Kürşat Demirci, Din, Tarih ve Arkeoloji, 5. Seminer
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=DT8IYcJGylU.
Evet sevgili arkadaşlar nasılsınız? İyi misiniz? Evet. Şimdi bugün böyle çok uçları belli olmayan, çok net olmayan ama aslında önemli olan bir konu. O da arke tipler meselesi. Yani arke tipler dediğimiz şey hem dinler tarihinde hem tarihde hem antropolojide, sosyolojide hatta reklamcılıkta yani kapital dünyasında falan müthiş işe yarayan şeyler veya önemli şeyler yani. Ben tabi arke tipler normalde psikiyatrist olsaydım mesela veya psikolojiyle uğraşıyor olsaydım.
Arke tipleri hani o perspektiften anlatırdım doğal olarak ki aslında arke tip meselesi daha çok en azından çıkışı itibariyle yani arke tip kavramının çıkışı itibariyle arke tip aslında psikoloji ya da psikiyatrinin işidir. Yani çıkışın mantığı biraz öyle ama o çıkışının mantığının dışında bu kavram yani bu arke tip kavramı dediğimiz bu prototipler, arke tipler yani pek çok soyut ya da somut kavramın birazdan açıklayacağım tabi bunları. Kalıpları, imgesel kalıpları, bilinçte olan imgesel kalıpları, bilinçten dışarıya çıktıktan sonra dışarıda olan o imgesel kalıpları yani bu arke tip meselesine bir psikoloji veya bir psikolog ya da psikiyatrist olarak bakamam. Öyle bir durumum yok.
Ama tarihçi olduğum için veya dinler tarihini uğraştığım için daha çok o açıdan bakacağım. Öyleyse biz bugün bu arke tipler meselesini dinler tarihi açısından genelde tarih açısından değerlendirelim bakalım ne çıkacak yani karşımıza. Aslında arke tip hikayesi Carl Gustav Jung ile birlikte 20. yüzyılın başından itibaren devreye giren bir şeydir, bir fenomendir. Yani Carl Gustav Jung bir psikiyatrist, psikoloji eğitimi var ve ilk defa o bu kadar dolu anlamda kullandı bunu.
Tabi arke tip kavramının bir Jung’dan öncesi var yani onun daha önceki bir hikayesi var. Orada çok herhalde girmem ben. Belki girerim onu da bilmiyorum. Ama benim burada tanımlayacağım tarihe ve dinler tarihine mal olacak şekilde arke tip kavramının dibinde yatan adam şüphesiz ki Carl Gustav Jung’dur.
Büyük oranda odur. Ama ben şahsen Carl Gustav Jung’un tanımladığı anlamda arke tip meselesini ele almaktan ziyade aslında. Mesela Eliade gibi veya Joseph Campbell gibi yazarların olaya baktığı anlamda ele almayı tercih ederdim.
Fakat benim hangi arke tip kavramını seçeceğim meselesi bir seminerler visisine dönebileceği için her ne kadar ben arke tipler Eliade de nasıldır,
Campbell de nasıldır, Comar Asfami de nasıldır ya da diğerlerinde nasıldır meselesine çok girmeden, biraz girecek olsam bile, esas ağırlığını tarihçi ve dinler tarihçisi gibi arke tip meselesinin açıklamanın esas ağırlığını yine Carl Gustav Jung’dan olarak yapacağım. Peki mesela en az arke tiplere girmeden, arke tipin anlamını bilmeden, bunun kime göre ne olduğunu söylemeden, bunun zihinde nasıl oluştuğunu söylemeden önce şunu söyleyeyim.
Mesela diyelim ki tarihçisiniz veya dinler tarihçisiniz. Şimdi burada mesela içimizde tarihçiler var, ondan sonra rehberler var, felsefeciler var yani bir tarihçi olarak siz arke tip meselesinden şöyle faydalanabilirsiniz.
Bir tarihçi olarak, bir filozof olarak veya bir rehber olarak, bir sanat tarihçisi olarak ve hatta bir iletişimci olarak, çünkü iletişimde de müthiş kullanılan bir şey, arke tipten şöyle faydalanabilirsiniz, arke tip kavramından.
Mesela dinler tarihinde bizim en böyle boğuştuğumuz meselelerden diyor şu, ya bu efsanelerdeki, mitoslardaki, legendlerdeki hani imgeler var ya mesela imgeler, yani bir yerde bakıyorsun işte iyi bir Tanrı, öteki yerde bakıyorsun kötü bir Tanrı, bir yerde bakıyorsun bir ejderha,
bir folk hikayesinde bakıyorsun ejderha ile kavga eden bir başka kahraman, bir yerde bakıyorsun işte bir yolculuğa çıkmış, bir kahramanın başından geçen serüvenler. Şimdi bu efsaneler, mitoslar, bunlar nasıl oldu? Yani bunlar nasıl oldu? Yani mesela bunların nasıl olduğu sorusu arke tiplerle yakından alakalıdır.
Yani arke tipleri çözmeniz demek, efsaneler, mitoslar, ondan sonra tarihe mal olmuş bu retorikler nasıl oldu sorusuna cevap bulmak demektir.
Mesela şöyle düşünmek, saflık olur. Diyelim ki işte siz eski mezopotamya dillerini araştırıyorsunuz, ondan sonra eski mezopotamya dillerinin içerisinden işte hani o dini çözümlemek için temel bir mesele arıyorsunuz ya da bir obje arıyorsunuz.
İşte neden buldunuz onu? Diyelim ki Gılgamış Destanında. Mesela ben Gılgamış Destanı üzerinden aslında birazdan yani dersin bitimine doğru bu arke tip meselesini analiz etmeye çalışacağım. Yani Gılgamış Destanı’na esas alacağım ve onun üzerinden bu arke tipler nasıl yerleştirirseniz bir destanın içerisine mesela onun üzerine biraz konuşmak istiyorum dersin sonuna doğru kısaca.
Mesela Gılgamış Destanı’nı nasıl yarattı insanlar? Yani milattan önce 3000 küsür yıllarındasınız, Ortadoğudasınız. Yani hikaye şöyle mi oldu? Yani 100 tane 200 tane eski Sümerli ya da eski mezopotamyalı oturdu.
Ondan sonra işte Uruk’ta, Lagash’ta, Ur’da yani eski mezopotamyanın şehirlerinden bir tanesinde oturdu. Bunlar gayet şizofrenik bir kafayla ya bir efsane uyduralım. Hani bu efsanenin temel aktörü de Gılgamış olsun. Gılgamış’ın yanında da hani bir enkidu diye bir başka motif koyalım.
Ve bunlar da birlikte seyahate çıkıyorlar olsun diye adeta bir eski Sümerli Lagash şehrinin kahvehanesinde geçen bir şizofrenik muhabbet sonucu mu oluştu bunlar? Yani eğlencelik olsun, hayatımızda böyle reklilik olsun diye mi oluştu? Yoksa, tabii ki böyle oluşmadı yani hiçbir şey böyle oluşmaz.
Yoksa insanoğlunun bilincinden kaynaklanan, kendi bilincinin içerisindeki var olan birtakım şeylerden kaynaklanan ve o kendi bilincinin içerisindeki o şeylerle tabiatın içerisinde var olan şeylerin bir araya gelmesinden kaynaklanan.
Ve zaman yüzyıllar bin yıllar içerisinde oluşan ve bu oluşum sürecini aslında hikayeleri anlatanların da ya da oluştanların da farkında olmadan zenginleştirdiği bir kognitif süreçle mi oluştuğu meselesini çözer arketipler.
Yani arketipler, biz arketipleri okuduğumuz zaman, arketipleri analiz ettiğimiz zaman şunu buluruz, bu birtakım antik arkayık semboller nereden çıktı? O hayal gücü ne oldu da kafanın içerisinde işte bir imge yarattınız, görsel bir imge veya söylemsel bir imge yarattınız, efsaneler türettiniz. Sizi Babil’de Tanrı Marduk diye bir Tanrıyı keşfetmeye götüren şey veya bunun karşısında Teyamat diye bir başka varlığı keşfetmeye götüren şey veya işte Tanrıça İşdar, Amu, Enlil gibi birtakım Tanrıları keşfetmeye götüren şey bunlar nasıl ortaya çıktı? Söğüsünün kilit kavrama arketiplerdir. O yüzden arketip meselesi benim için önemlidir, tarih bilimciler, yani tarihçiler için önemlidir, tabii ki filozoflar için önemlidir ve diğerleri için önemlidir.
Yani her ne kadar bu arketip meselesi psikiyatrik, psikoloji çevrelerinde ortaya çıksa bile bunu en çok aslında biz tarihçiler kullanıyoruz. Yani bugün bizim işimize çok daha fazla yarıyor.
Psikoloji analizlerinde falan süper. Ama tabii hani modern kapitalist dünyada reklam sektörü falan da arketipleri çok iyi kullanıyor. Yani adamın kafasının içerisindeki binlerce yıldır var olan ve nesilden nesile geçen birtakım temel arketipleri gıdıklayacak, uyaracak yani şeyleri seçerek adama mal satıyorsun yani.
Yani o kafa, o mal satma kafası bu arketipleri çok sever. Ve orada Carl Gustav Jung’a dua ederler yani iyi ki böyle bir çözümleme yapmış da hani biz buradan 1 lira kazanacağımıza 100 lira kazanıyoruz diye.
Ama bu kapital sektörü bizimle alakası yok yani. Biz zaten hani öyle onlarla çok işimiz de yok yani öyle fani dünya diyoruz yani geçiyoruz. Onlarla uğraşanlarda uğraşır yapacak bir şey yok yani. Öyle bir aksini challenge yapacak bir durumumuz da yok zaten.
Biz abi bilimle uğraşıyoruz. Bizim işimiz bilim yani. Evet. Şimdi demek ki arketiplerin bize yararlılığı böyle bir şey. Tamam güzel. Peki bu arketip kurumunu kim ortaya attı?
İlk önce biraz basitçe oradan yani. Aslında bu hani İsviçreli meşhur psikiyatrist var. Herkesin bildiği Carl Gustav Jung ondan sonra. İlk defa 1930’larda falan bu arketip kelimesini o kullanıyor yani bilinçli bir şekilde.
Aslında yani arketip kelimesini o kullanırken o bu kelimeyi ve kavramı mesela Kant’ın kategorilerinden, Plato’nun ideolarından, Chopin Harun’un prototip kavramından falan isinlenerek biraz kurguluyor.
Yani Carl Gustav Jung evet bu arketip kavramının psikolojide ve psikiyatride icat eden mucizidir. Yani büyük adamdır Carl Gustav Jung. Doğru. Ama ondan önce bu kavrama, bu arketip kavramına bu her şeyin sembolik bir prototipi kavramı başkalarında da var tabi.
İşte Kant ve diğerleri az evvel saydım. Mesela Durkheim falan da kullanmış bunu. Yani Durkheim’da da şey var yani bu kolektif bilinç, kolektif bilinç altında yatan yani kolektif bilinçle var olan birtakım böyle imgeler falan.
Hani biraz onlar da kullanmış, sosyologlar da kullanmış bu işi. Ama bütün bunlar bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren Carl Gustav Jung’un hikayesi. Tabi Jung 1961 yılında öldü. Psikiyatride ve psikolojide çok önemli bir adam.
Freud’ten çıktı. Freud’a biraz meydan okudu. Aslında Jung böyle gnostic eğilimli bir din anlayışı da var. Yani onu yani Jung’u bir yerden baktığınızda çok dinler gibi düşünebilirsiniz.
Ama bir yerden de baktığınızda bazı psikolojik meseleleri çözümlemesi son derece şeydir, sekülerdir. Oradan da baktığınızda hani hiç dinle alakası yokmuş gibi varsaya bilirsiniz.
Fakat kendi yaşamsal tecrübesi, yazdığı çizdiği şeyler falan böyle bir metafizik yapısı var adamın. Ama böyle klasik bir hırsıyanlık sistemini oturtamazsınız yani. Belki çok geleneksel gnostic bir din anlayışıyla şey yapmış kendini yetiştirmiş veya kuramlarını onun üzerine oturtmuş.
Tabii Jung aslında bu arketip kuramını sadece tarihçiler bir takım mitosları çözünmesin diye armağan olarak düşünmemiş.
Aslında adamın temel derdi şu, ya temel dertlerinden biri şu, hastaları var. O hastalarını hani nasıl iyi edeceğim? Yani ya Freudian bir yolla iyi edeceksin, ondan sonra ya işte Adler gibi edeceksin, ya Karen Horne gibi iyi edeceksin veya kendi bulduğu çözüm doğrultusunda iyi edeceksin. Ama kendi hastalarına bakarken yani ruhsal problemi olan arkadaşlara bakarken bu arketipler kuramından çok esinlenmiş, onları iyi etme çabası içerisinde. O yüzden Jung’un belki de ana meselesi şeydi yani bir tedavi meselesiydi. Ama o tedaviyle sınırlı kalmadı çünkü iyi bir tarihçi aynı zamanda. Özellikle gnostic kültürleri üzerine iyi çalışan bir adam.
Dinler tarihi falan oldukça iyi bilgisi var. Tabi zamanla bu dinler tarihi kavramına falan da uygulamaya çalışıyor arketipler. Oradan olayı çözümlemeye çalışıyor.
Aslında mesela bu benim işim değil. Yani burada hani psikolojiyle uğraşanlar falan kızabilirler de hani öyle bir şey söyleyecek değilim ama şunu söyleyeceğim belki kısaca. O mesela tedavide şeyi öngörüyor yani zıtlığın birliği. Yani size bir hasta geliyor. Hastanın içerisinde bir yığın neurotik çelişkiler var. Aslında mesela olaya Karen Horne gibi bakarsanız bir nervozu halletmeniz için o çelişkili olan ruhsal durumu çözmeniz lazım. Birbirinden koparmanız lazım yani. Freud gibi bakacaksanız o ruhsal sıkıntıyı bilinçaltına bir temas ederek yeniden kurgulamanız gerekiyor. Ama Jung şöyle söylüyor diyor ki hayır yani bu çelişkiyi kabul ederek tedavi edebilirsin. Yani o zıtların birliği diye bir şey var onda.
Yani evet hem böyle söylüyor bu hasta hem böyle söylüyor bu doğru ama her ikisini söylemek aslında çok insani bir şeydir. Çünkü bizim içimizde iki tane temel arketip var. En temel arketip adeta. Onlardan birisi şu tarafa gidelim derken öbürü de öteki tarafa gidelim diyor.
O da diyor ki ya bunların ikisi de var. İkisi de doğru fakat bunların ikisini de birleştirerek ben hastayı öyle tedavi ederim diyor. Onun psikolojik tedavi yöntemi benim de anlamadığım ama bu perspektiften devam eden bir şey yani. Ama arketipler meselesi benim az çok anladığım ve üzerine bir iki kelam edeceğim bir mesele.
Şimdi Jung arketipleri şurada bir yere koyuyor. Onun mesela kişilik katmanları şunlardan oluşuyor. Bir kere ego var yani hani bilincimiz bilincimizin yapısı hani bilinç bilinçaltı diyoruz ya yani bilincimizin yapısı Jung’a göre.
Bir kere bir şeyimiz var egomuz var yani içimizde bir benlik kısmımız var. Bir tane bireysel bilinçaltımız var yani kendimize ait böyle bir bilinçaltımız var. Bir de kolektif bilinçaltımız var yani Jung bilincin bu üç şeyden oluştuğunu söylüyor ve bilincin tabularasa olmadığını söyleyerek öteki psikologlardan çok ayrı yani şu.
Jung diyor ki bilinç bir tabularasa değildir. Ne demek bilinç bir tabularasa değildir şu. İnsanlar doğarlarken sıfır bir beyinle doğmuyorlar. Binlerce yıllık genetiksel olarak nakledilen bir takım düşüncesel veya imgesel kalıplarla doğuyorlar.
Arke tiplerle doğuyorlar yani ve bunlar da kolektif bilinçaltında depolanıyor ve nesillen nesile aktarılıyor ve dolayısıyla senin çocuğun sendeki o kolektif bilinçaltında depolanmış şeyi alıyor. Devam ettiriyor. Devam ettiriyor. Öyle gidiyor yani bu hikaye. O yüzden de doğarken biz sıfır doğmuyoruz.
Bu arke tiplerin depolandığı ve durduğu yer zihinde bu şey, kolektif bilinçaltı denilen yer.
Yani esasında orada saklı bunlar yani ama bu arke tipler, birazdan tanımlamaya çalışacağım arke tipler sadece orada durmuyorlar. Ego da oluşuyor, bireysel bilinçaltında oluşuyor, oradan kolektif bilinçaltına geçiyor.
Hepsi dönüyor böyle, oradan oraya gidiyorlar falan yani ama bunların depolandığı ve dış dünyaya çıkmaya, bir efsane olmaya, bir efsane kahramanı olmaya hazır olduğu, ayak üzerinde beklediği yer kolektif bilinçaltı. Orada bekliyor abi bunlar. Bunlar günü geldiğinde dışarıya çıkacak. Günü geldiğinde dışarıya çıktığında kendisi de farkında olmayan bir seyren sonucu bakacak ki oradan fırlayan imgeler bir efsanenin kahramanını oluşturmuş. Bir efsanenin bir şeyini oluşturmuş. Onlar hazır bekliyorlar her an çıkabilirler yani. Şimdi tabi böyle step by step yavaş yavaş böyle gidiyorum hani dinleyenleri falan yavaş yavaş sokmaya çalışıyorum olayın içerisine o yüzden doğrudan arke tiplere dalmam için biraz vaktim var yani. Önce bir çevreyi dolaşmam lazım. İnsanların hazırlanması gerekiyor. Tabi Jung’un arke tip kremına ve bu arke tiplerin ne olduğu ve nasıl olduğuna gelmeden önce ki esas hedefim o. Şunlardan da bahsetmek lazım. Şimdi bu adamlar mesela bu Miltiaya Eliade falan var. Bu Romanyalı tarihçi dinler tarihçisi.
Chicago’da The Professor’du sanıyorum yanlış hatırlamıyorsanız 86’da öldü. Yani bana göre dinler tarihinde şeydir bir devrim yani çok iddialı olabilir ama önemli bir adamdır dinler tarihinde Eliade.
Ondan sonra bir o iki Joseph Campbell. Joseph Campbell yine bir dinler tarihçisi böyle imge bilimci yani buna benzer bir şey. Joseph Campbell de bu arke tipler meselesinde çok duran bir adam o da çok önemlidir. Campbell ile Eliade’nin arke tip kremı Jung’un arke tip kremına benzer ama farklıdır. Jung’un arke tip kremı biyolojik kökenli olan bir şeydir. Yani Jung’a göre arke tipler denilen şey,
efsanelerdeki kahramanlar, herhangi bir heykele heykeldeki bir imgesel anlatım bütün bunların hepsi aslında biyolojik olarak varlar yani sende varlar bunlar yani o varlığının mantığını söyleyeceğim ben.
Ama Eliade gibi, Joseph Campbell gibi insanlar için imgeler böyle daha çok sanki dışarıda olan bir takım şeylerin yani tabiatta olan bir takım şeylerin insanlar tarafından idrak edilmesi sonucu ortaya çıkan şeyler gibi duruyor.
Şimdi bu gibi duruyor falan diyorum yani şimdi bunların hiçbirisi net değil mesela Joseph Campbell, Eliade, Carl Gustav Jung mesela bunlar şöyle bir tasnif yapmamış. Yani şu kadar arke tip var bu arke tiplerin özelliği budur. Bu arke tip oluşurken şöyle böyle yok yani böyle hiç kimse aramasın böyle bir kitap yok yani.
Bütün bunların hepsini mesela ben şu an derleyerek anlatıyorum yani veya bunları derleyen metinler var yani. O yüzden hani Eliade’de böyle ötekisinde böyle derken net sınırlar yok. Net sınırlar yok çünkü net sınır yok zaten ne söyleyeyim yani. Ama Eliade ile Campbell gibi bir takım adamlarda bu imgeler çok biyolojik kafaya kazınmış şeyler değil. Yani kolektür şuur altında oluyor olmuyor bunlarla çok uğraşmıyor onlar. Onların başka bir yolu var. O yola da geleceğim ben yani. Mesela bu arke tiplerle ilgilenen başka adamlar da var yani. Onlardan mesela bir tanesi Ananda Komarasvami’dir. Bir tanesi Renegenon’dur. Mesela Renegenon’da da özellikle Ananda Komarasvami’de bunlar tradisyonalist bizim filozofiye paradisi dediğimiz bir ekolüm mensupları bunlar.
Çoğunlukta da böyle en tanınmış ismi hani Renegenon. Mesela Renegenon’da da var arke tip kuramı. Ananda Komarasvami’de de var. Fritjof Shone’da da var. Onlarda arke tip denilen şeyler yazıyorlar söylüyorlar.
Onlardaki arke tip kuramları da biraz farklı. Yani öyleyse şöyle söyleyebilir. Üç tip arke tip kuramı vardır. Birisi Carl Gustav Jung’un daha böyle biyolojik gökenli ve psikolojik gökenli ön gördüğü içimize çakılı arke tipler.
Bu Jung’a ait. Ondan sonra daha dışarıda, dış dünyada olan ama insanların bunu kendi bilinçlerinde üretmeleri sonucu oluşan arke tipler var. Bunlar Eliyade gibilere ait.
Camp Bel Eliyade’ye ait. Bir de olaya daha muhafazakar, daha dindar bir yerden bakan, filosofia paradisi dediğimiz tradisjonalistler var. Renegenon gibi, Komarasvami gibi, Fritjof Shone gibi adamlar var.
Onlarda da bu arke tip kuramı daha vahiysel bir şey. Yani sanki hani Tanrı’nın vahiy ettiği şeyler sanki bunlar. Hani daha başka bir kategoriden görüyor onlar şeyleri, arke tipleri yani. Ama aslında her üç bakış da arke tiplere birbirine yakın şeyler. Yani neticede çözümlemek istedikleri şeyler aynı yani. Ama şimdi hani bazen videoyu izleyenler diyor ya işte o ne demek bu ne demek.
Şimdi ona abi günler ve haftalar geçer yani siz de kaçarsanız ben de kaçarım yani ama ya pransipte hani bu bilgi bile şeydir hani beni izleyen, bizi izleyen arkadaşlar için bir ipucudur. Oradan yürüyebilirler yani. Tamam güzel böyle üç tane bakış var. Biz şimdi yeniden Jung’un kuramını esas olarak devam ediyoruz yolumuza.
Peki madem Jung’a göre şey var böyle bilincimizde üç katman var. Kollektif bilinç altında çoğunluklu oluyor bitiyor hikaye. Peki bunlar nasıl ortaya çıkıyor? Şimdi esas bunların mahiyeti şimdi esas can alıcı hikaye bu. Şu an böyle bir konunun etrafında dolaştım. Birazcık şey olduk. Orta sahaya yaklaştık abi şimdi kaleye doğru. Ayrıca futboldan da pek anlamam hoşlanmam ama yine de literatör var yani. Ondan sonra kaleye doğru yaklaşıyoruz. Peki mahiyeti ne? Şimdi mahiyeti şu çok böyle çok mümkün olduğunca çünkü bu esas da çok kaybaşık bir konu. Yani hani Carl Gustav Jung’un herhangi bir kitabında da böyle çok net olarak ya bak bu şu arke tipte bu arke tip böyle oluşur.
Bu arke tipten de şu olur diye hiçbir formülasyon bulamazsınız. Yani arayın bulamazsınız yani. Çünkü onlar arke tipler üzerine durmaktan ziyade arke tiplerin bir araç olarak nasıl kullanılabileceğiyle ilgilenmişlerdir.
Ama ben şimdi onların pek söylemediği arke tiplerin nasıl ortaya çıktı hikayesini biraz anlatmaya çalışıyorum aslında. Şimdi şöyle bakın çok böyle net bir şekilde ve basitten ortaya şey yapayım dalayım.
Şimdi bizim bir kere arke tip Jung’da biyolojik varoluş içgüdümüzden kaynaklanan şeylerdir. Yani biz bir canlıyız ya biyolojik varlığız bir organizmayız. Mesela bizim biyolojik varlık organizma olarak bizim varlığımızı sürdürmemize katkıda bulunan şeylerden bir tanesi ney? Mesela şu. Birisini koruma içgüdüsü değil mi? Hepimizde var.
Mesela bir annenin çocuğunu koruma içgüdüsü denilen bir içgüdü var. Mesela böyle bir içgüdü olmasa yaşam olur mu? Olmaz. Tamam güzel. Arke tipler öyle şeyler ki yaşam içgüdülerinin aslında ete kemiğe bürünmüş halleridir arke tipler.
Her arke tip sizde bir yaşama içgüdüsüne denk düşer. Mesela şimdi en basitinden yola çıkıyorum yani. Şimdi her herkesde bir özellikle kadınlarda besleme, doğurma, değil mi?
Koruma ve kollama yani rahime olma psikolojisi var. Erkeklerde de var aslında. Anima olarak erkeklerde de var. Animos olarak kadınlarda fazlasıyla var zaten. Tamam güzel bizde böyle bir şey var. Bu biyolojimizde kanımızda dolaşıyor yani bilincimizde böyle bir şey var.
Fakat bu içgüdüsel halin iki tane yanı var. Mesela birinci yanı şu. Bir kadının çocuğunu emzirmesi, koruması, büyütmesi, beslemesi bir yanı bu. Yani bir yanı çok biyolojik bakın. Yani çocuğunu alıyorsun abi, doğuruyorsun, büyüyorsun ve besliyorsun. Bu ne oldu? İçinde var olan yaşatma içgüdüsünün aksiyon haline geçmiş bir yanı oldu. Bir bu yani. İki ne? Olay burada bitmiyor. Olay şöyle devam ediyor.
Bu koruma içgüdüsü denilen yaşamsal, varolusal ve biyolojik olarak sana kazınmış olan şey aynı zamanda senin kollektif şuur altında bir yerde duruyor. Yani şöyle hepimizin kollektif şuur altında koruma içgüdüsü denilen bir imge var. Bir imge var. Yani koruma, korunma, besleme, içgüdüsü denilen erkekte de kadın da fark etmez yani. Böyle bir şey var. Böyle bir içgüdünün arke tip, yani bir kalıp haline, bir imge haline gelmiş hali kollektif şuur altında bekliyor böyle. Bir kalem imgesi gibi bekliyor yani tamam mı?
Mesela diyelim ki 10 binlerce yıldır paleolitik döneminden beri insanlar dış dünyada sürekli tabiatın içerisindeki bazı şeylerle hep temas halindeler.
Yani yağmur yağıyor, şımşekler çakıyor, pek çok şey oluyor yani. Tabii toprak, yani toprakla temas halinde. Yani toprağın o bereketi, toprağa tohum atınca topraktan bir şey çıkıyor.
Yani onun bir rahimsel hali var toprağın. Değil mi? Koruyor toprak seni. Yani sen çünkü ona ektiğin zaman oradan bir şey çıkacak ve o seni besleyecek yani. Şimdi toprağın sende oluşturduğu hal, yani böyle bak toprağa, sende oluşturduğu hal, senin bilincinde daha doğrusu kollektif bilinç altında neye denk düşüyor abi?
Pat hemen o koruyan ve üreten yanın var ya senin biyolojik olarak sende kazılı, pat hemen orada ikisi birleşmeye başlıyorlar. Yani dış dünyada var olan birtakım gözlem sonucu elde edilen imgeler senin iç dünyada biyolojik……şimdi düşündü sende tabiatın bir parçasısın bu anlamda. Yani mikro ve makro yapılar iç içe geçmiş yani. Hani senin içinde çocuğunu besleme arke tipi dış dünyada tabiatın sana verdiği, koruduğu o besleme arke tipiyle aynı şey.
Bu ikisi birleştiği andan itibaren ki birleşiyorlar kaçınılmaz yani birleştiği andan itibaren sen artık toprağa veya toprak gibi dölleyici, besleyici, koruyucu şeylere o içindeki imgeyle bakmaya başlıyorsun ve onu o isim ve o şekil ve o enerjiyle adlandırmaya başlıyorsun.
O andan itibaren senin artık o toprakla, o tabiatla olan ilişkin bir öykü olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Tabi bunu yaparken aynı zamanda her arke tip bir dış dünyada nesnesini bulduğunda bir tedaviye de yol açıyor.
Mesela senin içinde bir takım korkularını dış dünyada ona denk düşen şeylerle denk düşürdüğünde o dış dünyadaki şeyler seni tedavi de ediyor. Bundan dolayı insanoğlu o dış dünyadaki nesnelerle ya da şeylerle karşılaşmadan edemiyor. Onlarla birlikte olmadan edemiyor hemhal olmadan edemiyor.
Çünkü her dış dünyada geliştirdiği imge, ki biz onu arke tipleyeceğiz aynı zamanda seni tedavi eden bir şey de oluyor. Böyle bir büyülü doğası da var. Mesela diyelim ki şimdi biraz daha somutlaştıralım. Biraz böyle yukarıdan doğru geldik şimdi daha da böyle somutlaştırıyoruz.
Şimdi mesela efsaneler dedik ya efsanelerin çıkmasında bize ipucu sağlıyor bunlar yani. Şimdi bütün efsanelere bakın mitoslar, legendler, efsane diyelim yani. Şimdi bütün efsanelerin en böyle ana teması bunu mesela Joseph Campbell özellikle çok iyi irdelemiştir kahramanın yolculuğunda falan. Şudur bir tane iyi bir figür var değil mi? İyi bir kahraman yani bizim kahramanımız, misimiz yani öyle bir figürümüz var. Bir de bunun karşısında kötü bir figürümüz var. Yani okuyun hiçbir efsane bu iki prototipten veya bu iki arke tipten bağımsız değildir hepsinde var yani.
Ben mesela bunu birazdan gılgamış üzerinden gideceğim. Şimdi bu iki tane iyi adam kötü adam motifi nereden çıkıyor abi? Yani bu az evvel söylediğim şekilde Sumer’deki Lagash şehrinde Şezotvelik kahvede oturan adamların olan bir iyi kahraman yapalım bir de kötü kahraman yapalım.
Bunları da vuruşturalım demesinden kaynaklanmıyor. Nereden kaynaklanıyor? Şuradan. Çünkü insanın kolektik bilinç altında daima bir iyi yanı var bir kötü yanı var. Yani bizim bir iyi yanımız var bir de kötü yanımız var. Aslında hem iyi yanımız bizim biyolojik olarak varoluşumuza katkıda bulunuyor hem de kötü olan yanımız bizim biyolojik olarak varoluşumuza katkıda bulunuyor.
Yani bu ikisi de iyi ki varlar. Çünkü biz ancak öyle var olabiliyoruz. Çünkü bizim biyolojimize kazınmış şeyler bunlar. Şimdi bizde madem böyle hem iyilik prototipi var mesela Mesut senin üzerinden gidelim Mesut’un içinde iki tane kimlik var.
Birisi iyi Mesut yardım etmek isteyen falan bir de ama kötü Mesut da var falan yani. Şimdi sendeki bu iyi ve kötü biyolojik var olma arzusu senin kolektif bilinç altında iyi ve kötü arke tipleri olarak saklı duruyor abicim.
Onların adı önemli değil onlar dışarıya çıkınca alacak. Sen tabiatın içerisinde senin o içindeki iyilik ve kötülük durumlarını dışarıya çıkan bir olayla karşılaştığında o bir efsane haline gelmeye başlayarak aslında senin hani Gılgamış’ın içerisindeki işte şu an Gılgamış’a iyi diyelim iyi adam Gılgamış şu an kötü diyelim kötü adam Enkidu.
Esas da o senin içindeki iyi Mesut ile kötü Mesut’un kavgasıdır. Bu bir seyirselik macerasıdır yani.
Şimdi işte senin içinde senin iyilik ve kötülük varoluş durumların senin kolektif bilinç altında hazır bekliyor abi. Dış dünyada buna imkan tanıyan bir destan yazılmaya başlandığında sen onu dış dünyaya iki temel arke tip olarak yansıtıyorsun.
Kahramanımın iyi öyküsü Gılgamış, kahramanımın tırnak içinde kötü öyküsü Enkidu veya kahramanımın iyi öyküsü Mesih yani kahramanımın kötü öyküsü Antikrist veya Daggal yani.
Esas da sendeki o duygu, yani o destandaki, efsanedeki o iki prototip senin içindeki iyiliklerin ve kötülüklerindir.
İşte esas da arke tipler denilen şeyler bunlardır. Şimdi mesela hani bir örnek daha vereyim biraz daha böyle somutlaştırmaya çalışalım. Bunlar çünkü çok teorik ve hani soyut şeyler.
Mesela ritüeller, ritüeller yani herhangi bir çoğunlukla tabi politeist dinlerdeki ritüeller, piramitif ritüeller. Mesela piramitif ritüeller falan en temeli çoğunlukla hep söylediğim gibi inisiyasyon ritüelleridir.
Yani inisiyasyon ritüelleri de bir süreçten bir başka sürece geçiş ritüelleri. Bütün piramitif topluluklarda var. Pek çok politeist dinlerde var. Pek çok dualist, henoteist, hatta monoteist dinlerde bile. Yani değişmiş ama var yani. Şimdi bir süreçten bir başka sürece geçiş ritüelleri, inisiyasyon ritüelleri yani seni hem dinsel anlamda hem sosyolojik anlamda yani o kabileye ait bir unsur olarak seni yukarıya doğru yani olgunlaştırmaya doğru götürür.
Şimdi bu peki inisiyasyon ritüelleri nereden çıkmış yani şöyle mi olmuş? Avustralya’da Avustralya aborjinleri şöyle mi düşünmüşler paleolitik dönemde? Ya biz inisiyasyon ritüeli diye bir şey yapalım. Bir dönemden bir başka döneme geçiş yani.
Blue öncesi dönemden Blue çoğuna geçiş. Erkek olma çoğuna geçiş. Erkek olma çoğundan geçiş ondan sonra da evlenme çoğuna geçiş ondan sonra da ölüm çoğuna geçiş sonra ölüm süreci sonrasına geçiş. Yani böyle bir şey mi yaptılar adamlar? Tabii ki böyle bir şey yapmadılar.
Adamlar kendi yaşamsal bilinçlerinde olan ve biyolojik olan yaşamsal süreçlerinin mekanizmasını kolektif bilinç altında birer arketype döndürdüler. Ve onlar dış dünyaya yansıdığında inisiyasyon ritüeli oldu. Mesela bunun hikayesi şudur.
Mesela hep dikkat edin. Bütün eski piramitif dinlerde hikaye hep şöyle. İlk önce sıfır noktasından başlarsınız ritüeli. Yani hiçbir şey yokken hiçbir şeysinizdir.
O hiçbir şey olduğunuz anda bir inisiyasyon gereklidir. O inisiyasyonda bir isim takılır size mesela. Yani isimlendirmeyle siz bir sürece geçmiş olursunuz falan. Aslında bütün bunların hepsi insanın kendi içerisinde yaşadığı, çocukluktan beri var olan bireyselleşme çabasından başka bir şey değildir.
Yani sen çocukken, tırnak içinde hiçbir şeyken yavaş yavaş kültürlenmeyle veya biyolojik bir takım şeylerle o çocukluk halinden sıyrılmaya başlıyorsun. İşte sana yavaş yavaş bir süreçten bir başka sürece geçiş hikayesi.
Kendi içinde biyolojik olarak organizmanda değişiklikler oluyor, büyüyorsun, boyun uzuyor, bir takım organik hormonal dengeler oluyor, bir süreç yaşıyorsun yani kendi içinde. Bir başka boyuta geçiyorsun. Bir başka işte bütün bunların hepsini kolektif bilinçaltı, bir arke tip olarak yani bir imgi olarak kolektif bilinçaltıda saklıyor.
Tabiatta bu imgelere denk düşecek şeyler çıktığında, hani bir olay çıktığında yani tabiatın içerisinde bir şey var, bir akış var, bir süreç var, bir film akıyor. O filmi nitelendirmeye başladığında neyle nitelendiriyorsun? Kendi içindeki o yaşadığın süreçler. Adını kendi içinden koyuyorsun.
İşte rütüellerin oluşmasındaki önemli ölçüde rütüellerin oluşmasındaki özellikle primitif dinler için söylüyorum bunu.
Pek çok şey o inisiyasyon törenleri, o her bir inisiyo oluşta yaşadığınız acılar, esasında sizin kendi bireysel olarak yaşadığınız, içinizde yaşadığınız ve büyümeye çalıştığınızdaki acıların dış dünyaya temas ettiğinde bir arke tip olarak yani bir doğma arke tipi, iki doğduktan sonra gelişme arke tipi, üç ondan sonra ölme arke tipi, dört yeniden dirilme arke tipi diye hani biz rütüelleri okurken böyle adlandırıyoruz ya işte mesela bir şamanın inisiyatik hayatını düşünün. Şaman olmadan önce ilk önce bir ölür, sembolik olarak bir şaman olmanız için önce bir ölmeniz lazım. Ölmeniz şu demek benliğinizden ayrılmanız. Benliğinden ayrılman ne demek senin? Annenden, babandan, psikolojinden, çocukluğundan kopman demek ve çok traumatiktir. İşte benliğinden ayrılmanın yol açmış olduğu travmanın dış dünyadaki mesela şamanlık ritüeldeki karşılığı senin şaman olman için bir ormanda günlerce terk edilişine denk düşer bir çocuk olduğun halde yani.
Samut bir şaman ritüelinden bahsediyorum yani. Bundan dolayı bütün bu içinizde yaşamış olduğunuz şeyler, biyolojik bir takım yaşamlar, kognitif sürecinizde yaşadığınız şeyler, bunlar birer kalıp halinde, kolektif bilinç halinde ve çok yüksek enerjilere sahip bunlar. Yani mesela diyelim ki, içinizde bir kötü yanınız var ya, Carl Gustav Jung’un Terminal Essi ile şey, gölge, gölge diyor ona, shadow yani.
Gölge ne demek abi? Senin karanlık yanın. Bir arke tiptir o yani gölge arke tipi. Senin karanlık yanın o. Mesela o karanlık yanının senin kolektif bilinç altında yarattığı enerji çok yüksek abiciğim.
O yüzden de kötü adamlar böyle şey oluyorlar hani sürekli saldırgan yani hard oluyorlar yani. Şimdi o senin bilinç altındaki o böyle hard bir şekilde bekliyor ya o enerji, kötülük yanın yani gölge yanın yani. Dış dünyada efsane olmaya başladığında o sapık şey oluyor abi, ne derler, kötü adam oluyor, kötü kahraman. İşte o kötü kahramanlar o yüzden bu kadar cani. Çünkü o cani aslında o adam, onun içindeki adam aslında yani.
İçindeki o caniyi sen dışarıya çıkarıyorsun ve bir legend olarak kötü adam haline getiriyorsun ve dostum aynı zamanda kendini tedavi ediyorsun.
İşte Carl Gustav Jung onu söylüyor diyor ki içimizdeki arke tipler dışarıda efsane haline döndüğünde kendi kendimizi de tedavi ederiz diyor. Benim tedavi yöntemim de bu diyor. O yüzden de din kavramını terapide çok önemser Carl Gustav Jung yani. İşte arke tiplerin oluşmasının mantığı bu. Böyle oluşuyor yani senin kendin aslında imkanını bulduğunda dışarıya çıkıyor. Dışarıda sen bile farkında olmadan bir efsane bir ritüel olarak sana yeniden geri dönüyor. Sen onun sen olduğunu bilmiyorsun.
Halbuki o sensin yani. Dolayısıyla bu arada kendinde şey oluyorsun tedavi oluyorsun yani. O yüzden ben mesela çok muğlak olan bu arke tip kavramında mümkün olduğunca hani böyle yalın bir şekilde anlatmaya çalıştım. Bunun çok böyle teorik formülasyonunu yapman zor ama şey bu hikaye bu yani bunun üzerinden git gittiğinde olayın şeyini yani olay ha ha bu diyorsun yani.
Mesela hani Jung’u bir yana bırakalım. Eliade veya Campbell bağlamında hikayeye bakalım. Şimdi onlar arke tipler şöyle düşünüyorlar. Jung’dan farklı.
Mesela Eliade’de en temel arke tiplerden bir tanesi şeydir. Zamanı geriye doğru döndürmek arke tipi. Yani illa tempura veya ab origina aynı şey aslında. Bütün ritüellerde en önemli şeylerden bir tanesi zamanı başa döndürmek.
Şimdi neden ritüellerde zamanı başa döndürmek isteriz biz? Çünkü insanın yaşarken en büyük korkusu zamanın akı olmasıdır. Çünkü ölüm korkusu. Ama senin ölüm korkunu telafi edecek şey ne olabilir? Zamanı dondurabilmek.
Bundan dolayı da bütün ritüeller zamanı dondurmak üzerinde dururlar. Yani yaptığın her ritüel seni ilk zamana geri götürür. İlk zaman dediği ne? O prototip zaman. Şimdi burada ilk zamana geri dönme denilen bir arke tip oluyor işte.
Bu arke tipin temeli aslında senin ölüm duygun. Ama bu ölüm duygusundan kaçışı sen ritüellerde veya efsanelerde zamanın hep geriye doğru döndüğü şu motifiyle şey yapıyorsun. İşliyorsun. Onu canlandırıyorsun kafada. Mesela yine Eliade’de en önemli arke tiplerden bir tanesi Aksis Mundi dediği şey. Aksis Mundi de şu. Bütün her şeyi ayakta tutan, yani efsanelerde, mitoslarda, arkeolojik bazı sanatları, sembollerinde falan hep temel şu şey vardır hakikaten.
Evren daima bir iskeletin üzerine oturur. Yani bir direkt bütün evreni taşır. Bunu Aksis Mundi der o. Mesela bizim Sümer hikayelerinde, mesela Gılgırmış’ta falan bütün evreni ayakta taşıyan Maşru Dağı diye bir dağ vardır.
O dağ bütün evreni kozmik şeyi üzerinde taşır yani. Yahudilerde Aksis Mundi Kudüs’tür. O Siyon tepesi veya Moriah tepesi aslında. O bütün evreni o taşır.
Türklerde Kutup Yıldızı evreni taşır. Mesela bu böyle bir arke tip yani bütün kültürlerde var evreni taşıyan bir ana direk. Bir yıldız, bir dağ, bir direk. Yani o direk ki bizim Alevi Bektaşı geleneğinde halacı Mansur’un yani dağrı Mansur sütunu denilen ve etrafında semah yapılan bir direğe dönüyor yani.
İşte o direk aslında şu hayatsal tecrübeden kaynaklanıyor. Yani insan bakıyor ve gözlüyor. Hakikaten bütün böyle her şeyin kendisini indirgenebildiği sanki bir ana çatı var.
İşte bir aile düzende isen baba bütün işi götürüyor. Bir çadırda yaşıyorsan çadırın direği bütün işi götürüyor. İşte bir yüksek yerde isen o dağ pek çok şeyi koruyor gibi bırakılan izlenimler yani insanın tabiat karşısında keşfettiği veya tecrübe ettiği bu yaşam kalıpları senin kafanın içinde bilinçaltında böyle kalıplara dönüyor.
Ha evet her şey bir şey üzerine yükselir. Aksis Mundi. O günü geldiğinde ritüelde, efsanede pat devreye giriyor ve aksis mundi diye bir motif karşımıza çıkıyor.
Mesela Eliade de böyle. Joseph Campbell de de öyle. Mesela Joseph Campbell özellikle şey üzerinde duruyor. Yani bütün efsanelerin bütün mütosların hep bir kahramanın öyküsü olduğunu söyler. Hakikaten de öyledir aslında. Yani efsanelere bakın ana kurgu bir kahraman bir yolculuğa çıkar. O yolculuk aslında senin içinde yaptığın yolculuğundur.
Yani sen hayat sürecinde içine doğru bir yolculuk yaparsın ve o efsanelerin çoğunda o yolculuğu yapan kahramanın gittiği yer bir adadır. Dikkat edin. O ada da aslında senin benliğinin en altında saklı ve senin hep aradığın hani ulan bu gerçek ben neyim yani ben neyim yani nereden geliyorum diye arıyorsun ya yani işte senin içindeki ada yani bilincindeki hep böyle sürekli aradığın ve
travmalarla ya da inisiyasyonlarla hep böyle melankolilerle depresyonlarla veya sınırlılarla geriye geriye döndüğünde aradığın ada efsanelerde kahramanın aradığı ve hakikatin kendisinin önünde aydınlandığı adadır.
Veya bazen aynı olur bizim Simurg’da olduğu gibi o ferduinatlarda yani ondan sonra mesela Kampbel’de hani olayın bu yönü üzerindedir. O yüzden arke tipler denilen şey hani Elie de de öyle ötekisinde öyle ama
temel mantığı şu bizim kafamızda içimizde kendimizin ürettiği veya tabiattan etkilenerek ürettiğimiz bir takım kalıplar var. O kalıplar bizden bağımsız hale gelince efsaneler veya semboller oluşuyor.
Ve onlar da bize bir yaşama haritası veriyor. Her arke tip bir yaşama haritasıdır. Mesela eğer sen bir kabile de doğmuşsan arke tip diye bir şey aksismundi diye bir arke tipin yoksa sen yaşayamazsın.
O bir haritadır. Yani senin yaşaman için sana verilen haritalar bir aksismundin olacak, bir merkez arke tip sembolün olacak, bir zamanın dondurulurduğu zaman dondurma arke tip olacak. Bütün bunların hepsi aynı zamanda sana yaşama haritası verir. Yani yaşama planını sen oradan alırsın.
Mesela dersten başında söylediğim şey gelince, yani hani Gılgamış üzerinden biraz kısaca okumaya çalışayım hikayeyi.
Tabi Gılgamış Destanı bizim eski Sümerlerde bildiğimiz ama Asurca versiyonu, Babilce versiyonu, Hurrice versiyonu, Hititçe versiyonu, ondan sonra geç dönemlerde Yunanca versiyonu, pek çok versiyonu olan Ortadoğu’da ve Akdeniz dünyasında son derece önemli olan bir mitos.
Gılgamış Destanı, kökü Sümerlere kadar çıkıyor. Elimizdeki komple en erke ön örnek aşağı yukarı milattan önce böyle 6. yüzyıl falan mini ve nüssalara olsa bile biz biliyoruz ki bu hikayenin ilk çıktığı dönemler aşağı yukarı milattan önce 2000 kısır yılları Sümer çevresi ve ilk metinlerde büyük oranında eksik de olsa Sümerce falan yani.
Şimdi bu hikayenin yani Gılgamış Destanı’nın mantığı biraz şöyle bir kere kahramanımız var Gılgamış.
Aslında mesela bu hikaye bana tasavvufta şeyi çok çağrıştırıyor sevsülü müthiş çağrıştırıyor. Gılgamış temel kahramanımız. Gılgamış tabi orada bir arke tip. Gılgamış neyin arke tipi?
İçindeki gölge vahşi arke tipi. Çünkü Gılgamış kötü bir kraldır. Sümer de ondan sonra Uruk şefinin kötü kralıdır. Ve yani içindeki senin içindeki kötülük o yani.
Ama bak birazdan o kötülük sevsülükte yani mitosun gelişiminde başka başka arke tip hallerine dönüşecek. En sonunda da burnu sürtülmüş olarak, inisyasyonun sonucunda bambaşka bir arke tip olarak böyle boynu bükük Gılgamış olarak sahneden çekilecek yani.
Şimdi Gılgamış kötü kral, Uruk kralı. Fakat tabi halk da bu kadar kötü kralı. Gılgamış hem tanrı hem insan. Biraz tanrı biraz insan yani. Bu tanrı insan kralı halk şikayet ediyor öteki tanrılara.
İşte Anu, Enlil, Ea ve diğerlerine yani. Tanrılar da aralarında bir plan yapıyorlar. Bu Gılgamış’ı nasıl yola getiririz? Oradaki nasıl yola getiririz hikayesi şu. Ya ben kendi içimdeki bu şeytanın yanı nasıl yola getiririm? Yani nefsi emmareni nasıl ortadan kaldırabilirim hikayesi? Yani içindeki gölge arke tipini daha yumuşak bir arke tip haline nasıl getirebilirim? Yani nasıl tedavi olabilirim? Şimdi Gılgamış kötü kral tanrılara şikayet edildi. Tanrılar da diyor ki tamam yani fark etmez. Tanrı olan biziz yani. Hallederiz meseleyi. Şöyle hikaye şöyle devam ediyor. Şimdi buna ilk önce bir kendisine biraz benzeyen Enkidu diye bir yabani birisini çıkarıyorlar karşısında. O da bir figür. O da başka bir arke tip. Yani aslında Enkidu da senin içindeki iyilik halinin ham arke tipi. Yani iyisin iyi mesut ama ham olgunlaşmamış. O da Enkidu yani. Kötü yanın Gılgamış.
Ondan sonra işte bu Enkidu ile Gılgamış tanrılar tarafından senaryo gereği karşı karşıya getiriliyorlar. Tabii ilk önce bunlar ikisi de böyle birbirinden kötü falan birbirine bakıyorlar.
Daha sonra Enkidu aracılığı ile Enkidu ile Gılgamış birbirlerine çok yakın dost oluyorlar. Yoldaş oluyorlar. Ve bunlar bir yolculuğa çıkıyorlar. Yolculuğa çıkış da bizim klasik kahramanın yolculuk hikayesidir.
Yani yani iniyasyon, seyrisülük yani bir ritüel süreçleri şimdi bunlar. Peki ne oluyor? Şöyle birlikte yolculuğa çıkıyorlar. Mesela Lübnan dağlarında bir kötü kahraman daha var.
Humbaba adı. Onu öldürmek için birlikte ortak iş yapıyorlar. Bir takım böyle birlikte yoldaş olarak yani faaliyette bulunuyorlar ve birbirlerini çok seviyorlar. Ve sonra senaryo gereği Tanrılar Gılgamış’ı öldürüyor. Sahneden çıkartıyorlar yani. Ondan sonra tabi burada şimdi şu oluyor. Gılgamış müthiş derecede üzülüyor.
Üzülmesinin gerekçesi şu. Çünkü artık insanlaşıyor. Çünkü sevgi denilen şeyi öğrenmiş. Yani Tanrılar Gılgamış’ın burnunu sürtüyorlar. Yani kibir var ya, gereksiz gurur var. Ondan sonra o kibir, kibir, kibirini yani içindeki kötü seni yavaş yavaş ortadan kaldırmaya çalışıyor. Yani o içindeki kötülük arketipini bir başka arketiple tedavi etmeye başlıyorsun. Ve tabi Gılgamış perişan oluyor. Çünkü yoldaşını kaybediyor. Ve hayata bakışı da değişiyor. Ondan sonra. Sonra bir yıl maceralar tabi her bir macerada Gılgamış bir inisiyasyon sürecine giriyor. Her birinde farklı bir insan olmaya başlıyor. Masalın sonuna doğru ben tabi çok kısa geçiyorum yani. Masalın sonuna doğru Gılgamış pek çok şeyi hallediyor aslında. Tamam yani insanlaştı artık. Yani içindeki temel işte vahşiydi, öldü. Ondan kurtuldu. Şimdi dirildi ama yolculuğuna hala devam ediyor. Yani hala içindeki ıssız adayı arıyor yani. Yani ıssız ada da kendi kimliği aslında. O ben yani. Esas evrensel ben. Onun kendi içinde saklı. Ve geldiği nokta şu. Pek çok şeyi halletti ama halledemediği bir mesele var. O da ölüm korkusu. Çok temel.
Yani içimizdeki korku arketipi abicim. Biyolojik olarak hepimizde varoluşun sınırlı olduğunu bize bildiren biyolojik bir yan var. O biyolojik yan da bizde korku arketipi olarak kolektif şu altında bekliyor. Her an hazır yani çıkmaya. İşte burada ortaya çıkıyor. Ve Gılgamış her şey çok güzel ama ölüm duygusu var. Çünkü biraz da insan yani Gılgamış. Ve ölümsüzlüğün sırrını aramaya başlıyor.
İşte ölümsüzlüğün sırrını ararken mesela geldiği yer enteresan bir göle geliyor. Bakın göl bizim içimizdeki o girmeye çok cesaret edemediğimiz tenha bölgelerimizdir. Yani böyle bilincimizin sürekli meydan okuduğu, iyilik ve kötülüğün birbirine karıştığı, kolektif şuur altının olduğu nokta. Sınır orası yani. O göle geliyor. Çünkü ona şey diyorlar, diyorlar ki bak ölümsüzlüğü bilen bir adam var. Onu bulursan problem yok. O sana ölümsüzlüğü söyleyecek. Sen de ölümsüz olacaksın yani. Gılgamış seviniyor tabi. Ondan sonra tarif edilen yer Gokul haritadan gölü buluyor. Bilincinin altına, kolektif şuur altının sınırına gelmiş yani. Tabi orada mesela efsanede şey var, bir takım yarı kahramanlar var. Onlar diyor ki yani senin bu gölden oradaki adaya, evet o adada bir adam var. O ölümsüzlüğü biliyor doğru.
Fakat oraya gitmen için bir meyhane var. Orada içmek zorundasın. Oradaki meyhanede içme kavramı da aslında Mevlana’nın Mesnevi’de söylediği şeydir. Yani Mevlana şey diyor ya, hani dağın eteğine kadar akılla gidebilirsin. Ama dağın eteğine geldikten sonra dağın tepesine çıkmak istiyorsan gönül kuşuna bineceksin abi. Ben bayılıyorum ona yani. Şimdi şunu söylüyor hikaye yani, sen gölün kıyısına kadar aklınla geldin. Tamam. Ama göldeki adaya gitmen için gönül kuşuna binmen lazım. Gönül kuşuna gelmen için de abi meyhanede içmen lazım. Bak müthiş bir yani kahramanın yolculuğu ve içinde yaptığın müthiş bir sebebi ben. Şimdi bunların hepsi sendeki o arkeatimlerden çıkan hikayeler. Sen bilmiyorsun yani destanı böyle kurduğunu o hikaye ama hikaye böyle kuruluyor. Yani tabi asırlar içerisinde yani. Sonra meyhanede içiyor, gölde geçiyor, adaya geliyor. Ondan sonra. Adada işte bizim meşhur hani Nuh tufanı dediğimiz o tufanla ilgili anlatımın da prototipi olan kahramana geliyor. Utna piştim yani. Hani bizim İslam kaynaklarında Nuh dediğimiz o adada yaşayan kişiye geliyor. O da diyor ki ben ölümsüzlüğü biliyorum. Eğer istiyorsan anlatacağım ben sana korkma.
Ama önce benim bir hikayemi dinle diyor. Hikayenin içinde hikaye. Yani bilincinin içindeki bilinç katmanları onlar aslında. Hikayeyi anlatıyor. İşte bir zamanlar tufan oldu. Hani biz kurtulduk falan. Ben böyle sonsuza kadar yaşıyorum. O ölümsüzlük sırrını biliyorum. Turfandan da kurtuldum. İşte o ölümsüzlük sırrını diyor. Artık sana vereceğim. Gılgamış diyor. Korkma yani artık sen ölümsüzsün yani. Gılgamış da tabi sevine sevine.
Bulduk ölümsüzlük tabletini abi. Çubu yazılı yazılmış sümerce. Ondan sonra bir sümerce metinde de abi bir kitapta yazdığım böyle bir paragrafı 10 tane tablete yazman lazım yani. Ben bir zamanlar bayağı uğraşırdım o işlerde öğrencilerken falan. Sonra şey yapıyor. Ölümsüzlüğün sırrını alıyor. Bir tablet yani tablete yazılmış neyse. Gılgamış seviniyor. Çünkü varolsunsa en büyük meseleden kurtuldu abi. Ölüm korkusundan yani. Sonra dönüyor. Ondan sonra Kayık’la tam dönerken ülkesine şöyle bir denize gireyim falan diyor. Abi denize, nehre giriyor. Tam o sırada yılan geliyor. Bakın yılan orada ölümsüzlük arke tipidir. Çünkü yılan piramitif insanın kafasında daima o hep derisini geride bırakıyor ya yılanlar yani yenileniyor ya hep sürekli.
Yılan daima bütün antik dinlerde ölümsüzlük arke tipi olmuştur. Bak burada Destan efsane burada yılanı yani ölümsüzlük arke tipini devreye katıyor şimdi. Gılgamış nehirden yıkanırken yılan geliyor abi. İbrahim Canahas yani Tevrat’ta da geçiyor öykü. Geliyor ondan sonra ölümsüzlüğün formülü olan çivi yazılı tableti çalıyor. Yılan ölümsüzlüğe kavuşuyor ama Gılgamış abi yine ölümlü oluyor. Ve üzüle üzüle geriye doğru dönüyor. Ve şunu söylüyor tabi. Bizim eski ayetin Eklesiyasitis, Vais kitabında söylediği gibi şunu söylüyor.
Yani diyor ki ölümden kaçmak için hiçbir şeyimiz yok, şansımız yok. Dolayısıyla ölüme mahkûmuz. İstediğin kadar ara, istediğin kadar korkuların dolayısıyla bir kahraman olarak yolculuğa çık. Ama öleceksin. Ama yılan onu ölümsüzlüğün sırrına alan yılan bir ölümsüzlük arke tipi olarak. Çünkü yılan bir arke tipi oldu piramitif insanın kafasında. Çünkü hep yaşadığı var sayıldı. Sürekli yenileniyor. Hiç ölmeyen bir varlık. Kuyruğunu kesiyor yeniden çıkıyor yani. Ve yılan onu alıyor. Bir etiolojik hikayedir bu. Yani neden yılan ölümsüzdür aynı zamanda? Neden insanlar ölümlüdür? Bunun etiolojik mantığı da yani bu aynı zamanda. Ve böylece yılan ölümsüz olurken bizler de ölümsüz, ölümlü hale dönüyoruz. Mesela bu hikayeye baktığım, bu ve bir yıl yani. Bunların hepsinde tek tek senin içinde var olan o biyolojik korkuların, merakların, yaşama seni bağlayan içgüler… Bütün bunların hepsinin kollektif şuur altında böyle imge olarak beklediğini, yeri durumu geldiğinde pat sahneye çıktığını ve sahnede de bir efsane olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Evet, dolayısıyla. Ama tabi bu şöyle değil yani şimdi hani bizi izleyen arkadaşlar öyle düşünmez ama yani şöyle değil yani. Ulan beş tane adam böyle düşündü, pat hemen böyle bir efsane türedi değil tabi. Yani bir efsanenin, bir mitosun türemesi bütün bu süreçleri geçirmesi için…
… yüzlerce, binlerce yıl lazım. Yani herkes kendi içindeki tecrübelerini ve arke tiplerini döker zaman içerisinde onlar birikir. O birikimin sonucunda belli bir dönemde bir bakarsanız ki karşımıza bir efsane, bir sembol çıkmıştır falan. O yüzden arke tip denilen şey bizim özellikle efsaneler, bazı tarihsel semboller nasıl ortaya çıktı bunu anlamakta çok önemlidir. Özellikle yunk tabi ki çok önemli ama ben hani beni izleyen arkadaşlar için Eliade’yi kesinlikle öneririm. Tabii diğerlerini de öneririm yani az dersin başında saydığım herkes ama hani Eliade benim biraz daha yakın olduğum bir isim okumalarını öneririm.
Bugünkü seminemimiz de bu kadardı ve burada bitiriyoruz. Haftaya torbadan ne çıkar bilmiyorum.
İlk Yorumu Siz Yapın