Bizim Okuma Sorunumuz Var Ama Önemsenmiyor | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Selahattin Yusuf | 4K
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=HV3e8hKSyI8.
Online alışverişte güven arayanların adresi Özboyacı Altın, Bekir Develi ile peynir gemisini sunar. Huzura Haziron Cemil Tirfan, Laindir, kafirdir, dinsizdir şeytan. Şeytanın lainliğine, kafirliğine, dinsizliğine, Rahmanın birliğine eyvallah.
Şol gökleri kaldıranın, donatarak dolduranın ol deyince olduranın 99 adıyla. Canlarım hoş geldiniz. Hayırlı Cumalar. İnşallah iyisinizdir. Bizleri soracak olursanız ki, olduğunuzu ümit ediyorum. Bizler de iyiyiz şükürler olsun. Yine bir güzel bir haftanın sonunda sizlerle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Biliyorsunuz her hafta birbirinden kıymetli dostları, böyle güzel insanları burada sizlerle bir araya getirmeye gayret ediyoruz.
Bu hafta aslında çok uzun yıllardır tanıştığımız fakat daha önce bir defa mı bir araya geldik abi biz? Bir defa mı? Bir davette karşılaştık. Bir davette karşılaşmıştık. Bir daha da hiç bir araya gelememiştik. Hani genelde ekranda öbür tarafında zannediliyor ki biz hep böyle aynı sitede oturuyoruz. Sabah akşam beraberiz, çay içeriz falan. Ama ne yazık ki herkesin çok yoğun bir mesaisi olduğundan çok bir araya gelemiyoruz. Bugün hem sizlerle muhabbet edecek aslında en çok da kendim için çağırdım Selahattin abiye.
Çok kıymetli yazar, televizyoncu Selahattin İnsof bizlerle beraber. Abi hoş geldiniz. Nasılsın abi? Teşekkür ederim. Vallahi idare ediyoruz, karışık her zaman olduğu gibi. Eyvallah. Abi seni çok iyi tanıyan, her attığın adamı yakinen takip eden, gerçekten ve seni çok seven bir kitle var. Birkaç kişi var. Bu birkaç kişiyi ben de merak ediyorum. Birkaç yüz bin kişi değilim abi. O kadar değil yani.
Çünkü hani diyor ya biz diyor o zaman bu işleri yaparken sen o zaman portakaldın diyorlar yani. Biz daha medyadan televizyondan falan hiç bir şeyden haberdar değilken siz Meksika sınırı yapıyordunuz abi. O zaman herkes tanıyordu sizi yani. Güzel muhabbetti evet. Güzel. Ne oldu abi onun ha Selahattin abi? Vallahi öldü o. Öldü yani birçok. Serdar yapacağım diyordu bir ara hani kendi kanalında bir araya getirir. Serdar geldi şeye Çınaraltı’nda buluştuk mutlaka görüşelim abi filan.
Çınaraltı’nda görüştük bak dedi Tarık tamam diyor, İsmail tamam diyor. Sen kaldın ben kalmam dedim ya onlar tamam diyorsa ben tamam derim. Bir şeyler olacaktık yani ayrıntılar anlatayım anlatmayayım mı Serdar şimdi? Anlat anlat abi. Hak geçmesin. Bir takım hazırlıklar oldu fakat sonra sanıyorum başka şeyler oldu. O akim kaldı. Ben aşağı yukarı evet demiştim. Hani şu bakımdan hoşuma gitti. Peki aynı projeyi Bekir Demir’le YouTube’a.
İzle izle bak medyanın haline bak. Ama şöyle bak Serdar’ın hayal ettiği şey çok zor bir şey. O ne istiyordu? Şöyle bir şey istiyordu. Diyordu ki siz şimdi burada Çınaraltı’nda oturmuyor musunuz Çengelköy’de? Evet oturuyoruz. Ya da başka bir yerde buluşmuyor musunuz? E buluşuyoruz evet yani. Tarık’la daha sık ama İsmail’le de buluşuyoruz. O daha yoğun bir insan. İsmail birçok şeyi yapıyor aynı anda. Hasılı kelam evet bir kahvede buluşmak güzel bir fikir. Haftada bir akşam filan.
Siz nasıl buluşuyorsanız ben işte canlı yayın aracını şunu bunu oraya getirip o şekilde sizi hiç bozmadan muhabbetinizi çekeceğim. Öyle olur mu? Romantik ama yani etraftaki ses, dip sesler, görüntü yani heyecan verici olduğu kesin ama değil mi yani? Falan tamam demiştik fakat sonra muhtemelen altından kalkamayacağını çok haklı olarak düşündü. Tabii bence de zor bir şey. Yani ışık yapacaksın ışık ayrı dert, ses ayrı dert, oradaki kalabalık ayrı. Tabii canım çok zor bir şey. Ödeme mali yönü. Bir hüsnü niyetine teşekkür ederiz ama. Eyvallah. Yani o şey olarak kaldı. Yani niyeti amelinden hayırdır diye belki o. Hiç şüphe yok tabii ki. Eyvallah. Ne yapıyorsun Selahattin? Zaten çok komik şey oluyor. Şimdi senin NTV’deki bir program var böyle. Mutat devam ediyor herhalde o değil mi? Devam ediyor. Cuma günleri 6.20 kalak böyle 10 dakikalık eş 10 dakikalık bir edebiyat anlatıyorum orada. Sevgili Gülay Afşar ile birlikte onun gece gündüz kültü sanat kuşağı malum.
O kuşağın içinde bir klasik edebiyat anlatıyorum. Klasik edebiyat derken şöyle. Mesela bizde de Türk edebiyatında da klasik olmuş bir yazar. İşte Batı edebiyatında da klasik olmuş bir yazar. Ama her yazara bir bölüm ayırıyoruz. Yani her bir yazarı 10 dakika anlatıyoruz. 5 ile 10 dakika arası bir süre. Öyle bir şey koydular başka televizyonlarda muadili olmayan güzel bir şey yani edebiyatla ilgili her şey. Çok da nitelikli güzel bir program.
Estağfurullah niteliğinin takdiri tabi seyircilerimize aitmiş. Ben de seyirci olarak söylüyorum. Estağfurullah teşekkür ederim. Ama öyle bir şey gidiyor yani keşke bütün televizyonlarda bütün yazarlar böyle şeyler yapsalar. Yani yapmaya yaparlar yazarlar da izlenir mi o ayrı bir konu yani burada aslında birazcık da bunu konuşacağız. Bunu konuşmak istiyoruz. Yapılsa ve izlense çok iyi olur. Nazara vermek lazım değil mi? O şey vardır hani böyle art-stalet dengesinden bahsediyor. İllüzyondan başka bir şey değil. Sen ne sunarsan o talep ediliyor çünkü. Ben sana bir şey söyleyeyim. Hep böyle biz böyle tanzimat aydını gibi efendim Evropalarda bak böyle oluyor burada da öyle olmalı. Ama maalesef böyle gidince görüyorsun nasıl olabileceğini görüyorsun imkanını görüyorsun. Hoş doğuya gitsek de öyle. Mesela Tahran Kitap Fuarı dünyanın en büyük kitap fuarlarından birisi. Batı şehirlerinde kültür sanatın izlerini ayak izlerini takip ettiğimde benim gördüğüm çok önemli bir şey var.
Şu nitelikli bir temada sergi açmış müzenin önünde lise ortaokul hadi üniversiteyi bıraktık. Lise ortaokul öğrencilerinden uzun kuyruklar vardır. Sen zaten Almanya’da doğup büyüdüğünü şimdi öğrendim. Sen bilirsin zaten daha iyi Avrupa’daki durumu. Kuyruklar görüyorsun. Frankfurt Kitap Fuarı’na gittik bir felsefeci önünde uzun lise öğrencileri kuyruğu gördüm ben.
Ondan sonra şunu demeye getiriyorum nitelikli okur çok fazla Avrupa’da. Hepsi böyle Schezlong kitabı okuyor falan diye bir şey yok. Tamam yani tramvayda herkesin elinde bir kitap var. Onların çoğu şey Schezlong kitabı kabul ettik. Ama nitelikli okur çok fazla. Peki nasıl oluyor bu? Vallahi müfredatlama oluyor, eğitimleme oluyor. Okullarda oluyordur muhtemelen bu. Ailelerin şeyi var. Bu konuda ihtimamı var kesin yani vardır. Bir okuma alışkanlığı edilsinler şovu filan.
Mesela biz Rusya’da piyano şeyi biliriz. Temel bir eğitimdir piyano eğitimi çocuk için. Şimdi laf lafı açıyor. Benim hocamdır kulaklar açınlasın. İlber Hoca’nın uzun yıllar önce ben öğrenciyken gazetedeki bir yazısını hatırlıyorum. Avrupa’daki bu ölçü nosyonu, ölçü hissi insanlarda. Ölçülü davranma hissi, trafik şovu filan. Piyano eğitiminden geliyor gibi bir şeye bağlamıştı. Oradaki disiplin, oradaki ritim doygunsunu.
Ölçü nosyonu. Abi ne olacak kırmızı ışıkta? Ya hiç ya bir şey olmaz ya. Akşam bu saati polis mi olur? Abi bir hallederiz filan. Şimdi bu ölçüsüzlük. Bunun da avantajlı tarafları var. Bir yazar olarak bunu tespit etmek zorundayım. Onu ayıralım. Ama ölçüsüzlük kısmının verdiği zararları düşündüğümüzde ölçüyü adam piyano. Çünkü bir tuşa ne kadar basacağını öğreniyor çocuk. Kıvam öğreniyor kıvam. Düşünsene makam öğreniyor.
Klasik Türk müziğinin Türk pedagojisinde bir şey var mı dahli var mı? Yoktur maalesef. Bunlara kafa yormak lazım. Bunlar olduğunda nitelikli okuma dediğimiz şeyin önü açılabilir Türkiye’de. Bu şu anda uyuyan bir mesleğimizdir. Türkiye’de ele alınmamış bir meseledir. Devam etmek istiyorum. Az önce kaldığımız yerden bunları daha da detaylandıralım ilerleyen dakikalarda. O NTV’de yaptığınız o mutat programın haricinde ne yapar Selahattin Yusuf haftanın diğer günleri?
Yani sabah evden çıkıp bir yere gidip akşam eve geliyorsun. Evet, ofisime gidiyorum küçük bir ofisim var. Ne yapıyorsunuz orada? Açıkçası dünya işleriyle uğraşıyorum daha fazla. Maişetimi temin etmek için küçük yapımcılık işleri yapmaya çalışıyorum tek başımda. Çünkü iki çocuğum var bir ailem var ve bu ailemi hiçbir meslek olmadan ayakta tutmaya çalışıyorum açıkçası. Bir, iki zaman satın almaya çalışıyorum. Zaman benim için şu anda en değerli şey.
En pahalı şey, dünyada en pahalı şey şu kırattaki şu bilmem ne ziynet eşyası değil zaman benim için. Aldığım zamanı satın aldığım zamanı roman yazmayı ayırıyorum. Yazmayı ayırıyorum. Bunun için çok kıymetli en kıymetli şey zaman benim için. O zamanı satın almaya çalışıyorum açıkçası. Bunun için de para kazanmaya çalışıyorum. Çok kolay mı oluyor? Çok zor oluyor. Çok zor. Hayatının işte belli bir dönemine kadar böyle neredeyse sokak serserisi olarak yaşamış benim için.
Böyle geç yaşında bir şey düzenli hayat ve büyük sorumluluklar onların altında da işte bu kitapları yazmak için. İşte yeni romanıma başladım orada duruyor mesela. Zihnimin bir yerinde sürekli o var. Onu yazmak istiyorum aslında başka bir işim yok. Onu yazmak için ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorum. Bu halden memnun musun? Bu halden memnun musun? Çok memnunum. Çok memnunum Bekri çok şükür. Arkadaşlar ben girdik falan… Yok hayır hayır çok memnunum Allah’ına çok şükür.
Çünkü büyük böyle çok zor hastalıklar ailemde başıma geldi ve böyle ciğerimin böyle elle parçalanır ciğer ayrılır ya böyle kayıplar yaşadım. Ve dünyanın neye benzediğini bir parça daha anladığımı hissediyorum. O yüzden eğer sağlık varsa bu çok önemli bir şey. Ruh sağlığı da dahil buna yalnız ve huzur onun bence mütemmüm cüzü sağlığın. Bunlar varsa geri kalan her şey hallolur.
Edebiyat olmasa da bile olur biliyor musun? Bunu söylemek çok zor. Ama yaşayınca isten idrakına varıyor değil mi? Kesinlikle hayat her şeyden üstün, her şeyden güzel ve her şeyden daha keyifli renkli bir şeydir. Başka bir şey değildir yani. Biz hayatın zaten daha güzel olması için yazmaya çalışıyoruz. Edebiyat çalışıyoruz. Romanyazı. Abi siz böyle çok özel bir tiptesiniz yani siz İsmail abi, İsmail Kılıç Aslan, Tarık Tufan.
İşte orada bakıyorsun mesela Saadettin Acarı oraya o şeyin içine koyabilirim. Furkan Çalışkan işte ne bileyim çokça ise Mevlana İdris abimiz. Hatta senin onunla ilgili bir yorumunu izlemiştim ben. Diyorsun ki sanki öte çağlardan birisi geldi onu kervanla burada bıraktı ve gitti. Sanki hiç bu çağa ait değil gibi. Ve siz çok kıymetliydiniz yani kıymetlisiniz de halen de öyle. Yani Tarık abi de İsmail abi de siz de çıktığınız bir yere konuştuğunuzda sadece kanaat serde etmiyorsunuz. Aynı zamanda bakıyorsun o cümlenin içinde 6-7 kitaptan devşirme bilgi de var. Yani çok sağlam okulmalar yapmışsınız. Ben bir açıdan sizin roman yazmak için kendinize zaman ayırma isteğinizi ve gereksiniminizi saygıyla karşılamakla beraber ben bu her üç figüründe düzenli olarak gençlerle bir araya gelmesi gerektiğine çok inanıyorum. Çünkü bizim elimizde ikinci bir Selahattin Yusuf yok. İkinci bir Tarık Tufan yok. Yani keşke Meksika sınırı bugün Serdar Tuncer’in imkanları nispetinde ya da Bekir Develi Allah imkan verse de o yapsa tevekkülüyle değil bizzatihi devlet iradesiyle bir güçlüğün arkasında duracağı TRT’de prime time’da yayınlanan olmazsa olmaz bir işlerden biri olsaydı keşke. Yani bir beyaz şov kadar hatrımız yok mu yani? Küçük Emrah’ın moduna getirmek istemem meseleyi ama şunu nazara vermek istiyorum.
TRT olmayabilir biraz başıbozuk bir şeyimiz var ya bizim düzenimiz var TRT olmayabilir. Belki de çok uygundur yani. TRT kapı dışarı edebilir ikinci programda. He neyse o zaman yani daha başıbozuk bir kanalda biz bunu izlemek isteriz. Bu bunu sizi bizim gençlerle buluşturamıyor oluşumuzun temel sebebi buradaki sizin isteksizliğiniz mi? Estağfurullah. Yoksa size böyle teklif gelmiyor mu? Çünkü insanlar zannediyor ki Selahattin abi size böyle kapı kapı televizyonlar aşındırıyorlar eşiklerinizi. Fakat siz Sırça saraylarda oturduğunuz için kabul etmiyorsunuz. Biz Sırça sarayı olacak ya bir tane tahta sandalye de pinekliyoruz Çengelköy’de. Hayır öyle bir şey yok. Bir kere bir işim birkaç şey var. İyi ki bir roman yazdınız kardeşim iyice halktan kenara çekildiniz böyle bir buhem havalar böyle bir şeyle falan. Yok böyle bir şey değil mi abi? Böyle bir teklif almıyorsunuz yani. Yok yok. Ben ilk kitabım çıktığında 22 yaşındaydım bir kere. Düzenli yazı yazmaya 19 yaşında üniversitenin son sınıfındayken başladım.
Düzenli yazı yazmaya bir kere önce yazı gelmişti zaten. Önce yazardım ben televizyon yorumculuğu çok güzel bir şey oldu bizim için. Ne demek lazım? Açılın mı? Evet yani. Fakat şöyle bir mesele var. Ben bizatihi bizim yani İsmail Tarık ben bizim Meksika sınırının Türkiye’nin hiç değilse belli bir bölümünün kültür sanat hayatında merkeze oturan bir unsur olmakla konusunda biraz çekimselim.
Şunu söylemeye çalışıyorum. Hayır biz her şeye nizamat veren kültür sanat konularına efendim ne denir o? Raconunu kesen hadis sokak diye miyle söyleyelim. Filan bir konumda olmamalıyız. Şöyle bir durumda olmalıyız bana kalırsa. Edebiyat dediğimiz şey, düşünce dediğimiz şey ara ajanlara ihtiyaç duyar. Şunu söylemeye çalışıyorum. Bizden evvel popüler bir görünürlük bir parıltı oldu diye evet biz işte buradayız ve bu popüler parıltının sahibi biziz. İmza sahipleri biziz diye bir şeye yanılgıya düştüğümüzde bu doğru bir şey olmamış olur. Şunu söylemeye çalışıyorum. Bir kere her yazar her edebiyatla iştigal eden herkes her şair her yazar aynı zamanda bir kültür aracısıdır. Doğru.
Öyle şöyle kendisinden önce gelenleri kendisinden sonraki kuşağa doğru aktaran bir ne demek lazım bir köprüdür. O köprü olmaklığını kuvvetle ısrarla alın teriyle tahkim etmek durumundadır. Şunu söylemeye çalışıyorum. Eğer Türkiye’de Sezai Karakoç gibi bir insan yaşadıysa eğer Allah’ın izniyle verirsin İsmet Özel gibi bir zihin yaşıyorsa sayıları artabilir.
Bu insanlarla bu insanların ulaşması gereken topraklara ulaşmamış olmaklığını gideren bu konuda bir aracı olan insanlar olmamız lazım her şeyden önce. Önce kendi evrenimizi kendi auramızı tabi ki tahkim etmeliyiz inşa etmeliyiz. Müstakilen elbette ki ben bir yazarım bir edebiyatçıyım yani bu konuda bir tevazu gösteriyor anlamına gelmesin. Ve fakat aynı zamanda başka bir işlevimiz başka bir vazifemiz var bizim. Bizden önceki tabi ki hiç şüphe yok. Aynı Üstad Sezai Karakoç’un yaptığı gibi aslında hani geçmişle modernin arasında taşıyıcıdır yani iki taraftan da sıkı sıkı tutmuştur yani. Hiç şüphe yok yani Sezai Karakoç olmadan Yunus Emre nasıl güncellenebileceği konusunda kafası karışıktır Türkiye’nin.
Sadece Sezai Karakoç o yaklaşımı gösterdiği için biz de Yunus Emre’yi öyle algılarız artık Yunus Emre’yi tanımayız biliyor musun? Biz Sezai Karakoç’un Yunus Emre’sini tanırız ve doğru olan da budur. Biz modern şiiri Türkiye’de nasıl algılamamız gerektiğini İsmet Özel’in şiir okuma kılavuzuna bakarak öğrenebiliriz. Eğer şiir okuma kılavuzunu derinlikli biçimde künhüne vakıf olarak ele almadıysak Türkiye’de modern şiire yaklaşım konusunda eksiğimiz var demektir.
Hoş şiir okuma kılavuzu vesilesiyle tamamlanmış da olmaz bir yolculuktur bir ruh serencamıdır bu bir maceradır bütün okuma eylemleri. Ama ve lakin bir de büyük zihinler yaklaşım gösterirler belli konulara onu halk için memleket için millet için yorumlarlar ve o yorum geçerlidir artık o noktadan sonra. Soruyu soruyu tekrar ediyorum. Peki neden yoksunuz daha? Eyvallah dikkatli ve ısrarlı bir şey. Şimdi buna cevap istiyorum çünkü ben görmek istiyorum. Şimdi şöyle biz birebir tanışıyoruz. Diyorsun ki bunları siz zaten konuşun kendi aranızda. Yani hem öyle hem de şöyle ben Tarık Tufan tanıdısını istiyorum herkes tarafından isim vererek tahkir etmek istemiyorum ama ekranlarda izlediğimiz figürler belli yani. Ve resmen zamanımızı işgal ediyorlar ve zihin dünyamızı yağmalıyorlar yani değil mi?
İsmail Kılıçhasta’nın medyaya bakışını çok keyifle dinliyorum ya da bu zamane Müslümanlarına bakışını çok merak ediyorum dinlemek istiyorum. Ben Dostoyevski, Kafka’yı birazcık da Selahattin Yusuf’un perspektifinden dinlemek istiyorum. Türkiye’de dünya edebiyatını gerek batı gerek doğuyu Selahattin Yusuf kıvamında konuşabilecek kaç kişi vardır yani 10 tane adam ben sayamam ben 10 kişi sayamam. Ama bunların içinde mutlaka Selahattin Yusuf vardır.
Şimdi hal böyleyken ya kardeşim gençler örnek adam çıkaramıyoruz diye ağlayan insanlar neden elimizde hali hazırda çıkardığımız yetişmiş insanları gençlerle buluşturmuyorlar? Bekir bir şey daha tahsil etmem lazım dostum beni bağışlarsan vardır biliyor musun sadece Selahattin Yusuf öyle ekranda hastakade göründü diye öyle bir şey yok. Tabii ki evet az olduğunu kabul ediyoruz bu memleketin bir gerçeği tabii ki ama mesela ne bileyim Antalya’nın bir köyünde çiftçilik yapan bir filozof vardır mesela şu anda.
İçimizden geçer adam diyorsun yani. Vardır yani şu anda orada keçilerle uğraşan bir filozof vardır mesela. Bildiğim için söylüyorum vardır efendim bilmem Erzurum’da Atatürk Üniversitesinde Alman diline vakıf ne bileyim bir hazinenin içinde yaşayan kendi de haberi yok vardır böyle insanlar. Hasbel Kader kameranın önünden biz geçtiğimiz için bizi görüyor olabilir insanlar buna da şey yapmamak lazım ve fakat şimdi somut olarak anladığım kadarıyla sen beni şeye.
Yani ekranda olduğu için sizlerle nedeni sizlerle tercihiniz yoksa böyle bir talep mi yok size. Şimdi şöyle bir şey oldu. Aradan geçen zaman içinde ben de niye olmadığımızı açıkçası Tarık ve İsmail’e bakarak anlamaya çalışıyorum. Onlar bu soruya verdiği cevaplara bakarak ben de acaba niye yokmuşuz anlamaya çalışıyorum. Vallahi şöyle bir şey oldu zaman içinde üçümüzün de yollara ayrıldı bir parça şundan dolayı yani her şeye hayata bakış açısı dolayısıyla ayrılmadı.
Fikri bir ayrılısı. Aferiz zaten şimdi belki işte akşam Tarık’la çay içeceğiz İsmail’le bir şey yapacağız falan öyle değil. Meşgaleler arttı bir şekilde ve biraz daha hayatın içine battık biz üçümüzde. Ayrı ayrı yerlerde battık. Açıkçası Tarık söylüyor mu bilmiyorum katıldığı şeylerde programlarda Tarık biraz daha ya ben ekranda olmak istemiyorum biraz daha yazıyla hemhal olmak istiyorum gibi bir görüşü var. Açıkçası bende öyle bir şey yok ben yazımı yazarım yani yazıyla buluştuğumda biz birbirimizi gene severiz. Zaten öyle yaşıyorum hala hazırda benim için sorun yok. İsmail de fazla o kadar fazla zaten İsmail’in en önemli alamet-i farikası şudur ben onu hep öyle program yaparken de öyle diyordum. Bir karpuzu eskiden böyle karpuz dilimin içine gömülürdü ya çocuklar ben de onlardan birisiydim.
Buralar hayatı böyle yaşayan bir insan İsmail büyük bir coşkuyla ve hayat ben hatta ona bakarak hayat şeyim artar benim filan öyle yaşayan bir insan. Dolayısıyla İsmail’in o kadar çok işi gücü var ki dolayısıyla böyle kendiliğinden uzak düşmüş olduk. Şimdi bizi bir dakika Tarık nerede İsmail nerede Sehat’i nerede bu üçünü bir araya getirecek eskiden olduğundan daha kuvvetli bir şeye muhtemelen ihtiyaç var. İşte benim de hayalim şu abi yani ben de şunu ifade etmeye çalışıyorum ben bu ülkenin kültür bakanı olsam mesela ya da bir yetkim olsa ben bunu notuna alırım. Yani hep hayalini kurduğum şey şu kim var elimde Saadettin Hacer var İsmail Kılıçaslan var işte Tarık Tufan var Salih Zengim var atıyorum işte bu isimleri tek tek yazarım tamam mı? Çağırırım bunları derim ki abi sizin mayişetinizi biz bu ülkenin kültürüne kendi adamı yetkililer olarak biz karşılayacağız.
O Fransız kültür bakanı olması lazım. Yani derim ki abi Selahattin abi siz şu illere gidin ve lisellere şu spesifik konuyu anlatın hemen arkasından Tarık gitsin o bu konunun devamı olan başka bir mevzuyu anlatsın aynı gençlere.
Bu iyi bir fikir bizden hariç bizi katmazsan bu iyi bir fikir şöyle memleketin okumuş yazmışlarını diyelim Kayseri’de bir yazar olabilir o okullar acaba onlardan faydalanabiliyor mu? Bu kendi başına iyi bir fikir bence. Yani Türkiye’nin örgün eğitimini sivil alandaki kültür insanlarıyla beslemek gibi bir şey seni söylediğim program. Bir planlama yapalım şimdi rahatsız olduğum konuşu bana katılır mısınız bilmiyorum mesela bizi Konya davet ediyor.
Ben gidiyorum konuşuyorum Konya’da kendimce bir gündemim var konuşmak istediğim bir konu var onu anlatıp çekip gidiyorum. Benden bir hafta sonra Hayati Hoca gidiyor. Bir hafta önce benim orada çıktığımdan haberdar bile değil Hayati Hoca. Olmak zorunda da değil ne anlattığımı da bilmiyor belki çok benzer ya da çok da uzağımda bir mesele anlatıyor. İki hafta sonra Salih Erdim gidiyor. O da kendince bir konuşma yapıp gidiyor iki hafta sonra İsmail Kılıças’tan gidiyor.
Ben de diyorum ki bu böyle olmuyor bunda bir gariplik var bu sistematize edilmeli yani uyduruyorum. Selahattin ağabey orada okumanın önemini anlatıyor ya gitti ona dair konferans veriyor. Hiç arayı solatmadan bir sonraki hafta Tarık nasıl okuma yapmalıyız yapmalıyız başlıkta başka bir. Bir program da hedef doğrultusunda olmalı her şey diyorsun. Aynen öyle ya bu geliyor namaz diyor öteki geliyor sosyal medyadan uzak durun diyor öteki sağlıklı besleniyor öteki diyor karı işte evde hayır demeyi öğrenin falan. Anlatabiliyor muyum yani şöyle mesela konuya bak benim de linç edecekler ama aklıma konuya göre çok sevinden herhalde o büyükşehir belediyesinin konferans salonunu her hafta böyle birer cümle rastgele kesek çıkanlardan çok alakasız bir cümle çıkanlarını göreceksiniz. Çok haklısın büyük bir kafa karışıklığı var çünkü şöyle burası Hyde Park gibi Türkiye’nin kültür hayatı. Kültür hayatımız Hyde Park gibi Hyde Park’ta gelen geçen mikrofon açık mikrofon serbest mikrofon.
Herkes kafasındaki hikaye anlatıp gidiyor ama merkezi kültür sanat hayatını yönetmek diye bir dert Türkiye’de hiç olmamış. İşte ona kızıyorum ben. Cumhuriyet’in ilk yıllarında olmuş yanlış olmuş ondan sonra hiç olmamış. Bu iyi bir fikir değil mi? Ben diyorum ki sistematize edilsin yani devlet çağırsın Hayat Hocayı desin ki Hayat Hocam sizin mille şu şuşu şundan dolayı çok seviyor.
Bizim gençlerimiz bu ara şeyi ihmal ediyorlar mesela anne babaya saygıyı ihmal ediyorlar sizden spesifik bu konu özelinde bir hazırlık yapmanızı istirham ediyorlar desin. Onu geçtik kenara sonra beni çağırsın Hayat Hocadan sonra git de yıllara sen gideceksin. Sen de öğrencinin öğretmeni olan saygısından ve buna dair Osmanlı’dan Selçuk’tan işte falan örnekler getirip sunacaksın. Selahattin Yusuf sen de okumaya saygıyı kitaba saygıyı anlatacaksın okumanın harfin sayfanın mukaddesatından bahsedeceksin gibi. Yani aslında her bir figür bir sonrakini tamamlar nitelikte bir inşa süreci olacak. Yani bir büyük apartman inşa ederken değil mi herkesin önüne bir plan konuyor. Bakım bir eserini çalacağımızda herkesin nerede girip nerede çıkması gerektiği belli. O yüzden sen bir kültür inşa ediyorsun. Bu böyle rastgele olur mu bu iş ya? O yüzden bu özellikle belediyelerin şeyine söyleşi davetlerine çok gitmemeye başladım ben son yıllarda. Çünkü son zamanlarda zaten şunu söylemeye başlamıştım ve hala aynı görüşteyim.
Bazı nasihat artık olmasın mikrofonu gören büyük bir şehvet bu çok acayip bir şey yani. Mesela ismini tabii ki veremem bir okul beni lise öğrenciler mezuniyet bilmem nesline davet etmişti. Allah’ım yarabbim yani bin kişilik salonda oturmuşuz insanların protokol konuşmalarını dinle dinle diye 45 dakika sonra ben çıktım zaten çocuklar gürültü. Bitmişti çocuk zaten bütün toleransını tüketmiş. Hayır biz şart koşuyoruz şu anda bunu diyoruz ki eğer bizi çağırıyorsanız bizim önümüzde hoş geldiniz deyip 5 dakikayı geçmeyecek açılış konuşması yapacak biri olacak sonra hiç kimse konuşmayacak. Çünkü bana geleni kadar posaya çeviriyorsunuz izleyiciyi. İzleyeceği bir fenalık gelmiş oluyor. Mikrofon o kadar büyük bir arzun esnesi ki. Mikrofon değil kalabalık. Şimdi kendi konuştuğunda 20-30 kişiyi toplayamıyor senin de Hayati Hoca vesileseye bakıyor 5000 kişi onu büyülüyor evet işte diyor konuşuyor falan.
Bazı nasihatin bir kere sona ermesi lazım. Belli bir program belli bir içerik belli bir hedef olması lazım. Mesela ben gittiğimde bazı yerlerde anlıyorum yani hiç alakası yok. Bilmiyor yetmiyor derdi de değil. Sehat Dünusuf hocam diyor mesela. Hayır hoca hiçbir zaman hoca olacak bir durumum olmadı benim hayatta. Kendi halinde bir edebiyatçıyım yazarım ben ama neden? Çünkü o kadar çok programlarda hocam olmuş ki az alışkanlığına dönüştüm. Bana da hocam diyor hocam iftihar programı sunduğum için selakürat.
Mesela mesela. Ben yani Türkiye’de 3 yıl boyunca terikte de iftar sunan kategorik olarak artık bir dini lider bir kanaat önde.
Evet o zaman ne yapıyorsun yani romanımı yazayım sonra bırakayım kenara belki birisi günün birinde tesadüfen rastlar ayağını çarpar bir şey olur kafasını çarpar. Belki görür bilir eder filan biraz da utanıyoruz açıkçası yani. Yayın evlerimiz şunlar bunlar belli bir şeyde bir ideolojik kuşatma var tabi ki Türkiye’nin orta üst sınıflarının bir kuşatması bir rezervi var bize karşı belli.
Yani istediğin kadar sen ağzınla kuş tut ben ismim Selahattin Yusuf bir edebiyatçıyım bu kadar diyorsun hayır mutlaka sana bir etiket yapıştırıyor filan. Son yıllarda ben de bunu o kadar hissetmeye başladım ki lanet olsun dedim ben de doktorlar şeyler gibi yurt dışına gidiyorum Türkiye bir şey kaybetti o öreysiz bir şey kazandı şey var ya onun gibi. Sonra onu da anladım ki çok zor yani yurt dışında mesela son romanımın ben önemli bir katkı yaptığını düşünüyorum Türkiye edebiyatına. Tam ondan bahsedelim. Tam buraya bir girebilir miyim çok kısa abi o son roman kastettiği bu Türk Arzularından Eve Dönemezsin bu 1980’li yıllarda Doğu Karadenizli bir çocuğun bir hikayesini anlatıyor aslında. Yarı otobiyografik bir roman. Bu çocuk sizsiniz.
Evet ve bu romanın mesela ben ne bileyim ben başka dillerde başka kültürlerde de okunduğunda ortaya çıkacak şeyi çok merak ediyorum insani bir şey bu normal bir şey olduğunu düşünüyorum filan. Sonra bakıyorsun ki orada da networkler oluşmuş filan. Bir ara Twitter’da da yazdım mesela İsveç’te çevrilmesi için kulaklar için nasıl bir arkadaşım orada yaşayan bir arkadaşım gönüllü olmuştu sonra boyunun ölçüsünü aldı tabi Türkiye’de.
Türkiye’de özgürlüğün ve eşitliğin şampiyonluğunu yapan bir çevrenin orada bir sansür kurulu var. O sansür kurulundan geçmediği için Türkiye’den giden kitaplar ve ajansların işlerine orada siyanür döküyorlar üstüne filan lanet olsun kalsın filan dedim. Zaten bu başladığım son romanın şöyle yazılmasının da biraz o yüzden böyle iştahım kaçtı. Böyle bir durum bunu söylediğim için kibir filan adledilmesin kesinlikle samimiyetle tespit etmek isterim.
Türkiye’de edebiyat hele benim gibi düşünen dünyaya benim gibi bakan ama tekrar ediyorum bunun bir etiketi ve ismi yoktur. Israrla benim Selahattin Yusuf’tan başka bir ismim olsun istemem açıkçası. Bir insanın iştigal ettiği iş gerçekten salyangoz satmak gibi bir şey. Bazı insanlar diyor ki ne saçmalıyorsun acil işimiz var şurada seçimi kazanmamız lazım. Biri diyor ki manyak mısın gavurla ne işin var senin gavurun ismini ne anlatıp duruyorsun burayı.
Dost eski diyor bana bir tane Müslüman adamdan bahsetmem falan. Böyle kafamızı çarpa çarpa serseme salağa döne döne böyle ilerlediğimiz saçma sapan bir alacakaranlık tünel yani bu anlatabiliyor muyum? Halbuki o insanlara Fatih Sultan Mehmet’in noyaşlarda hangi eserleri okuduğunu bir getirip koysan önüne yani değil mi abi? Hamasete karşı direnmek o kadar zor bir direnç ki bu korkunç bir şey.
İnsanların bakıyorsun salon salon o kadar çok hamaset o kadar çok duygu ve gözyaşı istiyor ki fakat içinden yani bunu veremeyeceğim size ve bana küfredeceksiniz bir saat sonra bu konuşma bittiğinde diyorsun. Gerçekten öyle terk ediyorsun. Ama sen de anlat abi yani mesela dost eski hiç acı yaşamamış kanırt oradan abi gitsin işte. Kafkanın bacısı öldü. Ama işte ondan sonra evet onu anlatırsam sonra banyo yapmak istiyorum. Elimi ayağımı kusül abdesti almak istiyor insan öyle şeyler olunca.
O onu yapmak istemiyorum. Hediyeleri arabesk yapmak yok diyorsun. Evet. Peki hadi gel buraya çık bunların. Şimdi bu elinde kitapları var Selahattin abinin. Bunlardan en yenisi Eve dönemezsin. Bu çok güzel bir otobiyografik roman dediği bu. Ayrıca Şafak’tan çok önceli. O askerlik anılarım benim. Masumiyetin son günleri. Şu kitapla alakalı bir şey söyleyebilir miyim? Söyle. Şeyh’im, üstadım, efendim Saadettin Hacer hazretlerine hangi kitapları okumalıyım?
Özellikle gözden kaçırdığım mutlaka okumam gereken bunu yazmıştı. Vay arkadaş. Tamam. Saadettin’i o zaman bir kitap imzalayarak hediye etmek benim borcum olsun inşallah. Başka göklerin altında. İlk hikaye kitabı o benim. 2000 yılındaydı galiba. Ya şimdiki zaman nezinde benim işte bu üniversite son sınıftayken başladığım şeyler, yazılar. Gazetenin arka sayfasında. Niçin ağlıyorsun Elisabeth? Mutlu değil miyiz? Abi bu cümle şey değil mi?
Hayır, Niçin’in sözü. Akli şeyini yitiyor. Anlatır mısın abi onu? Şöyle oluyor. 1890 olacak. Çünkü son 10 yılı yatakta geçiriyor. Öyleydi galiba ya Niçin. Tam tarihini hatırlamıyorum ama son 10 yılı yavaş yavaş çıldırarak. Elisabeth’in kız kardeşi miydi? Elisabeth kız kardeşi. Kız kardeşini bir gün tabii şey bilince gidiyor geliyor Niçin’in ölüm döşeğinde. Sanelerce kalıyor efendim. Bir gün böyle kendine geldiğinde kız kardeş abi ilişkisi çok güzeldi. Benim hiç kız kardeşim yok senin var mı? Benim dört tane var. Ooo ne kadar büyük zengin bir adamsın sen. Tadını daha çok çıkar inşallah Bekir. Şöyle tüylerim diken diken oldu. Kız kardeşi abisine ağlıyor tabii. Abi bilincini kaybediyor o zaman zaman farkında ve onun hep yanında. Sonra gerçi bir çok şeyle suçlanacaktır Elisabeth. Niçin’in fikirlerini değiştirmekle şuna bununla filan Naziliye kadar giden şeyi onun başının altından çıkmıştır denir. Neyse kız kardeşi ağlıyor. Abisinin durumunu ağlıyor yani Niçin’in durumunu. Böyle büyük bir dehanın düştüğü o hale değil mi o trajik. Hem ona hem de çok insani bir şey. Abi yani o. Tabii tabii. Bilinci bir an yerine geliyor ve ağlarken görünce panikliyor. Ve şu soruyu soruyor. Niçin ağlıyorsun? Mutlu değil miyiz yoksa diyor. Şimdi bunu ilk okuduğumda çarpılmıştım ben.
Çünkü üniversitenin ilk yıllarından itibaren niçeyle ilgilenen birisiyim. Şöyle etkilemişti beni. Mutlu olup olmadığımızı bazen biz bilmeyiz birisinden sorarız. Başkasından sorarız evet. Bu hem çocuksu bir şeydir biliyor musun? Çocuk mutlu olup olmadığını annesinin yüz ifadesine bakarak kestirir. Babasının yüz ifadesine. Hatta tehlike. Mesela şurada araba o şeye çarptı. Korkunç bir şey. Çocuk onun ne olduğunu anlamak için döner annesinin yüzüne bakar.
Tabi babasının yüzünden okur onu. Ya da filmde ağlıyası gelir. Ağlamalı mıyım bakar. Annesiyle ilgili ağlıyosun. Devam mı? Aynı şey. Şimdi dünyanın o dönemdeki en zeki insanlarından birisi müthiş bir adamdır. Niçe gerçekten yani. Hiç değilse üslup itibariyle müthiştir. Keşke senin gibi Almanca bilseydim de. Bunun için Almanya’da doğup büyümek iyi olurdu Bekir. Müthiş bir deha bir çocuk sorusu soruyor ablasına. Bu an bana çok dramatik gelmişti ve onu edebiyat ve felsefe ile ilgili yazdığım her şeyin başlığı yapmam gerekir demiştim bunu. Tabi bazıları bunu agitatif bir melodram. Aynen. Tabii tabii Elizabeth alalım bu çok duygu kitabı falan sanıyor olabilirler. Öyle değil. Görümcesinin zulmünden kaçan bir gelenin. Eltiler arası ilişkilere bir yaklaşım. Bak abi bu aynı kitaptan bir tane daha var.
Peki abi bu kadar kitabının bizde bulunuyor olmasına ne diyorsun? Çok teşekkür ediyorum. Ben tabii gelmeden önce Doğan’a çok teşekkür ederim. Turku Haz kitaptaki benim arkadaşım her şeye yardım ediyor sağ olsun. Kitabı da size ulaştırmış. Ben bunun sadece burada olduğunu düşünüyordum. Evet yok. Romanımın burada olduğunu düşünüyorum. Eksik olmayasın. Peki abi 9 tane mi kitabın var? Sizin burada kütüphaneniz var gördüm. Çok da sevindim. Sağ olsunlar Allah razı olsun. 9 tane kitabım var evet. Hangisini okusunlar abi?
Bir tanesini alacaklar. 9’unu da alsınlar ister tabii deli yönel ama. Bir tatlı para ayırdıysa Selahattin’in hangi kitabından okusunlar? Sonuncusunu bence. Evet Önemes. Bunu arkadaşlar. Bunu da bir yanlış anlayabilir insanlar. Gerçekten en sevdiğim kitabım bu. Abdülhak Hamid’e sormuşlar en sevdiğiniz şiir hangisi? Makber kusurludur, kifayetsizdir ama en sevdiğim eserim odur dermiş.
Ben kusurlu kifayetsiz kısmını çıkarıyorum. Bence çok iyi bir olan. Evala. O zaman biz de şöyle bir katkıda bulunalım. Bu kitaptan 5 tane hemen yayından sonra imzalatıyoruz Selahattin Yusuf’a. Hemen bu videoyu beğenip altına yorum ekleyen herhangi bir yorum yazan bir çiçek bile bıraksanız aralarında yapacağız. Çekilişten 5 kişiye Selahattin Yusuf’un son kitabı Eve dönemezsinler imzalı adreslerine kargoyu da bize ödeyerek çünkü genelde böyle yaptı. Hayır kadro pahalı şey kadro pahalı diyorum ki. Kadro da pahalı, kargo da pahalı. Kargo pahalı gerçekten siz mi ödüyorsunuz?
Tabii ki bize ödüyoruz. Öteki centilmencedir ki kitabın değeri 20 lira kargo ücresinde 30 liradan veriyor. Ben de açıkçası bir sahaf şey var sitesi var. Söyleyeyim ismini Nadir Kitap bunun reklamını yapmak istiyorum. Oradan kitaplarımı alırım ben. Abicim bazen çoğu kitabın şeyinden daha pahalı kargo ücreti. O yüzden sordum sana. Gidip biz de alıp eve dönmek bazen daha ucuz alaylı olabilir. Evet evet evet. Evet öyle git, gel, geri gel daha ucuz. Üstelik bir de kitap kokusu alırsın dükkandan. Mis gibi.
Peki kitaplar bunlar 5 kişiye imzalı göndereceğiz videoyu beğenip altına bir yorum yazıyorsunuz. Hepsi bu. Peki Selahattin ağabey sosyal medya, youtube bir iki böyle içerik koymuşsun oraya ama o da televizyonda yapılan programlardan. Beceremiyorum ya. Bazen kurallar değişiyor. Mesela ripost bazı insanlar işte bu romanı okuyan insanlar bir alıntı yapıyorlar filan ben onu şey yapmak istiyorum açıkçası. Ripost denen bir şey var ya onu aynısını alıp kendi sayfana aktarabiliyorsun. Ben onu becerememeye başladım. Kural mı değişti ne oldu? Onu bilmiyorum ben hiç ripost yapmadım. Ben birisine sormuş öğrenmiştim onun kuralları nasıl olduğunu şimdi yapamıyorum mesela. Düşünmez misin ağabey yani bunun için böyle bir youtube kendi okuyucularında buluşmak için ille de çok büyük prodüksiyonlara ihtiyacın yok. Cep telefonundan bile akşamları yarım saat böyle ona bir vakit ayırsan yarım saat bir has bir hal yani ille de her şey çok büyük stüdyolarda büyük bortkes kameralarla olmak zorunda değil ki şu an teknoloji buna müsait düşünmez misin böyle bir şey ağabey? Bir şey söyleyeyim bu interaktif olabiliyor mu? Evet. Yani dinleyenler soru sorabiliyor mu? Tabii ki. Ya benim böyle bir arkadaşım dedi ki youtube kanalı kur hiç değilse ntv deki yorumlarını oraya aktar dediler. Buradan teşekkür ederim. Nermin yurteri izin verdi dedi ki prensip olarak aslında böyle bir şeyimiz yok. Vermezler. Vermeyiz dedi ama bu edebiyat sağ olsun teşekkür ederim tekrar. Ama dedi sen evet bunu sen koy dedi. Onu beceremedik mesela. Bir arkadaşım yapıyordu o durdu.
Ama bir youtube kanalı kurdum şimdi galiba 800 kişi filan var. İnsanlar sana soru sorabilirler. Her hafta bir serle ha belirleyebilirsin. Şeyde mi youtube kanalı? Youtube da da instagram da da hatta ikisinde de aynı anda da yapabilirsin şu an telefonların hepsi buna müsait. Girersin yayına onlar yorumlarda mesela bu hafta işte dönüşümü konuşacağız. Kafka konuşacağız neyse bir konu o konu özelinde seni okuyucular sana soruyor ya da bu hafta eve dönemesin kitabını tahmini yapacağız. En beğendi cümleleri yazın falan bir sürü iş yapılabilir ağabey aslında.
Ya konuşma kısmı biliyor musun Bekir şey gibi geliyor bana biraz böyle fazladan gibi geliyor ve bunu zaten ntv’de yapıyorum ve bu yeter diye düşünüyorum. Hayır olur mu öyle şey ntv’de nermin hanımın sorduğu sorularına cevap veriyorsun. Gülay afşarın. Gülay hanımın sorularına cevap veriyorsun. Bu yeter diyorum ama. Hayır yetmez ağabey. Yetmez mi diyorsun? Hayır. Peki bir süre sonra sürekli konuşan bir insana dönüşürsek ne olur? Bir süre sonra ölçüsü ne ağabey her akşam sana tik tok da canlı yayın yap demiyorum ki haftada bir iki haftada bir bir tane yayın yapacaksın.
Bu olmalı. Bak bir şey söyleyeyim isim vermeyeceğim. Benim bir tane bu meslekten bir ağabeyim fotoğraf çekinmekten imza vermekten hoşlanmıyor. Yani hatta nefret ediyor bundan tamam mı? Hatta yer yer böyle kızdığı da oluyor yani uzak durun hayır istemiyorum falan bilmem ne diye. Bir ara ne kadar bunaltılarsa bunu beni aradı. Şimdi dedi sen dedi bu fotoğraf çekinme ve imza verme işini nasıl yönetiyorsun bana anlat dedi. Dedim ki fotoğrafta çekiniyorum imzada atıyorum. Peki dedi canın sıkkınsa gülümsüyorum dedi.
Bu çok zor dedi. Bu çok zor doğru. Bu çok zor dedi. Bunu niye yapmalıyız ki dedi. Bak anlatayım. Rize’de bir ilçede büyük bir Selahattin Yusuf hayranı bütün kitaplarını almışım. İlçeye gelmemiş gitmiş ilden tedarik etmişim telefonla. Ruhalin değişiyor zaten. Bütün kitaplarını almışım okumuşum notlar almışım. Bir yerde bir yerde çıkmış hemen yorum yapmışım. Selahattin ağabeyi çıkardığınız için çok teşekkür ederim. Onu daha fazla ekranda görmek istiyoruz falan sürekli. Ve yıllar sonra duymuşum ki Rize’nin o ilçesine geliyor benim yaşadığım ilçeye. Günler öncesinden bütün tanıdıklarıma haber vermişim. Geçmiş en önden yer ayarlamışım. Birazcık da akıllık edip ilçenin belediyesinden bir çalışanla çıkış kapısından arka kapıdan çıkacağını öğrenmişim. Tam Selahattin ağabey konferansı bitirmiş çıkmış hazır olmuşum. Selahattin ağabey bir fotoğraf çekinebilir miyiz diye sormuş. Tabii gülümsemez misin? Sen de demişsin ki nefret ediyorum kardeşim bir uçaklaş. Hayır hayır bir şey söyleyeyim. Şimdi şunu demek istiyorum bu ağabey dedim bu o adamın senin üzerindeki hakkıdır. Tabii ki. Bu senin lütfun değil bu senin bir zorunluluğun. Sen ona fotoğraf çekilmek zorundasın. Kapıya gelenin bizi ne kadar takip ettiğini ya da ne kadar bizimle yaşadığını bilmiyoruz. Ne var yani gülümseyiver çek fotoğrafını çocuk gitsin mutlu olsun. Dolayısıyla hani en azından iki haftada bir canlı yayın yapmalıyız derken o da onların bizim üzerimizdeki hakkı. Okuyucunun benim üzerimdeki hakkı olduğunu düşünüyorum ben ne açıyanı bilmiyorum.
Haklısın ama şu soruyu soracağım sana Bekir neden yazılı olarak bunu yaptığımızda haklarını teslim etmiş olmuyoruz. Yani sonuçta ben konuşmadığımda yazıyorum ve kalıyor bunlar gördüğün gibi. Evet. Bununla biz mesela borcumuzu bir parça ifa etmiş olmuyor muyuz? Varsa öyle bir borç kendimizde bir şeye konumlandırmıyor. Hayır seninle en azından merhaba demek istiyorlar. En azından dinimizin öğretisine baktığında Efendimiz aleyhisselatü vesselam da Kur’an’ı açıklar çeker giderdi.
Ashabı ona temas etmek istedi. Tanımak istedi. Yakın olmak istedi. Ya ben zaten şöyle düşünüyorum muhabbetin zaten muadili yokmuş. Onun bereketi başka yani. Tabii canım. Yani karşılıklı bir şeyin göz temasının muhabbetin. Abi gel yapalım mı? Musahabe yani. Ben şey yaparım hocam sana. Bazı tüyalar verebilirim sana yani. Allah razı olsun. Peki. Abi şimdi aslında hiç konuşacağımız konuyu konuşamadık fark ettin değil mi? Olsun. Belki de dolaylı olarak konuştuk.
Çok kısa. 3-4 dakikanız var. Orada da şunu öğrenmek istiyorum. Şimdi kitap fuarlarına gidiyoruz. Bununla ilgili seni yorumda almayı çok istiyorum. Kitap fuarlarına gidiyoruz. Dolu dolu abi. Tüyaap müyaap. Şimdi hele belediyeler, içe belediyeleri bile kitap fuarları yapmaya başladılar. Ve doluyor taşıyor. Bir yandan çok mutlu edici bu. Çok sevindirici. Herhangi abuk subuk bir şeyle meşgul olacak. İnsanlar kitaba dokunuyorlar. Çocuklarla kitap alıyorlar. Kitap seçmeyi öğreniyorlar en azından. Bunun sende olumunu buluyorsun herhalde değil mi kitap fuarlarına? Tabii ki.
Okunma oranlarına baktığımızda ya da toplumun genel tırnak içerisinde haline baktığımızda halde çok fazla değişiklik yok sanki. Evet doğru. Katılır mısın bu teslim? Neden böyle? Katılıyorum. Şöyle. Bunun iki şey var. İki vitesli bir açıklaması var benim kafamda. Bir genel siyasetle ilgili Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla ilgili bir mesele var.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Cumhuriyet elitleri bir ideolojiyi, bir dünyaya bakışı, doğruluğu yanlışlığı başka bir mesele tartışılır. Anadolu’ya niye kutsal meslek öğretmenlik? Çünkü Cumhuriyet ideolojisini Anadolu’ya doğru yayacak olan meşale bu öğretmen. Ve çok yüksek maaş alırlar. O meşale, o meşale. Tabii yani onu da sembolize ediyor. Meşalenin sembolize etmediği çok az şey var zaten. Neyse.
Aydınlık, modernite’nin şeyidir meşale. Aydınlık, aydın. Almancası neydi? Litnung. Litnung mu? Neydi? Litnung. Lih-tung. Lih-tung. Lih-tung. Haydi gel dedi geçer. De-loy-tung denir anasını. De-loy-tung. Aydınlanma. E o şey ateşle aydınlanacak. Şimdi fakat Anadolu’da buna karşı bir direnç var malum. Bunu itiraf edelim, tespit edelim. Zaten bilinen bir şey bu. Anadolu’da buna bir direnç var.
Benim romanda, kulaklar çınlasını, onu fark etmiş. Fark ettiğine çok sevindim. Necmi Alpay’ın yazısında. Köye gelen öğretmenin, köyün efkâr-ı umûmiyesiyle bir temas noktası var. Onu ben dogma kelimesiyle karşıladım. Bir çocuğun zihninde yolaştığı kriz. Öğretmen bir dünya teklif ediyor. Köye gelmiş, meşaleyle gelmiş. Köyün bin yıldır devam eden başka bir şeyi var. Perspektifi yaklaşımlı… Işıklara, ya da ışık kaynakları var. Kandil ve meşale çatışması. O kıvılcımı, o kıvılcıma bir dogma kelimesiyle karşıladım. Ve roman boyunca gidiyor. İlk çocuğun, o çocuk benim, otobiyografik bir roman. İlk çocuğun okul müfredatıyla ve o tırnak içindeki aydınlıkla ilk karşılaşması, ilk göz kamaşmasıyla üstlendiği şey…
Hayal dünyası, büyük adam olma hayalleri, şunlar bunlar, modern hayatını ona vaat ettiği her şeye başladığını düşünüyor çocuk. Fakat evde büyük bir şey var, blokaj var buna karşı. O nedir? Kitaplar besmelesiz. Bu kriz noktası. Besmelesiz bunlar. Bunu ben yaşadım yahu. Rahmetli babaannem böyle derdi ben ilkokula giderken. Besmelesiz kitaplarını niye okuyorsun derdi. Şimdi, bu kriz noktasını yazmayan bir yazar…
Ben yazana kadar kimse yazmadı ya. Köy romanları yazıldı bu memlekette. 50’lerden beri her şey anlatıldı. Hepsi hamaset, hepsi karton. Çoğu hiç değilse. Kimse bu karşılaşmayı yazmamış ya. Çok şaşırtıcı bir şey. Şimdi bu, bu ne demek biliyor musun Bekir? Şimdi bu günlerde şunun gibi bir Arap arkadaşımız, sanatçı arkadaşımız, Trabzon uçağında çok fazla Arap buldu.
Şimdi, Uzun gölde çok Arapça tabele varmış efendim. Halk neden rahatsız değil? Bir, esnaf para kazanıyor. Rahatsız olmaz. Çünkü açlıktan ölür yani. Dağ orası. Dağ, dağ. İki, bu Arapça tabeleleri siz, Cumhuriyet’in ilk yıllarında… Bakınız burada bir hamaset yapmıyorum ben. Herhangi bir siyasi parti, şubu adına konuşmuyorum. Burada bir edebiyatçı, bir yazar olarak konuşuyorum ben. Zaten öyleyim hayatımda da. Yanlış anlaşılmak istemem. Harcanır çünkü. Hakkım, hakkı değil insanların. Söylediğim şeyleri ucuza satın almış olurlar ve bunu hak etmem ben. O yüzden bir yazar olarak bir şeyi açmaya ve deşelemeye çalışıyorum. Şimdi o tabeleleri harfleriyle, Arap harfleriyle yazılı kitapları jandarma gördüğünde, benim babaannem bunlardan birisi, kovalıyor camiden, ormana saklanıyorlar. Ağaç kökleriyle, bilmem ne yapraklarıyla besleniyorlar ormanlarda. Bu Doğu Karadeniz bölgesinde bir de Rus işgalinde 1916’da olmuş. İki kere olmuş. Ne oldu şimdi? Şimdi o tabeladan senin irkildiğin gibi irkilmiyor. Zaten o tabelayı koynunda, koltuğun altında taşıdığı için ormana doğru kaçırılan jandarma önünden panikle, bilmem, dehşetle kovalanmış ve saklanmış olan Arapça tabela olduğu için koltuğun altında. İnsanların, çocuklarının o dükkanlar, o Arapça tabelaya baktığında senin gibi irkilmiyor ki.
Öyle bir hikayesi yok. Sen onu bile bilmiyorsun be gerizekalı. Sen bunu bile bilmiyorsun, bu hikayeyi bile bilmiyorsun sen. Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Sen sadece bir etiketin peşinde kariyer ve karizma devşirmeye çalışan bir zavallısın. Bir garibanın tekisin sen. Memleketinle ilgili hiçbir şey bilmiyorsun. Trabzon uçağı, Trabzon’a giden uçağın içinde ne döndüğünü hiç bilmiyorsun. Ama söylemek zorunda olduğun bir şey var. Kimse bunu söyle. Bir beton denizine dönüşüyor. Doğru.
Uzun göl dediğin yer bir beton denizine dönüştü. Doğru. Her düz, bizim orada düz yer bulmak çok zordur. Böyle bir bir şu masa kadar yer olsa biz top oynardık orada Bekir. Bizim orası gerçekten düz memleket değildir. Her yeri kazdı ve beton döktüler. Doğru. Beton şehveti doğru. Bunları söyle be kardeşim. Bunlar doğru çünkü. Bunlar çirkinlik. Ormanın içinden bakıyorsun. Balta girmemiş ormanların içinde camiler var. Güzel, lazım. Beşte üç oranındadır. Yani beş oranında minare ise üç oranında kubbe yüksekliğidir. Altın oran budur. Bunu bulmuştur medeniyet. Uygarlığımız bunu bulmuş, tespit etmiştir. Ne beş üç oranı o kadar yüksek minare yapıyorlar ki? Karadeniz insanında böyle bir iddia vardır. Tabii tabii. O yeşil, pavyon ışıklarıyla yeşil onu bir de donatıyorlar o minareleri. Ne kadar yüksekse o kadar Allah’a yakın olduğunu falan mı düşünüyorlar artık bilmiyorum ne nane yediklerini. Fakat bu çirkinlikleri söyle sen kardeşim. Öbürü çirkinlik ve o bir travma. O bambaşka bir şey. O başka bir şey. O daha siyasi ya daha. Bütün bunların her tarafını da konuşmak. Açık yüreklilikle ortaya koymak ve memleketin halini ortaya koymak. Şimdi buradan diyeceksin ki Türkiye’deki okuma kültürünün niteliksizliğinin ne alakası var? Şöyle bir alakasız bu kadar. Devlet kurulurken halk adına kurulduğu söylenmiş halka rağmen ve halkın incitilmesine rağmen müesses nizama dönüştürülmüş,
tesis edilmeye çalışılmış. İşte bir şeye röportaj verdiğimde söyleşti de söylemiştim. Yahu tarım kredileri bile Cumhuriyet’in ilk yıllarında tabii ki yani bir vatan kurtulmuş ve memleket yükselecek kalkınacak. Ne olursa olsun. Cumhuriyet elitleri çoğu Abdülhamid’in öğrencisi bunlar savaşçı gözü pek şey insanlar memleket böyle kalkınacak diye inanmış.
Onlar subay felsefeci değil, sosyolog değil, teolog değil, askeri tedbirlerle bir memleketin müreffeh aydın kalkınmış ve şey olacağını düşünüyorlar, uygar olacağını düşünüyorlar. Düşünmüşler. Peki neye yol açmış biz ona bakalım şimdi. Kasabalarda şehirlerde küçük bir elit zümre memleketin kaymağını da yutan onlar. Diyeceksin ki şimdi de var mı öyle bir şey? Sadece şimdi değil, sonsuzluk da var. Her yerde her zaman var.
Hep de olacak. Hep de olacak evet tabii ki. Onlar kaymağını yiyor. Gelen tarım kredi şeylerini bile bu konuda bir doktora tezi okudum. Tarım kredisi için memleketin üç kuruş parası kasabaya gelecekse gene o ekip o Fıraklı, Papyonlu ekip onu tüketiyor. Bir de kültür havası basıyor köylüye, ahaliye. Şimdi bunu niye böyle söylüyorum? Şunun için söylüyorum. O ahalinin o Papyonlu, Papyonlu adamın kültürüne karşı yaklaşımını teşrih etmek için söylüyorum. Nedir bu yaklaşım? Soğuk bir yaklaşımdır yahu. Bu romanın içine o yüzden onu koydum. Dayatmacı ve üstten bir yaklaşım. Evet. O mesafe kapanmadı. O mesafeyi şimdi hamasetle ben işte dini bir hesapta diskurla filan kapatmaya çalışıyoruz. Orada da büyük bir kasabalılık, büyük bir rüküşlük, bir tuhaflık var. Karman çorman bir iş bu. Şu anda Türkiye’nin okumayla ilgili meselesi Türkiye’nin genel büyük majör sorunları ile ilgili meselesiyle aynıdır. Bence öyle. Hangi yoldan çünkü gideceğimizi bilemiyoruz. Burada ne olacak? Henüz bence AK Parti hükümetinin yapmadığı bir şey yapılmak zorundadır. Tamam, derstik çok açıldı güzel. O çok oldu güzel. Okullar, yurtlar şunlar bunlar. Millet futbolhaneleri falan süper işler. Harika işler. Gönül rahatlığıyla ve dürüstçe cesaretle bunu herkes bilmeli ve söylemeli gerçekten tesis olarak mükemmel. Fakat içerikte sorunlarımız var. Diyebilir ki Kültür Bakanı ya da Milli Eğitim Bakanı. İyi de kardeşim. İçeri de mi ben yazayım? Ben mi? Hayır. Yeterli şey yok ki. Yok yani. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaokul lise mezununu öğretmen yapmak zorunda. Ne yapacak ya? Başka kimse yok çünkü. Lise mezunu çok büyük bürokrat olacak. Mecbur. Şu anda da ona benzer bir şey var. Çünkü bu kadar çok üniversite ama içinde ne kadar öğretim üyemiz var bizim. Tamam 85 milyonumuz ama bu kadar büyük üç dil bilen profesörümüz, doçentimiz, şuyumuz, buyumuz her dalda, sonsuz neredeyse şeyimiz var mı? Bence yok. İçerik şeyimiz var, meselemiz var. Eyvallah. Burada dikkatli titiz bir şeyle, muhakemeyle ama örgün eğitimde edebiyat meselesi daha ciddiyetle ele alınabilir.
Çünkü ben edebiyatı bütün meselenlerin temelindeki bir nokta olarak görüyorum. Muhakemeyi geliştiren bir şeydir edebiyat ve felsefe. Doğrudan muhakemeyi besleyen bir şeydir ve bunun etkileri çok yönlü ve şimdiden hayal edemeyeceğimiz sonuçlara yol açabilecek bir şey var bunun. İmkanı ve kapasitesi var. Güzel dağıttın meseleyi. Yok çok güzel anlattın abi. Çok güzel anlattın. Çünkü hani edebiyat tost ayeski, tost ay olsa da olur, olmasa da olur kafasıyla.
Asla. Ekmek olmaya olması olur ama tost ayeski olması olmaz. Ben bir kitapçıda şunu görmüştüm diyor ki ben diyor dünya klasiklerini istiyorum ama diyor böyle daha böyle mavi tonlarda basılmış bir şey var mı diyor. Çünkü benim kütüphanenin rengi diyor. Çok iyiymiş bu. Çok iyiymiş. Bir şey diyecektim abla boyun devrilmesin inşallah. Abi teşekkür ederim. O çok iyiymiş. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Çok sağ olun. Zarif davetin için Bekircim başarılar dilerim. Çok teşekkür ederim. İhtiyacımız da olacak.
Eve dönemezsin Selahattin Yusuf’un son romanı. Bu videonun altına yorum yazıp videoyu beğenen arkadaşlar 5 kişiye biz Bekir Develi YouTube kanalı olarak kapısına kadar göndereceğiz inşallah. Bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Ahiriniz evvelinizden hayırlı olsun.
Hoşça kal.
İlk Yorumu Siz Yapın