. Batırıyorlar aynı zaman zinciri. Batırdıkları zaman gemiler geçiyor. Hemen sefer gelip yukarıya doğru çekmek suretiyle gemilerin geçişine mani olacak bir maniya. Hat oluşturuyorlar. Hocam biz daha önce Abdülkadir Özcan hocamızla bu kuşatma sürecini konuştuğumuz için o süre çok hızlı geçmek istiyoruz. Ama kuşatmanın en kritik birkaç noktasını yine bir hatırlayalım istiyorum. Evet.
Çünkü şehre bir an önce girmemiz lazım ki asıl Fatih’i, Fatih yapan şehri kuşatmak kadar şehre girdikten sonraki sürece diye düşünüyorum. Büyüklüğünün sırlarından bir tanesi. Ama şu ortaya çıkıyor Akif hocam değil mi? Bizim Fatih aslında bir ibret nazarıyla bir ders ve bir tecrübe nazarı ciddi bir şekilde ve yeniden okumaya ihtiyacımız var. Tabii Hatice Hanım. Bir konuşmada bitmez yani. Efendim? Bir konuşmayla bitmez Fatih ve… O zaman biz sizden birkaç program sözünü şimdiden almış olduk. Hayır öyle bir söz vermiş olmuyoruz da yani anlatılması lazım. Evet. Şimdi hocam kuşatmanın en kritik olduğu noktadan bir tanesi 18 Nisan Deniz Savaşı 18-19 Nisan. Evet. Bu gemilerin zentibunda açıklanan dört geminin girmesi hâsisi. Evet. Olayı birkaç cümleyle özetleyip asıl tahribat üzerinde bir değerlendirme yapar mısın?
Şimdi şöyle yani şimdi bu gemilerin yardım gemileri dört geminin büyük gemiler bunlar. Malzeme getiren gemiler İstanbul’a. Bunlar tabii rüzgarın da efendim yardımıyla herhalde Loos vardı öyle hatırlıyoruz. Yedi Kule açıklarında Osmanlı duvarması Baltoğlu İdareçisindeki duvarma bunları karşıladı. Ancak bunları da yapılan savaşta başarılı olamadılar.
Yüksek bordalı gemiler bunlar, yelkenli gemiler Osmanlı kadırgaları. Yani belki rüzgar çıkmamış olsaydı durdurabilme şansları vardı ama anil çıkan bir rüzgarla beraber yelkenlere şişiren bu gemiler hızlı bir şekilde o çemberi yardılar ve Halis’ten içeri girdiler. Dört tane gemi yukoskoca Osmanlı donanması tırnakçına durduramadı ve bunlar İstanbul’a yardımını götürdüler. İstanbul’a girdiler. İstanbul’da nasıl bir duygu oluşturdu? Çok büyük bir hayal kırıklığı Osmanlı tarafında yaptı çünkü yani bu beklenmeyen bir şeydir. Yardım geliyor yani bu kuşatma sırasında en kritik anda yardım geliyor şehre. Bu önemli bir şey. Bütün herkesi hayal kırıklığı ortaya koydu. Ve ilk gelen gemi geçerse arkasının iki yılı neler gelebilir? Tabii ki Fatih çok büyük. Yani şey yapıldı. İstanbul’da ise tam tersi bir şenlik vardı çünkü yardım geldiğine göre artık bunun peşi gelir ve bu yardım dolayısıyla daha iyi bir şekilde direnmek suretiyle
bu kuşatmanın başarısızlığa ulaşması mümkün olur diye düşünüyorlardı. Bizans İmparatoru çok bu noktada çok ümitlenmişti açıkçası. Bir taraftan da Macaraların ordu kurdukları ve İstanbul’a geleceklerine dair ordu hareketlerine dair bilgiler de alıyorlardı. Macaralar da büyük bir devletti. Tabii o zamanın en önemli devletleri, Orta Avrupa’daki mühim bir devlet, Osmanlı’nın sürekli mücadele ettiği bir devlettir. Dolayısıyla bütün bunlar bu haberler sadece İstanbul’a değil, Fatih’in otağına da geliyor. Fatih de Macaraların hareketlerine, Erçahat da Macaralıkçısı yada. Muhammefet devam ediyor muhala kuşatmaya, Çandarlı ve ikimiz. İşte bu durum, bu olumsuzluk bu muhalif olanlara bir fırsat sağladı. Ve onlar bunu kullanarak Fatih’e vazgeçirmeye çalıştılar tekrar. Özellikle Çandarlı, İlpaşa. Bu samimi olarak. Yani bunu bir bizansın efendim şeyde… Şimdi cevabını istemiyorum ama biraz sonra Çandarlı hain… Onu cevabını sonra hazırlıyoruz ama bunu konuşacağız hocam. Bunu söylemek lazım. Yani şimdi tabiri geldi. Onu biraz sonra söyleyelim hocam. O kendi samimi hislerle bunu engellemeye çalıştı. Ve bir an evvel artık kuşatmanını kaldırıp geri dönülmesini isterken, o gece kritik bir gece yaşandı. Sultan Mehmet yani o gece kimsede görüşmedi. Çadırına kapandı. Kimsede görüşmek istemediğini bilirdi. Ve büyük bir hayal kırıklığı, bir karar aşamasındaydı. Ya hocam düşünsenize, 21 yaşındasınız. Ve birdenbire bu olayla karşı karşıyasınız. Her şey çok iyi giderken büyük bir hayal kırıklığı içerisinde. Bütün hazırlıklar boşa çıkmış oldu. Yani çok muazzam kaynaklar kullanıldı çünkü o dönem için.
Ve işte böyle bir gecede işte burada bir anda bir manevi ışıkla beraber her şey değişiverdi gibi görünüyor. O da malum Akşemsettin’in göndermiş olduğu bir mektup. Niye kendisine görüşmedi? Kimseyi kabul etmiyordu çünkü. Onun yerine mektup gönderdi Akşemsettin. Meşhur mektubu. Yani belki orada… Evet siz… Akşemsettin’in mektubu. Sanki kuşatmanın kaderini değiştiren ana argümanlardan birisi. Evet ana argüman. Adeta öyle oldu. Tabii onun yanı sırada bir de Zahnos Paşa’nın bilinmeyen bir öğrenme etkisi var. Onu deklemek lazım. Zahnos Paşa da aldığı haberleri Sultan’a bildirerek bu haberlerin yanlış olduğunu, yalan olduğunu ve dezeye fermanasyon için bunların çıkarıldığını ve bunların kulak asılmaması gerektiğini sahi haberleri Sultan’a bildirerek askeri bakımdan da onu takviye etti. Hocam Akşemsettin’in mektubu beni çok şaşırtıyor.
Hani biz böyle biraz derviş tasavvuf erbabı falan deyince vur ensesine, tokat al ağzındaki lokmayı gibi görüyoruz ama Öyle mi acaba? Akşemsettin hiç öyle değil. Beni sanki böyle Şeyh Şamil’i falan hatırlattı biraz bana sonraki asırlarda. Şuradan isterseniz birkaç cümleyi paylaşalım mı mektubundan? Evet, güzel olur. Bu mektubun yorumunu da sonra sizden alalım. Kısaca yapalım. Evet sevgili seyirciler, hakikaten çok enteresan. Şehre girilen kuşatmanın en yoğun olduğu noktada Akşemsettin’in mektubunu okuyacağımız hiç aklımıza gelmemişti ama Bu da güzel bir tevavuk. Akşemsettin bir mektup yazıyor Fatih’e ve birkaç cümlesini sizlere mektubun tamamını okuyamayacağım biraz uzun olduğu için. Ama birkaç cümlesini sizlerle paylaşayım. Başlarken ne diyor? Tertemiz, tabi biz sadeleştirilmiş halini okuyoruz.
Biraz yitirdiğimiz, kaybettiğimiz bir dinin anlamaz evlatları olarak, yoksa mektubun dili asıldır, çok daha güçlü ve kuvvetli sadeleşilmesine aktarıyorum. Tertemiz selamlar ve saf bağlılıklar sunulduktan sonra şerefli zatınıza arzum şudur ki, Gemi ehlinden meydana gelen olay kalbe büyük kırıklık ve üzüntü getirdi. Bir fırsat görünüyordu fakat bu hadise o fırsatı ortadan kaldırdı. Yeni gelişmeler oldu. Birincisi kafirler rahatladı, sevince boğuldu, moral buldu. İkincisi sizin görüşünüzün eksik, hükmünüzün ve kararlarınızın isabetsiz, sözünüzün tesirsiz olduğu görüşü kuvvet kazandı. Fatih’in ne duruma düştüğünü anlatıyor orada içinde. Üçüncüsü, bu da kendisiyle ilgili iddialara cevap veriyor. Üçüncüsü, dualarımızın kabul olmadığı, müjdemizin geçersiz olduğu ifade edilir oldu. Bu bakımdan bu hadise, bunun gibi pek çok mahsurlar doğurdu. Şimdi, ne kadar sert ifadeler burada geliyor. Şimdi gevşeklik ve yumuşaklık gerekmez.
Bu hususta kusuru görülenler, FET’e muhalif olanlar tespit edilip, bunlar görevden azil dahil en şiddetli ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer bunlar yapılmazsa, kaleye yeni bir hücuma kalkışıldığında, hendeklerin doldurulmasına karar verildiğinde gevşeklik gösterilecektir. Bilirsiniz. Bu cümle çok ağır gibi geldi hocam bana. Akif hocam, siz ne dersiniz bilmiyorum.
Şu okuyacağım cümle sevgili seyirciler. Gerçekten çok ilginç. Bilirsiniz, bunlar yasaktan, zordan anlayan Müslümanlardır. Allah için canını, başını ortaya koyan azdır. Meğer bir ganimet göreler, canlarını dünya için ateşe atarlar.
diye mektup böyle devam ediyor. Şimdi sizden ümit vereceğimiz şudur. Gözünüzün yettiği kadar ciddiyet ve gayretle hem filen hem de emirle hükümlerinizle ve sözünüzle işe sarılmanızdır. Bu tür görevleri, gerektiğinde merhameti ve yumuşaklığı az, şiddet kullanabilecek, zora başvurabilecek kimselere vermenizdir.
Bu hem geçmişteki uygulamalara hem de dine uygundur. Sonra devam ediyor, son bölümlerini okuyayım ben atlayarak okuyorum. İşlerini daha sıkı tutmadan, işlerini daha sıkı tutmandan ve sert davranmandan başka çare olmadığı anlaşıldı. İşlerini daha sıkı tutmandan ve sert davranmandan başka bir çare olmadığı anlaşıldı.
Sonuçta Allah’ın yardımıyla biz buradan utanan ve güzenen değil, ferahlayan, mansur yani yardım edilen ve muzaffer olarak dönen oluruz. Şimdi kul tedbiri alır, takdiri Allah’a bırakır, hükmü her zaman geçerlidir. Neticede başarı Allah’tandır ama kul elinden gelen ciddiyet ve gayreti eksik bırakmamalıdır diyor.
Ve son cümlede çok bana ilginç geliyor hocam. Bu söylediklerim size boş söz gibi gelmesin. Söylediklerim tamamen seni sevdiğimdendir. Bu söylediklerim sana boş söz gibi gelmesin. Söylediklerim tamamen seni sevdiğimdendir. Yani Akşemsettin’de Akşemsettin baya bir üst kimlik ve çok üst onda konuşuyor.
Nasıl bir teessüf uyandı? Tabii çok etkili olmuş olmalıdır ki ondan sonra suratlı bir şekilde bunun telafisi için çalışıldı. Hem bu mektubun etkisi bir taraftan Zanus Paşa’nın bundan sonra devreye girmesiyle birlikte Sultan Mehmet belki kuşatmayı kaldırma haddesindeyken bu fikren vazgeçip tekrar kuvvetli bir şekilde hem Şehir’in hem Osman’ın hem Fatih’in müşattaraatını değiştirecek bir durumdu. Ve birdenbire benim kend tahminim fikrime göre çok önceden planlamış olduğu gemilerin karadan Halice indirilmesi projesini hayata geçirmek için bir karşı hamledir. Ve büyük bir karşı bir hamledir. Bu bir karşı hamledir. Akif Hocam siz bir İslam hukukçusu olarak bu mektubu nasıl yorumluyorsunuz?
Hocam bunun İslam hukukçusu olarak yorumlu işte Fatih’e gerçekten o anda çok ihtiyaç duydu moral bir desteği sağlaması. Çünkü netice itibariyle başarı ve başarısızlığın arkasında moral destek son derece önemli. Eğer Fatih İstanbul’un fethedileceğine olan inancını kaybetmiş olsaydı ki şartlar onu ortaya koyuyor.
Hakikaten burada çekinmeyi çok ciddi olarak devreye sokar, düşünür, uygulayabilirdi. Bu bakımdan moral destek aslında diğer destekler kadar önemli oluyor. Tabii bu sizin kendi mailiniz de çok uygun olduğu için bunu çok vurguluyorsunuz ama Zanos Paşa’nın burada rolünü de çok teslim etmek lazım. Yani aslında Fatih’in en büyük iki yönlü bir destek var.
Evet, Akşemsettin ve Zanos Paşa. O da iyi oldu hakikaten çok gündeme gelmeyen bir konu Zanos Paşa. Tabii Molla Gürhani var, Sarıca Paşa, Şahabettin Paşa var hepsi yanındalar. Başka paşalarda var ama bu ikisi daha öne çıkan grup. Yani orada duanın gücü ve kılıcın gücü. İkisi bir araya. Yani diyor ya kılıcın hakkında inkar etmeyin diyor. Yani Fatih tabii manevi anlamda böyle bir insan ama aynı zamanda çok gerçekçi bir insan. Onu da mutlaka iyi bir şey kurmamız lazım.
Ben şuna inanıyorum. Yani o ikisini birleştirmişseyin dünyasında çok mühim. Maneviyat feraseti getirir, feraset sahibi hem maddi hem manevi bütün sebeplere riayet ettikten sonra sonuca yönelir. Fatih’in akıllılığı maneviyata önem vermesi, ona önem verirken de bu tarafı ihmal etmemesidir. Bir bütün olarak işlere. Tevekkülü var ama o tevekkülü…
Ama hocam Akşemsettin de kılıcın hakkını teslim ediyor. Yalnız siz de o kadar Akşemsettin hakkını şey yapmayın lütfen. Çok net söylüyor üstelik. Kesinlikle Akşemsettin hakkını gizlemiyorum. Zanoş Paşa’nın hakkını ortaya koymaya çalıştım. Fatih Begir Aser Efendi’ne çıkarken bir olay var biliyor musun? Fatih Begir Aser Efendi’ne giderken bir grup derviş karşısında çıkıyor. İşte dua ediyor sultana. Sultan biraz şey yapıyor. Sultanım diyor sen bizim duamızı İstanbul’a aldın diyor. Şimdi sana dua etmek isteriz diyor.
Ben diyor dua kılıcıyla değil kendi gücümle aldım diyor. Belgede gidiyor. Tabii benimkisi Kuşatam ile geri dönerken aynı derviş kuruları aslıyınca onlara hak veriyor. İbn-i Kemal anlatıyor bu dönemin kaynağından. Çok ilginç ama hocam. Dervişle mi işler? Ne oldu kılıcına değil mi? Demek ki ikisini de ihmal etmemek lazım. Biz bazen kendi işimizi çok Allah’a havale ediyoruz. Allah bizi bağışlasın.
Ve her açıdan kamil işler yapmayı nasip eylesin. Hocam gemiler moral bozdu. Akşemseddin’in mektubu, Zanus Paşa’nın haberi. Padişah’ın yeniden kendisi toparlanmasını sağladı. Gemileri karadan denize indirdik. Biz bu sefer ters bir psikoloji. Bizde moral yükseldi. İstanbul’da perişan oldu. Ama kuşatma devam ediyor.
Şehir alınmıyor. Bu arada yaşanan başka büyük bir hadise var mı? Yani şöyle, çok uzun bir hikaye. Gemilerin fonksiyonu ne yaptı? Gemiler de indirildi ama haricinde ne yaptı? Bunlar gerçekten kuşatmada mühim bir rol oynadılar mı? Bunlar daha ziyade bir köprü yapıldı bunlardan. Seyar bir iskire haline getirdi. Toplara konmak suretiyle bunlar bağlandı birbirlerine.
Zayıf halic sularını dövmeye başladılar. Buzans donanmasının, yani halic’deki donanmanın bunlara karşı bir şey var, atağı var, hücumu var. Bu da pek bilinmezdi kuşatmalar içerisinde. Buzans filosu hareket ederek bu Osman donanmasını yakmak için harekete geçti. Fakat burada büyük bir başarısız oladılar ve tam tersi gemi kaybettiler, adam kaybettiler vs. Bu da yine askerleşti çok büyük moral oldu. Aynı zamanda Zanus Paşa tarafından Galata civarında, Kasım Pre civarında bulunan toplar sürekli gemileri bombalamak suretiyle havan topları var çünkü. Tabii göz açtırmadılar. Bu havan top tekniği de ayrı bir şey. O dönemde Fatih’in, bizzat Fatih’in planladığına dair bilgiler var. Havan topunu çizdiğine dair bilgiler var. Top nasıl duracak ve nasıl atışacak? Fakat burada bizim ihmaletimiz çok önemli bir nokta var. O da İstanbul’un içinde ne oluyor? Efendim? İstanbul’un içinde ne oluyor? Onu soracaktım hocam. Evet. Şimdi Bizans İmparatoru gerçekten şehrin sonuna kadar savundu. Sonuna kadar. Savunma güçleri ne kadardı hocam? Yani savunma güçleri aşağı yukarı. Şu surların arkasında neler yaşanıyor? Şimdi onu konuşuyorum. Profesyonel savaşçı olarak kaynakların verdiği bilgi 9-10 bin civarındadır. Profesyonel savaşçı yalnız bunlar. Fakat şehir halkı da en esasi ölçüde surlarda yardımcı oldu. Bu da yaklaşık 30 bin civarında bir nüfusa denk düşer.
45 bin nüfusu var o sıralarda. Ve ciddi anlamda muqamet gösterdi. Çünkü siz surların üzerindeki insanlar aşağıya göre bire 10’dur. Yani bir çocuk oradan aşağıya bir taş atsa 10 kişiyi halleder. O iskeleyi olduğu gibi indiriyor. Tabii onu düşünülebilir. Yani o bakımdan savunmayla bu güçlerin hani dengesizliği falan bunlar ayrı bir konu. Yani içerindeki sayı azlığı aşağıya küçümsemek için uydurulan efsaneler. Aldatmasın. Evet onu demek istiyorum. Aldatmasın. Yani böyle bir süresi vardır Karaköşatmaların. Bu da yaklaşık 50 gün civarındadır. Tekim 53. günü alanda şehir. Normal süreçlerdir. Uzun değildir yani bu süreçler. Normal süreçtir. Ve normal süreç içerisinde İstanbul’un fethi gerçekleşecektir bu anlamda. İçeride tabii çok Bizansız imparatoru çok direndi. Hem içerideki Justin Yen diye meşhur Yinevalı bir savaşçı var. Onun grubu vardı. O yaralanınca içeride çok büyük moral bozukluğu oldu. İmparator bunu gideremek için uğraştı. Para bulmaya çalıştı.
Yiyecek bulmaya çalıştı. Asya’ya desteklemeye çalıştı. Sonuna kadar şehir savundu. Sonuna kadar. Ve o şehir savunurken de hayatını kaybetti. O da büyük bir kahramanlık yaptı yani şehir açısından. Sultan İkinci Abdülhamid diyor ya Birinci Dünya Savaşı’nda Sultan Mehmet Işat’la iddia ettirer ki İstanbul’u boşaltmaya niyetlenip de İkinci Abdülhamid’e şehri boşaltın dediklerine biraderime selam söyleyin.
Ceptin Fatih karşısında şehri savunarak ölen Konstantin Kadar da mı biz cesaret ve şeref sahibi değiliz. Asla çıkmamız. Bu da bir takdir edilen bir durum. Tabii içeride yaşananlar ama onlar da çok iyi hazırlanıyorlar. Direniyorlar. Tabii içeride diren. Tabii tabii. Çok fakat yani güçler sonuna kadar kullanıldı. Son savaştaki atmosferi anlatacağım birazdan soru gelirse. Şimdi o olay geleceğiz hocam. Geldik geldik 26 Mayıs’a.
Evet. Macaristan’dan elçi geldi. Macaristan’dan elçi tabii bunun gelişiyle beraber bir endişe vardı. Yani bunların daha doğrusu Macar orusuna hareket edebileceği ve büyük bir haşlığı hazırlığı yapıldı. Gerçekten bazıları var. Yok değil. Fakat hazırlık yapılana kadar zaten bunun yetişmesi İstanbul önlerine gelmesi yani efi bir zaman alabilecek durumdadır. Bunları anlamışlar zaten. Macarası geldiği zaman çok büyük bir etki yapmadı burada. Onu demek istiyorum.
Ve aksine bu işin efendim ne kadar yani bir an evvel olması için de asker açısından bir fikir verdi yani vezirlere yani burada bulunması. Aksi bir durum ortaya koydu. Ve son hücuma yine ciddi şekilde müzakere ediliyor. Kaldıralım mı girelim mi? Zanusbaş’a diyor ki Sultan’ın bunca direnlik bize son bir hücum şansı daha verin. Yok o ben o şeye katılmıyorum.
Benim anladığım kadarıyla zaten son hücum için çok ciddi hazırlıklar yapıldı. Bu sahte hücumlar yapıldı sağdan soldan. Asıl bu hemen arkamızda bulunan top kapısı geliyor. Ayas Romanos kapısı denen yerdir. Şuradan geçti. Şenerlere giden yolun geçti. Kule var. Sultan Mehmet bu kulenin altına kazılan lağım bekledi anlaşıldığı kadarıyla. Şaşırtmacı taktiği uyguladı. Yukarıdaki Edirnekap’ı civarında hep şeyler lağımlar bulunuyor. Orada patlatıyor vesaire. Bizanslar hep oradan gözlüyorlardı.
Şaşırtmacı taktiği ile son anda buradaki büyük suru yıktı. Yıkınca o son hücum başladı işte o zaman. Yani toplardan ziyade o lağımla beraber yıkılan o büyük kuleyle beraber oradan atların bile geçebileceği ölçü ile bir alan bir açıklık oldu. Son hücumu 3-5 cümle ile tasvir eder misin? Şu şehre bir girelim artık. Hücum müthiş. Bakın o bu gece yani. Tabii geçti geçti. Dün gece değil mi? Dün gece diyelim daha doğrusu. Dün gece burada neler yaşandı? Şimdi surlarda düşün tatsivere. Yani biraz tahayyül edin son derece artık güçlerinin sonuna gelmiş Bizans askerleri bekliyorlar. Tabii bunlardan daha yüksek sular herhalde. Tabii biraz daha. Bekliyorlar ve burada müthiş bir şey var şenlik var. Son hücum yapılacak. Herkes efendim bunun netice vereceğini düşünüyor. Eğlenceler yapılıyor efendim. Ateşler yakılmış. Her taraf pırıl pırıl ondan sonra. Ve müthiş bir gürültü var. O gürültüyle beraber askerler, bizans içeri seyirler uyku yanmıyorlar. Ve artık sabuların son raddesine gelmişler. Ve birden bire gecenin bir yarısı müthiş bir sessizlik ve kapkaranlık. Zifir-i karanlık. Yani şimdi bu arada o yorgun halde olan askerin psikolojisini düşünün yukarıdan. Birden bire bir sessizlik derim bir sessizlik. Oradan 3-5 saat geçtiğinden sonra da büyük bir hücuma giriş. Yani atmosfer böyle son kertede. Yani müthiş bir şey sonucum. Fatih’i askeri tabi şevke getirmek amacıyla yağma hakkı verdi. Çünkü şehir teslim olmadığı için şehri yağmalama hakkı vardır. 3 gündür bu aşağı yukarı. Ama bildiğinizde de bunu 1-1,5 günle kısıtlayacaktır daha sonra. Tamam hocam, dukasın, Leonardo’nın falan. Şimdi buradan da bakıyorum zamanımız. Anlatıyoruz evet. Çok dramatik tasviri var o gece. Tasvirleri var işte o geceyi anlatıyor bunları anlatıyorlar. Çok büyük bir moral çökündüsü içerisinde.
Uykusuz kalmışlar, yorgun askerler yukarıda. Birdenbire böyle bir atmosfer var düşünün yani bunu. Diğer taraftan da Fatih’in yaşadıkları var. Akşemsettin’le aradığında kavverleşmeler, girdi girecek. Fethi haberi gelmedi diyor, çadıra elçi gönderiyor. Kendisi gittiği rivayeti. Sonra Sikendi duası var. Tabii yani bunlar ondan oluşan şeyler. Sonra da ki bilgiler. Aslında bunlar bu bilgiler aslında şunu samimiyetle söylemek lazım. Sonradan ortaya çıkan bilgiler.
Benim mükaimetten de bunlar pek yok. Maalesef benim mükaimetten şeyim çok zayıf. Ne yazık ki zayıf. Anlatılanlar da haklı. Şimdi hocam şehre ne zaman girdi Fatih? Yani bu sabaha karşı, uçuk vakte kucum başladı. Aslında 2 saat kadar. Herhalde güneş doğdu. Güneş doğduğu andan itibaren şehre girişler başladı. En girebilen yerde malum bu Topkapı gediyidir. İlk giren grup hemen kuleye çıkarak bayrak dikti. İşte bu malum. O tartışmaya girmeyelim. Şimdi hani asıl atladığımız o. Şu surlara insanlar tırmanıyorlar. Biz bugün sportif bir gayretle bile tırmakta zorlanıyoruz ama Yukarıdan katran geliyor, ateş geliyor, ok geliyor, kaya geliyor. Hepsi üzerinize düşüyor. Kılıç geliyor. Yani nasıl bir duygu, nasıl bir motivasyon, nasıl bir aşk. Sonucum yani biraz.
Ne gidiyor adam? Öyle oldu evet. Birinin garanti yok öbür taraf başlarına dahi. Bu kesimde aşağı yukarı 6-7 metrelik galiba. Biraz daha 13 metrelik bir gedik var. Elimizde bir belge var oradan alnıyoruz. İlk girişlerin oradan olduğunu biliyoruz. İlk girenler Rumeli askerine ait bir gruptur. Onun başına bulunan meşhur bir karıştıran Süleyman Bey. Onun bildikleri ilk giren gruplar arasında bayrağı çekmişler hemen kuleye. Ve herkes bayrak çekildiği andan itibaren şehrin düşünü anlayıp
her taraftan girişler başladı birden bire. Ve bize ansatsızkeleri bunu görünce surlardan içeriye doğru kaçmaya başladılar. O zaman şehre girdik. Fatih tabi büyük bir tevazu ile hareket ediyor. Büyük bir adaletle kendisini bu kadar uğraştırmasına rağmen şehre girince ne kıyım ne zulüm ne tam tersi bir ihkab-i koruma faaliyeti gösteriyor. Ayasofya’nın öndeki on meşhur. Şimdi biraz daha gerçekçi olalım. Ayağımızı yere bastın. Hayır ordunun yağması falan var da ben Fatih’in kişisel olarak tabi. Fatih onu söyleyelim. Şimdi ilk gün yani girişleri başlattıktan sonra askere yağma izni verildiği için asker yağma yığılak şehrin içerisinde dolmuş vaziyette. Fatih öğleye doğru yani her şey yatıştıktan sonra şehre giriyor ilk an önce. Direkt Ayasofya’ya gidiyor anlatıldığı kadarıyla. Ve kubbelerine çıkıyor. Şehre durumunu seyrediyor. Malum İsmini Tursun Bey de vardır. Meşhur bir şiir var orada. Onu okuduğunu irvaet ederler.
Sonra bakıyor ki şehir tahrip oluyor efendim. Hemen iniyor. Çavuşları emrediyor. Ertesi günü, öğleye kadar bu işi durdurun diyor. Ve çavuşlar suratlı bir şekilde askeri toplayarak. Ertesi gün yani bir buçuk gün kadar sürüyor. Ve durduruyorlar. Ondan sonra hazırlıkları başlıyor. Ve cuma günü törenlerle şehre giriş başlıyor. Ama bu şehre giriş sırasında yanlış anlaşılmasın. Yani bu şeylerde resimlerde ve fıkralarda vardır. İşte Fatih şehre girerken bir danslı kızlar ona çiçekler almışlar. Böyle bir şey yok. Yani ortalık harcı mert olmuş. Nerede insanlar varsa adı sorular. Böyle bir şey mümkün değil. Bu kadar romantik değil diyorsunuz. Romantik değil yani. Onu demek istiyorum. Bayasofya önündeki manzara gerçek. Bayasofya önünde herkes oraya koşmuş. Halkın büyük bir kısmı içeri girmiş. Korku içerisinde bekliyor. Onlara eman veriyor. Eman veriyor. Eman veriyor. Tabii. Ve onları pek çok alınan esirleri de bizzat kendisi para verir, kurtarıyor. Çünkü niye katlesin insanları? Bu şehri o kuracağı büyük devletin bir payitahtı yapmak istiyor. Yani bir payitaht yapmak istenen yer. İnsanlarla burası ihya olur şehirler. Onlarla büyür. Zaten öyle söylüyor. Bu büyük gaza şimdi başladırıyor. Şehri iman etmekle başlıyor. Asıl büyük gaza bu diyor. Maksat bir şehri bünyad etmek değil. Reayat kalbin abad etmek. Abad etmektir. Budur. Dolayısıyla şehri bu anlamda desteklemek amacıyla nüfus nakitleri yapacaktır.
Bunlarda Hristiyan’dır efendim falan filan hiçbir şey yok. Şehir bu anlamda nüfus bakımından destekleniyor. Kaçanları geri çağırıyor şehire ve orada eriştirmeye çalışıyor. Hocam şimdi tam yerine geldik. Bir Fatih var bir de Fatih askerleri var. Biz onları Nîmel Ceyş diyoruz. Ve arkadaşlarımız Nîmel Ceyş’i anlatan bir VTR hazırlamışlar. O VTR’yi onların anlatımıyla tanımıyla onların kabirlerini, mezarlarını, yerlerini gösteren VTR’yi kısa filmimizi izleyelim. Sonra da kurucu kimliğiyle Fatih biraz da Akif hocamdan dinleyelim. Buyurun.
Hoş geldiniz.
Bu kutlu beldeyi İslam yurdu yapmak için gelmiş kimi. Kimisi de çağ açıp çağ kapıyan Fatih Sultan Mehmet’in o kutlu ordusuyla. İlkine Evvelun denilmiş. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu.
İlginç bir kutlu ordusu. İlginç bir kutlu ordusu. Ebu Eyyub El Ensari, surların önünde bulunan ve fetih askerlerinin defnedildiği bilinen Toklu Dede haziresinde yatan, Peygamberimizin süt kardeşi Ebu Şeybe El Hudri, Hz. Muhammed El Ensari, Hz. Şube El Sahabi. 1453 yılında feth-e katılan ve fetih ordusunun öncü birliği olan 18 Sekban ve daha nicesi.
Onlar, şehrin manevi önderleri, mübarek dekçileri, pek çok sentin adına ilham olarak bizimle yaşamaya devam eden fethin şehitleri.
Evet, sevgili seyirciler, fetin 566 yılında İstanbul’da Topkapı Surları’nın önünde İstanbul’un fethini,
fâtinî İstanbul’u konuşuyoruz, konuşmaya çalışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, değerlendirmeye çalışıyoruz. Tabii maksadımız tarihte yaşanmış bir olayı anlatmak ve bir hamaset oluşturmak değil.
Maksadımız gayemiz tarihte yaşayan bu hadiseyi bütün veçesiyle, hakiki boyutuyla, menakıptan uzak bir şekilde anlamak, anlatmak ve nasibimize ne düşüyor sorusuna bir cevap bulmak.
Aslında değerli seyirciler, tarihi geçmişin bilgisi olarak değil, aynı zamanda halin ve istikbalin de ilmi olarak okuduğumuz zaman hem daha keyifli, hem daha güzel, hem daha zevkli, hem de daha faydalı olur.
Fatih Sultan Mehmet, Bosna Meydanında 50.000 kişiyi toplayıp, Sırpça öğrenip, edebi bir nutuk attı, 30.000 kişi bir anda Müslüman oldu demek, Fatih’i büyütmez veya olmadı demek küçültmez.
Fatih’i hakiki veçesiyle anlamak, gerçek kişiliğiyle anlamak Fatih’i büyütür. Çünkü onun zaten bizzat kişiliği ve tarihi kimliği gerçekten bizim algımızın da epey ötesinde. Onu anlamak için bile biraz mesafeye, zamana ihtiyaç var ve biz bu surların önündeyiz, Fatih’in. Şehre girdik, surların önünde. Bakması kolay ama o gece yaşamak, girmek o ayrı bir halse.
Biraz önce Feridun hocam olayı anlattı. Evet Akif hocam şehre girdik, hayırlı uğurlu olsun. Allah bizi bu şehirden, bu şehri de bizden mahrum etmesin. Amin tabi. Zaten mahruse İslam’ın, göze olan çok. Gözü olanın gözü çıksın diyeceğim ama eğer bizim elimiz el değilse, ilmimiz ilim değilse, gözü olanın gözü çıksın demekle göz de çıkmıyor. Şimdi Fatih bu şehri aldıktan sonra neler yaptı hocam? Şimdi Feridun beyin bıraktığı yerden istersen devam edeyim. Bu çok üzerinde durulmayan bir nokta. Hem esada hem bilgahına da böylece bir selam vermiş olalım mesajlarına. Aslında Fatih İstanbul’dan sonra İstanbul’un ortodoks hakkına yaptığı muamele ile sadece şehri mamur bir şehir haline getirme hedefini şeytmedi.
Biraz hocam burada bu Ayasofya önündeki o yaptığı konuşmanın tarihi perspektife kadar zamanı ve bugün aslında mesajını da yorumlarsanız. İşte şimdi bütüncül içerisinde resmi vermeye çalışacağım. Şimdi aslında Fatih öncesinde Bizans İmparatoru Katolik dünyasından, papadan yardım istemiş.
Hatta bu uğurda şeyde Katolik olmayı da kabul etmişti. Belki Bizans halkının buna yatkın olması da beklenebilirdi. Çünkü İstanbul’u korumak onlar içinde son derece önemli bir hedefti. Fakat daha önce Latinlerin bir tecrübesi var. İstanbul’u 50 sene ellerinden tuttular. Balkanlarda ve İstanbul’da ortodoks dünyasına çok kötü muamele ettiler. Yani mezhep tahsubu o dönemde son derece önemliydi. Son derece yoğundu. Bu bakımdan eğer Fatih İstanbul’u fethetten sonra ortodoks Hristiyanlara sahip çıkmasaydı. Sahip çıkmasaydı ortodoks dünyası çok büyük bir güç kaybedecekti. Fatih önce tabiatıyla kendi politikası bakımından Hristiyan dünyasını birleştirmek istemediği için Katolik dünyaya karşı olan Gennadius’u getirdi. Fatih olarak şey etti. Fakat onlara tanıdığı din ve vicdan hürriyeti İstanbul’da ve Osmanlı coğrafyasında yaşama hakkı Ortodoks dünyayı bu coğrafyada tuttu. Yani şimdi öyle bir politika olmasaydı ne olurdu? Ortodoks dünyası ki İstanbul önemli bir merkezdi dağılırdı.
Bir kısmı Katolik dünyaya katılırdı. Bir kısmı mezhep olarak belki kendisi değiştirebilirdi. Bir kısmı da dağınık olarak yaşayacaktı.
Fatih’in Gennadius’u patrik yapması işte Galatalılara verdiği beratla, matripolyt beratıyla rivayet edilen bir patrik Gennadius’a verdiği berat var. Bosna keşişlerine verdiği beratlar var. Bu beratla gayrimüslimlere ve özellikle Hristiyanlara din ve vicdan hürriyeti, can ve mallarına yönelik bir garantiyi, devlet politikası olarak ortaya koyması Ortodoks dünyayı bir arada tuttu. Ve İstanbul bir İslam şehri olmakla birlikte Ortodoks kiliselerinin en önemlisinin de bir merkezi olarak devam etti. Bence Ortodoks Hristiyanlık bu bakımdan da aslında çok aleyhinde duygulara sahip oldukları Fatih’e varlıklarını borçlulardır diyebilirim. Cümleniz ilginç. Çok aleyhine oldukları Fatih’e de varlıklarını borçlu. Niye aleyhindeler onu anlamadım ki.
Yani şöyle tabiatıyla onların merkezini elinden alan bir Fatih var yani. İstanbul’u ele geçirmiş bir hükümdar var ve burayı bir imparatorluk başkenti yapmış. Bir İslam ülkesini başkenti yapmış bir hükümdar, bir imparator var.
Dışarıdan bakıldığında bu dostane duygular beslenmemesi gereken bir insan aslında Ortodoks Hristiyanlığının veya Doğu Hristiyanlığının bir anlamda da en önemli koruyucusu. Çünkü tarihi hadise öyle devam etti ki malum Antakya Kilisesi Osmanlı yönetimine girdi. Kudüs Kilisesi Osmanlı yönetimine girdi. Daha sonra İskenderiye Kilisesi Osmanlı yönetimine girdi.
Yani Doğu Avrupa’yı istisna edersek sonra Rusya da buraya da eklendi ama Ortodoks dünyası Osmanlı yönetimine girdi. Ama bu sayede de Katarlikler arasında ezilmekten, erimekten kurtulmuş oldular. Bu bakımdan Osmanlı sonrasına da onlara bir koruyucus hemsiye oldu.
Yani Fatih’in İstanbul’u fethem etmesi ve ondan sonra Osmanlı devlet yapısında, siyasi yapısında, hukuki yapısında, sosyal yapısında meydana getirdiği reformlardan bahsetmemiz gerekir. Biraz bahsediriz tabiatıyla. Fakat Ortodoks dünyasına böyle bir katkısı da Fatih’in söz konusu. Bunu da belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Aslında sadece Ortodokslara değil, diğer dini azınlıklara da Fatih’in.
Şimdi oraya gelince Fatih tabiatıyla burada bir defa hakikaten hem Hristiyanlara, Ortodokslara hem de Yahudilere bir sığınak olarak burayı sunmuştur. Çünkü mesela Kapsali başta olmak üzere Yahudi cemaatinin ileri gelenleri Avrupa’da kendilerine sığınak arayan Yahudilere, Fatih’in politikasını öven, kendilerine yaklaşımını anlatan mektuplar gönderdiğini tarihi kaynaklar bize vermekte. Biliyorsunuz Fatih’ten sonra 2. Beyazıt’tan itibaren özellikle İspanya’dan Rekonkesta hareketinden sonra oradan kaçan Yahudiler de kendilerine en önemli sığınak olarak Osmanlı coğrafyasını,
Osmanlı şehirlerini Selanik ve İstanbul başta olmak üzere bulmuşlar, kabul edilmişlerdir. Bu yüzden İspanya Yahudilerinin daha önce Doğu Avrupa Yahudilerinin belli ölçüde Osmanlı ülkesine biz geldiğini biliyoruz. Ama esas itibarıyla daha sonra İspanya’dan kaçan kendilerine bir vatan arayan İspanya Yahudileri için de Fatih’in bu politikası. Ondan sonra gelen Osmanlı hükümdarılarının politikaları son derece önemli bir imkan sağlamıştır. Hocam tabi biz bugün bunu anlarken biraz anlamakta zorlanıyoruz. Yani yapmış da ne olmuş da şehre girmiş, ortodokslara siz burada devam edin demiş zaten lehineymiş. İşte Yahudilere o imkanı sağlamış, Katoliklere bunu vermiş vesaire diyoruz. Biraz da bunu aslında o dönem dünyanın diğer bölgelerindeki dini azınlıklara ya da dini yapılara farklı dini yapılara muamelelerle mukayese ettiğimizde nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor? Şimdi zaten onu biraz önce ifade etmeye çalıştım. Biraz aşabilir miyiz? Yani şöyle gerçekten Fatih’in bu politikası Fatih’le başlamış bir politika değil. Onu altını çizmek gerekir. Yani zaten İslam’ın genel yaklaşımı kendi egemenliği altındaki Hıristiyanlar ve Yahudiler orada yaşamak istiyorlarsa belli şartlarla onlara bir yaşama hakkı tanımaktır. Kendi dini, ayin ve ibadetlerinde belli bir hürriyet tanımaktır. Bunun şeyi açılabilir. Fakat o dönemde bu Müslümanlara has bir uygulamadır denebilir. Yani şimdi Latin tecrübesini Bizans halkı yaşamıştı.
O yüzden de imparatorun Katolik dünyaya meyletmesi büyük tepki doğurmuştur. En azından önemli bir kesimde büyük tepki doğurmuştur. Din adamları, ortodoks din adamları arasında büyük tepki doğurmuştur. Önemli bir kesimde. Hatta meşhur bir söz var işte İstanbul’da Katolik külahı görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz diye.
Çünkü Osmanlılar İstanbul Fethi öncesi Balkanlılarda ilerledikleri zaman çok önemli bir şey yaptılar. Ortodoks dünyaya karşı bir güzel yönetim örneği gösterdiler. Onların ayinlerine, ibadetlerine, kiliselerine karışmadılar. Dolayısıyla orada siyasi egemenliği kaybetmiş olmalarının onlara bir zararı dokunmadı. Balkanlılarda biliyorsunuz Osmanlı çok süratli genişlemiş ve yayılmıştır.
Bu tecrübeyi de bildikleri için, ki bu tecrübe önemliydi sizin de ifade ettiğiniz gibi. Bu Müslümanlara has bir tecrübeydi yoksa genel kabul böyle değildi. Bir de şu noktanın belki altını çizmek lazım. Fatih’in ve İslam Devlet Başkanlarının, Osmanlı Hükümdarılarının gayrimüslimlere gösterdiği bir müsamihallığı yaklaşın.
Bir kendi inisiyatifleriyle ortaya koydukları bir yaklaşımdır veya bir diğer ifadeyle. İslam hukukunun bir iç hukuk uygulamasıdır. Yani uluslararası bir zorunluluk bunu onlara dayatmamıştır. Hani bugün olduğu gibi güçlü bir Avrupa vardı. Osmanlıya dediğini, her istediğini geçirecek bir Avrupa vardı. Onlar İstanbul’u kaybettik ama gözümüz üzerinde oradaki Hıristiyanların kılına dokunmasın gibi
bir tavır içerisinde olacak durumda değillerdi. Osmanlı kendi inisiyatifiyle ve samimi Müslümanlar arzu ettiğinden, kimseyi zorlaştığında, müslümanlaştırılmak arzusu içinde olmadığından böyle müsamihalı, geleneksel olarak Müslümanlarda var olan müsamihalı bir tavırı ortaya koymuştur. Yani bunu gayrimüslimlere yönelik olan bu tavrın altını çizmek gerekir diye düşünüyorum. Ama güzel olan burada şu, bu uygulaması da kişisel bir inisiyatife değil, hukuki bir garanti altında olması. Evet, evet. Zımmiyyük hukuku, maalesef. Zımmiyyük hukuku, yani o anlamda önemli bir gerekçesi var. Bugün hukuk hakim olsa dünyada pek çok problem. Yani şimdi mesela buna siz de gayet iyi biliyorsunuz, tolerans da karşılamıyor. Bu bunu karşılamıyor. Ya tolerans değil, ya Müslüman, ya hoşları. Çünkü orada keyfilik var birisinde. Üstelikinde keyfilik yok ki. Bir hukuki stati tanımış oluyor. Yani bu önemli, doğru. Hukun garantisi altında. Hukuki bir stati tanıyor. Diyor ki isteyen kendi ülkesini bu ülkeden gidebilir. Kendi dini inançlarının, geleneğinin, anneannelerinin yaşadığı yere gidebilir. Yok burada yaşıyorsa ben ona bir anlamda, bu kelime kullanılmıyor ama ben ona vatandaş statüsü veriyorum. Ve onun can ve mal güvenliğini sağlıyorum. O kesinlikle sağlanıyor. Bu bütün garantileri veriliyor. Daha ötesi onların kiliselerine müdahale edilmemek. Cemaate olan kiliseye dokunulmamış. Malum Osmanlı geleneğinde fethin sembolü olarak bir şehir, gayrimüslimlere ait bir şehir ele geçirildiğinde en büyük kiliselerden bir tanesi camiye çevriliyor. İşte Ayasofya bunun bir örneğidir. Ama onun dışında cemaate olan kiliseye dokunulmuyor. Cemaate olan kilise harap olduğu zaman onun statüsü, büyüklüğü değişmeden tamirine imkan tanıyor.
Fakat cemaate olan kiliseye dokunmuyor. Tarih boyunca Osmanlılar cemaate kalmamış eskimiş kiliseleri farklı maksatlarla kullanmışlardır. Bugün çek bunun çok belirgin örneği var. Mesela şu anda… Hocam farklı amaçlarla kullanmış derken onların mabet hukukuna ve hüviyetine halel getirecek bir amaca da dönüştürmemişlerdi. Dönüştürmemişlerdi tabiatıyla.
Bugün çünkü Avrupa coğrafyasında eski İslam mabetlerine yapılan muamele ve oradaki yapılan çalışma baktığımızda daha bir anlam kazanıyor. Bugün şu var tabi bugün değil. Avrupa coğrafyasında o mabetler el değiştirirken orada Müslüman cemaat varlığı ortadan kalkmamıştı. Bugün Sofya’da binlerce Müslüman yaşıyor. Bir tane cami açık Osmanlı döneminden kalmış. Atina’da o da yok. Atina’da o da yok. Yani bu nokta önemli. Onu söyleyeceğim bugün İstanbul’da 100’e yakın kilise açık. Yani bakın 1453’den bugüne kadar demek ki 100 tane kilise ki bugün cemaatleri de çoğunda cemaati kalmamıştır. Buna rağmen Osmanlı ve bizim aynı geleneği devam ettiren bizim milletimiz ve yönetimiz bunlara el koymamış. Son dönemde bakım mallarının çoğu da iade edildi biliyorsunuz. İade edildi. Bunlar önemli. Hukukunda çok önemli imkanlar sağlayır. Şimdi bunu söyledikten sonra ne kadar vaktimiz var bilmiyorum.
Fetih’den sonra Fatih’in Osmanlı Devleti yapısına getirdiği şekil önemli. Hocam şunu soracağım. Fatih biz bugün ikinizden de bu cevabın sorunun cevabını bir kısa ve özet halinde istirham ediyorum. Fatih deyince aklımızda hep böyle savaşan bir adam. Elinde kılıç ortaya çıkmış savaşan bir adam var. Evet çok iyi bir savaşçı. Tartışılmaz bir şekilde biraz önce söyledik.
Ben onu şöyle tanımlıyor fakir onu. Ayağından çizmesi çıkmadı. Kılıcı kınına girmedi. Yani o kadar çok seferleri var ama bu seferlerin hukukunu da kimliğini de oluşturmanın yanında bir Fatih portlesi var bizim asıl algılamamız ve anlamamız gereken. Sizin sözünü ettiğiniz o devlet kuruculuğu kimliği de bunlardan birisi.
Bu Fatih portlesini hocam siz bir genel bir Fatih portlesini bize tanımlar mısınız? Sonra da kısaca Akif hocamdan alalım. Sonra size dönelim. Sonra da yine devam edeceğiz sohbetimiz inşallah. Şimdi şöyle ben inanıyorum ki Fatih ondan önceki kendisinden önceki Türk devlet yapılarını çok iyi etüt etmiş. Oradaki problemleri devletin kısa zamanda küçük parçalara ayrılmasını dağılmasını etüt etmiş bir insan. Yani Osmanlı yönetimi genel olarak sadece Fatih ile ilgili bu bir gelişim değil. Osmanlı yönetimi geçmiş yönetimleri çok iyi etüt etmiş bir şey. Bu sırf Fatiha’nın bu devleti imparatorluğa dönüştürürken almış olduğu tedbirler ondan sonra Osmanlı devletin bir bütün halinde yaşamasının yolunu açmıştı. Ama Fatih’in uygulamaları öncekilerine ve sonrakine Fatih çok üste çeken bir uygulama.
Kesinlikle öyle. Musa’yla geçmişin birbirini alan birisi olarak tanımlayamayız Fatih’i. Şimdi dikkat ederseniz Fatih’e kadar olan Türk devletlerinin en uzun ömürleri 200 yıl civarında bir ömre sahip olmuştur. Yani bu Türk devletlerinin mesela kuruluştan hemen sonra ikiye ayrılması, üçe ayrılması, dörde ayrılmasının muhtelif sebepleri var.
Devletin devleti kuran hanedanın adeta özel mülki gibi kabul edilmesi ve Hakan öldüğü zaman devletin paylaşılmasının meşru kabul edilmesi anlayışı Osmanlılar tarafından kabul edilmemiştir. Bunun acı reçetelerini Fatih tespit etmiş güçlü bir şekilde ortaya koymuştur.
Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak 600 sene yaşamasının temelleri denebilir ki onu imparatorluğa dönüştüren ve problemleri acı bir reçete uygulayarak mesela kardeş katli bunlardan birisidir. Acı bir reçete uygulayarak tatipikata koyan Fatih Sultan Mehmed’dir. Bir de tabiatıyla Osmanlı Devleti’nin hukuki yapısını büyük ölçüde şekillendiren Fatih Sultan Mehmed’dir.
Kanun o açılan yolda ilerlemiştir. Yani tabi Müslüman olan bütün milletler gibi Osmanlı Devleti’ni kuranlarda Selçuklu Devleti’ni kuranlarda hukuk hayatında İslam hukukunu uygulamışlardır. Fakat Türk devlet geleneğinde ta ilk Türk devletlerinden itibaren Hakanların bir kanun koyma görev ve yetkileri var. Yani Göktürk kitabelerinde bu min kanun Türk milletinin topladığı, efendim açları doyurduğu, yoksulları giydirdiği, töre koyduğundan bahsedilir. Kanun koyma ki töre Türk hukuk kurallarının bütününü oluşturan bir ifadedir. Sadece örfü adet demek değil, kurultayda alınan kararlılarda töreyi oluşturur, Hakan buyrukları töreyi oluşturur. Tabiatıyla özellikle aile hukuki gibi alanlarda halkın örfü adetleri, teamulleri de töreyi oluşturur. Ama Türk devletlerinde bakın Göktürklerden belki biraz daha öncesinden itibaren Hakan’ın töre koyması yani kanun koyması önemli bir yetki ve görev olarak kabul edilmiştir. Kutat Kubilik’te mesela kanun koymaktan kanunun öneminden bahseder. Cengiz Yasası yine Türk ve Moğol kültür ve siyaset havzasında çok önemli bir örnektir. Bunlar Fatih’e kadar Selçuklular da da, Anadolu Selçuklularında da, Fatih’e kadar Osmanlı hükümdarların devlet başkanlarında da, İslam hukukunun yanı sıra onun sağladığı imkanla veya açtığı saha ile ilgili, verdiği yetki ile ilgili kurallar koymuşlardır.
Fatih bu kuralları işte çok gene olarak kanunnameler haline bir araya getiren hükümdardır. Bu fevkade önemlidir ve bu yönüyle diğer Türk devletlerinden öne çıkmaktadır. Koymuş olduğu iki tane önemli kanunname vardır. Bugün daha önce benzer münferit uygulamalar biliniyor fakat metinleri bize gelmiş değil bunların.
Yani mesela 2. Murat döneminde, Yıldırım Beyazıt döneminde, Çelebi Sultan Mehmet döneminde münferit şeyler var, hatta daha Orhan Gazi döneminde var. Fakat bunlar bir genel kanunname olarak ve bir teşkilat kanunnamesi olarak Fatih döneminde ete kemiğe bürünmüştür.
Dolayısıyla Fatih Türk hukuk tarihinde devlet kaynaklı bir hukuku bu kadar belirgin olarak ortaya koyan ilk hükümdar olarak göze çarpmaktadır. Yani aslında devleti hukuki bir yapılanmaya dönüştüren isim aynı zamanda Fatih.
Yani hakan buyruklarının hükümdar fermanlarının bir yazılı metin haline gelmesini ve tedvin edilmesini kodifikasyonunu bir anlamda sağlayan hükümdar olarak karşımıza çıkıyor. Bu temel üzerinden yürüyen bir daha sonraki dönem var. Tabi. Bu classical dönemi dediğimiz dönemdeki uygulamalar, bürokratik uygulamalar Fatih’in kurduğu temel üzerinden. O yüzden kurucu bir devlet başkanı gibi terak ediyor.
Hocam tabi ben hep ikinize teşekkür ediyorum ama müsaadenizle şimdi ekip arkadaşlarımıza teşekkür de ediyorum ama asıl teşekkürü seyircilerimize edeceğim. Çünkü gelen talepler doğrusu programı 12’ye kadar uzatma kararı almış. Kanal yöneticilerimiz. Onlarda çok teşekkür ediyorum. Seyircilerin hukukunu gözetmişler. Tabi size yine teşekkür ediyorum. İyi bir program çıkardınız ki seyircilerimiz programı uzasın diye talefte bulundular.
Onlarda bu talebi karşıladılar. Sağ olsunlar var olsunlar emek veren destek veren bütün arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Ama sizin son söylediğiniz cümle önemliydi hocam. Bunu bir daha tekrarlar mısınız? Bu kurucu tabi yani bir nevi kurucu atadır yani Fati Sultan Mehmet bu anlamda baktığımız.
Yani devletin klasik temellerini attı. Daha önce dağınık olan veya uygulamalarla beraber gelişen bir sistem vardı. O sistemi tam anlamıyla yazılı hale getirmek suretiyle gelecek nesiller için ve gelecek uygulamalar için bir temel oluşturdu. Ama hocam tabi yazılı hale getirir de biz de pek çok şey yazıyoruz ama bir işe yaramıyor. Onun yazmasının bir farkı değil.
Bu bir kanun yani başka bir yazdığımız gibi bir şey yok. Tabi uygulamaya dönüşecek olan bir şey. Yani o bu başarıyı da göstermiş. Ve devleti dönüştürmüş. Dönüştüren insan diyebilirim. Tabi yani o yüzden diyoruz biz yani gerçek anlamda Osmanlı İmparatorluk dediğimiz tırnak içerisinde bir yapı varsa bu yapının gerçek anlamda kurucusur Fati Sultan Mehmet. Ve onun izinden yürüyen bir Osmanlı haldanı ve devleti var bundan sonra. Öyle bakmak lazım. Bu sistem aşağı yukarı tanzimata kadar sürdü. Yani devleti sistemi dönüştürüyor. Bir beyliklerden bir beylikten devleti devletten de imparatorluğa dönüşebilecek olan sistemin temellerini atıyor. O bakımdan çok önemli. Askeri başarıları falan onlar bir tarafa. Onu dedim yani Fati sadece askeri başarı almak bir haksızlık değil mi?
Evet. Kurucu bir ata olarak bir temel oluşturdu. Bu çok mühim bir şey. Yani Akif hocanın bahsettiği kanunlar. Reaya kanunaması var. Örfü hukuku topladı. Ticaret kanunamasını topladı. Bir araya getirdi. Bunlar yayımlandı. Aynı zamanda en önemlisi benim daha çok emmim. Teşkilat kanunaması. Tabi. Devletin bütün bürokratik geleneklerini efendim uygulamalarını ortaya koyuyor. Devlet bürokrasiyle oluşur. Gelenekler burada açık yazıda hale gelmiş vaziyette. Sistemini biz burada anlıyoruz. Osmanlı bürokrasisini efendim devlet teşkilatının nasıl olduğunu kimler var bunları yazılı hale getirdi. Hatta o kadar ki kimlere nasıl hitap edileceğine dair ünvan kalıpları var. Bunlar boşuna yapılmış şeyler değil. Yani devleti nasıl sistematik hale getirdiğini gösteriyor bize. Ben burada şimdi bunu hava seçim söylemiyoruz. Elimizde açık belgeler var. Bunlara göre konuşuyoruz. O yüzden Fatih’in büyüklüğü bu noktada tekrar karşısında çıkıyor.
Ne kadar tan edersek edelim bazı kesimlere bakarsak. Fakat işte bu yani hiçbir tavsiz birisi bile baksa bu gözle bir şey görecek burada yani. Bir cehennem farklı bir şey görecek. Yeter ki görmeye niyeti olsun. Görmeye niyeti olsun. Görür yani. Açık bir şekilde görür. Görene görene görene görene görene. Evet tabi. Devletin bölünmesini doğuracak şeylere gerçekten ciddi neşter atmıştır. Mesela…
Aslında o zaman hocam devlet birliği fikrini de teyit eden ve sağlayan birisi. Tabi tabi. Şimdi… Tek devlet. Mesela şunu söyleyeyim. Diğer Türk devletlerinde önemli yöneticilerin zaman içerisinde güç kazanması, beylerin veya hanedana yakın kimselerin güç kazanması, devletin zaman içerisinde genişlemiş görünmekle birlikte bölünmesine zemin hazırlanmıştır.
Mesela Fatih’in bu teşkilat kanununda dikkati çeken bir hüküm var. Kendi kızlarından olan torunlarına sancak beyliğinden daha yukarı görev verilmesin diyor. Bunu kanuna bağlamış. Tabi kanuna. Bir iki istisnasıyla bu sıkı uygulanmıştır. Yani bunda neyi hedefliyor? Bunda şunu hedefliyor. Tabiatıyla bir erkek çocuklarından nesil devam ediyor Osmanlı hanedanın.
Bir kız çocuklarından devam ediyor. Kız çocuklarından devam eden nesil zaman içerisinde devlet kademelerinde önemli görevlere gelirlerse bu devlette bölünmeye yol açabilir endişesi taşıyor. Geçmiş örnekleri var çünkü bunu. Mesela buna kural koymuş.
Çok tenkit edilir. Devşirmek vezirleri istihdam etmesi de bence yine aynı düşünceyle devleti bölünmesine bir sınır getirme düşüncesiyle. Evet Çandarlı’nın çok önemli hizmetleri var.
Kara Halil Hayreddin Paşa’dan Fatih’in Halil Paşa’ya verince çocukları ve torunları ilk Çandarlı’nın ama netice itibariyle Osmanlı hanedanın yanında güçlü bir Türk hanedanının ortaya çıkması devleti kimi zaman zaaflatan bir görünüş ortaya çıkarmış. Bundan endişe etmiştir. Yani endişe sadece kendi saltanatının kaybedilme endişesi değil bence Türk devlet bütünlüğünün bozulma endişesidir. Mesela devşirmeleri istihdam etmesi bence bu tehlikeyi önlemiştir. Çünkü devşirme vezirlerin arkasında onları destekleyen bir güçlü aile bağı olmamıştır. Ben bu noktanın da en önemi olduğunu düşünüyorum.
Tabii çünkü daha önceki örnekleri de onlar zihninde şimdi malum Yıldırım Bayezid döneminde Yıldırım Bayezid mesela bu anlamda Fatih’in yapmaya çalıştığının ilk örneklerini verdi. Kendine bağlı kullardan oluşan bir sistem kurmaya çalıştı. Herkes sistemi kurmaya çalıştı fakat bu başarısızla uğradı malum Tümurt vakasından sonra. Ondan itibaren başlayan dönem tam bir travmadır Osmanlı tarihi açısından ve Osmanlı sultanlar açısından. O da neyidir?
İşte malum Fethet Devri. Fethet Devri’nin problemlerini yaşayanlar var. Bunu işte Çelik Mehmet döneminde toparlanmaları oldu ama 2.Cemet döneminde hala bunun sıkıntıları yaşandı. Ve Fatih bunlara kesin çözüm getirdi en sonrasında. Bu yaptığı, Akif hocanın anlattığı meseleler dolayısıyla artık o dönemde buna bir çözüm getirilmiş oldu. Fatih zihinde bu var. Yani devletin parçalanmaması esası söz konusu oluyor. Bu da bu Fethet döneminin getirdiği çalkantılar ve problemler yüzündendir. Pek çok Yıldırım Bayezid’in oğulları her biri bir tarafta ortaya çıktı. Hepsi birbirleriyle kavga ettiler. Devlet parçalandı. Bir tarafta Anadolu yakası bir tarafta. Başka ufak, küçük küçük kurucu ailem dediğimiz ailelerin de ayrı girişimleri oldu. Bakın şu yanlışlıkla çok enteresan bir şey var. Osmanlı Hanedanı Osman Bey’den bu yana öyle karizmatik bir yapı oluşturmuş ki kimse bu kadar geçirilen badire rağmen Osmanlı Hanedanı’nın yerine kendini ikametmek gibi düşünüş yaşında olmamıştır. Yani bu çok açık bir şekilde görülüyor. Çok enteresan. 4. Mehmet döneminde sonra da falan mı? Yok onları kalsetmiyorum. Onlar ayrı bir şey. Yani o bir ihtiyaç sebebiyle ortaya atılan bir görüşlerdir. Yani o dönemde mesela Osmanlı Hanedanı varsa başkası yok. Çok güçlü uç beyleri var. Evren Arsul oğulları gibi. Muhteşem. Adamın zengini. Belki devletin merkezinden hazretlerinden daha zengin bir adam bu. Pek bilinmez mesela. Evren Arsul Bey 100 yaşına kadar yaşadı bu adam. Çok müthiş güç sahibi adam ve Yunanistan’da, Tırala bölgesinde veya Balkanlarda muhteşem eserler yaptırılmış. Tek başına yaptıran bir adam.
Çok güçlü bir zümre. Mihal oğulları var. Keze aynı şekilde. Bunlar çok güçlü insanlar. Ve bunların hiçbirisi bu üç beyler. Hiçbirisi o zor şartlar altındayken Osmanlı Hanedanı, efendim onu devriyip de kendim yerime geçeyim, sancak beylerini etrafıma toplayayım demedi yani. Evren Arsul’u toplayabilirdi oradaki sancak beylerini kendi bayrağı altında. Ne yapabilirdi ki Osmanlı Hanedanı mensup bir şehzade? Bir şey yapamazdı. Niye toplamadı? Onlar işte burada Osmanlı Hanedanı karizmatik bir… Karizma zaman içerisinde gittiği için güçlenen bir şey var. Evet. Bu enteresan bir şey yani enteresan bir olgu. Başka yerde rastlamıyoruz buna. Yani başka bir yerde yok. Hanedan zaten bu oluşum süreci içerisinde daha bu erken dönemlerde bunu göstermiş kendi vazgeçilmezliğini göstermiş gibi görünüyor. Aslında galiba dünya tarihinde Hanedan olarak en uzun ömürlü Hanedan aşağı yukarı. Hapsurluklar da var ama onlar bir bitten sonra Osmanlılar daha erken dağıldı.
Erkek elbette devam etmedi onlar sonra. Osmanlı oğullarla mukayese edilen saltanat süresi kesintisiz devam eden bir başka Hanedan yok. Aşağı yukarı galiba. Tabii Osmanlı bu devamı için çok büyük bir fatura ödemiştir onu da belirtmek gerekir. Nedir hocam? İşte kardeş katlı önemli bir faturadır. Ya hocam. Şimdi şunu söyleyeyim bakın. Yani Fatih’i anlamaya çalışıyorum. Aslında o fervanı çıkarırken hayattaki üç oğlundan ikisinin ölüm fervanı. Orada kayıt hukuki aşağıdan belki siz daha iyi değerlendirmek lazım. O kayıt yalnız çok kesin ibaratları taşıyan bir şey değil galiba. Yani şimdi orada tabi onu biraz şey deriz de şu noktanın vurgulanması lazım. Gerçekten bugünden geriye baktığımızda bu kolay karar alınabilecek bir karar değil. Ama ben öğrencilere şunu söylüyorum. Biz bir çoğun belki bir kısmımız hayatını bu karara borçlu diyor. Niye? Çünkü devletin bütünlüğü için Osmanlı kendi aile içerisinde fatura ödemiştir. Eğer bu fatura ödemeseydi kardeş kavgaları dolayısıyla binlerce sivil insanlardan yani Osmanlı ailesi dışında insanlardan insan ölecekti. Belki bir kısmımız bugüne gelemeyecektik. Zaten öyle diyorlar. Umuma gelecek zarardan, şansa gelecek zarardan bu formülasyonu kullanıyorlar.
Yıldırım Bayezid’in oğullarının kavgası binlerce insanın ölümüyle sonuçlanmıştır. Eğer bu kavga daha sonra devam etseydi sonraki nesillerde çünkü eski Türklerden gelen bir anlayış var. Hakan, Hükümdar öldüğü zaman devlet paylaşılabilir. Buna ölüş sistemi deniyor. Bu sistem ortadan kalkıncaya kadar Osmanlı kardeş şeyini uygulamıştır.
Eğer bu devam etseydi devlet de parçalanacaktı. Bundan Osmanlı ailesinin dışındaki belki yüzlerce belki binlerce aile zarar görecekti. Yani aslında bizim için Osmanlı ailesi bazı fertlerini feda etmiştir bu noktayı görmek. Hocam aslında bu söylediklerinizi değerlendirince şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Bilmiyorum yanılıyor muyum? Fatih Sultan Mehmet yaşanmışlığı çok iyi değerlendiren ve bundan sonuç çıkarabilen ve müsbete dönüştürebilen bir kişiliğe kimliğe de sahip. O gözüküyor yani anlattıklarında. Bunları ders almış devleti yaşatma uğruna çok köklü tedbirler almış alabilmiş. Şimdi tabi bir askeri kişiliğini konuştuk. İki hukukçu ve devlet teşkilatı dönüşülen kişiliğini konuştuk. Hocam programı kapatmadan önce lütfen bunu ben konuşmak istiyoruz. Şimdiden zihinimize tartalım. İstanbul’un fethinin battaki yansıması bir. Bir de fetih kutlamaların tarihi fakir fetihle kutlamalar tarihi arasındaki dünya konjüklüğüne bir bağ kuruyor. Onu da bir değerlendireceğiz ama şimdi Fatih’i değerlendirdiğinizde bir mesela alimlerle ilişkisi var.
İmarcı kişiliği var İstanbul’u imar yaşadığımız şehri imarı. Bu tarafı var. Sanatçı kişiliği var sadece Osmanlı sanat çevrelerine değil. Mesela Belliğini başta olmak üzere. Batı dünyasına açık. Bir de daha ötesi Ali Kuşçu ve benzeri baktığımızda dünyadaki ilim sanat fen insanlarını İstanbul’da toplama gibi bir özelliği var. Daha ötesi mesela ilmi bir kişiliği var. Seferlere giderken ilim adamlarını götürüp savaş esnasında ilim meclisleri müzakereleri yaptığını ifade ediyor bizim Mehmet İbşürlü Hoca. Biraz bunlardan da hareketle konuşalım. Şöyle bir sonuç çıkıyor. Fatih’in alimlerle ilişkisine baktığımız asla diğer padişahlarla görülmeyen bir gerilim ve muhabbet var Fatih ile ulema arasında.
Bu meşhur Sinan Paşa olayı. Diğerlerinde de var. Çünkü padişah sefere çıktığı zaman bir defa kazaskerler mecburen çıkıyorlar. Kazasker padişahın gittiği her yere gidiyor. Dolayısıyla kazaskerlerin çok ilmi bir ağırlığı var. O insanlarla hükümdarların alelade konuları konuşmadan ayrılıyor. O ayrı ama bu meclis kuruyor yani payitahtta kurduğu meclis gibi meclis kuruyor. Tabii o ayrı. Özel adam götürüyor yani diğerlerinde bir farkı var. Karşılıklı tartıştırıyor mesela. Tabii. Meşhur tefavi tartışmaları var. O belki o gelenek sonradan huzur dersleri şeklinde de varlığına belli ölçüde sürdürmüştür. Yani Osmanlı padişahlarının birçoğunda böyle bir şey var. Orhan Gazi’den başlayan mesela Orhan Gazi’nin Hırsiyan denilen adamlarla yaptığı tartışmalar vardır malum.
Yani böyle bir gelenek var. Dolayısıyla Osmanlı padişahlarının yetişme dönemlerinde buna hazırlıklı olarak ki Fatih bunların en önemlilerinden birisi hazırlıklı olarak yetiştikleri anlaşılıyor.
Ve Fatih’in ve öncesinin o dönemin şehir-i İslamlarıyla, kadılarıyla, kaz askerleriyle ilişkileri Keza Yavuz Sultan Selim’in çok ibret verici örnekler ortaya koyuyor. Evet yani alimler mesela Sinan Paşa olayında gösterdiği özveri son derece önemli. Sinan Paşa’yı cezalandırmaya kalkışınca alimler toplanıyorlar ya bunu serbest bırakırsın ya biz senin ülkeni terk ederiz ve kitapları yakarız gibi. Molla Gürhani ile olan ilişkilerinde yani onların tabi alimler de alim ama onlara da saygı duymak lazım. Çıkıp Fatih gibi padişaha böyle bir ikazda bulunma erdemini gösteriyorlar. Sanatlar hocam İstanbul’un imarını bir iki cümleyle yani siz dini ve çeşkin imarını ifade ettiniz ama İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet bir dünya şehrine dönüştüren ikinci kurucusu isimdir diyebilir miyiz? Tabii diyebilir çünkü İstanbul o dönemde yani bir Hırsiyan şehri olmaktan bir İslam şehri olmaya doğru dönüşüm geçirdi çok açık bir şekilde. Bunu özellikle desteklediğini anlıyoruz yani Ayn Sofyan’ın camihanede getirilmesinin yanı sıra kendi damgasını vurabilmek amacıyla malum bildiğiniz üzere kendi camini yaptırdı. Bu çok önemli bir şey yani Fatih’e yapmış olduğu o cami son derece önemli bir yani bir emsal oldu.
Ve onun ardından o İstanbul’un tarih sülhetinin ilk başlangıcı o öyle, öyledir yani. Fatih külliyeti. Cami değil de ona külliyede. Tabii külliye cami çok açıcı. Külliye cami çok açıcı. Tabii tabii malum yani etrafındaki medeselerle, İsrail’e falan Ayn Sofyan medeselerdir. Sonra orasıyla beraber ilim hayatını destekleyebilecek bir yapılar külliye. Özellikle tepelere değil mi? Tepele de. İstanbul’un yeri tepesini camilerle.
Giderek onun başlangıcı elenmiş. Mesela her şeye paşaya bir semti verdi orayı hiya ettirdi. Bugün bazı Suruç’un’daki şehirlerin, Mahmut Paşa’da benzeri gibi. O paşaların asilini taşır. Arşikpaşa Mahallesi meşhur. Devlet adamlar da bir imara yönelir. Bilim ama imar paletinde bir çeşitlilik var. Mesela sadece külliye yapmak medrese yapmak.
Ticarethane’ler var. Kapalı çarşı çok önemli ticaret aksi haline geldi mesela. Yeni çare odaları falan yaptırıldı içeride. Yani dolayısıyla sadece dini mimari değil, diğer mimari tarzları da söz konusudur. Yani aslında iyi bir şehir imarcısı kimliği karşımıza çıkıyor. Tabii onunla beraber gelişen ve onun üzerine katlanarak koyan bir işi var. Ve bu işi başlatan da tabii ki Fahit Sultan Öğretim zaten kendisi oluyor tabii. Bir belediye teşkilatlanmayı da sağlayın.
Hocam son iki sorumdan birisi belki son soruyu kısaca bendeniz özetleyecek. İstanbul’un düşmesi bir çağ aşı bir çağ kapattı diyoruz. Yankıları mı soracaksınız? Biz İstanbul fethedildi derken onlar Konstantinopolis düştü diyorlar. Bunu hiç unutmadılar. Çeşitli mercilerde hep anlıyorlar. Hatta 1900’lerde, Atina’da kiliselerde yapılan Ağıt programlarının raporları var Osmanlı ülkesine gelen.
İstanbul’un düşüşü Avrupa’da nasıl bir yankı yani? Tabii büyük bir hayal kırıklığı ortaya koydu çünkü şimdi böyle bir mukaddes şehir, şeyselanlık kenti şimdi onların nazarında tırnak çeşitleri kafirlerin eline geçmiş durumda telakki ediyorlar. Ve buna yönelik çok ciddi bir literatür var, müthiş bir literatür var. Bunların çoğu Ağıtlardası diye bir İtalyan bunları topladı tamamıyla ve Türkçe’ye tercüme ediliyor. Üç cilt olarak bugün mevcut Türkçe tercümeleri de var. Onlara bakıldığında ne derecede yankı yaptığını görürsünüz aşağı yukarı. Pek çok Ağıt var, pek çok yazılmış olan Risale-ler var, el Risale-leri şeklinde dağıtılmış olanlar var. Veyanik’te, Popalık’ta, Almanya’da vesairede falan çok geniş ölçüde büyük bir hayal kırıklığı ortaya koyduğu çok açık olarak görünüyor. Fakat buna tepik koyabilecek bir siyasi oluşumu gerçekten isrem eder. Bu açık bir şekilde ortadalar. Hiç unutmadılar değil mi? Unutulacak bir şey değil tabii. Şimdi belki şu var, Feridun Hoca’ya katılır mı bilmiyorum. Kara Avrupa’sında en önemli merkez Roma’ydı. Hani Roma imparatorluğundan gelen. Sonra Roma kendisini İstanbul’la eşleştirdi. Doğu Roma oldu. Şimdi Doğu Roma’nın merkezinin, biz anslıyoruz ama Doğu Roma’nın merkezinin Türkler’in eline geçmesi büyük bir travma tabiatıyla. Yani ki Fatih yaşasaydı belki büyük Roma da elden çıkacaktı. Oraya elde etmeye falan çıkmaya başladıydı. O travma meselesi var. O olaya hiç temas edemedik. Yani o büyük bir travma şey ettiği için bunu hala unutamıyorlar. Endülüs’ü kurtardılar. İstanbul’u da kurtarmak onlar bakımından… Hala unutmadılar diyorsunuz. Kesinlikle unutmadılar. Hala Hal İnalcık rahmetli hocanın kendisini akletmişti.
Bir Bizantologlar toplantısında kurulum başkanı İstanbul mutlaka tekrar Bizans’ın merkez olarak alınacaktır dediği zaman diyor… Salondakiler ben hariç herkes ayağa kalkıp çılgınca alkışladılar. Benim kanım dondu diyor. Rahmetli halcığım. Evet. Aradan 500 sene geçmiş. Düşünün hala aynı duygu ve düşünce devam ediyor. Ve bunlar sokaktaki vatandaş değil. İlim adamları grubu.
Yani ilim adamı. Profesörler grubu. Doçan profesör. Tabii zihinden… Ve salon o kadar alkışlamış. Bir söz İstanbul’un alacağı sözü. Meşhur anlatırlar. Galata köprüsünden bir Japonya, bir Amerikalı geçerken Japonya dönmüş ne kadar güzel bir şehir. Diğeri cevap vermiş. Keşke Türkler de olmasaydı bizim olsaydı diye.
Ama hocam 1. Dünya Savaşı yıllarını hatırlayalım. İstanbul’u işgal edildiğinde İstanbul’a ilk giren Fransız komutanın beyaz atla girmesi ve benzeri. Hiç unutmadılar. O semboller hep yaşadılar. Askerler sembolleri kolay kolay unutmazlar hocam. Bizim Türk ordusu unutmuyor. Bizim kadar… Biz de unutmuyoruz. Dikkat edin. Ordu’nun çeşitli hareketlerine verilen isimler falan hep sembolik isimlerdir. Bizim ordumuz da hiç unutmuyor.
Son dönemlerde bu konuda bize de bir gelişme var. Genelde askeriye gayet muhafazakar. Ben yok. Toplum olarak. Evet hocam siz diyorsun ki bu unutulmadı ve bu tazeliğini sürdürüyor böyle diyorsunuz. Tabii yani Batı dünyasında çok açık bir şekilde bunun etkileri görünüyor.
Yani bunu biz ne bileyim işte Endülist’le mukayese etmek işte İstanbul evet 800 yıl kimse herhalde orada yaşarken vaktiyle bir zamanlar Granada’nın hani şey İspanyoların elini düşen herhalde kimseye tahil bir etmiyor. Kim bilir kaç nesil orada yaşadı ve o şekilde devam etti. Ve oradan şu anda hiçbir şey kalmadı. Hiçbir şey kalmadı. Şu anda biz daha henüz 800 yıldıyla 50 yıldır buradayız. Bir sarayla bir mescit kaldı ortasına bir katedral yerleştirilmiş. Yani ben şehirlik birinci önem veriyorum. İstanbul birinci çok önemli yani bunu sadece halk için değil yani idarecilerimizin de bunu İspanyol’da düşünmeleri lazım. İstanbul çok mühim bir kenttir. Sembolik değeri çok yüksektir. Ona hak ettiği değeri bizim mutlaka mutlaka vermemiz lazım. Her kesimin buna dikkat etmesi lazım. Son cümle bir daha tekrarlar mısınız hocam? Arkadaşlar bir iki dakikasını da aşacağım. Siz tekrarlayın.
Siz tekrarlayın ben bir daha tekrarlamıyorum. Ben sizden istirham ediyorum hocam. Yani İstanbul bir sembolik bir şehirdir. Buna bütün idarecilerin sadece halkın değil. İdarecilerin çok dikkat etmesi gerekir. Burayı biblö gibi muhafaza etmeleri lazım. Çok mühim bir kenttir. Yani o bakımdan İstanbul’dan öte bir ödev düşüyor. Çok büyük ödev düşüyor. Ödev düşüyor yani herkese. Yani kendilerine ona göre ayarlamaları lazım. BD’yimizin, hepimizin ayarlaması lazım. Hocalarımızın, halkın da bilinç sahibi olması lazım. Yazarlarımızın, vatandaşlarımızın.
Yazarları bulacağız. Ama bunu şey yapacak yani ne bileyim. Tabii idareciler daha büyük bir sorumluk düşüyor. Tabii şey açmak lazım. Hocam Mehmet Gencin bir tespiti vardı. Diyor ki İstanbul’un öyle bir tarihi var ki. İstanbul’un yıldızının parlaması. İstanbul’a sahip olan devletin yıldızının parlaması. İstanbul’un yıldızını sönmesi de bunun tersidir demişti ve tabi ben ikinize çok teşekkür ediyorum. Bizim fakirinde karınca kararınca emeği olan iki büyük külliyat var.
Bir tanesi 100 ciltlik İstanbul Kadı ciltleri diye de antikçadan 21. yüze büyük İstanbul tarihi. İstanbul Büyük Şevk Büyüksüzü Kültür AŞ’ya yayınladı. Bu programda çok katılısı var. Teşekkür ediyoruz. Onun tanıtımında Mehmet Genç böyle bir ifade kullanmıştı. Hocam Fatih zehirlendi mi, zehirlenmedi mi? Yok ya Fatih’in. Ya şu kesin bir şey yok. Ya şu ilerleniş vaziyette ciddi hastalıkları var. Vücudu şişmiş vaziyette ilaçlar.
Hekimler ilaç veriyorlar ama o dönemdeki ilaçlar böyle bildiğimiz ilaçlar değil. İçine değişik maddeler katıyorlar. Hatta zannediyorum cıva bile kullanıyorlar. Yani şimdi baksanız cıva bulsanız ila zehirlendiği anlamına gelmez ki bu. Ama anlamadığım şey var. Bu kadar zor yürüyor. Bu kadar hasta ve bu kadar bu kadar hastalık. Bu pahat ile sefer yolunda vefat ediyor. E kanunu da öyle değil mi? 70 küsür yaşında. Kanun 2 ile 12 biraz farklı hocam. Aynen. Aynen ki kanun 2 daha enteresan. O kadar durdu ve son seferinde yok.
Şimdi tartışmak istemem zaman da. Evet, iyisi zamanımız da. Kanun Sultan Süleyman sefer yolunda falan oldu ama onun psikolojik bir arka planı var. Hocam durdu bekledi ve bir söylentiye biner ama Fatih’inki başka bir şey hocam. O bu kayasayı kabul etmez diye düşünüyorum. Bağlayalım. Ben sözü bağlamadan önce müsaade ederseniz, eğer bir ukalalık adletmezseniz biraz da kendi çalışma alanım olması münasiptiyle
yayın ekibimden de bir iki dakika müsaade isteyerek bu fetih kutlamalarını bir hatırlatmak istiyorum. Sevgili seyirciler, İstanbul’un fetih kutlamaları tarihi ile aslında İstanbul’un fethi arasına bir bağ kurmak ne kadar yanlıştır bilmiyorum. Bizde fetih kutlamaları ilk defa Sultan 2. Abdülhamid döneminde gündeme geliyor. Batı’da ise biz şehir düştü yani Konstantinopolis düştü diye biraz önce hocalarım ifade etti.
Her 29 Mayıs 1453’te çeşitli mahbirlerde bir ağır ve bir acı tazeleme etkinlikleri tarihine aksine hep devam ediyor. Mesela 1900’lü yılların sonunda Yunanistan’da yapılan bu tür etkinlikler Osmanlı arşivinde bir rapora dönüştürüp Fatihşah’a sunuluyor. Sultan 2. Abdülhamid döneminde fetih kutlaması gündeme geldiğinde 2. Abdülhamid Rum tebaamız injiner diye biraz bundan sarfı nazar ediniyor. 1910’da, 1911’de itibacı Ziyabe’nin katkısıyla İstanbul’un fetih kutlamaları başlıyor sönük bir halk hareketi olarak. Ve aslında şehre giriş değil. Ayasofya’da ilk cuma namazının kılınması biraz önce Feridun Hoca’m ifade etti. Cumayı özellikle denk getirdi ve törenlerle Fatihşah şehre girdi asıl diye.
Bu kutlanıyor. Ayasofya’da başlıyor, Fatih’e devam ediyor. Tabii o I.D.S’nin ortamında ve bir milli bilinç tarih şuuru oluşturma açısından fetih kutlamaları özellikle 1914’de yoğun bir devlet töreninde ve merasimine dönüşüyor. Ama I.D.S’ler biraz sönükleşiyor. Sonra Cumhuriyet döneminde bu çok gündeme gelmiyor. 500. yıl etkinlikleri fetih kutlamalarına bir dönüm noktasına oluşturuyor.
Ama çok ibretamiz bir olayla da karşı karşıya kalıyoruz. O da şu. İsmet İnönü hükümetinin son yıllarında zayıf bir hareket olarak başlayan fetih kutlamaları Demokrat Parti, Adnan Menderes iktidarı olduğunda ki bu arada 27 Mayıs iktidalini ve Adnan Menderes’in idam edilişini de bir hüzün tablosu olarak hatırlatmak isteriz. Bir acı olarak, bir ibret defası olarak hatırlatmak isteriz.
Büyük bir coşkuya dönüşüyor İstanbul’un fetih kutlamaları. Çok yönlü hazırlıklar, faaliyetler, yayınlar, kitabeler, anıtlar hazırlanıyor, hazırlanmak istiyor. Tam 29 Mayıs 1500’ünc. yıl etkinlikleri yaklaştığı sırada Avrupa kamuoyunda bir infial meydana geliyor. Türk toplumundaki bu fetih kutlamalarına ciddi bir tepki meydana geliyor.
Burada kulakları çınlasın, bunu da Murat Bağdakçı’nın araştırmasına borçluyuz. O bir makale olarak yayınladı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başvekilinin imzasıyla Atina’ya, Yunanistan’a gönderdiği bir beyanda Türk Başvekili’nin 500. yıl kutlamalarına katılamayacağını Başvekil imzasıyla ifade ediyor. O tepkilerden sarfı nazar ediyor, geri çekiliyor ve fetih kutlamalarına devlet desteği bir anlamda ikinci plana düşüyor. Çok acı bir olay ve uzun yıllar bizde fetih kutlamaları sivil toplum örgütlerinin, sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı olmasa da sonra belediye kutlamalarıyla devam etti. Devlet kutlamaları ise bugün de bir örneğini gerçekleştirdiğimiz Fatih Sultan Mehmet’in Türbesini ziyaret etmek ve bir dua etmek şeklinde ağırlıklı olarak gerçekleşti. İşte fetih kutlamalarında da bir sıçrama, bir dönüşüm yaşadık. O da 2015’te Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakan ve Meclis Başkanı’nın katılımıyla İstanbul Valisi’nin
belediye başkanının da katılımıyla yeni kapıda düzenlenen ve yüz binlerce insanın katılımıyla gerçekleşen fetih kutlamalarıydı. Evet, 2015’te fetih kutlamalarında bir makus talih yenilmiş ve devlet töreniyle Cumhurbaşkanlığı’nın katılımıyla fetih kutlamaları bir devlet politikası ve uygulaması şekline dönüşmüştü.
Bu da fetih kutlamalarında onlarca yıl sonra geldiğimiz noktanın devlet iddiasıyla aslında fetih kutlamalarındaki bağın bir göstergesi diye yorumlanabilir diye düşünüyoruz. Evet, bugün de bu uygulama devam ediyor. Hocam çok teşekkür ediyorum. Umarım çok kırık dökük cümlelerle çok yanlış bilgiler kullanmamışımdır bu fetih kutlamalar tarihinde. Aykim Hocam çok teşekkür ediyorum. Feridun Hocam çok teşekkür ediyorum.
Hoş geldiniz ve bu gece gerçekten çok istifade ettiğim, ben denizin de bir programı gerçekleştirdik. Sevgili seyirciler Fetih’in 566. yılında TRT2’de Tarih Söyleşileri Programı da sizlere fetin kuşatmanın, çarpışmanın, coşkunun heyecanın, gaza ve şehadet ruhunun en yoğun şekilde yaşandığı bir merkezden
şehre ilk girilen noktadan Topkapı Surları’nın önünden hitap ettik. Programı burada gerçekleştirdik. İnşallah gönül, fikir ve zihin dünyamızda kurulan nice surlar başta olmak üzere önümüze konulan nice engelere
Fatiha’ne bir basiret ve dirayetle aşmak ve nesillerimize evlatlarımıza Fatiha’ne bir miras bırakmak ümidiyle hepinizi Kemali hürmet ve muhabbetle selamlıyorum efendim. Hem gönül dünyanızda hem maddi hem millet tarihinde nice fetihlere inşallah.
Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir