Konya (Beyşehir) – Bir Kasaba Hikayesi 26.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=TIFJcTG4f64.
杭abey vocağız
Bu dizide Erişim tarafından Sesli Betimleme Derneğine yaptırılmıştır.
Beylerin şehrinde su insanın hikayesine katıldı. Tarih yolculuğunda dostluğun vefanın bozkırın bakiyesini verdi yollar.
Bir kuşun kanatlarından süzülüp Beyşehir’in toprağına düştük. Hikaye budur ya, tarihte kahraman, tarihte bey, tarihte dost olduk diyarımızla. Konya’mızın doğası ve tarihiyle büyüleyen ilçesi Beyşehir’de yeniden yazıyoruz hikayemizi. Tebessümüyle her varlık derinleştiriyor duyguları. En güzel selamla güneşi, en güzel dua ile akşamı yaşıyoruz Beylerin şehrinde.
Seydi şehrin tebessümle kucakladığı eşref oğlunu büyüten dağlardan gelen rüzgar değiyor suyumuza. Toroslar bizim anamız, babamız sevdamız oluyorak denize uzanırken. Kıyamda devrin nöbetini bekleyen camileriyle, bereketli topraklarıyla, gölü gibi gönlü geniş insanımızla buluşuyoruz.
Konya’mızın güzel ilçesi Beyşehir’de.
Beyşehir Gölü’nün yaklaşık 3-4 kilometre kenarında 1870’li yıllarda, aslında 1830’lı yıllardan itibaren Avrupalı kaynaklarda gördüğümüz ama net olarak 1870’li yıllardan itibaren dünya literatürüne kazandırılmış olan Eflatunpınar Anıtı var. Hititlerin Anadolu’da inşa ettiği 5 büyük anıttan ikisi Beyşehir topraklar üzerinde.
Birisi hemen Beyşehir’de Seydişehir yolu istikametinde fasıllar anıtı olarak bilinen 70 tonluk büyük anıtı. Bir diğeri de Beyşehir Gölü’nün kenarında kaynayan pınarın hemen yanı başına yapılmış olan Eflatunpınar Anıtı. Demek ki Hititler de bu bölgede etkin bir yerleşim göstermişler ve adaklarını adadıkları büyük bir Hitit havuzunu inşa etmişler.
Halk arasında bu anıta Eflatunpınar Anıtı deniliyor çünkü kaynayan suyun rengi Eflatun. 1270’li yıllarda Selçuklu kaynaklarında Beyşehir bölgesinde Gurgurum adı verilen yerleşimde ortaya çıkan Eşref Bey 1277’den itibaren adından sıklıkla bahsettirmeye başlıyor
ve Beyşehir Gölü’nün kenarında hemen şimdi taş köprü olarak adlandırılan köprünün yanı başında Beyşehir’i kuruyor. Beyşehir’in bulunduğu yer tarihi kaynaklarda Bizans döneminde terk edilmiş Mistea adı verilen bir Bizans yerleşimi. Ancak Selçukluların Anadolu’ya gelişiyle birlikte bazı Bizans yerleşimlerinde yaşayan Rumlar bölgeyi terk ettiler.
Beyşehir’in bulunduğu yerde de Viran Şehir olarak adlandırılan eski adıyla Mistea’da da tarihi kalıntılar vardı. Süleyman Bey buraya geldi ve 1280 yılında bugünkü adıyla İçeri Şehir adı verilen merkezin etrafında bir sur inşa etti. İşte Beyşehir’in ilk inşası 1280’li yıllarda inşa edilen surla başlıyor.
Bugün surdan geriye ne kaldı? Bugün o koca surdan geriye sadece bir kapısı kaldı. Kapısı da son yıllarda yapılan restorasyonla ayağa kaldırıldı. Gülliyenin içerisinde şöyle adım adım gezersek hemen karşımıza kale kapısından sonra büyük bir bedesten çıkar. Bedestenin adı Eşrefoğlu Süleyman Bey Bedestenidir. Bedestenin en önemli özelliği de Anadolu’da erken tarihli yapılmış en önemli ayakta kalmış bedestenlerden birisidir. Bedesten şehrin kalbidir, ticaretin merkezidir. Bugün de şehrin kalbi haline geldi. Bedestenin etrafında bir yürüyüş yaparsanız orada insanların eski meslekleri hayata geçirmeye başladıklarını görürsünüz.
Bir tarafta kalburcuları, bir tarafta holoscuları, bakırcıları, Beyşehir taranasını satan yaşlı teyzeleri dahi o bedestenin gözlerinde görmeniz mümkündür. Bu bize şunu gösteriyor bedesten şehrin kalbi, ticaretin merkezi.
O bedestenin ismini biz Eşrefoğlu Camii’nin yani Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyüğü olan Eşrefoğlu Camii’nin muhteşem taç kapısının üzerine işlediği taş vakfiyesinde görüyoruz. Camii’nin taş vakfiyesinde bedestenden bahsediliyor. Diyor ki bedestenin gelirleri bu camiinin masraflarını harcansın. İşte o camiinin taş vakfiyesinde bir yapının daha ismiyle karşılaşırız. O da bedestenin hemen yanı başında yer alan çifte hamamdır. Çifte hamam diyorum çünkü Anadolu’da çifte hamam geleneği çok önemlidir. Yani sadece erkeklere değil aynı zamanda kadınlara mahsus da bir hamam yaptırılmış. Özellikle bedesten tarafındaki kapısı erkeklere açılırken hemen arka bölümde dar sokaklara açılan kapısı da kadınlara açılmıştır.
Yine Eşrefoğlu Seyfettin Süleyman Bey tarafından yapılmış çifte hamam. O hamam bugün faldir. Hala çifte hamam özelliğini sürdürmese de kadınlara mahsus günlerinde beyşehirli kadınların da istifade edeceği hamam halinde varlığını sürdürmektedir. Hamamın hemen arkasına doğru bir nazar ederseniz bir yapıyla karşılaşırsınız.
Bu yapı halk arasındaki ifadeyle taş medresedir ancak bu yapının ismi Eşrefoğlu medresesi idi. Sonraki tarihlerde bir deprem nedeniyle sarsıldığı için Eşrefoğlu beyliğinden sonra orada hüküm süren Moğolların hakim olduğu dönemde
Moğol emiri Tatar İsmail Aka tarafından orada yeniden kuruldu, yeniden bir medrese haline getirildi. Halk İsmail Akay’ı bilmez, ona süt dede der. Çünkü sütü kesilmiş kadınların medresedeki türbesini ziyaret ettiklerinde sütünün geleceğine inandıkları için halk arasında o süt dede olarak meşhur olmuş.
Ancak biz biliyoruz ki belgelerde, arşiv vesikalarında, tarihi kayıtlarda İsmail Aka medresesidir ve uzun yıllar boyunca o medrese Osmanlı son dönemine kadar ayakta kalmıştır ve faaliyetini sürdürmüştür.
Bizans tarihinde, Viran şehir olarak anılan adı Sultan Alaaddin Keykubad devrinde yeniden kurulan bir şehrin tarihine ulaştırıyor bizi. Eşrefoğulları döneminde Süleyman şehir oluyor adı. Daha sonra beyliğin merkezi olmasından ilhamla Bey’in şehri olarak anılıyor.
Mekanların kıyama kalktığı medeniyetimizin güzel bir hikayesi tarihe düşüyor sonra. Seydi Harun Veli bir cami yaptırmaktadır. Eşrefoğlu Mehmet Bey, Trogitis olarak anılan bölgede yapılan bu camiye malzeme yardımında bulunmuştur.
Seydi Harun ve Mehmet Bey dostluğu güçlenerek devam etmiş, Eşrefoğlu Mehmet Bey, Trogitis’e dostunun adını vermiş. Seydi şehir bir dost yüreğin adıyla komşu olmuş Süleyman şehire.
Seydi Harun Veli, Süleyman şehir olarak bilinen yere de Bey şehir adını vermiş. Beylerin şehrinde gündüzden hilal vaktine bereketle, şanla şerefle devam etmiş tarih.
Beylik kuruluşu 1276 olarak tarihlendirilir. Caminin yapılışı ise 1296-1299’dur.
Yani beylik kurulduktan yaklaşık 25 yıl sonra caminin inşası tamamlanmıştır. Bizim İslam medeniyetinde şöyle bir şey vardır.
Hazreti Peygamberin Medine’ye hicret ettiği zaman yaptığı ilk işler vardır. Bunlardan bir tanesi Hazreti Peygamberin Medine’ye hicret ettiğinde bir mescit inşa etmesi, ikincisi bir çarşı inşa etmesi, üçüncüsü ise mescidin bitişinde bir medrese inşa etmesidir.
Bu üçlü sac ayağı Müslüman toplumların hayatında çok önemlidir. Çünkü mescit, cami insanın kalbinin doyduğu yerdir. Çarşı insanın midesinin doyduğu yerdir. Medrese ise insanın beyninin aklının doyduğu yerdir. Müslüman toplumlar bu üçünü bir araya getirdikten sonra tarihte çok büyük sıçramalar yapmıştır.
Bizim medeniyetimizde de, medeniyetimizi kuran atalarımız, cedlerimiz gittikleri yerleri imar ederken, Beyşehir için de bunu söyleyebiliriz. Eşşefoğlu Süleyman Bey Beyşehir’i imar ederken bir cami yapmış, caminin yanına bir bedesten inşa etmiş, bedestenin yanına bir medrese inşa etmiş.
İkincine İslam dininde temizlik çok önemli olduğu için bildiğiniz gibi yine Müslüman toplumlar toplumu inşa ederken, şehirleşirken, medeniyetleşirken, bunun yanında bir de hamam inşa etmişler.
Bunların hepsini biz Eşşefoğlu caminin külliyesinde açık bir şekilde görebiliyoruz. Ben acizane bu tip camileri düşünürken şöyle bir şey aklıma geliyor.
Anadolu’daki bu 700 yıllık, 800 yıllık geçmişi olan bu camilerimiz Anadolu’ya vurulan mühür gibidir. Veyahut da Anadolu’nun bir tapusu gibidir. Beyşehir ve geneli için düşünürsek Eşşefoğlu camini Beyşehir’den çıkarıp aldığımız zaman, 800 yıl geriye döndüğümüz zaman bu topraklarda Müslümanların yaşadığını gösteren, Türklerin yaşadığını gösteren bir alamet-i fariha yoktur. Bu alamet-i fariha bu tarihi camiler ve yapılardır. O yüzden dolayı bu camilerin, bu medreselerin, bu hanların, hamamların en büyük özelliği 800 yıl önce bizim bu topraklarda varoluşumuzun, varlığımızın tapuları gibidir.
Bu gözle bakabiliriz. O yüzden dolayı Eşşefoğlu Camii hem Beyşehirimiz için hem de ülkemiz için geçmişte kurmuş olduğumuz bağ açısından çok önemlidir diye düşünüyorum.
Eşşefoğlu Camii
1296-1299 yılları arasında Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından yaptırılmıştır. Anıtsal Taç Kapısı eşsiz mihrap ve mimberi, üstün ağaç ve çini işçiliği yönünden bir ağaç cami müzesi gibidir.
Anadolu’daki ahşap direkti camilerin en büyüğü ve orijinalidir.
Eşşefoğlu Camii
Göller yöresinde yer almaktadır ve ülkemizin en büyük tatlı su gölüdür.
Barındırdığı yaban hayatı, doğal güzellikleri ve tarihi değerleriyle göllerimiz içerisinde özel bir yeri olan Beyşehir Gölü, güzel mavi rengi irili ufaklı adaları, kumsalları, karstik mağaraları ve bozulmamış bitki örtüsüyle ülkemizin en güzel göllerinden biridir.
Beşehir Gölü’nün Ülüfer Bahçesi Burası Beyşehir Gölü’nün Ülüfer Bahçesi. Burası fazla keşfedilmemiş Konya’daki ender güzelliklerden bir yer. Beyşehir falan hatta fazla bilinmemekte. Buranın isim Beyşehir’in Ülüfer Bahçesi’nin isim babası biziz yani ben koydum Beyşehir’in Ülüfer Bahçesi diye. Buraya fotoğrafçı arkadaşlarla, meraklılarla, arkadaşlarla devamlı turlar düzenleyip geliyorduk. Baktık ki böyle misafirlerimiz de gelmeye başladı bu güzellikler. Yani Türkiye’nin her yerinde yok. Onlara da turlar başlattık. Bu nülüfer çiçekleri Türkiye’nin en büyük nülüfer bahçesi burada, nülüfer topluluğu. 7 kilometre uzunluğu var. Buradan başlıyor. Aşağı doğru İzmir-i Spartı yoluna kadar 7 kilometre uzunluğuyla Türkiye’nin en büyük nülüfer topluluğuyormuş. Tabii biz bunu, ben ne diyordum ki bütün gölülerde, her yerde var bir bizim buraya has bir bitki değil. Bu şekilde öğrenmiş olduk. Bu nülüfer çiçeklerin iki tanesi yetişiyor burada. Bir beyaz olanı, bir de sarısı olanı. İkisinin yan yana yetiştiği Türkiye’deki tek yer olduğunu biliyorum yani. Mesela bir sarısı bir yerde oluyor, beyazı bir yerde oluyor. Bu nülüfer çiçekler hakkında da kısa bilgi vereyim. Bu nülüfer çiçekler Mayıs ayının üçünde, beşinde falan filizleniyor.
Yaklak şeklinde suyun üstüne çıkıyor ve Eylül-Ekim aylarına kadar suyun yüzeyinde kalıyor. Bu çiçekler bir kere açıyor, sabahları. Akşama kadar açık duruyor. Beş altı gibi tekrar kapanıp suyun altına tomurcuk şeklinde, yaprağın altına saklanıyor. Öbür turuncu çiçeklerde öyle bir şey mümkün değil. Açıldığı zaman 4-5 ay sürüyor. Burası koruma altında. Endemik bir yer yani. Milli parklar olduğu için koruma altında. Yasal olarak da cezasının olduğunu öğrendik. Milli parklar koparmanı. Biz buraları turlar düzenleyip, burada misafirlerimize göstermek amaçlı turlar düzenledik. Bu sene bir ay falan oldu. Bayağı da bir rağbet ilgi var. Zamanla inşallah duyulacağı kanaatindeyim yani buranın. Burayı Konya’ya, Beyşehir’e, mesela köyümüze kazandırdığım için mutluyuz yani. Burada balıkçılık faaliyeti normalde yapmıyoruz. Kanun olarak izinliyiz ama burayı koruma amaçlı, yerel halk olarak balıkçılık faaliyeti ağatmıyoruz. Hiçbir şekilde motor çalıştırmıyoruz. Buradaki dokuya zarar vermemeye çalışıyoruz. Fotoğraf tutkunları, görsel çöllerin izlemek isteyenler, doğa tutkunları geliyorlar. Biz de onlara teknelerimizle yardımcı olmaya çalışıyoruz. Fotoğraf merakım dört beş senedir başladı. Daha önceden de yoktu yani. Mesela Beyşehir’de gidip besik valp çektirirken bile erinirdim yani. Ondan sonra merakım başladı. Dedim ki bir ceptele onun en güzelinden aldım o zamanlar için. Bin lira falan kaliteli. Onunla başladım fotoğraf çekmeye. Baktım olmayacak.
Öğrenmek lazım fotoğrafı. Kursuna gittim. Mesteke edindirme kursuna gittim. Orada iki ay falan kurs gördüm. Tekrar ikinci ay bir daha gittim. Oradaki arkadaşlarla buraya devamlı gelip uygulamalı çekimler yapıyorduk. Hem fotoğrafçılığımızı geliştirdik hem de burayı tanıttık yani. Medeniyetler Beşiği Anadolu’da Frigler, Hititler, Lidyalılar, Persler ve Romalılar Toros dağlarını ve gölü görevek uzun süre yaşamışlardır.
Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı Kuba Davat Sarayı şehrin tarihine nakşedilmiş. Eşref Oğlu Camiisi Gölün kıyısında bir gönül yurdu olarak vaktimizi tarih boyunca beklemiştir. Taş köprüde insanın taşla, suyla, harçla nasıl uğraştığını anlıyor insan. Yolculuk Anadolu’nun kalbine doğru yürüyünce gerçek bir hikayeye götürüyor bizi.
Mavi gökyüzü umut arttırıyor. Bulutlar kalbimizi yumuşatıyor, kaya gibi yaşamın içinde.
Beyşehir Gölü en çok kuşların yuvası oluyor.
Eşref Oğlu Camii ahşap direkleriyle, taç kapısıyla, karlığıyla aynı zamanda müthiş mihrabıyla. Neden mihrabıyla diyorum? Mihrabına doğru yönünüzü döndüğünüzde Eşref Oğlu Camiinin göle doğru yani kıbleye doğru bakar. Onun üzerinde Beyşehir Gölü’nün bütün renkleri görürsünüz. Mihraba baktığınızda gölün dalgalarını mihrabın üzerindeki ayetlerin motiflerinde görürsünüz. Hemen sağında yanı başında bulunan minberi de Kündekari Tekniği ile Abonoz ağacından yapılmış. Anadolu’daki Alaeddin Camii ile birlikte en erken örneklerini taşıyan çivi kullanılmadan yapılmış muhteşem minberidir. Minberin hemen kenarında da feza tasvirlerini görürsünüz, yıldızları görürsünüz, güneş sistemini görürsünüz.
Yani 13. yüzyılda Anadolu’ya gelen Türkler, bu bölgede hakim olan Türkler Eşref Oğlu Camii’ni inşa ederlerken büyük bir bilikimi bu camiye yansıtmışlardı. Konya Valisi Avlonyalı Ferit Paşa Konya Valiliğinden sonra Sultan Abdülhamid’in veziri olacak ve onun döneminde 1903 yılında Konya Ovası sulama projesi hayata geçirilecek.
İşte o projenin yadigarıda hemen arkamızda bulunan 1907 ile 1914 yıllar arasında yapılmış taş köprü, bereket sembolü halinde bugün varlığını sürdürecek. Bu çayın akıp gittiği güzergah üzerinde de çok sayıda önemli taş köprüler yapılacak. Sadece bu bir köprüden ibaret değil.
Prestij yapısı olarak Konya Ovası sulama projesinin bu köprüyü gösterebiliriz ama bu çayın aktığı güzergah üzerinde onlarca tarihi köprü ile karşılaşırız. Bunlardan birisi de Bada Köprüsüdür. Halk arasında Bada olarak adlandırılan köprü eski çağlardan itibaren bu çayın üzerinde mevcuttu.
Zaman zaman ahşap olarak yapıldı, kerpiç olarak yapıldı ama son dönemde Almanların bu projeyi hayata geçirdiği dönemde var olan köprü yenileşerek Bada ismiyle muhteşem bir köprü haline getirildi. Beyşehir, göçmen kuşların da yatağıdır aynı zamanda. Çünkü Leylekler’in hem burada bir vadisi vardır hem de bir tepesi vardır. Leylekler Vadisi Yeşil Dağı’da muhteşem bir mezarlığın üzerinde çam ağaçlarının üzerinde yapılmış 50 kadar leylek yuvası ile oluşmuş. Leylekler tepesi de Adaköy’de bir tepe üzerinde yine bir mezarlığın üzerinde yani aslında ölülerimiz de bu topraklara hayat vermeye devam ediyor.
Bu bölgenin en önemli ürünlerinden bir tanesi de Beyşehir’de Roma dönemine ait atlı kaya kabartmasıdır. Önemi nereden kaynaklanıyor? Çünkü at yarışı kurallarının latince, grekçe, metin olarak atlı kaya kabartmasına yazıldığını görüyoruz. Bakın Batılı tarihçiler onları çözümlediler ve yayınladılar.
Özellikle Anadolu topraklarında at yarışı kurallarının yazıldığı en erken örneklerden biridir. Çünkü sadece at yarışı değil sporcuların centilmence yarışmalarını tavsiye eden bir takım kuralları o atlı kaya kabartmasında görürüz. Hemen onun karşısında da 70 tonluk kurt beşiği anıtı yatmaktadır. Bu da Hitit dönemine ait muhteşem bir anıt.
Bu anıtın özelliği de kopyası Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ayaktadır. Aslı da yerde 70 ton halinde uzanmaktadır. Adımlarımız tarihin, doğanın ve memleketin kıymetini anlayarak ulaşıyor akşamlara. Gün biterken serin bir rüzgar ferahlatıyor hüzünlü akşamı.
Heybemizde insanımızın enfes hikayesi, heybemizde Anadolu medeniyetinin birincisi olan Beyşehir anılarıyla. Sare doğuyor. Yolculuğun başladığı yerde anlıyoruz ki hüzünle bitecek bir hikayemiz yok bizim. İyiliğin, duruluğun haberiyle aydınlanıyor akşamlar. Her şeyin anlamlı olduğu medeniyetimiz bir doğuşun şahidi oluyor tekrar tekrar.
İyilikle yürüdüğümüz Anadolu yolları binlerce yıl olduğu gibi binlerce yıl daha bizi büyütecek medeniyet mefkuremizde. Kimimiz anayız, kimimiz baba ama en çok Anadolu’nun evladıyız. Rabbimizin bize bahşettiği bu topraklarda.
Beyşehir, iyi ki tarihimizin içindesin. Güzel haberlerin, güzel sözlerin ve Türkçemizin şehri Konya’mıza selam ve dua ile.
Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın