İslam Coğrafyası İçin Türkiye’nin Önemi | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Taha Kılınç | 4K
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=MCJTM1qbZpE.
Online alışverişte güven arayanların adresi, Özboyacı Altın, Bekir Develi ile peynir gemisini sunar.
Bu mübarek cuma akşamında böyle enerjimiz tavanda inşallah güzel bir programla bugün bu güzel cuma akşamınıza bir saatte olsa sizlere eşlik etmek üzere yine huzurlarınızdayız. Bugün çok kıymetli bir dostum var. Kendisi hakikaten değerli, donanımlı. Öyle bizim gibi ekranların da öyle değil yani. Adam okumuş hocam. Adam okumuş. 17 tane kitabı var.
Derin tarihin genel yönetmeni o derginin aynı zamanda Yeniş Afak’ta yazıyor. Konferanslara gidiyor. Gençler ve dahi bizler çok istifade ediyoruz. Çok kıymetli yazar, güzel konuşur, güzel söyler. Taha Kılınç bizlerle beraber. Merhaba. Abi nasılsın? Abi Elhamdülillah. Sen nasılsın? İyi misin? Halin, vahin. Şükürler olsun. Arapların böyle güzel bir şeyi var böyle. Biz hani genelde iyi isek Elhamdülillah diyoruz ya. Onlar diyorlar ki Elhamdülillah devamında neyse o. Ama önce bir Elhamdülillah.
Tabii tabii. Yani önce bir Elhamdülillah. Biz de şeydir böyle kötü isek Elhamdülillah demeyiz. Hani bugün çok fenayım işte moralim bozucu şu var bu var çok hoşuma giderdi. O yüzden Elhamdülillah her halü kerdi. Elhamdülillah Elhamdülillah. Elhamdülillah. Devam eder. Tevhid Sival Kufri ve Adalâ. Şey diyor mesela Allah dostunun biri rahatlıklanmış doktor gidiyor. Doktor ona gidiyor. Diyor ki efendim rahatsızlığınız ne diyor? Estağfurullah diyor bir rahatsızlığımız yok.
Allah’ın bize verdiğinden rahatsız değiliz diyor sadece tedbiren sizi çağırdık diyor. Ne kadar güzel ne kadar ince. Peki Taha abi hangisi daha fazla sende derin tarih genel yönetmenliği mi yoksa bir gazete yazarlığımı hangisi galebe ediyor? Ya şöyle bana soruyorlar. Hatta bir konferansta birisi yekten soruyor. Sen ne yapıyorsun? Hani bütün bu faaliyetler bütün bu faaliyete ne anlama geliyor? Ben şey diyorum yani hani girişte sen de ifade et ne yapayım? Yani seyahatler oluyor. Konferanslar oluyor.
İşte İslam dünyasının farklı yerlerinden belki oradan işte kendimize görebildiğim şeyler oluyor. Böyle yapmaya çalışırım şeyi oraları yani sınırımızın dışını buraya tercüme etmek ya da aktarmak olarak konumlandırmaya çalışıyorum yıllardır. Dolayısıyla derin tarih dergisine gelen yeni yönetmenliğin işte bir buçuk yıl olduğu üstlendiğimden beri de. Yani dedik derginin böyle zaten bir çizgisi vardı onu daha da genişletelim. İşte gazetede haftanın iki günü yazıyorum orada da aynı şekilde İslam dünyasının farklı yerlerinden buraya.
Biraz da hani kendimi okurun yerine koyarak da ben olsam neyi bilmek isterdim ya da bizim bir neyi bilmemiz güzel olur gibi düşünmeye çalışarak. E faaliyetler bu çerçevede. Allah mübarek etsin bu İslam dünyasından haberdar oluş şekliniz oradaki tanıdık ve bağlantılar vesilesiyle mi yoksa bizzat gidip düzenli seyahat edip oradaki durumu havayı da teneffüs ediyor musunuz? Aslında ikisi beraber hani bu şey gibi hani çok okuyan mübille çok gezen mübille. Ben hep gezerek okuyan diyorum.
Aynen ben de aynı şeyi söylüyorum yani çünkü İslam dünyasında pratik var bir yaşanan gerçeklikler var bir de işin teorik arka planı var. İkisinden birine fazla meylettiğiniz zaman yanılga artıyor. Yani çok fazla okuduğunuzda evet çok şeyler bile biliyorsunuz okuyorsunuz ama sahada yaşananlarla acaba okuduklarınız gerçekten uyuşuyor mu önemli bir şey. Pratik de böyle mi acaba? Ama ya da bazen çok fazla sahaya daldığınızda da işte pratik de yaşanan şeyler de sizi eğer teorik anlamda kendinizi beslemezseniz yanıltabiliyor. Bu açıdan ikisini böyle beraber götürmeye çalışarak aslında hareket ediyorum. Bir de yani mutlaka yerinde görmemiz gereken şeyler var. Yani mesela bir Kudüs’ü görmek lazım. Kudüs’ü görmeden hani Filistin davasıyla ilgili Kudüs’le ilgili hatta İslam tarihinin hani geneliyle ilgili böyle söylenince her şey eksik kalıyor. Öbür taraftan bir Özbekistan coğrafyasında işte Buhara, İslama, Kantide’yi görmek lazım. Aynı şekilde bir Kahire, İskenderiye’yi görmek lazım. Balkanları görmek lazım. Bir Endülüs’ü görmek lazım.
Dolayısıyla bilgi kaynağı dediğimizde hem pratik hem teorik beraber ilerliyor. Abi peki şimdi mesela direkt yekten konuya gireyim. Gönül coğrafyamız diye tanımladığımız ve son zamanlarda çokça da kullanılan bir tabir var. İşte Halep’ten, Bağdat’tan az önce bahsettiğiniz gibi Kudüs, Şerif’ten, Saray, Bosna’dan bahsederken burası bizim gönül coğrafyamız diyorsun. Fakat diğer tarafa baktığımızda Kahire’yle kavgalıyız aslında bir anlamda. Hani değil mi? Sisi yönetimiydi bilmem neydi orada ihvana yapılanlar sıkıntı. Suriye’ye bakıyoruz zaten ortada. İran dediğimizde bambaşka bir gündemimiz oluyor. Suud’lara baktığımızda hani onlarla ilgili başka bir ayrımcılığımız var. Yani gönül coğrafyası ismi çok güzel de pratik de aslında çok devam etmiyor. Bizim aramızda her ülkeyle o coğrafyada kastettiğimiz her ülkenin kapısında ayrı bir duvar örülmüş duruyor. Bunu nasıl anlamalıyız? Bunları biz mi ördük? Bunlar gerçekten çok büyük sorunlar mı? Yoksa biz mi abartıyoruz? Nedir sıkıntı? Yani bu gönül coğrafyamız söyleme güzel bir söylem ama içini dolduramıyor oluşumuzun temel sebebi. Ne siz Cagat? Bu söylediğin noktayı abi şöyle bir yerden açarak cevaplayacağım. 2019’da biliyorsunuz Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde iki tane camiye İslam merkezinin saldırı düzenlendi. Orada çok güzel bir kardeşimiz şehit edildi. Hatta işte o cani terörist saldırı yayınladı falan. Pratik bir soru mesela. Gönül coğrafyamız dediğimizde kastettiğimiz yere mesela Christchurch girer mi?
Girtmez. Yani pratik de. Pratik de değil. İslam dünyası neresidir sorusunu sorduğumuzda. Kimse St.George’de böyle bir soru söylemez. New York mesela. Şimdi New York’a İslam dünyası der misiniz? Kimse demez. Fransa’ya der misiniz? İngiltere’ye. Yani klasik İslam dünyası tanımış ne değil ama bugün milyonlarca Müslüman yaşıyor bizim klasik İslam dünyası dediğimiz yerin dışında. Biraz böyle bizim hani zihinlerimizdeki o işte hep söylüyoruz. İşte geldiler, sınırları çizdiler, haritaları işte aramızda sınırlar koydular. Aslında o sınırları biz sanki böyle yapılan yetmiyormuş gibi biraz daha böyle öteye götürüyoruz.
Yani bugün mesela İslam dünyası dediğimizde şu anda mesela aslında yapılacak olan yeni tanımlarda belki de bütün dünya kastetme gerekir. Ben artık öyle anlatıyorum. Çünkü geçtiğimiz 100 yılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun işte dağıldığı süreçte ya da İmparatorluğu hemen dağıldıktan sonra İslam dünyası dediğimizde klasik olarak bir sınır vardı. İşte Asya içlerinden Endülüs, Atlas Okyanus’un sınırlarına kadar Kuzey Afrika, Afrika’nın içlerine doğru küçük bir hat işte Hicazi vs. falan. Ama bugün baktığımız zaman işte Rusya’da milyonlarca Müslüman yaşıyor.
Tabii Almanya’da öyle isimli. Almanya öyle isimli, Norveç’te öyle yani Güney Amerika, Keza milyonlarca Müslüman yaşıyor. Lübnan’dan Suriye’den çok Müslüman da göç etti oraya falan. Şimdi böyle baktığımız zaman aslında gönül coğrafyamız hani şeyi böyle bizim kastettiğimiz biçimde çok dar kalıyor. Yani bizim dilimizdeki tanımı. Şu anda bütün dünya hem bir taraftan Allah’ın arzı diyoruz. Bir taraftan daha başka bir lütfet. Ama bir taraftan böyle çiziyoruz hukukları. Bir yanlış demiş olmaz değil mi Tahabi? İslam coğrafyası tabiri aslında çok İslami bir tabir değil. Çünkü Asr-ı Saadet’e baktığında ya da Raşit Halifeler döneminde komutanların, Ashab-ı Kiram’ın yeryüzüne dağılış şekline baktığında onlar böyle bir hudut, bir tahditle çıkmadılar. Mesela bir örnek var çok enteresan çok her seferinde çok dikkatini çeker. Tunus’un mesela Kayravan diye bir şehri var. Kayravan Türkiye’deki karavan kelimesi aslında yani ordugah olarak kurulmuş. Okupabin Nafi diye bir tane çok önemli bir Arap cengaver.
Yol pomada tartışılır. Kendisi Atlas Okyanusu’nun kıyısına kadar gidiyor. Atını böyle denize sürüyor. Çok önemli bir doğası var orada. Allah’ım diyor. Eğer karşıma şu deniz çıkmamış olsaydı senin ismini yaymak için ta bunun da ötesine geçerdim. Sonra Ukbe Kayravan’ın kurucusu zaten orada Ukbe. Bir Nafi Camii bugün de hala ayakta. Dönerken içeriden bir rota takip ediyor bugünkü cezaerinin ortalarında. Ve bugün Biskara diye bir şehir var. O şehrin bulunduğu yerde bir tuzağa düşürülüyor, bir pusuya düşürülüyor. Orada şehit ediliyor. Orada bugün onun türbesi var. Nafi Ukbe. Doğum yeri Mekke. Kurduğu şehir Tunus. Gittiği yer Atlas Okyanusu. Gelip dönüp şehit olduğu yer cezaerinin içinde ortada bir yer. Şimdi diyorum ki yani bazen böyle yerimizden böyle kalkmaya üşeniriz ya bir şey yapmak. Ya da bir kitabın kapağını açmaya falan. Ya diyorum nasıl bir motivasyon, nasıl bir İslam’ı yaymak isteği. Bu açıdan da bakınca hani sen ifade ettin. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın vefatından sonra tabi bu aynı zamanda onun yetiştirdiği neslinin her birinin müsakil anlamında birer kurucu insan şahsiyet olduğunu da gösteriyor. Yani her gittikleri yerde bir çınar, bir ağaç büyümüş. İşte Eba Ayub el Ensari’ye en önemli. 93 yaşında ne işin var İstanbul’da yani. Hani eğip diyoruz ama temelde sorumlusu gereken soru. Burada ne işi var? Geçen de bir programda da söylemiştim bunu. Bilmiyorum katılır mısınız ağabey? Yani Ashab-ı Kiram’dan birine tekrar can verilse, günümüzü gelse böyle. Bize birçok konuya tahakkup eder. Hayretle yaklaşır. Ama mesela en çok şaşıracağı şeylerden biri aile mezarlıklarımız olur.
İşte büyük babam, babam babası, dedem, kardeşlerim falan. Diyecek yani siz hepiniz bu doğduğunuz topraklardan ördünüz. Yani hiç mi ayrılmadınız? Hiç mi ilahi kelimetullah’a hizmet etmek için Allah’ın ismini ötelere taşımak için hiç mi yerinizden kalkmadınız? Diyecektir herhalde bize değil mi? Yani o sınırları işte hani demin soruya da geleceğim. Düşündüğüm zaman her yolculukta da bu aklıma gelir. Yani diyorum bizim bugün işte uçakla ya da böyle bir takım vasıtalarla böyle seyahat ettiğimiz yerlere insanlar gitmişler.
Mesela Semarkand’ta işte Kusem bin Abbas’ın şahı Zindakabüstan’ı, Hazreti Abbas’ın oğlu Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın kuzeni. Orada mesela kabri, yine başka yerlerde işte Çin’de sahabeleri atıf edilen kabirler başka yerler. Böyle düşününce hani bizim şimdiki zihnimizdeki sınırlar böyle sanki birkaç aşamalı bir aşınmaya uğramış gibi. Yani bir imparatorluğumuzun yıkılmasından sonraki o işte buhran dönemindeki sınırların çizilmesi. Sonra modern dönem, ulus devletler, milliyetçilik falan filan.
Sonra derken böyle zihnimizi böyle bir yerde böyle tuttuğumuz için en azından burayı da kaybetmeyeyim diye. Bu sefer sanki bütün dünyanın bizim için hani potansiyel bir aslında hedef olduğu gerçeğini sanki biraz ıskalıyoruz gibi. Ayrıca bir tespit. Ve gönül coğrafyası deyince sanki birazcık Osmanlı bazılar düşünüyor. Evet evet. Mesela Endonezya, Malize’ye kimse aklına gelmiyor böyle yoldan. Tabii. Halbuki Hindistan mesela ne kadar kaç milyar Müslüman var orada yani. Mesela şey çok enteresan. Şimdi sen şey deyince abi Hindistan deyince mesela Babilirler. Şimdi bunu biz konuşuyoruz. Hatta biz dergide de özel bir sayıda yaptık Babilirler sayısı. Ne biliyoruz mesela Babilirler hakkında? Şimdi Memlulilerle ilgili biraz biliyoruz çünkü Allah’tan Osmanlılarla savaşmış da hani muhatap olmuşuz yani. Çünkü öbür türlü belki hiç onu şey yapmayacaktık hani radarımıza girmeyecektik. Ben mesela özellikle böyle uzak coğrafyları gittiğim zaman bazen işte arkadaşlarla falan da gidiyoruz. İşte farklı yerlerde o şeyi görüyorum. Yani Osmanlı ile ilişki kurabildiğimiz oranda coğrafyaya bağladık. Yani bu çok aslında güzel bir şey. Hamdolsun Elhamdülillah Osmanlı gibi bir mazimiz var. Ama bir taraftan da sadece Osmanlı ile zihnimizi sınırladığımızda işte bu sefer o sınırları aslında bir daha kendimiz çizmiş oluyoruz. Sonra da geleyim. Bugün mesela işte real politik olarak baktığımızda güncel politik değerlendirmeler üzerinden evet işte. Su’da, Erişsan’da bir şey var. Mısır’da bir şey var. Ama çok hızlı değişiyor yani o politik dengelerde. Şimdi bir sene önce Birleşik Arabi Amerika ile Türkiye’nin böyle çok hızlı bir şekilde barışacağını birileri söylese kim inanırdı? Buradan şuraya geleceğim. Tavır belirlenirken aktüel politikaya göre tavır belirlememek lazım. Yani bir Müslüman düşünmesi gereken şey bence ya da bakması gereken nokta güncel böyle siyasi adımlar çerçivesi değildir. Yani tamam siyasi işler siyasetini yapar. Devletlerin masrafatı vardır. Bunları zaten konuşuyoruz ya da yaşıyoruz hatta. Ama bir de bizim işte sınırların hepsinin ötesinden bakacağımız böyle bir bence perspektif olmalı.
Bunu mesela Balkanlara gittiğim zaman çok görüyorum. Yani hikaye işte büyük bir hikaye var. Bugün mesela 5-6 parçaya bölünmüş ve o yüzden ben arkadaşlara diyorum Balkanlarda bir tane ülkeye giderseniz parçanın işte hikayenin altıda birini belki görürsünüz. Aynen öyle. Mesela Endülüs’e gidiyorsun. Fası da görmen lazım hikayenin öncesi orası. Fasa gidiyorsun devamı yukarıda Endülüs’te. Ya da mesela Hindistan’da da bunu hissedmiştim mesela Hindistan’a gidiyorsunuz. Adamlar gelmişler 1947’de Labtiyar’a bir sınır çekmişler. Lahore öbür tarafta kalmış. Bu tarafta mesela hikayenin devamı.
Hatta işte o sınırı çizen o meşhur Sir Redcliffe, meşhur avukat getiriyorlar adamı 1947’in yazında. Taksim kararı verildiği zaman Hint Alkıtası’nın. Çizdim diyor halitayı, baktım diyor Pakistan’ın büyük şehir kalmamış. Lahore’da önce oraya vermiş Hindistan’a. Lahore’da burada olsun bari dedim diyor. Bunu anlatıyor kendisi. Sonra yıllar sonra soruyorlar ya da keşmir diye bir sorun ortaya çıktı. Bu keşmir yani niçin ona bir şey yapayım? Vallahi diyor ben diyor İngiltere’ye döndükten sonra diyor duydum keşmir diye bir yerin olduğunu.
Cohorafe böyle çizildi. Çok hakikaten trajik örnekler var bununla ilgili. Şimdi yapılanlar zaten ortadayken bir de biz kendi zihnimize böyle sınırlar çizdiğimizde bir de biz böyle kendi kendimize böyle bir takım ya da önemli siz ya da daha az önemli falan gibi böyle ayrımlara gittiğimizde, İslam medeniyetini zihnimizle parçaladığımızda, bir takım böyle kompartimanları ayırdığımızda. Ben hatta şu örneği de çok veririm. Kudüs’te mesela Mescidi Hak sağlığına girdiğinizde sırtınızı erkeklerin abdest aldığı Bab-ul Mathara diye temizlik kapısı diye bir kapısı vardır aksan içeride lavabolar vardı.
Tam oraya döndüğünüzde tam orada oturup bir fotoğraf çektiğinizde tam karşınızda Kudüs’e gidenler bu yapacağını benzetmeyi bilirler. Bir fotoğraf çektiğiniz zaman kareye giren eserler. Yukarıda Kubbet-i Sahra, emevlilerden itibaren herkesin izi var. Osmanlı hatta Ürdün yönetimi dahil bugünkü. Altında Fatımiler’i inşa ettik, merdivenlerin başındaki kemerler, altta Osmanlı’nın namazgahları, yanındası kayıt baysepili. Yani öyle bir nokta ki orası. İhsan medeniyetinin bugün işte Fatımiler şiidir malum onların bile çok önemli eserleri var işte Kudüs’te. Hani onlardan da kaçamıyorsunuz hani bir şekilde onlar da kareye giriyor. Böyle bütünlükle bakmak belki hani coğrafyaya. Bu şekilde bakmayı engelleyen her şey belki bizim aleyhimize bir duruş ya da tavır olarak yorumlamak. Ben bunu çok önemserim. Yani çünkü Osmanlı’nın varisi olmak dediğim gibi hamd edilecek bir şey ama tabi bu varis olmanın özellikle bizim topraklarda coğrafyayı yeterince anlamaya böyle engelleyici bir tarafı da var. Yani yanlış anlaşılmamak için böyle kelimeleri seçmeye çalışıyorum. Çünkü yani şeyde o var yani mesela bakıyorsunuz yani evet bunlar olmuş tamam çok güzel.
Ama bugün mesela bölgeye giden bazı buradan giden insanlarda böyle bir teftiş alası seziyorum. Bizden sonra bunların iki yakası bir araya gelmedi. Şimdi bunlar ne halde falan. Dur bakalım ne oluyor bakalım buralarda bir görelim. O böyle şey hani böyle tamam işte elhamdülillah yani bugün işte coğrafyenin her tarafına hala izimiz var. Ama sanki sadece onlar sürekli olarak hani işte yanlışa sürüklenmiş ya da sürekli onlar bir şekilde Osmanlı’dan sonra kopuş yaşadık. Biz de bir çok kopuş yaşadık topraklarda. Bizim başımıza da bir sürü şeyler geldi. Badireler atlattık. Yani ben işte kurtulmak istiyorsan düş peşime yerine kardeşim gel kol kola girelim. Yani beraber bu tecrübeyi paylaşalım beraber yürüyelim. Yani birlikte ne yapacaksak beraber yapalım. Çünkü düşman ikimize de zarar veriyor noktasına gelmek gerektiğini düşünüyorum açıkçası. Sırada katılır mısın abi sadece İslam’ı anlamak İslam coğrafyasını anlamak için gezmemek lazım.
Batı’yı anlamak için de o toprakları gezmek lazım yani Belçika’yı anlamak Leopold’u anlamak için Rwanda’yı gezmek lazım değil mi ya da Orlanda’yı anlamak için Endonezya’yı görmek lazım ya da Fransa’yı anlamak mesela Şanzelize’ye gidiyorsun Şanzelize’de her şey çok güzel görünüyor. Ama bir de Cezayir’e git Fas’a git Tunus’a git ve orada o hikayenin öncesine ya da Paris’in varoşlarına git ya da varoşlarına git ya da arkada bir minibüsün içinde bedenini satmaya çalışan o
dünyanın dört bir tarafından kadınların ne kadar kötü hallerde yaşadıklarını ondan sonra bir arka sokakta da kadın hakları savunucularının o verdiği pozlara baktığın zaman yani batıyı da anlamak için İslam’ı da anlamak için Afrika aslında bu anlamda çok doğru bir coğrafya değil mi ben tezim vardır mesela ben derim ki bir insanın karakterini anlamak istiyorsan trafikte onu takip edeceksin arabayı nasıl kullanıp bakacaksın. Hatta ben diyorum ki babalar diyorum kızlarıyla evlenecek olan damat adaylarıyla İstanbul’da bir saat yol yapsınlar. Aynen öyle bir tavırlarını görün.
Çünkü trafik insanın böyle kendisini böyle Twitter gibi. Özünü çıkartıyor. Engelleyemediği bir yer. Aynen öyle eğer bir insan bu anlamda da hani İslam medeniyeti neye tekabül eder? Avrupa’lı batı medeniyeti neye tekabül eder? Bunu anlamak için de Afrika’ya bakmalı. Afrika’da çünkü gerçekten istediklerini yapmışlar. Peki günümüzde hani bakıyoruz ben çocukluğumdan beri hatırlarım hep bir sorun vardır yani Suudi’lerle ilgili bir sorun vardır. İran’la alakalı o İran, İsrail’i tehdit eder hiçbir şey olmaz. Babam ağız dolusu söver sayardı. Hep benzer hikayeler halen devam ediyor. Hiç mi umut yok abi ya? Yani hani biz hiç mi biz hiçbir zaman mı bir araya gelemeyeceğiz bu insanlarla? Yani Endonezyalı’yla Malezyalı’yla bile hacca gittiğimizde mutfaklarımız yemek kültürlerimiz ayrı diye bizi yan yana getirmiyorlar. Aslında bundan da hoşnut değiller anladığım kadarıyla. Oradaki yönetim biz bir araya gelelim dedi istemiyor. Bu hiç mi düzenmez abi? Bu ne zamana kadar böyle kıyamete kadar böyle gidecek mi? Hani hakla batının savaşını anlıyorum. Ama Müslümanların kendi iç çekişmesi de böyle devam edecek mi abi sence? Yani şöyle bu hani tıpkı bir toplumun tamamını hidayete erdirme hayali gibi. Ya da mesela bazı dualar olur. Allah bütün dünyadaki herkese hidayet nasip etsin. Şimdi böyle bir duanın olamayacağını Kur’an söylüyor. Diyor ki yok olmayacak yani bütün insanlık hidayet bulmayacak. Yani bir istisnas olacak, bir kısmı olacak falan.
Biraz böyle belki tarihi ya da ihtilaflar ya da anlaşmalar dediğimiz süreçleri nasıl anladığımızla ilgili. Mesela bir ailede yani çok meşhur verilerin örneği de işte bir ailede kardeşler böyle aynı konuda işte aynı düşünmezken bir konuda İslam dünyasındaki milyonlarca insan her konuda nasıl aynı düşünsün. Belki bu mümkün değil. Belki böyle bir şey beklememek de lazım. Aski saadette nasıl da? Şimdi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam döneminde. En ideale yakın da aslında. Tabii tabii tabii yani Efendimizin zaten kendi şahsi olarak ortaya koymuş olduğu liderlikle beraber kurmuş olduğu bir sistem var.
Ama mesela Hz. Hamza’nın niçin Uhud’da şehit edildiği ile ilgili mesela yani şehadetinin böyle hikmetlerini böyle bazı alimler böyle düşünürken derler ki Hz. Hamza şehit edilmeseydi Resulullah Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’dan sonra çok güçlü bir lider olarak o çıkacaktı ortaya. Yani çünkü… Bu sefer insanlar hemen vefatıyla beraber Hz. Tevfik’in üstünde ittifak edemeyecekler. Ya da amcası diyerek adeta böyle hani peygamberi neredeyse gölgede bırakacaktı çünkü süt kardeşi işte kendisinin böyle çok yakını çok sevdiği birisi falan.
Şimdi taitteki bazı olaylara baktığımız zaman mesela şey çok dikkatimi çeker. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam niye kendisine sonra birinin atamı diğerini? Çünkü o kadar iyi yetiştirmişti ki o kadroyu hani adeta böyle onlar benden sonra zaten işleri görür diye düşündü. Bunu güzel düzende yapmadan hani kendisinin hasta olduğu zamanlarda Hz. Bekir’in… Tabii tabii tabii işaretlerini verdi….onun işaretleri vardı aslında yani. Tabii tabii. Zaten toplumunda doğal bir meyli de oluşuyor. Şunu söylemek istiyorum hani Efendimizin orada ortaya koymuş olduğumu da sonra işte devam edip Hz. Ömer’in o şeyi çok dikkatimi çeker.
İşte kendisinden sonra 6 kişilik bir şuura 7. olarak oğlunu koyması. Sonra oğluna işte iki şartım var. Aday da olmayacaksın. Sadece Abdurrahman bin Af’ın ne taraftaysa o tarafa mail ederek eşitliği bulacaksın. Mesela bütün düzenlemelere baktığımızda toplumda var olan belli fay hatlarının, insanlar arasındaki ihtilaf noktalarının işte bazı risklerin her zaman gözetildiğini görüyoruz. Yani şöyle bir şey herhalde çok ütopik olur. Yani herkes aynı düşünsün. Bütün Müslümanlar her konuda müttefik olsun. Birisi oraya bir şey attığı zaman herkes onu dinlesin. Böyle bir şey tarih boyunca hiç olmamış. Olmayacağını ben de tahmin ediyorum da. Ama hep mi böyle birbirimizi yiyeceğiz yani? İşte birbirimizi yemediğimiz dönemlerde de… Asgari kuş direkte bulaşabilecek, buluşabilecek miyiz? Mesela yine Kudüs üzerinden bir örnek verelim. Mesela biz 1187’de Selahattin Eyyubi’nin işte Kudüs’ü fethetmesi, Hittin Savaşı’nı kazanması. Onu anlatırken genelde şöyle anlatıyor işte. Selahattin’de bir adam var. Çıktı ve Hittin Savaşı’nda haçlılar yenerek Kudüs’ü kurtardı. Ama Selahattin Eyyubi’nin yaklaşık 30 yıllık askeri kariyerinin son yılları Hittin Savaşı.
Bu pratik bir soru. Selahattin önce ne yaptı? Sorun cevabı şu. Selahattin Müslümanları bir araya getirmek için uğraştı. Çünkü Kudüs’ü fethedebilmesinin başka türlü mümkün olmayacağını fark etti. Bir takım acı tecrübelerle 1171’de Fatımileri ortadan kaldırdı vesaire falan filan. Şimdi tarihe bakınca benim gördüğüm güçlü, kuvvetli, sözü dinlenen muteber ve yumru da sert……bir takım liderler belki şimdinin ölçülerinde devletler vesaire falan……ortaya çıkıp sanki ortalığa nizamat veriyorlar gibi. Yani şimdi böyle mesela İslam dünyasına bu perspektiften baktığımız zaman…
…aslında belli ülkelerin İslam dünyasının diğer ülkeleri üzerinde çok önemli bir takım böyle……yaptırım ve etki güçleri var şu anda var. İran’ın kendine göre bir Şii ideoloji çerçevesinde bir etki alanı var. Surilerin özellikle Mekke Medine’yi şu anda sınırları içinde bulunduğum alırından dolayı……kendilerince elde ettikleri bir şey var. İmtiyaz diyelim. Türkiye’nin mesela bir etki alanı var. Mısır’ın bir etki alanı var. Aslında hani Ortadoğu dediğimiz bu merkez coğrafyaya baktığımız zaman dört tane ülke var. Yani İslam coğrafyasının merkezinde. Mısır, Türkiye, İran ve Hicaz. Bugün Surdeva son olur yarın İsmi Başka olur ama Hicaz’ı kim elinde tutuyor sonrası. Şimdi bir masanın dört ayağı gibi şu anda bütün bu dört tane odak tarihsel olarak farklı misyonlar temsil ediyor. Türkiye’nin bir Osmanlı geçmişi var. Mısır’ın zaten kendi içinde özel bir yeri var. Ben onu Arap dünyasının Amya gemisi diyorum. Hicaz zaten kıymeti belli. İran’da Şiirlik üzerinden bir misyon var. Tarihten kendine biçtiği bugün de sürdürdü.
Şimdi bugün baktığımızda mesela Asya içlerinden Balkanlara, Afrika içlerinden ta maribe kadar Atlusokyanus’un kıyılarına kadar bu dört tane ülkenin siyasetlerinin aşağı yukarı böyle İslam coğrafyasının şekillendirdiğini görüyoruz. Şimdi bu açıdan bakınca galiba benim en azından bulabildiğim cevap güçlü olduğunuzda yani gerçekten de sahada bu gücünüzü gösterdiğinizde insanlar, ülkeler ya da belli hatta bazı ülkelerin içindeki belli kişiler ya da kurumlar sizi izliyorlar. Mesela ben bunun çok pratik bir yansımasını Hilal tartışmalarında görürüm. Ramazan ve Kurban Haccın başlangıcında. Mesela bazı ülkeler Sudiler beklerler. Sudiler ilan etsin. Türkiye’nin içinde bulunduğu ülkeler hesapla hareket ederler. Önceden hesaplanır ilan edilir. İşte İran zaten kendi perspektifinde gider falan. Şimdi hatta geçenlerde de oldu ya.
Suriye’de mesela, Suriye’nin kuzeyindeki Türkiye’nin kontrol ettiği bölgede Türkiye’ye uydular. Aynı boylamda Şam’da onlar İran’a uydular. Şimdi diyorsun ki bu ay herkese görünmesi lazım eğer göründüyse falan. Şimdi mesela Hilal’le ilgili tartışmalar mesela çok politiktir İslam dünyasında. Ve baktığınız zaman Türkiye’ye mi uyucaz canım mesela? Niye hesaba uymuyorlar? Sanki sünnetine çok mu dikkat ediyorlar da gökyüzündeki Hilal’i gözetlemeye kadar iş var ya.
Yani işte Efendimiz’in hadislerini falan böyle öne şey yapıyor. Zannediyorsun ki hani hayatındaki her şey sünnet yönlendiriyor. O dert sünnet değil ki. Orada ne var? Şimdi Türkiye yıllardır hesabı öne çıkartıyordun. Yani şimdi Türkiye’ye Türklere mi uyucaz ya da Türkiye’ye mi uyucaz falan böyle tartışmaları da arka planda yürüyor. İran’a zaten uymuyorlar. İran da buraya uymuyor. Ama işte asıl şey dikkat ederseniz aslında aynı yere geliyoruz. Yani birkaç odak var İslam dünyasında. O odakların kendi aralarındaki belki rekabeti.
Yani teknik olarak sevmeleri gerekmiyor mu abi? Yani bu senin Türkler dediğin insanlar Hicaz’a 100 yıllar boyunca hizmet etmişler. Oraları imar etmek için çıldırmışlar. Deliler gibi servetlerini akıtmışlar yani. Ama çok çok burada aslında hani meşru görmüyorum kesinlikle. Osmanlı düşmanlığını ya da işte Türkiye’ye olan reaksiyonu ama empati yaptığımda anlaşılabilir geliyor. Neden? Çünkü çok ciddi bir rekabet ve kıskançlık da var. Çünkü bugün bütün insaflı tarihçiler, bütün insaflı araştırmacılar herkes biliyor ki Osmanlı İmparatorluğu şeysinin de ifade ettiği gibi abi Hicaz’dan bir şey almayı bırak oraya sadece harcadı. Hani bugün hep söyleniyor işte. Bizi fakir bıraktılar, bizi geri bıraktılar hani. Yani petrolün bulunuşu, suyda yapsana 1938 yani Osmanlı yıkıldıktan kaç sene sonra başka örnekler de var.
Ama hatta şey de vardı çok dikkat çekicidir. Mesela İsrail’le ilişkiler, Amerika’yla ilişkiler, Batı’yla ilişkiler. Bunlarda böyle çok gocunmuyorlar. Ama Türkiye’yle ilişkiler konusunda böyle bir gerilim var. Neden? Çünkü biliyorlar ki Türkiye, özellikle halklarda zaten sempati var. Ciddi anlamda böyle Türkiye’ye bir yani genel bir sempati oluşursa orada birçok şey yerinden oynayabilir. Kimse durup dururken Amerika’ya böyle ya da İsrail ya da bir başkasına böyle bir gönüllü bir sempati beslemez.
Masrafatlar olur, birtakım şeyler olur, kazanç çabalığı da, ticari olur, ayrı. Ama özellikle Müslüman bir halkın ya da Müslüman bir mazinin diyelim genel anlamdan, bu coğrafyada çok yaygın bir örnek olma potansiyeli var. Tırnak için de tehlikesi var. Biraz oradan bakıyorlar. Dolayısıyla anlaşılabilir geliyor bana. Şey söylemini gerçekçi biliyor musunuz abi? Türkiye düşer, Semmescid, Aksa düşer, Mekke düşer, Medine düşer. Bu sıklıkla kullanılıyor çünkü. Bunu muhtemelen izleyicilerimizden yaşayanlarda olmuştur. Mesela Ürden’in başkenti Amman’a gidersiniz, bir taksiye binerisiniz, selamlaşırsınız. Adam Türkiye’den geldiğinizi öğrenince para almaz filan. Çok yaşanır bunlar mesela. Mescidi Aksa’da yaşarsınız, Hindistan’da başka coğrafyalarda yaşarsınız. Ben bunu böyle her gittiğim yerde deyip yaşıyorum ve diyorum ki Allah’ım diyorum bu kardeşlerimizin bize karşı hissettiği hüsnüzağımla biz gerçekten aynı yerde mi duruyoruz?
Bu çok önemli bir sorumluluk gibi geliyor bana. Yani bize karşı duydukları hüsnüzağın muhabbet, sevgi, beklenti mesela bazı yerlerde. Geriye dönüp kendim başlı olmak üzere bize, içimize baktığımda mesela bizden bekledikleri derecede yetişmiş insanımız var mı? Bizden bekledikleri derecede bizim bu coğrafyayla ilgili hislerimiz gerçekten bu kadar yaygın bir samimiyet, karşılığı buluyor mu? Böyle bir derdimiz var mı? Böyle bir derdimiz var mı? Şimdi bu derde olanlar illa var ama… Özboyacı altınla tarzını belirleyenler şimdi fırsat ürünlerini beliriyor. Instagram hesabımızı takip et, storilerde yer alan ürün oynamalarına katıl. Hangi ürünlerde indirim olacağına sen karar ver. Seçtiğin ürünler en özel fiyatlarıyla özboyacı.com adresinde olacak. Oynamalar bir anda karşına çıkabilir.
Instagram hesabımızı takip etmeyi unutma. Onların beklendiği, beklediği ya da umduğu ya da zannettiği derecede acaba böyle bir yetkinliğimiz var mı? Bunlar önemli sorumluluklar diye düşünüyorum. Bir de tabii bakıldığı zaman hani coğrafyada… Hiç unutmuyorum, bir defa Mescidi Aksan’ın kapısına namaza giriyordum böyle. Benim Türk olduğumu fark eden bir abi. Ben tanımıyor, ben de onu tanımıyorum ilk defa görüyorum.
O zaman da işte Türkiye 2015-2016 gibi Rusyalı ilişkiler falan böyle işte sarsılıyor. Sonra tekrar toparlanıyor. Rusyalı hep sürekli bir gündemimiz var. Adam böyle yaptı bana. Ya dedin sizin Rusyalı’nın ne işiniz var kardeşim? Namaza giriyor zaten kapıda. Size Ruslulardan ne fayda gelecek? Abi ben şimdi garipsedim ama bir taraftan da dedim ki yani adam demek ki böyle görüyor. Yani oraya giden herkes bir şekilde ben bunu hesap sorarım kardeşim. Sen gittin kime söylüyorsan söyle Türkiye’ye dönünce bu politika yanlış adamı.
Mesela kapıda bana mesela akşam namazına mı ne giriyorduk yani? Çok enteresan. Böyle baktığın zaman diyorsun ki çok büyük bir sorumluluk gerçekten. Yani oradaki insanlar deli gibi işte bizim dizilerimizi izliyorlar. Tabii dizinin iyisi var, kötüsü var neyse. Ya da işte öğrendiği Türkçe kelimeleri sana böyle orada satmak için böyle diyalog kurmaya çalışıyor. Büyük bir muhabbet falan filan. İşte tam bu noktada bizim yaptığımız bazı yanlışlar var. Mesela ben çok görüyorum.
Hani gidiyor böyle işte yanına o tarz böyle yaklaşmaya çalışan birine böyle çek çek çek. Çekiyor musun mesela fotoğraf böyle? Şimdi objesi durumuna indirgemek gibi falan. Ben bunu mesela çok gözlemliyorum. Hatta bazı coğrafyalarda böyle fotoğraf çekilip gittikten sonra siz gideceksiniz biz gene bu acılarımızla baş başa kalacağız şeklinde sistemler de duyuyorum yani. Çünkü bizim için mesela Afrika’ya ya da işte bir Ortadoğu’ya bir savaş bölgesine gitmek evet güzel. Fotoğraf da çekilmek istiyor insan. Hiçbir şey demiyorum ben de çekiliyorum ama orada çok ince bir sınır var. Yani muhatabınız fotoğrafı niçin çekildiğinizi anlıyor. Yani böyle hissediyor. Yani bu kardeşim benimle hakikaten kalıcı bir o anımıza kalıcı bir hatıraya mı dönüştürmek istiyor. Yoksa beni Instagram’da mı paylaşacak. Yoksa bu bir marketing için yani. Yani. Ben şu an bir pazarlamanın nesnesi miyim acaba? O kadar iyi anlaşılıyor ki. Yani dolayısıyla bu noktada belki biraz hani empati yapmak. Biraz böyle hani muhatablarımıza hani bunu gördüğüm için söylüyorum söylemek zorundayım. Yani böyle sanki işte başta da ifade etmiyorum teftişe gitmiş müfettiş gibi bak hani ne yanlış yapıyorlar acaba. Hani ibadetlerinde ne eksik yemek içlemelerinde ne eksik hani. Çok pis. Çok pis yani söyleniyor. Tamam bizim hakikaten hani ne bileyim işte temizlik anlayışımız mabetlerimizin işte halılarının gül kokusu falan tamam elhamdülillah. Ama şimdi coğrafyaya gittiğiniz zaman yerel şartlarımı tokak görmek lazım. Mesela kum mesela işte toz. Necist değilse şimdi öyle bakıyor muhatablar çünkü.
Tam Afrika yağmur yağmur yağmaya bir şey olmuyor ya da ortadoğunun bir şehri. Adam diyor ki ya kardeşim yağmur yok bir şey yok suyum zaten kısadı. Ben senin gibi gece günü, buraları, halıları, şeyleri yıkayamıyorum. Biraz da rahatlık da var iklim de ona göre. Hava da sıcak falan filan. Şimdi biz böyle Sultanahmet Camii’ndeki o böyle ya da Süleymaniye’deki o yerleşmiş o sürekli temiz yanan halıları ya da sürekli bizim alıştığımız o düzeni bekliyoruz. Bulamayınca bu sefer başlıyoruz böyle kıvranmaya. Ya işte buralar şöyle böyle falan ya da işte şunlar bunlar ya bunlar.
Mesela adamın mesela mezhebi farklığı ya da uygulaması bir takım böyle şeyleri bizden bizim dışımızda o illa eksiktir. İşte benimki zaten tamamdır. Bu ne yapıyor falan gibi. Şimdi bunlardan kurtulamadığımızda işte ben gezilerde berekete çok inanırım. Yani böyle gittiğiniz zaman oku okursunuz ne bileyim işte görürsünüz ama bir de okumakla ya da bir şekilde planlamakla karşınıza çıkmayacak sürprizler de çoktur. Yani seyahatin sürprizi bolluk. Bu tarz sürprizlerle karşılaşmak için zihinleri böyle o bakış açmak lazım. Tamamen yani ben buraya kardeşlerimle buluşmaya geldim. Onlarda farklı birçok şey var bende de vardır. Benim bazı şeylerim de ona garip gelebilir normaldir. Şeriatı aykırı olan şeylerin dışında gerisi kültürdür, örftür, gelenektir, alışkanlıktır. İşte neyse falan deyip böyle boşanmak lazım. Kıyafetini garipsiyorsun. Ne bileyim yemeğini garipsiyorsun. Temizliğini garipsiyorsun. Yemendeki baharatı miktarını eleştiriyorsun. Ebedi oturaydın o zaman yani değil mi?
O zaman diyorum ki yani ya bir arkadaş işte Kahire’ye gitmiş döndü. Nasıl buldun? Abi sorma dedi leş pis. Allah’ım dedim kendi kendime. Kahire gibi bir yere gidiyorsun tamam mı? Yani çok temiz bir şehir değil. Evet bende görüyorum ama mesela bir Moiz Caddesi vardır Kahire’nin merkezinde. Otursun mesela. Boydan boya minareler sıralanmıştır. İşte Fatımi, Memluk, Eyubi, Osmanlı aynı cadde üzerinde. Müze gibi yani açık hava müzesi. Ama yerdeki kafanı indirip de yerdeki çöpü görürsün. Onu da görürsün ki İstanbul’da da başka yerlerde de o çöpleri bulabilirsin. Ama işte neye odaklandığımız? Hani nasıl baktığımız? Ne getirdiğimiz? Umreye hacca gittiği zaman bir adam birkaç gün sonra haclılıktan çıkıp müteahhit olmaya başlıyor. Şuraları yıksa şuraya bir demir yapsa, burası yok falan. İş başka bir şeye dönüyor. Bazıları o yüzden nasihat ediyorlar çok uzun kalmayın hemen haccınızı, uzunlarınızı yapın geri dönün. Çünkü hani zannediyorum şunu diyemiyorlar Edemen. Uzun kalınca saçmalamaya başlıyorsunuz çünkü. O işte üzücü bir şey tabii.
Ama bakınca bir de şey de var tabii hani bize yapılması ister miyiz böyle bir şey? İstemeyiz. Yani herkes doğru şekilde anlaşılmak ister. Doğru şekilde tanınmak, tanıtılmak ister. Bu anlamda da hani böyle elhamdülillah işte imkanlar oluyor. İnsanlar gidiyorlar. İşte belki gitmeden önce bir şeyler okuyorlar. Gidince bir şeyler buluyorlar ama şey ön yargıdan arınmak, zihinleri açmak bu anlamda önemli düşünüyorum. Az önce dört yer saydınız. İşte Mısır, Kahire, Hicaz, Türkiye ve şey… İran. İran dediniz.
Osmanlı bakiyesi olmanın ötesinde özellikle hiçbir şey yok mu abi? Yani şöyle Osmanlı bakiyesi… Yani biz Osmanlı bakiyesi olmasaydık bu dört ülkeden, bu dört ülkeyle beraber sayılır mıydık? Şöyle konumu itibariyle sayılırdık. Çünkü Türkiye Osmanlı bakiyesi olmasa yine bir şeyin bakiyesi olurdu. Çünkü Türkiye böyle bir ülke. Çünkü Türkiye’nin bulunduğu konum yani Allah’ın dostu. Yani Osmanlı işte ondan önceki tabi Serüven’de hep beraber düşünmek lazım tabi ki. Daha Selçuklu’lar hatta ondan öncesinde işte mesela ne Bahsettin, Ebu Ebel Ensar’ın buraya getiren motivasyonu hepsini düşünerek.
Ama nihayetinde hani İbn-i Hadun’a ait olmadığı halde ona atfedilen meşhur sözde olduğu gibi coğrafya kaderdir diyoruz ya. Ona ait değil değil mi abi? Ya değil. Sosyal medyanın önleyemediğimiz şeylerden bir tanesi bu da. Bu konudaki en mağdur da Hz. Mevlana olsa gerek yani. Ya ya ya neler neler. Böyle bakınca coğrafyadaki ülkelerin konumu yani bir şekilde hani şey var. Böyle ilahi takdir adeta böyle o toprakları ve o topraklar üzerinde yaşayan insanları bir kavgaya mecbur kılıyor.
Yani Türkiye’nin mesela şeyi o yani biz bu topraklardayız. Kavgayı gene bir şeylerin kavgasını verecektik yani çünkü burası böyle bir yer. Yine böyle sosyal medyada vardı Türkiye’yi koparmışsa varmışsa Atlas Okyanus’un ortasına. Oh be yazdım. Gördüm ben de. Ama dedim orada da olsa Tursun’da mı olacak bilmem ne olacak derdim bitmeyecek dünyada yani. Her coğrafyanın kendine göre bir intihar var. Peki gerçekten hani şimdi bazı kanaat önderlerimizin bize aktarda gibi dünyanın gözü İstanbul’da Türkiye’de kurtarıcı bekliyor falan.
Gerçekten dünyanın gözü bizde mi abi biz biraz durumdan vazifemi çıkarıyoruz mı? Şöyle soruya iki türlü cevap verebilir. Hakikaten dünyanın gözü bizde neden? Çünkü bugün baktığımız zaman özellikle İslam coğrafyasının İslami duyarlılığını yitirmemiş kesimleri için Türkiye hakikaten çok önemli. Özellikle İstanbul çok önemli bir merkez yani birçok yönden çok önemli. Ama öbür taraftan da yani baktığımız zaman dünyanın işte bahsettiğim verdiğim örnekler bundan işte sadece dört ayak olarak söyledim ya. Farklı odaklar da var. Doğru anlamak için belki bu denklemi diğer odaklar içerisinde Türkiye doğru bir yere konumlandırıp Türkiye ile ilgili biz üzerimize ne düşer ne yapabiliriz. İnsanların beklentilerini ümitlerini nasıl karşarırız noktasında belki bir hani durumdan vazife çıkarmak diyeceksek eğer böyle bir vazife çıkarmak gerekir. Ama öbür türlü işte herkes bize bakıyor işte herkes bizi izliyor ya da herkes şunu yapıyor dediğinizde bu sefer işte filanca namussuzluğu filanca ahlaksızlığı yapan insanların ya da işte bir takım böyle yanlışlara düşen insanların mazeretine dönüşüyor. Bu söylem bu slogan işte bir sürü örneği de yaşandı malum. O yüzden ben böyle her İslam coğrafyasının böyle özellikle mahrumiyet bölgelerine gittiğim zaman İstanbul’a böyle inerken uçak hep aynı şeyi hissediyorum. Allah’ım diyorum ne ümitler hani sınırın öbür tarafında insanların ne beklentileri duaları. Ve şimdi biz yine kendi kavgalarımızın kendi polemiklerimizin kendi işte iç gündemlerimizin içine iniyoruz.
Yani şimdi böyle bakınca da bu sefer diyorsun ki evet yani hakikaten çalışmak bir şeyler yapmak bir taraftan dengelemek işte içeriyle dışarıya ümitleri boşuna çıkarmamak. İşte hakikaten hani o işte aktif edilen önemi belki hak etmeye çalışmak gibi şeyler oluyor İslam’a insanın içinde. Peki bakıyorsunuz mesela ben de Tunusafas’a gitmek durumunda kaldım. Mesela bu Kongo ile alakalı bir belgesel izledim.
Mesela şimdi Kongo’da bu Brazeville’de işte bu Dundiler’in hikayesini anlatıyor. Adamlar sürekli marka giyiniyorlar. En iyi markalar olacak ev yok kalabilecekleri tarla yok hayvan yok ama sürekli bu Fransız markalarına çok büyük bir aşk var. Türkiye en azından neyi kaybettiğinin farkında şöyle baktığım zaman o coğrafyayı gezdiğimde o dibine kadar asimile edilmiş insanlar da ki o Fransız hayranlığı bir çoluk daha devam ettiğini gördüm ben. Yani yahu bize ne oldu arkadaş bize ne Chanel’den bilmem neden.
Bak bu adamlar neler yaptığı bir milyon insan katlettiler cezaeğirde kafatasları dizdiler falan. Orada bu şuur mu yok? Hiç mi hakikati anlatan yok? Toplumun geneli böyle değildir anladığım kadarıyla ama öyle çok ciddi bir menuniyetsizlikle ben görmedim sanki. Ben yanılmış olabilir miyim? Şöyle, şöyle Sapla şöyle şimdi tabi sömürgeci’nin tipleri var. Mesela bir İngiliz tipi sömürgecilikte mesela İngiltere girer bir ülkeye yönetir.
Önce çok iyi etüt eder. Ondan sonra oradaki yer altı ve yer üstü kaynaklarını değerlendirir raporlar. O raporları Binüsoy olarak gittiği ülkede milli bir kütüphane, arşiv, müze bir şey kurup oraya koyar. Binüsoy kendine alır. Ondan sonra ihtilaf noktalarını içeride kaşıyabileceği damarları tespit eder. Mesela İslam dünyasında beşeri modern dinler ve fikir akımları ya da birtakım böyle kurumlar hep böyle İngiltere’nin kontrol ettiği ülkelerden çıkmıştır mesela. İngiltere’nin alt kıtasıdır ne bileyim işte Mısır’dır falan filan çok dikkat çekici. Bunlar tesadüf değil. Çünkü belli şeyleri kaşıyarak oradan bir şeye yol veriyor. Var olan şey aslında çoğaltıya da önünü açıyor. Ama mesela Fransa’da çok enteresan bir şekilde bir sistem kurmadan çoğu defa böyle işte verdiğin örnekte olduğu gibi cezayede bir milyon insanın katledilmesi, başka yerlerde daha fazlalarda oldu. Arkalarına çok kalın bir miras bırakarak çekildiler. O yüzden mesela bugün Pakistan’da dağ başlarında medrese talebelerini, kriket oynadığını görebilirsin mesela. Allah Allah. Mesela Pakistan’la Hindistan’ın bugün bu halde olmasının en büyük sebebi İngiltere’dir. Ama İngiltere’yle ilgili hiç kimse bir şey demez. İran’a gel mesela. Büyük şeytan kimdir İran için? Amerika’dır. İngiltere’yle ilgili mesela bir şey çıkmaz ağızdan. Ondan sonra bakarsın mesela bugün üç tane kriz alanı İslam dünyasında. Keşmir, Kıbrıs, Filistin. Üçün de baş oğlunda İngiltere vardır mesela. Ama 2018’de işte prens William kudüs’e gitti. Orada mesela Mescidi Aksar’a gitti. Oh herkes Müslümanlar, William falan.
Ondan sonra işte Yahudilerin kısmına geçti. Al-i Mabu’r dedikleri yere. Orada aynı şekilde Yahudiler kafasına girdik ki payı. Geçti sonra Zeytin Dağı’nda işte büyük annen, babaannesinin kabrini ziyaret etti. Hristiyanlar falan filan. Kıyametiyle sözlük aynı şekilde. Ya diyorum biz mi tarihi yanlış biliyoruz yoksa bu adam İngiltere velat prensinin ya da tahtın ikinci varisi değil mi? Bütün krizin sebebi olan işte şeyin böyle hani sistemin diyelim ürünü hani yaktığı ve yıktığı ya da yıkılışına sebep olduğu yere gelirken
bu şekilde alay-u alay ile karşılansın yani çok ilginç. Bu onların profesyonelliği mi bizim hamakatimiz mi? Şimdi iki türlü de var. Şimdi insanoğlu nihayetine pratik ihtiyaçları çerçevesinde şekillenen bir varlık. Yani bugün mesela Fransa, Cezaer’le, Tunus’la ondan sonra Fas’la sadece geçmişinde sömürge ilişkisi kurmadı. Mesela bugün Fas’ın önemli şehirleri Marrakech, Rabat, Kazablanka.
Buralardaki mesela tarih Fes, buraların mesela tarihi eserlerinin 20. yüzyılın başından günümüze aktarılmasını biz Fransız yönetimine borçluyuz. Neden? Çünkü dediler ki geldiler böyle Fransa’ya 1921’de 1912’de başladılar şeye, himaye diyorlar, tam sömürgede demiyorlar. Bütün tarihi eserlerin hepsini restore ederek mesela ilerlediler. Şimdi bu halkta şu ikilemi doğurdu. Bunlar bu kadar kötüyse bunu neden yapıyorlar? Bu çok önemli bir nokta.
Bugün mesela Amerika’da başka şeyler de mesela şimdi bir elite elde ediyor, ekonomik olarak onları besliyor. Ya da işte birtakım böyle işte bizde de işte marşal dağıtımları falan filan mesela. Şimdi halka bir şeyler dağıtıyor. Şimdi çocuklara okulda fındık dağıtıyor, süt dağıtıyor. Bunları biz de yaşadık işte ilkokulda yani değil mi? Şimdi böyle baktığınızda tabii günümüzdeki dünyada tabii bu iletişim daha da hızlanıyor etkileşim. Mesela şimdi Cezaer yönetimi Fransa’nın ülkede yaptıkları ile ilgili birtakım sorgulama süreçlerine giriyor. Ama Fransa hala çok güçlü. Cezaer’de ticari ilişkiler, askeri ilişki var, başka şeyler. Tamam Macron’la kişisel bir sorun yaşıyor ya da birtakım böyle hesaplaşmalar ortaya dökülüyor ama bu ilişkiler o kadar derine gitmiş ki o kadar böyle hızlı bir şekilde şey yapamıyorsunuz, söküp atamıyorsunuz mesela. Şimdi mesela Türkiye, Afrika’da bir şeyler yapmaya çalışıyor. Fakat oradaki muhataplarımız Fransa ile Türkiye’yi karşılaştırıyor zihinlerin de. Tabii. Şimdi diyor ki Fransa gitse ya da bir boşluk da olsa Türkiye bunu doldurabilir mi?
Hadi biz içe bakalım. Bir sefer Türkiye mesela oralara bir şey yapmaya kalkışsa Türkiye’de bazı kesimler ne diyorlar? Ne işimiz var orada? Düşünsene şimdi karşı tarafta muhatap seni aslında belki de bir başka aktörün yerine koymaya hazırken senin gücünü tartıyor dışarıdan ya da Türkiye’de mesela siyasi iradeyi, dış işlerinin yeterince bu konuda kararlı olmadığını falan. Ama tabii ki senin içerideki tartışmaları da dinliyor. Mesela senin için de çok önemli bir kesimin mesela Arap dünyasıyla hiçbir şekilde ilişkiye girmemek gerek hiçbir şekilde. Girmemek gerektiğini çok açık bir şekilde savunuyor ve o dışarıdan bunu görüyorlar. Şimdi Türkiye’de mesela işte günümüze yaşadığımız tartışmalarda işte biliyorsun işte bir sürü maalesef manipülasyonların da eşlik ettiği bir süreç yaşıyoruz. Şimdi böyle baktığımızda hani biz diyoruz ya ya işte Arap dünyası filancanın etkisinde Araplar işte şu ülke orada etki ama hayat işte hep söylenir ya boşluk kabul etmiyor. Yani yani bu yani mesela cezae şu anda şimdi ki Abdülmecid Tebunî’nin Cumhurbaşkanı çok kararlı bunu yakından izliyoruz da. Türkiye’de arası çok iyi ama pratik olarak şuna bakıyorlar yani peki sonra yani tamam biz birilerini rest çekelim ya da bir şekilde belli ilişkileri koparalım da şimdi Fransa gitse Amerika gelecek, Amerika gitse İngiltere gelecek, o gitse Rusya gelecek.
Rusya nere, Libya nere? Rusya nere ne alakası var? Boşluk doğduğu zaman… Pişmanlar mı Kaddafi yedikleri için? Yani şöyle, Kaddafi kimdi ya da neydi diye sorduğumuzda o toplumun içinden çıkmış birisiydi Kaddafi. Çok enteresan anekdotlar var. 1969’da işte 1 Eylül 1969 Libya’da darbenin tarihi. Kral İdris burada Bursa’da Çekirge’de kaplıcalarda romatizma tedavisinde devrildiği zaman zaten ülkesine dönemiyor. Kral İdris’ten oradan da Mısır’a geçiyor. Medine Minöver’de işte kabri şu anda Bakemez kabrisin anında. Mesela bizim için Senüsiler Ömer Muhtar’dan ve daha önceki işte malum çizgiden dolayı çok sempatik ve hakikaten de hem işte tasavvula cihadı bir araya getirmiş çok önemli bir hareket İslam dünyasında. Ama öbür taraftan baktığımız zaman Senüsileri devirip türbelerini yıktıran, Senüsilerle ilgili hiçbir şey bırakmayan ülkede Kaddafi’de seviyoruz.
Niye? Çünkü bizim için böyle biraz şey gibi hani çok yakından tanımadan hani böyle birkaç belki çıkışla falan böyle bir de bize şey oluyor işte Batı’yı karşıysa buna hani bir şekilde Amerika ile sorun varsa iyidir falan gibi bir denklem de oluyor. Düşman okunu takip etti. Yani işte şimdi böyle bakınca hani belki Kaddafi’yi belki ayrı bir şekilde uzun uzun konuşmak lazım bir anekdot var. 1970’lerin ortasında Libya’nın başkenti Trablus’ta bütün otobü şey kamyon şoförleri kontak kapatıyorlar. Petro fiyatları işte o sırada 73’te meşhur Yom Kippur Savaşı yaşanmıştı. Ramidi Kral Faysal, Petro Arambargos falan bütün dünya tepe taklak olmuş. Kaddafi diyorlar ya geldin başımıza kralı devirdin ama biz şu anda işte kamyonlarımızı koyacak benzin bulamıyoruz falan. Kaddafi tamam o zaman diyor ben geldiğim gibi giderim diyor yani ben zaten diyor çadırda doğmuştum bir şey bedevim bir çocuğum diyor ben giderim falan. Bu sefer herkes yok gitme hayır hayır öyle deme gizlemiyorsun çünkü yerine koyacak bir şey yok. Ve Kaddafi mesela işte 42 yıl başta kaldı 1969’dan 2011’e kadar. Bu 42 yıl boyunca mesela Libya halkına şunu hissettirdi ben sizin içinizden birisiyim. Niye mesela Elize Saray’ın çadırını bahçesinde çadır kuruyor niye mesela orada deve sütü içiyor. Yurtdışı gezilerine Libya’dan deve sütü götürüyordu mesela. Sarayın bahçesinde çadır kıpır orada deve sütü falan içiyor. Niye çünkü ben sizdenim hani kıyafetleri falan falan hepsi böyle onun göstergesi. Ama tabi Madalya’nın önünde öbür yüzü var. Muhaliflerine yaptıkları halkın belli bir kesimini hani belli bir standartta eşitlerken muhaliflerine yaptıkları gibi bir sürü toplum mezarlığı falan hepsi ortaya çıktı zaten. Dolayısıyla hani Saddam için de aynısını yaşıyoruz. Yani mesela işte Saddam’ı devirdiler, İran iki yakası bir araya gelmedi ama Saddam döneminde ne pahasına Irak bir arada duruyordu sorusu da çok önemli. O da çok önemli. 1988’de Halepçe’de işte katlediden o hep heyar her sene anlıyoruz ya işte oradaki insanlara sormak lazım belki Saddam’ı.
Dolayısıyla tek cümleyle geçiştirilemeyecek derecede kompleks şeyler. Ben bu tarz böyle diktatörler baraj kapağına benzetiyorum. Barajın kapağını böyle çok sıkı kapatıyor böyle açmıyor arkada da böyle su birikiyor. Ondan sonra su yeterince birikince bu sefer her tarafı böyle sel götürüyor. Aa diyorsun işte ne güzel bu adam varken baraj patlamıyordu. Bu adam varken he hiçbir şey olmuyor. Ama sorun o baraj kapağının her şeyi dibine kadar kapatmasıydı. Barajın kapağının niye vardır? Ara ara açarsın. Enkelersin. Tabi arkadaki birikmeyi önlersin. Ama diktatörler ne yapıyor?
Arap’ın yaşlı Kadhaf ile Saddam’ın önüne baktığımızda her şeyi tıkadılar. Birikti birikti o sel onları da götürdü. Bu sefer şimdi diyoruz ki bak işte Uran hali ne. Bak da Saddam dönemine de bak mesela. Yani gibi mevzu çok yeni var tabi. Allah yardımcımız olsun inşallah. Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Çok güzel oldu bu tanışıklık. Konuştukça fark ediyorum bizim üç gün konuşmamız lazım böyle. Hiçbir şey detaylı konuşamadık gelmeyiz aslında. Çok teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Peki şimdi mesela bizi izleyen ve bu İslam coğrafyasında bir yerden bir yere gideyim. Bir yerden başlayayım. Gezmeye tanımaya belki bir dert sahibi olurum diyen ilk nereye gitmelisin? Ya şöyle şimdi tabi izleyenler ya biliyor musunuz siz doların fiyatını? Bu bir tristlik feneri olarak sormuyorum. Yok yok şöyle ben şimdi konferanslarda da bana soruluyor. İşte ben özellikle seyahatle ilgili vurgu yaptığımda. Abi ne güzel konuşuyorsun da sen biliyor musunuz işte dolar kaç oldu? Hemen şey de telefonunu bir çıkar bakalım.
Bu çok oda sanki bu medeniyet göstergesiymiş gibi herkesin dilinde. Yani ben arkadaşlar özellikle gençlere şunu söylüyorum. Yani bir hayaliniz olsun. Bugün değil yani 2022’nin Temmuz’una gerçekleşmeyiz zorunda değil bu hayal. Seneye de olmayabilir ama Allah’ın ömür verirse inşallah ben şu hayatımda onu gördüm. Yani düşüşler oluyor, yükselişler oluyor, bolluklar oluyor, darlıklar oluyor. Ama insanın içine bir hayal olursa günün birinde imkan olduğu zaman onu gerçekleştiriyor. Ama hayal olmazsa mesela İslam coğrafyasının gezme hayali diyelim. İmkan olduğu zaman gidiyor arabasının yeniliyor mesela.
Tamam imkan olduğunda nereye gidelim ilk? Ben diyorum ki beş coğrafyaların mutlaka görmemiz lazım. En böyle doğudan başlayalım. Özbekistan havzasını görmek lazım. Bu ara İsthem Erkan T. Bey. Daha batıya gidiyorum Kudüs’ü görmek lazım. Mısır’ı görmek lazım. Mısır, Kahir’e ve İskenderiye. Balkanları görmek lazım. Balkanlar dediğim gibi tek parça bölünemez. Ve Endülüs’ü görmek lazım. Zaten Endülüs’ü gördüğünüzde mutlaka yalayacaksınız. Bu hikayenin öncesi vardı. O neresi? Fas mesela. Onu göreceksiniz.
Bir de bu yalancı değilse mesela. Bir de bunun suyun yukarısı var. Orayı da görmek lazım gibi. Dolayısıyla beş coğrafyadan söz edebiliriz. Elzem olarak. İnşallah bunların hepsini pasaportsuz görmek lazım. İnşallah. Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Allah razı olsun. Sevgili Tahakkalı’nç gelirken kitaplarını da getirmiş. Bakınız Biz Bize, Hatırda Kalanlar, Seyri Sefer, Kırmadan İncitmeden diye güzel bir kitap. Orta Doğu’ya dair 20 test ve Gölgelerin Peşinde 50 Portre diye.
En yeni kitabı Diyanet Yayınları, Diyanet Vakfı Yayınları mı abi? Genç Şişleri Başkanlığı başkanlığından. Bakan bir de Biz Bize isimli bir eser efendim. Kendisinin kitaplarına her yerden ulaşabilirsiniz. Bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Ahiriniz, evvelinizden hayırlı olsun.
İnşallah.
İlk Yorumu Siz Yapın