Aile Cennet Mekanıdır. Cinnet Mekanı Değildir | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Hilal Çorbacıoğlu
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=sJ9gIvqNGZs.
Online alışverişte güven arayanların adresi Özboyacı Altın, Bekir Develi ile peynir gemisini sunar. Kıymetli dostlar peynir gemisine hoş geldiniz. Cumanız mübarek olsun. Rabbim şu güzel vakitlerin hürmetine bizi de böyle affedilenler zümresine ilhak buyursun.
Bu çok güzel dua ile giriş yaptım aferin bana. Bugün çok kıymetli bir konuğum var. Sabahları böyle biraz kahvaltınızı yapıp elinize çayınızı ya da kahvenizi alıp rahatlamak için açtığınız televizyonlarda aile içi şiddet örneklerine mi denk geliyorsunuz? Ne vakit Müge Anlı izleseniz hayattan mı soğuyorsunuz? Baldız Görümce Elti Kayınvalide denildiğinde geriliyor musunuz? İşte o zaman bu program tamam size göre. Çünkü uzman aile danışmanı Hilal Çorbacoğlu hanımefendi bizlerle beraber. Çok kıymetli eserleri var. Bir tanesi hemen yanında. Çocuklara eşlik etme sanatı. Aslında kitabın isminden bile bize ne vaat ettiğini çok iyi anlıyoruz. Sahibi olduğumuz bir şeyi yönetmekten değil, aslında bize emanet edilen bir şeye eşlik etmeyi teklif ediyor fark ediyorsanız. Aynı zamanda bir kitap daha var böyle. Benim Süper Gücüm diye bu çocuk kitabı herhalde değil mi Hilal?
Çocuk kitabı da var. Çocukları da düşünmüş. Ebeveynleri de düşünmüş. Bizler Cenab-ı Allah aslında kendine bir kul yaratmayı murad ediyor ve onun için de bizim rahmimizi seçiyor ve o kulu orada yaratıyor. Fakat Cenab-ı Allah’ın yeni bir kulu yaratmak için seçtiği bizler o yaratılanı sahibiymişiz gibi refleksler gösteriyoruz. Onu yapma bunu yapma. Bazen aşırı vericilikle yapıyoruz bunu. Benim çektiğimi o da çekmesin diye.
Hem de aşırı kıskançlık ve korumacılık ebeveynin içgüdüsüyle bunu yapıyoruz. Bunun orta yolunu bulamadığımız zaman çocuklarımızla aramızdaki o mesafe açılıyor ve bir süre sonra birbirimizi duymamaya başlıyoruz. İşte Hilal Çorbacıoğlu gibi hanımefendilere bu yüzden ihtiyaç var. Onlar kıvamı biliyorlar. Yani her şekeri unu olan helva yapamıyor. Bir de kıvamı bilmeniz gerekiyor.
Hem eşler arası ilişkideki kıvam noktasında bize böyle güzel ipuçları veriyorlar hem de çocuklarla olan iletişimimiz noktasında kıymetli ipuçlar alıyoruz. İşte o ipuçlarını bugün derlemek için Hilal Hanım’ı davet ettik. Hoş geldiniz. Hoş bulduk. Nasılsınız? Çok teşekkür ederim. Siz nasılsınız? Ben deyim. Şu yanlış bir görüşmüdür Hilal Hanım. Aile danışmanları kendi ailelerinde hiç sorun yaşamazlar. Hep mutludurlar. Psikologların asla böyle üzüldüğü vakit değildir. Kafasına var el düşse gülümserler. Bunlar zaten hayatın bize gittik.
Bu doğru mudur? Hayır. Hem doğru değil hem de sahici değil. Yani hayat da böyle bir yer değil. Düşüyoruz, kalkıyoruz, üzülüyoruz. Biz de hatalar yapıyoruz, yanılıyoruz. Yani bilmek olmak değil. Olmaya çalıştığımız, zaman zaman yanıldığımız, tövbe ettiğimiz, tekrar fark edip yola devam etmeye niyet ettiğimiz bir yolculuk hepimizinki. İnsanın hikayesi bu. Ayrıca bilgi sonradan edinilen ama o bilgiye vakıf olmadan ailelerimize deneyimlediğimiz bir yolculuk.
Aile olma yolculuğu. Yani anne babalarımızdan bize gelen, aktarılan, farkında olduğumuz olmadığımız, eksik olduğunu düşündüğümüz, tam olduğunu düşündüğümüz bir sürü tortu var üzerimizde. Dolayısıyla kul olarak olmaya çalıştığımız bu yolculukta bilgi kurtarıcı olsa da bazen tam anlamıyla hayatımızı böyle altın oran bir şeye dönüştürmüyor yani.
Çünkü bir bakıyoruz bazen tavsiyesini verdiğimiz ya da yön gösterdiğimiz ya da rehberlik etmeye çalıştığımız şeyin içine bazen biz de düşebiliyoruz. Çünkü insanız ne kadar biliyorsak bilelim. Kalp taşıyoruz, biz de üzülüyoruz, biz de mutlu oluyoruz, biz de kızıyoruz. Dolayısıyla bu son derece insani. Doğru mudur? Kesinlikle. Doğru. Peki. Şimdi siz aile danışmansınız ve insanlar geliyorlar, sizden akıl alıyorlar, sizinle istişare ediyorlar, sizin gönüllerini hatta bazen sırlarını paylaşıyorlar. İnsanlar en çok neyden şekva ediyorlar?
Yani böyle bir orana vurmak çok doğru değil ama bence modern hayatın aileye, ailenin böyle bir sığınak olması gerekirken, cennet mekanı olması gerekirken cennet mekanına dönüştürmesine sebep olduğu birçok şey var, sebep var, mesele var. Modern hayat darbesi bunlar. Özellikle teknoloji.
Aile aslında herkesin dinlendiği, demlendiği, birbirinden öğrendiği, göz göze geldiği, sohbet edebildiği bir yerken maalesef teknoloji nedeniyle ya da yüzünden koridorda rastgele karşılaştığımız, karşılaşırsak selamlaştığımız bir dinlenme, demlenme, öğrenme mekanı değil de bir eğlence mekanına dönüştü. Kimsenin kimseden haberinin olmadığı bir şeye doğru evrilmeye başladı maalesef. Teknolojiden kastettiğimiz çamaşır mekanası değil değil mi?
Televizyon, yani ekran. Herkesin kendi ekranına gömüldüğü. Önceden çok güzel bir ifade vardı, elmanın dibine armut düşmez derlerdi. Mesela anasına bak, kızını al derlerdi. Şimdi mesela burada da çok ciddi bir dönüşüm var. Elmanın dibinde ananas var, avokado var. Çünkü elma elma değil. Teknoloji ve ekran nedeniyle çocuklarımız hiç evimizi kapatıp içeri almayacağımız birçok yabancı hâlle hallemiyor. Dolayısıyla bizim tasvip etmediğimiz, değer yargılarımızdan uzak olan birçok hâlin de içinde çırpınıyorlar ve haberimiz yok ekranlar nedeniyle. Eşlerin birbirleriyle dinlendiği, birbirlerinden öğrendiği, birbirlerine iyi geldiği bir şeye olması gerekirken herkesin ekranla muhatap olduğu, iletişimde dinlemek faktörünü bile hiçe saydığımız bir ilişki biçimine dönüştü, otel kıvamında.
Bu dönüşümün ister istemez bazı iletişim eksikliklerine, çatışmalarına, ailede farklılaşan değer yargılarının akabinde yaşanılan sorunlarla aslında bize daha çok geliyorlar. Çocukla ilgili genelde şöyle oluyor, anne baba yani aile danışmanına, aile olarak değil de öncelikle çocukta bir problem var hocam, ne diye geliyorlar. Ama o çocukla görülen var olduğunu düşündükleri problem çocukla ilgili olmuyor çoğunlukla.
Yani çocuktan hep aileye anne babaya bir yolculuk oluyor çünkü çocuğun üç rehberi var. Annesiyle bir rehber, babası bir rehber, annesiyle babasının ilişkisi diğer rehber. O yüzden çocuk eğitimi de es seçiminde başlıyor. Anne ile babanın birbiriyle olan münasebeti müstakil üçüncü bir kişi gibi sanki değil mi ilişkide? Ben şey diyorum sahnede anlatırken sabah uyanır uyanmaz Müge Hanlı izleyen hemen arkasından Esra Erol’a bağlanan, akşam Survivor izleyip Masterchef ile günü bitiren ablalar çocuklarının internette çok vakit geçirmelerinden şekvâ ediyorlar. Senin yani çocuğun günahı bütün bu vakti telefonun önünde mi heba etmesi yani bu vakit televizyonun karşısında da heba olmuyor mu? Dolayısıyla burada sorunu tanımlarken zannediyorum ihalenin tamamını gençlerin ve çocukların üstüne yıkmak çok adil bir davranış değil anladığım kadarıyla. Ben seminerlerimizde mesela şöyle bir soru zincir ile başlıyorum. İşte siz de paket testini bir çocuk emanet etseler, getirseler nasıl bir çocuk isterdiniz diye soruyorum. Genelde anneler geliyor maalesef bunun da altını çizeyim babaları bulamıyoruz. Çocukla ilgili çok fazla idealleri var işte iyi ahlaklı olsun iki dünya için çaba sarf etsin gibi gibi. Namazını kılsın, cerrahpaşa da okusun, kim diyorsam onunla evlensin. Evet aynen ikinci sorum bu çok kolay cevaplanıyor ama şu andaki gerçek dertlerimize baktığımızda işte yemek yemiyor, zamanında uyumuyor, derslerinde çalışmıyor. O dert edindiğimiz, hayalini kurduğumuz şeylerin çok uzağında başka dertlerle oyalanıyoruz. Bunun altını çizeyim. İkinci sorum şu oluyor siz nasıl bir anne olmaya ya da ebeveyn olmaya hayal ettiniz?
Sizin kendinizle ilgili hayaliniz neydi? Bu çocuğa niyet ettiğinizde, aile kurmayı niyet ettiğinizde bütün ibadetlerin ilk besmele’si niyet. Niyetiniz neydi diye sorduğumda bununla ilgili cevap çok zor geliyor. Çünkü üçüncü sorumda şu oluyor hangisine cevaplarken zorlanmadınız? Çünkü insanın hep diğerinden beklemesi, beklenti biriktirmesi, beklenti dizmesi daha kolay. Ama kendisiyle ilgili hani ben neyim ya da ben ne olacağım diye kendisine dönüp sorması daha zor. Anne baba olarak önce niyetimizi revize etmeliyiz. Anne baba olmadan önce karar verdiğimizde. Yani bir hedef tahtası var, evlilik, işte iş, okul bitecek, sonra evleneceğiz, sonra iş olacak, sonra çocuk olacak. Bu bir skala mı? Ve hani o checklist’e hep tık mı atacağız? Yani bunun için mi gerçekten? Hayır. Yani geleceğe uzanan bir neslin meyvesi aslında çocuk. Kökleri eğer bizden öncekilerse bir değer aktarımız olacaksa, kültür aktarımız olacaksa onun meyvesi çocuk. Ve basit bir şey değil çocuk. Çocukla ilgili tanımlarımız da çok sıkıntılı Bekir abi. Yani ben önce buraları kolaçan etmek gerektim. Nasıl bir tanımlama hatasında bulunuyor? Mesela toplumda evlenmeden önce yeni evlenecek gençler, hayatın tadını çıkarın. Hemen çocuk yapmayın. Evet, hemen çocuk yapmayın. Sanki bu hayatın tadını çıkarmaya maniymiş gibi. Çocuk bir ayak bağı gibi. Ya da namaza başlarız ya. Hele şu bir hacca gidelim. Yoksa sanki normal dünyanın içerisinde, kendi ailenin içerisinde namaz kılmak çok ekstrem bir şeymiş gibi değil mi? Kesinlikle. Çok yapılabilir bir şey değil mi? Çocuk gibi ağlama, çocuk gibi üzülme. Yani çocuğu küçümseyen, çocuğun hayatın ahengini bozduğunu ifade eden ibareler var. Halbuki… Çok doğru söylüyorsunuz. Çocuk hayata aheng veren bir varlık bizi hatırlatır, büyüdükçe unuttuğumuzu hatırlatır. Neyi hatırlatır? Gayreti hatırlatır. Emekler, emeklemeden yürümeye geçtiği evreyi hatırlayın çocuklarınızla. Hayal kurmayı hatırlatır. Evet, şifalanmayı hatırlatır. Öp geçsin der. Bu kadar basit olduğunu hatırlatır iyileşmenin. Atol Behramoğlu’nun çok güzel bir ifadesi var şiirinde. Biz yetişkin yanlışlarız aslında diyor. Yetişkin olmaya başladıkça bazı yanlışlarımız var ve aslında çocuğumuz bu yanlışları silip, rezil etmemiz için bir fırsat. Bir terbiye edici. Biz terbiye ettiğimizi düşünüyoruz ama aslında onlar bizi terbiye ediyorlar. Hayret etmeyi hatırlatıyorlar. Koştur koştur modern hayatın… Özellikle daha büyük şehirlerde yaşayanlar için söylüyorum bunu. Koşturuyoruz sürekli. Zihnimiz koşturuyor, bedenimiz koşturuyor. Yerde gezen karıncayı fark edemiyoruz çoğu zaman çocuk durduruyor bizi.
Sıradanlaştığını düşündüğümüz, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı birçok mucizeye çocukla beraber sakinleyerek, dinginleyerek, yavaşlayarak şahit oluyoruz. Çocuğa böyle baktığımızda çocuk bir engel ve çengel olmaktan öte, tam tersi bir Allah’ın lütfu olarak gördüğümüz emanet olduğunu fark ettiğimiz bir şeye dönüşüyor. Nifis bir bakış açısı bu Hülel Hanım. Nifis bir bakış açısı. Aa bak burada yerde karınca var diyor. Halbuki anne baba o anki yetişme telaşıyla onuruna basar ve devam eder. Çocuk aslında sana nasıl diyelim fabrika ayarını hatırlatan sanki paketi yeni açılmış orjinal bir nüsa gibi duruyor aslında hayatımızda. Kesinlikle çünkü aslında çok ezberi bir cümle var boş levhadır diye hani bilimde. Halbuki boş levha değil çocuk yani çocuk ve hatta insan dünyaya tam olarak geliyor değil mi? İslam fıtratı üzerine doğuyor. Fıtri bir kodla… Ahsani takdim diye söyleniyor. En güzel surette, hiç dokunulmamış.
Fıtri kodları, mizacı her şeyi hani nüve hükmünde var yani çocuğun çekirdeğinde. Biz çevreyle genetik olarak gelen yani var olan şeylerin açığı çıkmasında birer yol göstericiyiz sadece. Ve o emanet bu çizgimizi çok güzel ayarlamamız lazım. Yani çocuk benim olmadıklarıma olsun diye gelmedi. Benim yapamadıklarımı, benim tamamlayamadıklarımı, benim eksik kalan hikayemi tamamlamak için gelmedi. Senin ihtiraslarının kurtarıcısı değil çocuk yani. Yani meslek seçiminde, hayata bakış açısında çocuk ne istiyor? Onu duymak. Ama burada anne baba da şeyden tatmin olmalı. O kendisi için… Bir internette bir ara böyle bir görüntü geziyordu. İzlemiştir bizim çocuklar da. Senin aşık olup olmadığını ben anlarım. Sen bir gün aşık olursan ben sana söylerim diyordu. Annesi çocuğuna. Bir program da vardı yani. Aşık olduğunda ben sana söylerim. Sen aşık değilsin o kıza diyordu. Bu tamamıyla kontrol etme isteği aslında çocuğu bir yerde başka bir şeye dönüştürüyor. Kendisi olmasına müsaade etmiyoruz biz. Ben hafız olamadım. Çocuğum hafız olsun. Çok hayırlı bir istek gibi görünse de. Aslında böyle bir talebe o ve ya da beklentisi ya da böyle bir hevesi olmayan bir çocuğa ya da bunu reddeden çocuğa bir travma olarak dönüyor. Doğru mu? Ya da benim babam bizi namaza kaldırmadan aynı hataya ben düşmeyeceğim. Kalkın sabah namazına deyip hani o Allah farz, Allah’ın bir şeyi farz kınmış olması bizim kaba olmamızı gerektirmiyor. Biz bir farzı da çok nazikçe davet edebiliriz insanları değil mi? Benim söylediğim doğru.
Doğruyu söylüyor olman nezaketten uzak söyleme hakkını sana vermiyor. Her şey nazik bir üslupla söylenebilir. Dolayısıyla kendi eksiklerimizi çocuğumuzda tamamlamaya çalışmak bir süre sonra iyi bir niyetle dahi yola çıkılmış gibi görünse de çocuğa bir zulme dönüşmeye başlıyor. Kesinlikle. Burada da iletişim aslında giriyor devreye bence. Biz iletişimden anladığımız konuşmak. Yani genelde konuşmak eylemi üzerinde duruyoruz. Aslında iletişim temeli dinlemektir.
Ve burada işte hadii hakiki Allah’tır. Buna itimi inandık, kalbimiz itimi inandık. Biz süreçten sorumluyuz. Ve elimizden geleni yaparız, gayret ederiz, emek sarf ederiz ama sonucu bilemeyiz. Sonuç, odaklığı yapmıyoruz ki bunu değil mi? Yapmamalıyız işte. Yani çocuğun neden namaz kılmıyor diye sorunmayacak bize. Çocuğuna namazı neden en güzel şekilde öğütlemedin? Biz öğütleyeceğiz. Sonuçtan sorumlu değiliz ama o süreci başarılı bir şekilde yürütmekten sorumluyuz.
Nuh Peygamber’in oğlu Kenan’da iman etmedi kendi öz babasıyla ve Peygamber de Nuh aleyhisselam değil mi? Yani dolayısıyla biz o süreci yönelmiyoruz. Sonuç odaklı şey yaptığımız için mi? Sonucu odaklandığımız için mi hata yapıyoruz? Doktor olacaksın. Hayır, helal kazanacaksın. Bunu nasıl yaparsan yap. İşte sonuç istediğimiz gibi olmadığında çocuğumuzu duymuyoruz. Yani dinlemek duymaktan ibaret değildir. Kabul etmek vardır aktif dinlemenin içinde.
Yani benim istediğim bir şeyi çocuk istemeyebilir. Onun istemediğini duymak dinlemektir ve bunu kabul etmek içinde. Hayır benim dediğim olacak demek dinlemek değildir. Yani çocuğu duymak gerçekten dinlemek iletişim de burada başlar işte. Eşimiz de de aynı şekilde çevremizde de. Yani mesela çok yakın arkadaşlar ve dosyar arasında olur. Birisinden bir şey rica ederken hayır duymaya hazırsanız rica etmelisiniz aslında.
Hayır duymaya niyetli değilseniz yani böyle bir şey yoksa. İstemeyin hiç. Evet o zaman kırgınlıklar artar. Birinden borç isteyeceksen sana para veremeyeceği cevabını da hazır olman lazım ki kırgınlık olmasın. Öteki türlü ne oluyor bu sefer? Kavga çıkıyor. Kavga çıkıyor. Çocuğunla da kavgalı oluyorsun. Sen çocuğunla kavgalı olduğun zaman çocuğun hayatla kavgalı oluyor. Yaşadığından öğreniyor çocuk. Yani bizimle ne yaşarsa yaşamadıklarını da yaşamış oluyor ve dolayısıyla yaşadıklarını öğreniyor. O yüzden bizim şunu zihnimizde, kalbimizde iyi oturtmamız lazım. İşte o az önce hali hakiki Allah’tır. Sonuçtan Allah sorumludur ki Peygamber Efendimiz’in işte amcası için gözyaşı döktüğünde inen ayet-i kerimeyi hatırlıyoruz. Orada da aynı şeyi fısıldıyor aslında. Kalplerimize bunu fısıldamamız lazım. Elimizden geleni yapmalıyız. Elimizden geleni yaparken yıkmamalıyız. Kırmamalıyız. Kırmamalıyız. İncitmemeliyiz.
Bir de öğretirken sadece sözlerin evet canı vardır. Sözler canı vardır ve tesir eder kalpleri. Ama sükutun da canı vardır. Haldili, his tesiri. Çoğu yıllar önce bir okulda çalışırken Bekir ağabey bir tane öğrencimiz gelmişti. Benim hayat yani daha yeni zamanlarım benim de. Tuğay ve gençlik zamanlarım. İlk evlilik yıllarım. O çocuk bana hayatımın dersini vermişti. Bu çocuk annesi Rus’tu. Babası Müslümandı. Babası birkaç evlilik yapmıştı bu çocuğun. Hayatında gördüğü tek Müslüman babasıydı. Annesi başka bir dine aitti. Okulda kesinlikle istiklal marşında durmazdı. Dinliği değerlere sahip olanlarla iletişime geçmezdi. Kültürel, dini, milli değerlerimizin hepsinden uzak ve bu tarz söylemleri vardı. İşte büyüyünce ben asker olacağım, camileri bombalayacağım gibi gibi ifadeleri vardı. Ben de tabii tesettürlüydüm o zaman ve bir şekilde iletişim kurmam gerekiyor rehber öğretmeli. Çok fazla uğraştık, gayret ettik. İşte kantinde oturduk, normal sohbet etmeye çalıştık falan falan. Hiçbirisi olmadı. Bir gün biz eşimle yeni de evliyiz. Kiliseye gitmemiştik hiç böyle Taksim’de o istiklerde yürürken.
O sırada enturam var orada. Ben de çok merak ediyordum o zamanla. Dedim hani bir girelim. İşte tevafuk, kainatta boşluk yok. O çocuk da annesiyle beraber kilisedeydi. Kiliseye gelmişlerdi ibadet etmeye ve biz orada karşılaştık. Beni görünce çok şaşırdı. Okulda da tam persi bir şey gibi gördüğü farklı bir Müslüman kimliğiyle evde temas ettiği için bakın burada duygular çok önemli işte.
Babasını öfke duyduğu için babasının sahip olduğu, bağlantıda olduğu her şeye öfke duymuş. Temelinde bu var. Beni orada görünce bir aramızda bağlantı oluştu. Sonra bu bağlantı okulda devam etti. Sonra işte beni namaz kılarken gördü, tesettürlü gördü ve bir bağ oluştu aramızda. Bu bağla beraber biz sağlıklı bir iletişime kurduk ve bütün öfkeli halleri, garaskar halleri kayboldu. Buradan şunu söylemek istiyorum. İbadetlerimizde, işte temsil ettiğimizde, tebliğ ederken temsil ettiğimiz değerleri doğru hislerle karşımıza iki kişiye aktarmak gerekiyor. Yani namaz kılarken anne iki namaz arasında bağıra çağrı çocuğuna hüküm verirse ya da buyurgan davranırsa o his geçiyor. İbadet arası o his geçiyor. İbadetle o his arasında bağlantı kuruyor. Onu hemen eşleştiriyor değil mi? Evet.
Benim geçen biriyle konuştum bir arkadaşımla kulaklar için nasıl dinliyorsa ismini vermeden anlatacağım. Ben Ramazan’dan nefret ediyorum. Ramazan ayından nefret ediyorum dedi. Neden biliyor musun dedi. Özbürocu.com adresinde olacağız. Oylemalar bir anda karşına çıkabilir. İnstagram hesabımızı takip etmeyi unutma. Çünkü Ramazan’ın birinci günü annem başına bir yağlık bağlardı. Kafasını duvarlara vururdu oruç olduğu için baş ağrısından. Bize kan kustururdu. 30 gün boyunca çektiğimizi bir biz biliyoruz, bir Allah biliyor derdi.
Bu yüzden ne zaman Ramazan ayı gelse biz şey yapardık derdi yani nefretle doluyum ben Ramazan ayına karşı. Çocukluğuma dair, genç kızlığıma dair bir tane güzel anım yok benim Ramazan’la alakalı derdi. Hakeza babam çok agresif birine dönüşürdü. Tütün tüketemediği için kızardı. Yanına yaklaşamazdık. Ben Ramazan ayına şu an geldik 44 yaşına ben hala Ramazan ayından nefret ederim dedi. Çok acayip.
Yani şimdi hadi gel bunu düzeltebiliyorsan. Şimdi bugün ailelerin çoğu internette, instagramda, youtube kanallarında da görüyoruz. Ateizm artıyor, deizm artıyor falan. Anlayısızlık artıyor. O çocuk ateist falan değil. Sadece annesinin ve babasının canını yakabileceği en uzak noktanın neresi olduğuna bakıyor. Annesi müte deyin. Sen diyor benim canımı yaktın. Bak şimdi ben sana ne diyeceğim. Ben ateist oldum diyor. Halbuki o çocuk Allah’a inanıyor aslında.
Ateist falan değil yani. Fikri bir eşelemenin, emeğin sonucunda ulaşılmış bir nokta değil. Tamamıyla duygusal senin canını yakmaya yönelik. Mesela siz ne çok iyi arkadaşınız. Ben biliyorum ki Merve’den nefret ediyorsunuz. Sizin canınızı yakmak için ben Merve ile arkadaşlık yapıyorum. Sırf siz gıcık olun diye. Aynen çocuklarda o motivasyonlar. Hani ateist deist oranını artıyor. Hayır. Annesine babasına kızgın neslin oranı artıyor aslında bence. Yanılıyor muyum? Çok doğru Bekir ağabey. İşte uzaklaştığımız için evlerde herkes kendi kenarında debelendiği için. Buluşmadığımız için bakın eskiden ritüeller vardı. Yemekte buluşulurdu. Sofrada buluşulurdu. Namazda buluşulurdu. Perşembe geceleri Kur’an’da buluşulurdu. Yani ailelerin beraber oldukları gerçekten beraber sahici birliktelik yaşadıkları bir ritüel vardı. Bu ritüeller kalkıp bir otel konforuna dönüşürse ev, eğlence mekanına dönüşürse çocuklarımıza nerede ulaşacağız? Çocuk hayatında gördüğü ilk mümin biziz. Yani bir insanın hayatında karşılaştığı ilk mümin annesi ve babası.
Dolayısıyla bu hassasiyetle temsil ederse, bu hassasiyetle tebliğ eder. Çocuğu buluşturacağı, fikri olarak bir şeyler paylaşabileceği, rutinden oluşturursa evde, ahlaki rehberlik yaparsa, arkadaşlık değil, ebevenlik, rehberlik yaparsa, annesiyle babasıyla bağ kuran çocuk, annesinin babasının sevdiği her şeyle de bağ kurar. Kurmayabilir mi? Oladabilir. O da imtihandır. O da imtihanın ayrı bir yeridir ama biz elimizden geleni yapmış oluruz değil mi? Ben gittiğim yerlerde anlatıyorum yani. Statistiksel olarak bir çocuğun önüne cep telefonunu kuran ya da ipad’i koyan yüzde 99 ya anne ya baba. Genelde anne. Bugün şekva ediyoruz çocuk telefonu bırakmıyor diye. Çocuğun yalan söylediğinden şekva ediyoruz. Bir çocuk istatistiksel olarak ilk yalanı ya annesinden ya babasından duyuyor.
Gıybeti ilk bizden duyuyor. İlk gıybet eden figür kim çocuğun hayatında? Lütfen araştırın ya annesi çıkar ya babası çıkar. Bunu düzeltmeye matuf olarak o başta bir şey söylediniz, orayı ben not etmiştim aklıma, oraya tekrar döneceğim diye. Allah yine de kadınlardan razı olsun çünkü bu tür programlara, bu tür konferanslara ilgi gösteren not alanların yüzde 80’i kadınlar.
Bu mevzular konuşulduğu zaman nesille alakalı, çocuklarıyla alakalı gayret eden, anlamaya çalışan, bir şeyleri değiştirmeye çalışan yine kadınlar evde yani. Allah onlardan razı olsun. Bu bağlamda zannediyorum erkekler yani ben hem cinselim için söylüyorum çünkü gittiğim programlarda görüyorum. Çok azlar onlar şunla meşguller. Oh Bekir abi izleyicilerin çoğu da bayan ha. Hemen bunu yani anlatabiliyor muyum? Sen neredesin? O çocuk senin de çocuğun. Bu dert benim de derdim. LGBT sadece çocuklara ya da hanımlara saldıran bir lobby değil ki. Hepimiz bunun mağduruyuz. Gelin beraberce çözelim. Tamam beni sevmiyorsan bir başkasının programına git. Ama bir şey daha, kadınların bu konuda üzerlerinde çok fazla yük olduğuna ben bütün kalbimle inanıyorum. Allah yardımcılar olsun. Buna rağmen vazgeçmiyorlar. Kucaklarında çocuklarla konferans salonlarına geliyorlar. Şu kitapların eminim şu kitabınızın okuyucularının %85’i kadındır yanılıyor muyum? Çok doğru. Hiç yanılmıyorsunuz. Ama işte orada bir boşluk oluşuyor farkında olmadan. Yani evet babaların da yükü fazla farkındayız ama baba da bir şeyleri kaçırıyor. Çocuğunun nasıl büyüdüğünü kaçırıyor. Hangi sınıfta olduğunun, hangi yaş grubunda olduğunun, nelere ihtiyacı olduğunun.
Bunların hepsi çocukla buluşmak için. Hani o çocuğun bizi iyileştirdiği şeyler var diye başla tanımladım. Baba bunlardan bahram ediyor kendini. Bu yüzden olabilir mi dedelerin torunlarına aşırı düşkünlüklerinin sebebi kendi çocuklarına, çocukluklarına ıskalamış olmaları olabilir mi? Telafiye ediyorlar aslında. Öyle mi? Bir günah çıkarma gibi bir şey mi? Bir telafiye telavihi kesinlikle. Ayrıca sorumluluğu yok yani torunun. Ha doğru. Sadece sevgisi.
Çok mantıklı. Yani ama şöyle de bir taraf var. Zahmet de rahmet vardır. Ve evet çocuğun zahmeti var mı? Var. Ama insanın da zahmeti var. Kendimiz kendimize bazen zahmet gibi gelmiyor muyuz? Geliyoruz. Ama o düğümleri çözdükçe, orada iyileşmeye başladıkça, bir sorunu çözdükçe eşler daha düğüm oluyorlar. Yani bir sorunun olması da güzel bir şey aslında. Hilal Hanım bunları şimdi anlatıyorsunuz. Ben çocuğum olduktan sonra bu meselelere maruz kaldım.
Yani evet yeterince iyi annelik vardır, yeterince iyi babalık vardır, yeterli ebeveynlik var. İşte çocuk, aa bak çok güzel. Bunlar lisede okutulmalı değil mi ya? Yani bu çocuklar yani adam makina mühendisliği okusa dahi, su ürünleri okusa dahi, tekstil mühendisliği okusa dahi, bu dersler verilmeli değil mi bu üniversitedeki gençlere? Bu adamlar üniversiteden mezun oluyor, evleniyor. Hatta benim üniversitede evli olan arkadaşlarım da vardı. Bunlar niye okullarda anlatılmıyor bu bahsettiğiniz şeyler?
İnşallah bu dua yerine geçsin. Biz de böyle gittiğimiz yerlerde bize sorulduğunda muhakkak söylüyoruz Bekir ağabey. Olması lazım zaten. Aile sadece ailemizden gördüğümüz, öğrendiğimiz ve kendi ailemize taşıdığımız bir mevhum olmamalı. Yine bir hikaye yazıyoruz aslında. Eşler bu hikayenin baş kahramanı. Bu hikaye yazarken kendi ailelerinden gördüklerini, görmediklerini doni olarak alıyorlar ama gerçekten fikir olarak nasıl? Mesela çocuk olması bir rutin sadece ama böyle değil baktığınızda. Çocuk dünyaya geldiğinde uykusuz geçen geceler, yani onun zahmet gibi görünen kısmındaki fiziksel olağanüstü hallerin hiçbirisinden anne baba haberdar değil, davranışlarının çocukla nasıl tesir uyandırdığından haberdar değil ve olmalı. Mesela şu an bana gelen danışanlardan küçük bir tespitimi söyleyeyim size. İşte X, Z, Z falan diye ayırıyoruz ama yeni nesil evliliklerdeki en büyük problem şu mesela.
Bana gelenlerde böyle bir oran vurursak, hocam diyorlar mesela erkek danışanlarımız da bu arada diyorlar. İşte biz sorumluluk almak ne demek bilmiyorduk. İşte hata yapmak ne demek, bedel nasıl ödenir bilmiyorduk. Hiç bedel ödemedik. Bu da bizim neslin sorunu. Şimdi yapışmış çocuğa çocuğun düşmesine izin vermiyor, sorun çözmesine izin vermiyor, sorumluluk almasına izin vermiyor. Ne zamandan itibaren? Doğduğu andan itibaren düşmesin diye pamuklara sarıp gezdiriyor. İncinmesin, kimse ona gözünün üstünde kaşın var demesin ya da kaşının altında gözün var demesin. Aman anneannesi bir şey demesin, babaannesi bir şey demesin, dedesi demesin, elalem hiçbir şey demesinler. İncinmesin çocuğum, camlara sarayım gezdireyim. Ondan sonra ve bir de şu da var, bakın bu da çok büyük tehlike. Sen değerlisin, sen biriciksin, eşsizsin, harikasın. Canavara dönüştürürsün. Ben, ben, ben, ben diyen çocuk diğerini görmüyor. Diğeri diye bir şey kalmıyor.
Empatiden bahsettik, merhametten bahsettik. Ahir zamanın bence travmalarına bu iki kavram tedavi edebilir, şifalandırabilir. Çocuğun beni o kadar büyük ki ego öyle büyük bağdaş kurmuş ki tıraşlamamış hiç egosunu. Dolayısıyla anlıyorsunuz. Daha tanışırken merhaba Mert nasılsın dediğinde küs tah bir şeye dönüşmüş bir çocuk size cevap veriyor değil mi? Evet. Yani o hareketleri o kadar çabuk gelsin çocuk onu gizleyemiyor aslında. Evet. Ve o direkt bize sirayet ediyor.
Sürüklü kontrol etmek ne kadar büyük bir cinayetse sensin oğlum vur sen de ona çaksaydın bir tane demek de o kadar büyük bir cinayet. Kesinlikle. Böyle olunca da işte iki kişilik bir ilişkide yani ailede diğerini duyamıyor. Diğerini göremiyor. Duygularından bir haber. Ama duygularla ilgili de biz ebeveynler çocuk ağladığı zaman ne var bunda ağlayacak, ne var bunda üzülecek. Erkekler ağlamaz. Çok bildiğimiz cinsiyetçi bir yaklaşım.
Bunları yani gözyaşını, üzüntüyü böyle yok sayıp Cenab-ı Hakk’ın bunları bu duyguları neden insana verdiğini unutup, ihtiyaçlarımızdan haber verdiğini hatırlamayıp insanı duymayan, görmeyen, işitmeyen bir varlığa dönüştürdüğü için teknoloji de bunda çok fazla etkisi var böyle olmasa. Robotlaşan çocuklar var. Ölmeyi bayılmak zannediyor fazla teknolojiye maruz kalan çocuk. Yani arkadaşına zarar vermenin ne demek olduğunun farkında değil. Ben 80 nesliyim. Mahallede büyüdük.
Biz birbirimize zarar verdiğimizde canımız yandığında gider bakkala, tentirdiyot bilmem ne alır, iyileştirmeye çalışırdık yine birbirimize. Özür dilerdik. Çünkü hissederdik onun üzüldüğünü, ona zarar verdiğimizi. Ama çocuk şu anda mahalleye yok, bakkala yok, tentirdiyot yok. Televizyonda öldürdüğünüz şiddet oyunları var. Arkadaşının babası ölmüş diyor son canı mıymış diyor çocuk. Başka canı yok muymuş diyor. Çünkü ölüm onun için üç defa olan şey oyunlarda böyle oluyor yani.
Bir defayla ölmez diyor, bir daha gelir üçüncüde ölürsün artık diyor. Böyle bakıyorlar çocuklar hadiseye. Empati kuramıyor, elini tutamıyor, sarılamıyor. Ama yine de büyük avantaj bizde değil mi? Yani sosyal medyadaki bütün bu taarruza rağmen orada çocuklarımızı etkileyen fenomenler, süper kahraman diye dayatılan figürler, çocuklarımıza sarılamazlar, onunla beraber yatağa giremezler, onu öpüp koklayamazlar, onunla yemek yiyemezler, onunla secde edemezler, onunla ağlayamazlar, onunla koşamazlar.
Yine de avantajın büyüyor bizde yani. Ne kadar orada var olurlarsa olsunlar şurada gerçek hayatta benim elimin, benim kucağımın verdiği sıcaklığı onlar veremezler. Yine de biz daha avantajlıyız yeter ki kullanabilelim doğru mu? Kesinlikle işte onun bir avantaj olduğunu fark edip o ekranlara biraz mola verip, detoks yapıp, ekran detoksu yapıp çocuklarımızla gerçekten hemhal olmalıyız. Çünkü bilmiyorum Bekir ağabey benimkiler büyüdüler. Ben diyorum ki ne çabuk geçti bu yıllar yani benim ömrüm ne kadar çabuk geçti, bu çocuklar ne zaman büyüdüler. Çok çabuk geçiyor o zamanlar. O yüzden sahici birlikte olduğumuz o anıların, süper kahramanlarının bizim kültürümüzden, dinimizden kahramanları olmasına müsaade edecek, bunu anlatacak zamanlar oluşturmalıyız. En kıymetli şey zaman ve geçip gidiyor. Ne yapabiliriz mesela? Sahici birlikteliklerin sayısını artırmalıyız. Çocuklarımızla birlikte olmalıyız. İşte iletişimde mesela Peygamber efendimizin hayatına bakıyoruz. Hz. Hasan ve Hüseyin ile çocuklaşması gerektiği zamanlarda nasıl oyun oynadığını, yetişkin gibi bir akıl vereceği zaman nasıl akıl verdiğini, nasıl olgunca onlara hitap ettiğini fark ediyoruz. Bu zamanların sayısını artırmalıyız. Birlikte olsunlar yanımızda. Sıkıldım diyecek, versene diyecek, tutturacak ama biz hani bize derler de sıkıcağın iyidir, çabuk çıkmaz diye. Çünkü kapsa olmadan üretim de olmuyor. Kavz olacak, sıkılacak, üretecek. Bizim buna tahammülümüz olacak ebeveyn olarak. Yani onun tutturmasına, sıkılmasına, ağlamasına tahammülümüz olacak. Ve birlikte olduğumuz zamanların, sahici zamanların sayısını artıracağız. Değer yargılarımız var. İşte merhamet, empati, yardımlaşma, fedakarlık. Ebeveynler olarak bunları okulda verilsin. Bir eğitim üfret altın içinde verilsin.
Dini de orada öğretirsin, değerleri de orada öğretirsin. Ben yeterince görevimi yapıyorum deyip kenara çekelemeyiz. Bu bizim sorumluluğumuzda. Çünkü çocuk bakın kaç yaşına gelirse gelsin, gene dönüp geldiği yer kendi evi. Ben 39 yaşındayım. Hala anneme babamın gözlerinin içine bakıyorum. Onlar razılar mı? Rabbim razı mı? Onlar razı mı? Onlar ne hissediyorlar, ne derler? Bakın bunlar çok önemli. O bağ kurulduysa.
Bizim de bu bağlantıyı kurmamız lazım. Anne üzülür mü, babam üzülür mü, yüzü yere düşer mi? İnsan kimin üzülür mü diye telaş eder, kaygı duyar. Sevdiği üzülür mü? Sevmediğimiz, umursamadığımız bir adamın üzülüp üzülmemesi bizim umurumuzda olmaz. Bunun için ama seni seviyor olması lazım. Önce anneyi babayı seviyor olması lazım. Çünkü çocuk sen üzülür müsün, yüzün düşer mi, mahzun olur musun diye bir kaygı duysun yani.
Merhamet mesela Bekir ağabey. Bence bütün savaşları çözecek, bütün sıkıntıları ortadan kaldıracak şey şefkat. Necip Fazıl Kısa Küren’in Reis Bey vardı. Ben hiç gençlere tavsiye ediyorum. Oluk oluk merhamet akıtalım. Sökün şu gökyüzü boruları diyordu. Yani orada çözülecek. Ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz. Evet ve merhamet aksiyonel bir kavramdır. Şimdi ekran, başkalarının hayatlarını sürekli izlediğimiz, bizden zor durumda olduğunu gördüğümüz kişilere
ay yazık tühvah edip. E biraz da hari sahne dua ettiğimiz bir şey değil merhamet. Yani bundan ibaret değil aksiyonel bir kavram. Yetimin başına okşamak. Bakın bir aktif hareket var orada. Başına okşamak var. Arabalarımızdan inip ara sokaklarda gezip çocukların buluşabilecekleri, yoklukla buluşabilecekleri, yok olanın halini görebilecekleri, almadan verebilecekleri ortamları ancak aile oluşturur ve oluşturmalı. Doğru. Kesinlikle.
Yani çok özür dilerim. Bir müze gezer gibi bir ihtiyaç sahibinin evini gezip elinizdekini ona verip, bu değil orada duygunun paylaşılması lazım. Oturması, ilişki kurması. İşte biz o yüzden belki daha nasipli bir nesilleyiz. Çünkü biz Kurban Bayramları’nda annelerimiz ellerimize poşetleri tutturur ve al bunu Hatice teyzenlere götür, al bunu Mehmet amcalara götür arka mahallede. Biz o mahallelere girer ve o insanlarla bizzat biz temas ederdik.
Hatta Osmanlı’dan günümüze aşureydi, helva idi, kurban etiydi, dağıtma işi hep çocuklara verilmiştir. Çünkü senden almaya çekinir akranın ama çocuğundan almaya çekinmez. Çocuk çok merhametli bir perdedir. Çocuktan utanmayız, alırız değil mi? Teşekkürler, çok sağ ol anne. Selam söyle deriz. Ama zekatı bizzat hanımefendinin kendisi getirse o başka hanımdan almaya çekinir. İşte bir mimik yapacak mı, kaş göz yapacak mı acaba ne hissediyor. Çocuk perdesizdir. İyi bir aktarım aracıdır. Hem bu bağlamda alanı utandırmamak için hem de götüren çocuğa bak böyle ailelerde var demenin en güzel yöntemi. Ama hepimiz toplum olarak hep bir anda kurban kesmekten vazgeçip bunu derneklere vakıflarla o kurbanları başkaları bizim adımıza kessin, böyle de oluyormuş dediğimizde bu sefer kendi dağıtım ağımızı kendimiz birilerine teslim etmiş oluyoruz. Ve bu anlamda gönüllüler ya da bu işi yarı profesyonel yapan insanlar giriyor devreye. Benim çocuğum kurban çok iyi bir bahaneydi.
Elimizde poşetlerle o mahallelere girmek için. Kurbanı ben başka bir yere aktarmayın demiyorum. Sadece bir pencere açıyorum. Peki ben bunu başkasına pasladığımda ben çocuğumu o mahallelere götürmek için nasıl bir bahanem olabilir ki? Elimdeki belki tek bahaneyi veriyorum. Doğru mu? E baba bana şu ayakkabıyı al iki bin lira. Oğlum bu ayakkabıyı alamayız çünkü ayakyalın gezen insanlar ver demek başka bir şey. Gel o insanların bulunduğu mahalleye gidip şu eti onlara dağıtalım demek başka bir şey.
Bazı dini vecibeler ya da bugün birazcık daha tırnak içerisinde kolaycılığa kaçtığımız ya da onu da teknolojiye teslim ettiğimiz buradan bir tuşa basıyorum diyor küt kurban gitti diyor anlatabiliyor muyum? Acaba doğru mu yapıyoruz? Acaba Cenab-ı Allah’ın kurban gibi ibadetten tek muradı et yemeyenler et yesin mi? Acaba o kurbandan beş hisse girdik siz, biz, o öteki Ali Mehmet çocuğun hissesine acaba evdeki eşin hissesine, biz komşunun da hissesi var o kurbanda. Acaba o ne? Dolayısıyla sadece aslında kendimize teknolojiye emanet etmiyoruz. Bir süre sonra bakıyoruz belli dini vecibelerimizin de üzerinde teknoloji hükmetmiş. Ben diyor gidip dizinin dibine ne oturacağım? YouTube’da açıyorum, izliyorum diyor. Bugün geçen bir araştırma yapılmış, gençlere sorulmuş dini meselelerde aklınıza takılan bir soruyu ilk olarak nereden öğrenmeyi tercih edersiniz? YouTube yüzde 70’lerde çıkıyor yani. YouTube her ne olursa olsun bir Amerikan menşeli bir internet platformudur yani. E hani biz dizinin dibine oturacaktık, göz göze bakacaktık, elini öpecektik hocamızın, onun o merhametli şefkatli nefesini hissedecektik, Kur’an’ı öyle öğrenecektik. Demiyorum ki tamamen öyle olsun. Ama ötekini de ıskalamayalım, biz oradan geliyoruz çünkü. Onlar sahici deneyimler ve asıl iz bırakanlar, taşa iz bırakır gibi iz bırakanlar o sahici deneyimler. Yıllar geçiyor, o oradaki ortamdaki duyularla bize aktarılan hiçbir bilgiyi kalbimiz unutmuyor. Bakın Alzheimer oluyorsunuz, zihniniz unutuyor, kalbiniz unutmuyor. Namaz kılmayı unutmuyor. Unutmuyor çünkü biliyoruz ki nasıl yaşarsanız. Ortada su yok, bir şey yok. İnternette öyle bir dedenin görüntüsü vardı böyle. Abdest alıyor diyor ki artık refleks olmuş yani o teslimiyet, o güzellik. Ve öyle dedesi olan çocuklar dedeyi de görmüyor şu anda. Bırak dedeyi, anababayı görmüyor. Çocuğu alıyoruz, ötekine veriyoruz, ötekine alıp öteki kreşe veriyoruz. Çocuklar bizle bile temas edemiyor. Yok ya bu teknoloji çok batah bir şey değil aslında. Yani önceden şey deniyordu ya batının teknolojisini alalım,
ahlakını almayalım. Çok mümkün değil bu yani. Her teknoloji kendi ahlaki formuyla giriyor hayatımıza bir şekilde. Maalesef. Annelerin de ebeveynliğinde. Öldük bittik, içinizi hararttık. Çok iyi ki de program. Ama bunun çözümü var yani. Evet çözümü var işte. O çözümü dert etmeliyiz zaten. Yani ümitsizlik müminin tercih edebileceği bir şey değil yani. Ümitsizlik yok, ümit varız. Ümit var olduğumuz için gayret ediyoruz ve hepimiz önce kendi evladımızdan sonra
ve bence en önemlisi diğerinin evladından sorumluyuz. Bakın çok güzel bir hadis-i şerif var. Kendi evladını seven nefsini sever, başkasının evladını sever, Rabbini sever. Ona dair şöyle bir çok ürün var. Ne kadar güzel örtüştü. Diyor ki İmam-ı Gazalin’in de herhalde. İnsan nefsi sadece kendi evladının kendinden başarılı olmasından tam anlamıyla mutlu olur. Kendi evladı haricinde kim olursa olsun kendinden daha başarılı olmasını çok da istemez diyor nefsi envari.
Kendi evladından niye rahatsız olmuyor? Hani o da benim parçam. Ego. O yüzden bir diğerini dert etmeliyiz. O zaman şifa alacağız Bekir ağabey. Çok güzel. Ve bana gelen işte bakıyorsunuz mesela hayatında bir travma yaşamış. Çok olağanüstü bir şey ama travmadan eser yok. Diyorsunuz ki nasıl çıktı bu kadar büyük bir enkazın içinden bu kişi inancıyla, şükrüyle tutunduğu değerlerle çıkıyor. Elhamdülillah.
Yani bu değerleri çocuklarımızla hamuru mayalar gibi bunlara aktarırsak ve önce en önemlisi biz bunlara sahip olursak o bulaşacak zaten. Histim bulaştığı gibi, halin bulaştığı gibi o da bulaşacak. Ve niyati depresan şükürdür. Şekva etmeyi bırakıp şükürle zenginleştirirsek hanelerimize çocuklarımızın da of yerine oh dediğini ve bunun sayısını artırdığını göreceğiz. Allah razı olsun.
Bu kitabın sahibiyle konuştuk efendim, yazarıyla konuştuk. Çocuklara eşlik etme sanatı Hilal Çorbacıoğlu. Hemen şu altta gördüğünüz Instagram adresi de onun Instagram sayfası. Bugüne kadar onlarca yüzlerce kıymetli paylaşım yapmış. Oradan bu sohbetin devamını hatta bu sohbetin kilit cümlelerini kendi Instagram sayfasından da takip edebilirsiniz. Lütfen takip edin Hilal Hanım’ı onun o güzel paylaşımlarından istifade edin. Teşekkür ederim katılmak için. Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun. Eşinize de çok selam ediyoruz. Aleyküm selam.
Allah’a emanet olun. Çok teşekkür ederim. Evet kıymetli dostlar bizden bu günlük bu kadar. Allah’a emanet olun.
Kendinize iyi bakın. Çok kısa bir şey söyleyeceğim. Eğer halen abone olmadıysanız da bilemiyorum artık. Hadi görüşürüz.
İlk Yorumu Siz Yapın