"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Din, Tarih ve Arkeoloji, 6.Seminer

Kürşat Demirci, Din, Tarih ve Arkeoloji, 6.Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=MicGdpTXnUA.

Evet, şimdi bugün biraz dinler tarihinin sosyoloji ile ilişkisine bakalım. Bu ders sanıyorum 6. ders oldu. Şey yapalım, bu 6. dersle birlikte dinler tarihine giriş olarak yaptığım baştan beri yani bu faslı bu bölümü bitirelim.
Önümüzdeki derslerden itibaren de yavaş yavaş şeye geçelim. Eski Mezopotamya dinleri, eski Mısır dinleri biraz öyle ilerleyelim. Şu ana kadar yapmaya çalıştığım şey şuydu. Dinler tarihinin bilim olarak ne anlama geldiği, bilen arkadaşlar zaten biliyorlar ama biraz ilgili olanlar ya da az bilenler için özellikle yapmaya çalıştım bunu. Diğer bilimlerle dinler tarihinin ilişkisi biraz böyle götürdük olayı. Ama mesela bir sonraki ders eski Mezopotamya’dan başlayabilirim, eski Mısır’dan başlayabilirim. Eski Sümer, Asur, Bami’l, Akad, eski Mezopotamya mitosları, eski Mısır mitosları öyle devam edebiliriz yolumuza.
Şimdi bu dersin konusu şu, dinler tarihi aslında sadece dinler tarihi değil de genelde tarih bilimi ve sosyolojinin ilişkisi. Yani böyle bir şey yapalım. Dinler tarihi özelde ama genelde tarih biliminin sosyoloji ile ilişkisi.
Aslında ben çok böyle tarihi sosyolojik olarak okuyan birisi değilim ama yine de önemsiyorum. Yani tarihi, bir tarihsel fenomeni, bir tarihsel olguyu eğer sosyolojik bir yerden çözmezseniz eksik kalabilir. Bir sosyoloji okulu mevsubu gibi tarihi çok sosyolojiye boğmak istemiyorum ama önemsemeden de aslında geçemiyorum.
Dolayısıyla biraz bakalım ne bu hikaye. Tabii şöyle, tarih ile sosyolojinin ilişkisi dediğimde çok basitçe şunu anlıyorum ben. Mesela herhangi bir tarihsel fenomenin, bizim ilgilendiğimiz dinler tarihi fenomeninin,
mesela sosyolojik açıdan tarihde bir yerleştirmesini yapalım. Nasıl yapalım? Şöyle yapalım. Bir dini fenomen. Bu dini fenomenin etnik anlamda açıklamasını yapabilir miyiz? Yani bir dini fenomen var, bir tarihsel fenomen var. Bu tarihsel fenomenin mesela etnik anlamda nasıl ortaya çıktığını açıklayabilir miyiz?
Eğer açıklayabilirsek bir sosyoloji yapmış oluruz. Mesela bir tarihsel fenomenimiz var. Nedir o tarihsel fenomenimiz? Mesela siyasetle ilgili olsun, siyasal bir fenomen olsun. O siyasal fenomeni, o dinin içerisindeki o siyasal fenomeni veya tarihin içerisindeki o siyasal fenomeni biz sosyolojik bir yerden okuyabilir miyiz?
Aslında okuyabiliriz. Dolayısıyla biraz siyasal açıdan bakmak lazım. Bütün tarihsel fenomenlere. Mesela sınıfsal açıdan bakmalı mıyız? Yani bir din fenomenini, bir tarih fenomenini sınıfsal bir yerden, yani sınıflar çatışması, yani çok burada Marxist bir sınıf çatışmasından bahsetmiyor. Yani çok doğal bir, hani hala yaşanan sınıf çatışmasından bahsediyorum. Yani çok kolay bir tanım aslında bu.
Bir tarih fenomeni sınıfsal açıdan, o sınıf çatışmaları açısından açıklanabilir mi? Bence açıklanabilir. Biraz oradan bakmalıyız. Mesela bir tarih fenomeni, bir dinsel fenomen, bir antropolojik fenomen, ekonomik ilişkiler ağı bağlamında açıklanabilir mi? Açıklanabilir. Biraz oradan bakmalıyız.
O yüzden bugün bu dört tane ana şeyden, yani bir siyasal açıdan, bir ekonomik açıdan, bir sınıfsal çatışmaları açısından ve bir de etnik meseleleri açısından, yani kimlik, etnik meseleler ve ırksal anlamda şey yapalım, anlamaya çalışalım. Yani bir fenomeni alalım, oradan gidelim mesela. Bunu yaptığınızda ne olur? Yani siz diyelim ki tarihçisiniz, ya çok profesyonelsiniz, ya profesyonelsiniz ya da amatörsünüz. Tamamen merak için öğreniyor olabilirsiniz. Bunu yaptığınızda ne olur? Bunu yaptığınızda şu olur. Bakarsanız ki aslında herhangi bir tarihsel olayın böyle çok hani belli bir zamanda oldu bitti olmadığını anlarsınız.
Yani bir vizyonunuz olur. Yani iyi bir tarihçi olmak demek, iyi bir vizyona sahip olmak demektir. İyi bir vizyona sahip olmak demekle herhangi bir tarihsel fenomenin dibini, geçmişini, durduğu yere geleceğini iyi anlamak demektir. Yani bunu iyi anlamazsanız, yani eğer siz bu yapıyı, bu vizyonu kavramazsanız aslında çok iyi bir tarihçi olamazsınız.
Mesela ben şöyle düşünüyorum, pek çok bilim dalını, yani sosyal bilimleri olabilir, fizik, matematik, fen, tıp bilimleri, bütün bunların hepsi, bunların hepsini aslında en kısa yoldan göstermek şeydir, daha doğrudur. Yani diyelim ki fizikle uğraşıyorsunuz, fizikteki problematiyi en kısa yoldan çözersiniz ya da çözmeniz lazım ya da çözdüğünüzde daha net bir sonuç alırsınız aslında. Ama ben tarihin pek öyle olduğunu düşünmüyorum. Yani tarih çok dolaylı bir gösterim yoluna sahiptir. Şu demek istediğim, mesela diyelim ki 1500 yıllarında, 1600 yıllarında, 300 yıllarında, 2000 yıllarında bir şey olmuş tarihte.
Şimdi eğer siz olmuş olan bu bir şeyi, yani bir tarihsel fenomenin dibini 200 yıl önce, 100 yıl önce, 50 yıl önce, hatta 500 yıl önceye geri çıkartamıyorsanız, yani o determinist zincirle şu an yaşamış olduğunuz tarihsel tecrübenin dibini en az 150 yıl önceye çıkarmıyorsanız aslında çok iyi bir tarihçi olamazsınız.
Bu şu demek aslında, tarihi dolaylı göstermeniz lazım. Tarihi mutlaka şöyle göstermeniz gerekiyor, kulağınızı kesinlikle tersten göstermek zorundasınız. Çünkü hiçbir şey, hiçbir tarihsel fenomen ve tarihe mal olduğu kadarıyla hiçbir dinsel fenomen o anda çıkmış değildir.
Bu mümkün değil bu hakikaten. Bunun dibini yakalayacaksın. Bunun dibini yakalayabilmen için de bu sosyolojik, retorik okumalarını iyi yapman lazım. O yüzden herhangi bir tarihsel fenomenin siyasal ayağını, etnik ayağını, sınıfsal ayağını, ekonomik ayağını veya başka ayaklarını bilmenin önemi budur.
Ortaya çıkan bir hikayenin dibini bulursun böylece. 50 yıl önce, 100 yıl önce, 200 yıl önce o dolaylı gösterim, sana doğrudan gösterim gibi bir metodoloji sunar. Bundan dolayı mesela sosyoloji okumalarını ben tarihte şey yapıyorum, önemsiyorum hakikaten. Şimdi biz de böyle bir örnek, somut örneklerle gidelim. Yani teorisi bu yüzden zaten çok uzun. Yani bir yıl spekülasyon yaparız falan da ama somut gösterince daha iyi aslında.
7-8 tane örnek seçtim ben bugün için yani. Mesela bir tanesi şu. Şimdi protestanlık, madde bir protestanlık çıktı. Tamam.
Şimdi eğer böyle çok kuru bir tarihçisiniz ya da çok kuru bir dinler tarihçisiyseniz, şöyle dersiniz. Yani retoriyeniz şu olur sizin yazarken ya da söylerken. İşte 16. yüzyılın başına geldiniz ya da 15. yüzyılın sonlarına geldiniz.
İşte Almanya’da Martin Luther, Fransa’da Calvin, o öteki İsviçre’de Münzer yani bir takım adamlar çıktı. Bu adamlar dediler ki katolik geleneğine biz bu dini, katolik dinini, öğretisini reddediyoruz.
Yeni bir öğreti sunuyoruz. O öğretimizin adı da protestanlıktır. Dediğiniz an yanılırsınız. Yani bu sadece size görünen yanıdır. İyi bir tarihçinin satır aralarına okuması lazım.
Yani iyi bir tarihçi olmak, söylenen şeylerden ziyade aslında söylenmeye çalışılan şeylerde sakladır. O da satır aralardır. Yani bu kendi bireysel hayatımızda da böyle. Yani sen adamın sana doğruyu söyleyip söylemediğini aslında çok kullandığı kelimelerden anlamazsa ya da modern çağda hiç güvenemezsin yani. Daha çok nereden anlarsın? Bu jestinden, mimiğinden yani retöriğinden anlarsın. Yani kullanılan kelimelerin çok önemi yok. Öyle bir çağdayız ne yazık. Yani modern çağ, aslında hiç hoşlanmadığım şey, kelimelerin tütsüsünü kaybettirdiği bir dönemdir aslında. Kelimeler, bunu da Murat Hamlunga’nın bir şiirinden esinlenerek söylüyor. O şiiri hoşuma gidiyor. Kelimelerin o tütsüsünü kaldırdığınız an size çırılçıplak göründüğünde kelimeler anlamını kaybediyorlar. Ve modernizm öyle bir şey işte. Dolayısıyla size söylenilen şey veya size böyle sahnede görünen şey gerçek değildir. Yani buradan baktığınızda 16. yüzyılda protestanlık çıktı demek ya da böyle yazmak çok anlamlı değil yani.
Tamam, öyle de. Ne yapalım yani? Hikaye şu. Almanya’da Avrupa’nın ortasında, Avrupa’nın kuzeyinde protestanlığın çıkışını anlamanız için sizin aşağı yukarı protestanlığın çıkışından, yani 1500’lerden neredeyse 1000 yıl daha geriye doğru gitmeniz lazım.
O da şu tabii ki, Almanların yani Cermenlerin Akdeniz’i kontrol ediş sürecine kadar geri götürmeniz lazım. Mesela bu kaygı bence modern Almanya’da hala devam ediyor. Yani bence modern Almanya’yla 7. 8. yüzyıl Cermenlerin Avrupa’ya hakim olan Cermenlerin Almanya’sı arasında, Almanlar arasında çok büyük farklılık yok. Almanlar aşağı yukarı 400 küsur yıllarından itibaren Roma imparatorluğunu yıktığında Akdeniz’in güneyine egemen oldular. Yani bütün Akdeniz onlarındı. Yani soğuk denizlerden Almanlar Akdeniz’de, Sicilya adasında denize girdiler. Yani Akdeniz’in balıklarını yediler. Fakat tabii bu uzun yüzyıllar boyunca devam etti.
Yani Borovancılar dönemi, Karolancılar dönemi, Şarmam yani. Ve neredeyse işte Haçlı Seferleri’nin sonuna kadar, yani 3 aşağıda 5 yukarı, Almanların bütün Avrupa’daki ve Akdeniz’deki güneydeki egemenliği hep devam etti. Ama aşağı yukarı Haçlı Seferleri bitip de Avrupa’da işte küçük küçük Unus Devletleri geçirmeye başlanınca Avrupa’nın güneyinden Almanlar yavaş yavaş kuzeye doğru itilmeye başladı.
Ve Almanlar 1400’lerden itibaren bir daha Akdeniz’e inemez oldular. Ve Almanlar bu tarihten itibaren Akdeniz’e inememenin intikamını, bu şaka değildir, Martin Luther ile aldılar.
Ya da diğer Alman kökenli, Cerman kökenliyi Protestant derlerle aldılar. Çünkü herhangi bir tarihsel retorik bir başka kılıfta yeniden karşımıza çıkar. Esasta dert Almanların kuzeye sıkıştırılmasıdır.
Ve bu kuzeye sıkıştırılmaktan Almanlar yeniden güneye doğru akmak istemektedirler. İşte o güneye akma kavramını bir başka dilde yani bir başka kavramda din kavramında yani Protestantlık abiciğim tarih sahnesinde bize Martin Luther gibi Münster gibi adamlarla yeniden piyasaya çıkardı.
Buradan baktığınız zaman hani işte olay basitçe Martin Luther veya benzer ediyen adamlarının Katolik kilisesinin köhlemiş olduğunu söyledikleri kurumlara başkaldırısıyla alakası yoktur. Cermanların bilinçaltında yatan şey 476’dan itibaren Akdeniz’de biz ne güzel oturuyorduk. Ve Avrupa’nın bütününe hakimdik ama artık hakim değiliz.
Peki aşağı nasıl yine biz? İşte bu aşağı nasıl yine bizim hikayesi abiciğim Martin Luther’da Protestantlik olarak karşımıza çıkar. Demek ki herhangi bir dinsel fenomenin herhangi bir tarihsel fenomenin dibini araştırdığınız zaman yani sosyolojisini yaptığınız zaman başka bir macera çıkıyor karşına.
İşte öyleyse senin protestantlığı anlaman için 300-500-1000 yıl öncesine gerek etmen gerekiyor ve o Cermanların kollektif şuur altında yatan o öfkeyi yeniden çıkartan bir şey olduğunu protestantlığın bilmen gerekiyor. Bu vizyon işte sana tarihi başka türlü okutturur.
Bundan dolayı çok böyle hani tamam bu önemli yani önemsemiyor değilim ama kuru tarih anlatımı veya kuru din teoloji yapmak çok da anlamlı değil yani güzel yani o informasyona ihtiyacımız var da yetmez yani bir iğrenci hikaye var. Bir, birinci maddemiz buydu yani protestantlık üzerinde şeyi gösterdik o Alman etnik kimliğinin nasıl o Latin kültüründen intikamını protestantlıkla almaya çalıştığını gösterdik. Yani etnik kimlik üzerine bir şey söyledik. Mesela yine etnik kimlik üzerine bir sosyolojik okuma yapalım.
O da şu bugün mesela dünya üzerinde işte hani sayıca çok kalmadı ama tarihe gittiğin zaman son derece önemli bir mezhep yani işte Süryanilik, Ermenilik yani Kop’t kilisesi bunlar genellikle doğuda kalan yani Roma İmparatorluğu’nun doğusunda kalan monofizit mezhepler.
Monofizit mezhepler yani monofizit mezhepler ne demek şu an yani onu anlatmayacağım yani hırslı yanlığın içinde bir mezhep farklı bir mezhep yani monofizitler var, diofizitler var. Genellikle katolik ortodoks protestantlar diofizittir.
Yani doğuda kalanların bir kısmı Süryani-Ermeni Kop’t kilisesi gibi bunlar monofizittir. Monofizit ve diofizit kavramları burada konu düşür ama İsa’nın tabiatıyla ilgili. Yani İsa Tanrı mıdır değil midir hikayesiyle ilgili.
Peki bu Süryani ve Ermeni şeyinin mezheplerinin kiliselerinin bugün var olan yani bugün çok önemli değil ama tarihte çok önemli olan bu mezhepler aşağı yukarı 5. 6. 4. yüzyıla kadar çıkan mezhepler bunlar Süryani ve Ermenilik. Olay şöyle mi sadece yani işte 4. 5. yüzyılda birisi çıkıyor ondan sonra 6. yüzyılda bir başkası çıkıyor. O da şöyle söylüyor diyor ki ya biz hani batıdaki Hıristiyan geleneğinden koptuk biz kendimize göre ayrı bir yol izliyoruz. Onun adına monofizitizm olsun veya Ermeni veya Süryani kilisesi olsun yani hikaye böyle mi? Tabi hikaye böyle değil.
Süryanilik nasıl doğduğu, Ermenilik nasıl doğduğu, Kopt kilisesi nasıl doğduğu bu basit bir teolojik kavga değildir. Tamam bir teolojik yanı var yani teolojik olarak doğuda kalan mezheplerle batıda kalan mezhepler birbirinden farklı eyvallah. Ama hikaye bu değil. Hikaye şu. Süryani geleneğine mensup insanlar çoğunlukla Arabik Semitik halklardır. Yani bugün hala öyle. Yani Süryanilik dediğimiz mezhep etnik anlamda baktığımızda Arap Semitik kökenli halklardır. Ermenilik dediğimiz mezhebi oluşturan etnik kimlik, Hind-i Avrupa kökenliği, Ermeni halkı dediğimiz halklardır.
Şimdi bu halkların niye kendilerine ayrı bir yol izlemeleri, neden bunlar monofizit oldu, neden farklı bir gelenek izledi de ötekiler gibi olmadılar?
Mesele şu. Mesele çünkü bu adamlar Roma İmparatorluğu içerisinde 4. 5. 6. yüzyıllarda etnik kimlik olarak ezilen adamlardı. Yani Roma Latin ve Grek kültürü üzerine dayalı ve doğudaki ırklarla yani kendi tebaası olan doğudaki ırklarla kavgalı.
Özellikle Süryani, Ermeni halklarıyla. Bunun da bir gerekçesi var. Çünkü bu Süryani, Ermenilerin Pers yani İranlılarla arası iyi. Onların orada başka siyasal konjektürleri var. Ve dolayısıyla etnik olarak sevilmeyen bu halklar, Roma tarafından sevilmeyen bu halklar daima baskılanmıştır Roma Devleti tarafından.
Dolayısıyla baskılanan bu halkların izlemiş oldukları yol, başka bir yol olmuştur. Yani seni ezen adamın retoriyene gitmezsin sen. Muhalif olanın retoriyene gidersin. Onların gittiği yerde kendileri gibi Roma İmparatorluğu’yla ezelden beri çatışan Mısır, İskenderiyesi oldu. Dolayısıyla Süryanilik ya da Ermenilik dediğimiz şey, öyle işte Aydınlatıcı Gregori diye bir adam çıktı. O da ben böyle bir şey yaptım. Hadi eyvallah ben sizden kopuyorum. Bu hikaye masal bile değil yani. Dibinde yatan esas hikaye, esas sosyolojik gerçeklik bir etnik farklılık meselesidir.
Ki bunu mesela biz İslam dünyasında Şiilik ile Sünnilik arasında kesinlikle görürüz. Yani Sünni geleneğin o zamanlar için söylüyorum. Arap kültürüne dayalı olmasına karşılık Şi geleneğinde yine o zaman için söylüyorum. Büyük oranda mevali yani Türk ve İranlar üzerine dayalı olmasında
ve mevalilerle merkezde bulunan Sünni egemen gücün etnik olarak çatışmasına göz önüne aldığınızda neden Şiilik ve Sünnilik diye iki tane farklı ekolün çıktığını mesela etnik olarak baktığınızda buradan okursunuz. O yüzden Süryanilik, Ermenilik gibi mezheplerin çıkışını da buradan okumanız lazım.
Sadece buradan değil ama olayın %52’si budur. %48 ve teolojik kavgalar bilmem neler yani. Mesela bu yine bir başka şey, dikkat etmemiz gerekli olan şey.
Ben size tarihsel bunlarda şöyle bir şey söz konusunda mesela yabancı bir tanem. Normalde bu egemen güç birini ezdiğimde, yok ettiğimde, detektiğimde, genelde ona takip ediyordum.
Bazen spesifik anlarda ayrıca bu farklılıklar görürse egemenler için aynısı geçer. Normalde avturullar, babililer onları dağıldı.
Normalde asil gibi olurdu. Onun için parçası olabilir ama farklı bir şey olabilirdi. Belki diğer bir örnekte de bu silmemeyi, başka türlü bir hikaye etmeyi sağlayan faktör nedir bu sopörlükler için? Şöyle tabi buradaki etnik meselenin dibinde şey, bir kere ırk olarak farklı adamlar ve romalılar da, şimdi Suriyene Aymeni geleninin üzerinden gidersek, Yahudiler şu an için bir yere bırakırsak.
Şimdi Roma dünyasında zaten Roma vatandaşı olma hakkı da çok olmayan etnik kimlikler bir kere her şeyden önce. Bir.
İki, şimdi doğudaki bu adamlar Roma İmparatorluğu’nun büyük oranda tahıl ticaretini ellerinde tutuyorlar. Yani Roma İmparatorluğu’nun tahılı, buğday, arpa, birtakım ana besimler abicim Nil kaynaklarında toplanıyor, oradan Roma’ya dağıtılıyor.
Fakat bu adamlar, yani doğuda kalan bu insanlar, işte Mısır kökenli koplar, onlar Suriyede veya Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde olan Suriyeliler.
Şimdi Araplar, şimdi bu adamlar Roma ile kavgaya düştüklerinde buğday stoklarını tıkıyorlar abicim ve İran’la işbirliği yapıyorlar. İran’da hemen onların zaten kapı komşusu ve İran’la araları daha iyi olmak zorunda zaten. Şimdi mesela bu tahıl ticarete açısından baktığında Romalılar bu adamlardan yine nefret ediyor. Sonra gelenek olarak baktığında Arabik, Semitik gelenek, Latin Roma geleneğinden pek çok anlamda farklı. Aile yapısı, yani hiyerarşi aile, hiyerarşisi, dünya algısı falan. Bütün bunların hepsini topladığı zaman Roma bunların üzerine baskı yaptığında bunlardaki bu bilinç onları ister istemez muhalefetin alanına götürmek zorunda.
Ve bütün muhalifler de bir yeraltı sosyolojisi ile yer altında mutlaka birleşirler. Yani diyelim ki sen bir egemen gücsün. Egemen güce kim meydan okuyor mesela ben. Egemen güce kim meydan okuyor? Oradaki arkadaş. Kim meydan okuyor? Oradaki arkadaş. Aslında biz meydan okuyan muhalifler de birbirimizin aynısı değiliz. Biz birbirimize de gıcık oluyoruz aslında.
Ama en başta buradaki arkadaşa biz meydan okuyoruz. Şimdi biz yer altında, bu da yer altı sosyolojisi ise, işte biz yer altında hepimiz birleşiyoruz ve sana karşı meydan okumaya başlıyoruz. Bizim sana karşı yer altında birleşmemiz ve meydan okumamız bizi doktrinsel olarak da birlikte olmaya götürüyor. Mesela genellikle bütün muhalefet hareketleri abicim heterodoks dur.
Yani heterodoksdan kastım şu aslında. Yani senkretik ve heterodoks. Yani şunu söylemeye çalışıyorum. Mesela Şii gelenekte, yani Sünni gelenek mesela daha homojendir doktrinsel olarak. Hani daha sınırları bellidir yani. Tabii Sünni gelenekte de pek çok dış etmem var ama Sünni gelenek kendi içinde daha bütüncüldür.
Fakat mesela Şii gelenek çok öyle değildir abicim. Şii gelenekte eski İran, Zerdüş geleneği var. Şii gelenekte acayip Hristiyan, Yahudi unsurlar var. Şii gelenekte eski Mezopotamya’dan kalan kültürler var ve bunların hepsi birbiri içine dolanmış. Çünkü muhalefet hareketleri birden farklı ve fazla hareketler olarak birbirine geçtiğinde bunlar birbirlerinden çok şey alıp vermeye başlıyorlar.
Ve ideolojilerinde böyle bir renklilik ya da çokluk oluyor. Halbuki Egemenin daha tek biçimli bir ideolojisi oluyor. Şimdi Ermeni, Süryani, Kop’t gibi birtakım doğuda kalan Hristiyan gelenekleri aslında bunlar da birbirini çok sevmiyorlardı.
Yani Kop’tlarla Süryanlar sevmezdi. Ermenilerle Süryanlar da sevmezdi ama bu adamlar o kadar Roma’ya muhalif ki hepsi bir araya gelince bunların hepsi ortak bir doktrin kabul ettiler. O da monofizitizm oldu. Hepsi ortak bir takvim kabul ettiler. O da işte onların klasik doğulu takvimleri oldu.
Sakremenleri Batıdakilerden farklı oldu. Çünkü hepsi bir araya geldi ve kendi sakremenlerini ürettiler. O yüzden olayın basitçe şey mantığı bu. Fakat Yahudiliğe gelmemizde Yahudiliğin öyküsü biraz daha farklı bana göre. Çünkü Yahudilik şöyle.
Yahudilik bir kere diaspora da ortaya çıkan bir garlık. Yani mesela Yahudiliğin herhangi bir merkezi otoriteye başkaldırdığı, yani ezilirken başkaldırdığı dönemler sınırlıdır.
Mesela Yahudilerin Roma otoritesine başkaldırdığı en erken dönem aslında şeydir, makabiler dönemi. Yani makabi isyanı. Milattan önce 170 aşağı yukarı ve Pompeii’nin Filistin’in alışı milattan önce 63’lere kadar olan dönem yani. Bu döneme makabiler dönemi diyoruz biz ya da haşkaniler dönemi. Mesela bu dönemde klasik Yahudi muhalefet meydan okuma kültürünü biz görüyoruz hakikaten. Kime meydan okuyor Yahudiler? Romalılara. Çünkü daha doğrusu Romalılardan kastım şey orada. Yani Makedonlardan kalan, henüz Roma yok, Makedon Devleti’nden Büyük İskender’den kalan Selevkitlere meydan okuyorlar.
Yani Roma biraz daha sonra girecek. Bu dönem Roma’dan hafif bir önceki 3 aşağı 5’lük Makedon Krallıkları dönemi ve Roma arasındaki bir süreç. Yani milattan önce 170’ler, milattan önce 60-60’lük arasından bahsediyorum yani. Şimdi burada Yahudiler tam bir muhalefet hakikaten.
Yani zaten isyan ediyorlar makabi isyanları. Orada hem Makedon Devletleri’ne hem Emperyal Roma Devleti’ne mücadele ediyorlar.
Yani tamam. Esasta bu dönem hariç Yahudilik tarihinde çok yani Yahudilik tarihi isyanlarla doludur ikinci diaspora. Milattan sonra 70 tamam yani başkaldırdılar Roma Devletine falan da. Ama bu makabiler döneminde kadar güçlü olmadı.
Daha sonra Bar Korkba. Burada da başkaldılar ama yine o kadar güçlü olmadı. Şimdi toplayayım. Yahudilik diaspora da kendini var eden bir uygarlık. Diaspora öncesi ve diaspora dışında Yahudilik sadece Filistin topraklarıyla sınırlı küçük bir ülke. Yani orada muhalefet veya egemen olmanın kavgasının bile çok önemi yok aslında.
Yani böyle bir bizim Şiilik ve Sünnilik’teki kavgaya benzer bir kültür oluşma zemini çok olmadı. Tabii ki oldu. Yani orada da Sadukiler var, Ferisiler var, Esseliler var, bilmem neler var. Onlar da hani birbirlerine kavgalı falan da ama hani benim bahsettiğim biraz daha global ölçekte daha büyük birtakım şeyler başkaldırılar. Diaspora’daki Yahudiler de mesela böyle bir şey yaşandı mı?
Yani İspanya’daki Yahudiler, diğer bölgelerdeki Yahudiler. Yani oralarda da çok böyle büyük bir konsept oluşturacak Yahudi muhalefeti falan aslında çok bahsetmek zor yani. O yüzden Yahudi örneğini ben biraz daha spesifik alıyorum bu bağlamdan. Tabii ki ben Yahudilik tarihine sosyolojik olarak bakıyorum. Yani Yahudilik’te ciddi sosyolojik etkiler var. Döneme, duruma göre, doktorların değişmesi yani tabii kesinlikle öyle ama hani egemen güç ve muhalefet güç açısından baktığımda Yahudilik çok küçük bir örnek kalıyor.
O yüzden mesela onu çok önemsemiyorum ben aslında. İşte Ermenilik ve Süryaniliği anlamak için demek ki o zaman ne yapacaksın abicim bunların o etnik bilinci, o farklı geleneği bütün bunları göz önüne almak zorundasın. Basitçe dördüncü beşinci yüzyıda çıkan bir hikaye dediğin an şuallıyorsun yani. Sonra mesela yine hani sosyolojik bir yerden bakıyoruz olaya. O da şu. Bu mesela daha kolay anlaşılıyor bir şey.
Şimdi Katoliklik yani şimdi Katoliklik diyoruz güzel işte nedir Katoliklik daha çok Avrupa’da ortaya çıkan Hristiyanlık. Ortodoksluk diyoruz neyi? Daha çok Doğu’da hani Rusya, Anadolu topraklarında ortaya çıkan Hristiyanlık. Peki bunlar nasıl ortaya çıktı? İşte bunlar on birinci yüzyılda birbirinden koptu iki tane mezhep. Birisine biz Katoliklik dedik birisine Ortodoksluk dedik.
Hikaye bu kadar basit mi? Hikaye bu kadar basit değil abicim. Kim hikayeyi bu kadar basit söylüyorsa yalan söylüyor.
Mümkün değil. Katoliklik nasıl ortaya çıktı? Katolik doktorunları nasıl ortaya çıktı? Ortodoksluk nasıl ortaya çıktı? Ortodoksluk doktorunların Katoliklikten farkı nedir sorusunu anlamak istiyorsan şuna mutlaka bilmek zorundasın. Şunu mutlaka bilmek zorundasın. Katolik geleneği eski Latin kültürü üzerine temellenir.
Mesela Katolik geleneğini abicim Sakramenlerinden tut da en soyut teolojik önermelerine kadar neredeyse bütünü eski Roma hukukunun adalet anlayışına dayalıdır.
Mesela Katolik geleneğinde sen günahtan kaçamazsın. Katoliklik bizim Şiiliğe çok benzer. Buradan baktığın zaman çok benzer. Katoliklik Şii kültürünün müteziyle geleneği var ya dibinde Şiiliğin abicim. Katolik geleneği müteziyleye acayip benzer veya genelde Şiiliğe benzer. Katolik geleneğinde günahlarından kaçamazsın. Her şey yasalarla belirlenmiştir abicim. Yani günah mı işledin tamam işleyebilirsin no problem.
Ama şunu yaparsan şunu yaparsan şunu yaparsan o günahlardan aranırsın. Bu nereden kaynaklanıyor bu netlik yani tarih ile benim aramdaki bu sinerjik ilişkinin netliğini sen nereden biliyorsun kilise olarak?
O da bilmiyor tabi de. O ama nereden almış bunu? O bunu eski Latin ana yasasından almış abicim. Latin ana yasası Roma yasaları o tırnak içerisinde mutlak adalet kavramına dayıldı. Kaçamazsın yani. Yani Roma yasasından senin kaçma şansın zor yani. O yüzden Katoliklik işte 1050’de çıktı 1045’de çıktı 11. yüzyılda çıktı Katolikler şöyle gelişti 12. yüzyılda böyle oldu demek anlamlı ama çok da anlamlı da değil.
Katolikliğin dibinde Latin kültürü ve stuarcılık yatar. Yani bunu bunu bilmen lazım. Katoliklik odur çünkü. Bir ayağı abi Cahmeni kültür üzerine oturur Katolikliğin.
Bir ayağı Latin Roma hukuku üzerine oturur. Bir ayağı Avrupa’da Roma askeri sistemi bununla üzerine oturur. Bir arada Hristiyanlık üzerine oturur. Yani Katolik Hristiyanlığı aslında bu üç dört tane şeyin tamamıdır yani. Peki Ortodoksluk neyi? Ortodoksluk da işte bunlar da doğuda kaldılar onlar da kendilerine Ortodoks dedi doğru yol ötekilerde Katolikos dedi evrensel böyle mi asla böyle değil.
Çünkü Ortodoksluğu anlamanız için de mesela Ortodoksluk yani bizim İslam’la mukayeseç olursam tasavvuf geleneğine biraz benzer. Yani Katoliklik şiiriye evet.
Ortodoksluk biraz sünni şey tasavvuf geleneğine benzer. Ortodoks veya heterodoks tasavvuf fark etmez. Mesela Ortodoksluk da tarih ile senin arandaki mesafe alan çok kaypaktır.
Net değildir. Sınırlar net değildir. Yani o yüzden de mesela Dostoyevski’de falan bunu görürsün abi Rus edebiyatını. Dostoyevski’ye bak Dostoy klasik anlamda kantçıdır. Dostoyevski’yi bir yana bırakacaksın. Dostoyevski’ye enteresan bir adam yani değişik zaten onun Hristiyanlığı da başka bir Ortodoksluk da.
Ama Dostoyevski’de klasik bir Ortodoks kültürünü bulursun. Orada günahın da sevabın da nerede başladı ve nerede bittiğini hiçbir zaman şey yapamazsın. Kestiremezsin. Öyle bir şey ki bir bakarsın, çok teşekkürler sağ ol. Bir bakarsın Ortodoksluk’ta günahların içindesin boğuluyorsun yani.
Ama bir ışık gelir, bir pat oradan çıkarsın ve şey olursun yani tamamen melek olursun yani. Neden peki Ortodoksluk’ta bu günah ve sevap arasındaki ilişki çok kaygan? Dostoyevski’deki kahramanlar hep öyle. Yani bir tanesi iyi, bir tanesi kötü. Yani o iyi ve kötü’nün sürekli kavgasının nedeni bu.
Çünkü Ortodoksluk öyle. İçinde hem şeytan var hem melek var. Bunlar abi kavga ediyor. Bunların sınırları yok. Yani ikisi de yarı adamı söyleyeyim ama senin erdemin oradan kaynaklanacak zaten. Sen günaha batsan bile, kumarın içinde kaybolsan bile,
en adi günahları işlesen bile, didinirsen, çabalarsan oradan kurtulursun. Katoliklik de o kadar değil yani. Katolik de çok net abi. Bu alana girdiğin an kurtulamazsın. İşin bitti yani. Ekstere ekstelesia nun la savus. Ortodoks gelenekteki bu şey nereden kaynaklanıyor peki? Bu böyle her şeyin kaygan olması, daha mistik olması. Bu nereden kaynaklanıyor? Bu şuradan kaynaklanıyor. Bu abicim eski Grek kültüründen kaynaklanıyor. Özellikle Platonculuk, yeni Platonculuk, Pseudo yani Aureo Pagitta yani şimdi bu adamlar Maximus Confessor, Aureo Pagitta, Şamlı Yuhanna. Şimdi bu adamlar yeni Platonculuk’tan çok esinlenmişler. Yeni Platonculuk da klasik Grek Platonculuğunun versiyonu.
Aslında Grek kültür. Yani Ortodoks kültüründe Ortodoksluk da Aristoculuk da yeni Platonculuk içerisinde eritilmiş ve sınırlı ve hiç belli olmayan her şeyin birbirine yetişebildiği kaygan bir teoloji gelişmiştir.
İşte bunun sebebi çünkü bu adamlar Grek kökenli. Grek kökenli, yeni Platoncu özellikle bu adamlar. Yani anlatabildim mi bilmiyorum yani o yüzden hani bir fenomen olarak Katoliklik demeniz, Ortodoksluk demeniz yetmiyor. Bunların dibini görmeniz lazım. Bunların dibini görmeniz demek tarihe vizyonel bir yerden bakıyor demektir. Bunların dibini görmeniz demek tarihe sosyolojik bir yerden bakıyor olmanız demektir. O yüzden yani bu olmazsa çok bir şey olmuyor yani. Bana göre olmuyor yani. Sonra mesela bu arada ne kadar oldu ya? Çok milleti de sıkmayayım ya. 15-20 dakika oldu. Ha tamam 15-20 dakika da. Yazık yani inşallah sıkılmıyorlar yani. Ben bazen kendimden kaçıyorum yani buna benzer anlarda.
Mesela şeye değinelim yani Hıristiyanlığın yayılması. Şimdi yani çok böyle informatif bir yerden bakıyorsan tarihe şöyle dersin. Dersin ki işte Hıristiyanlık birinci yüzyılda ikiye ayrıldı. Bir Centile Hıristiyanlığı, Batıya, Avrupa Hıristiyanlığı, iki Yahudi Hıristiyanlık. Filistin civarında kalan Hıristiyanlık anlayışı. İşte Hıristiyanlık 150 yıllarından itibaren Avrupa’da yavaş yavaş gelişti. 4. yüzyıldan itibaren Avrupa’da tanınan bir din olmaya başladı. 5. yüzyılda resmi din oldu. Güzel yani bunlarda problem yok. Bunları da diyen insanlar önemli insanlar yani.
Ama bana göre biraz daha önemlisi şu. Şimdi burada da mesela bir dinsel yapının gelişmesinin sosyolojik mantığını anlatmaya çalışıyorum. Ve onun nasıl bir ortamda geliştiğini anlamaya çalışıyorum. Peki ne oldu abicim? Yani Hıristiyanlık niye gelişti? Yani Hıristiyanlığın doktrinleri şey miydi? Yani böyle olağanüstü parlak da böyle herkes İncil’i okuduğunda herkes havaya mı uçtu yani? Yani bundan mı gelişti? Bundan gelişmedi. Hiçbir şey zaten bundan pek gelişmiyor. Çünkü şöyle aslında Hıristiyanlık ortaya çıktığında zaten mesela Hıristiyanlık aslında bir tık geride kalsaydı muhtemelen Hıristiyanlık gelişmeyecekti. Çünkü onun yerine gelişen iki tane inanç vardı abicim. Birisi Mitreizm, birisi yeni Platonculuk.
Yani Hıristiyanlık ortaya çıktığında Akdeniz dünyasında Avrupa’da Anadolu’da insanlar klasik Roma, klasik Grek paganizmi, klasik lokal paganizmlerin sıkıcı din anlayışından zaten yorulmuşlardı.
Yani mesela klasik Roma dini isterse İmparatorluk kültü Roma dini olsun isterse popülai bağlamda Roma dini olsun son derece sıkıcıdır. Temel mantığı da şudur abicim. Tu et des yani ey Tanrı bak ben sana rüşvet getirdim. Rüşvet de kurban. Bak kurban getirdim.
Sana kurban getirdiğime göre artık benim istediğimi ver. Buna karşılıklı rüşvet teölesisi denir abicim Roma inançlarında. Şimdi bu inançlar, bu kuru inançlar Akdeniz dünyasında, milattan önce iki, üç, milattan sonra birinci, ikinci yüzyıllarda artık o böyle birbölüğün içine geçmiş kompozit halka yetmiyordu.
Anladın mı? Yani bu adamlar artık Hindistan’ı tanıyor, Çin’i tanıyor, doğudan gelen kültler var, onları biliyor. Başka bir dünyaya geçmiş artık bu adamlar. Ve bu adamlara klasik lokal paganizm yetmiyor. Tapınağa gidiyorsun, tapınakta öyle bir tane kahin var. Kahine diyorsun ki ya usta hani iki gün sonra ne olacak hani bir bana söyle al bu da sana çörek getirdim. O da kahinde sellaya gidiyor, tapınağın kutsal yerine yani. O da öyle muhtemelen atıyor yani büyük ihtimalle veya işizofreni kurgular veya gelenek neyse yani. O da geliyor önüne işte bak sana şunlar olacak böyle yaparsan böyle olur. Şimdi bu sistem hellenislik dönemden itibaren abi yetmedi insanlara.
Ve insanlar kendilerine daha insani gelen ve kendilerine hayatın anlamını daha devruni olarak anlatan inançlar verdiler. O yüzden de mesela hellenislik dönemden itibaren bu doğudan gelen kültler önem kazandı. İsisosyarist, Asur’dan gelen kültler, Hindistan’dan gelen kültler, Orfik inançlar yani. Çünkü bu adamlar kendilerine daha yakın şeyler buldular. Mesela mitraizm. Mesela mitraizm gerçekten yani eğer Konstantin pragmatik sebeplerle Hıristiyanlığı kabul etmeseydi abicim. Tamamen pragmatiktir adamın Hıristiyanlığı. Kabul etmeseydi mitraizm büyük ihtimalle Akdeniz’in egemen dini olacaktı yani. Bugün herkes mitraist olabilirdi yani ne işi bilmiyorum yani bir işe yararlıydı. Ama herhalde olurdu o da işte bir şey.
Ama Hıristiyanlığın onlara getirdiği yeni bir şey vardı. Çok parlak bir şey değil. Ama yeni bir şey. O da şu tabi. Bir kere çok romantik bir inanç sundu Hıristiyanlık. Eskiden de az çok tanıdıkları, İsisosyarist’ten yani bir takım böyle lokal inançlardan tanıdıkları.
Onlara sunulan Tanrı İsa yani İsa da ölüyor ve herkes için kanını feda ediyor. Yani kefaret teolesi. Ve onun kanı aracılığıyla biz kurtuluyoruz. Bak Salvation Doktorini.
Avrupayı Avrupa’daki insanı bu yüzyıllarda öteki doğulu inançlara sevk eden en önemli şey öteki inançların mitraizm gibi. İsisosyarist kültü gibi. Kibale inancı gibi. Öteki inançların insana Kurtuluş Doktorini veriyor olmasıdır. Bak bu çok önemli. Yani bir kitleye Avrupa’ya Salvation, Redemption, Kurtuluş Doktorini teolojide bunu verirsen kazanırsın. Yani şunu söylemen lazım kitleye. Hepiniz bir gün kurtulacaksınız. Korkmayın. Yani çalışın, uğraşın, yapın. Hepiniz kurtulacaksınız. Kurtuluş ümidi, ümit aslında. Klasik Roma paganizminde yok. Klasik Yunan paganizminde yok. Anadolu’nun lokal kültelerinde yok. İnsanlar 4. 5. yüzyıllarda, Milattan önce, insanlar kurtuluş kavramına doğru bir arayış içerisindeler. Çünkü psikolojik sıkıntılar, ölümler ve savaşlar hep kurtuluşa götürmeye çalışıyor seni.
Ve Roma’nın siyasi baskısı. Roma’nın siyasi baskısı kesinlikle. Çok doğru. O kurtuluşu nerede buluyorsun? Roma’da var mı? Roma inançlarında yok. Eski Görek’te yok. Anadolu’nun lokal kültelerinde yok. Kuzey’de yok. Peki hangisinde var? Mesela Mitraizm’de var. Mitraizm öyle söylüyor. Yani hepiniz kurtulacaksınız diyor.
Ama bunları tabi en güçlü retorikle söyleyen şey oldu abicim. İncil vaizleri oldu. Yani 100-150-200-250 yıllarında, İncil vaizleri, o aç kitleleri gördüler abicim. Yani ezilmiş kitleler. Bak sınıfsal çatışma şimdi. Yani bir sınıf çatışması.
O ezilmiş kitleler, ekonomik olarak sıkıntıda yaşayan kitleler, etnik olarak itilmiş bir takım haltlar Kuzey Afrika’da. Roma tarafından itilmiş etnik kimlikler. Bütün bunlar İncil vaizlerin karşısında sustular. Hepsi Matta, Marcos, Luka, Yuhanna, Thomas’ın İncili, Ebiyonit’lere İncil, Mısırlılara Göre İncil, Yudas’ın İncili.
Hepsi apokrypt veya kanonik bütün İncillerden etkilendiler. O Hıristiyanlığın öyküleri onları çok etkiledi. Tekla’nın hikayesi, Paulus’un hikayesi, diğer apokrypt metinler, martyr hikayeleri, şehit hikayeleri. İşte kendisini İsa için aslanların önüne atan kahramanlar. Şimdi bu martyriyoloji çok müthiştir, ikinci, üçüncü yüzyıla ve çok etkiledi insanları. Özellikle Kuzey Afrika’da müthiştir yani. Şimdi bu adamlara Hıristiyanlık onu verdi. Sizin için ölen birisi var, abicim Filistin’de, Kudüs’te, İsrail’de. Ve bu adam kanını döktü sizin için ve sizi kurtaracak o. Nereye götürecek? Abiyi tırnak içinde cennete.
Şimdi hem sana müthiş bir yaşama planı sunuyor. Yani siz o, şimdi modern kafayla bakmayın. Yani sen birinci, ikinci yüzyıldaki abi İtalya’daki adamsın yani. Hani modern kafayla bakma yani. Modern kafayla bile çok etkileşir ve tövüklerdir bunlar yani. Sana diyor ki hayatın anlamı bu bak. İşte ahlak, iyilik, güzellik, ondan sonra hayır işleri. Al sana yaşama planı.
Ama bir de ötesi var. Ötesi de şey, öldükten sonra cennet. Sonra senin için kanını döken son derece romantik bir ölümle kendisini feda eden, karizmatik bir, senin kendi ezilmişliklerini, kendi onun içerisinde anlamlandırabileceğin ve onun içerisinde eriyerek o büyük güçte kendi küçük gücünü bulabileceğin bir kahraman abi. Jesus Christ. Şimdi bana da deseler abi ben de yani hani Malta’dan şöyle bir kulak veririm şeye doğru ya abi bu ne diyor falan derim yani. Ondan sonra. Dolayısıyla Hıristiyanlığın yayılması dendiğimde yani Hıristiyanlık 100’de doldu, 200’de doldu, 300’de yayıldı, 500’de bitti demenin anlamı çok yok yani.
Dibinde bunu görmen lazım. İşte bu sosyolojik gerekçedir. Vizyon budur. Yani tarihin vizyonu budur yani. Sonra mesela aslında önümde örnekler çok da ben hani o kadar da şey yapmıyorum yani çok da eliyorum biraz.
Mesela şey bizde tasavvufa biraz bakalım. Şimdi tasavvufta mesela yani tamam bizim tasavvufta hani şimdi ben tasavvufçu değilim ama okurum. Şimdi esas tasavvuf hocamız bizim Ekrem. Şimdi Ekrem de bu işi Türkiye’de bilen açık söyleyeyim nadir adamlardan biri yani kesinlikle. Hem retori iyi hem çok iyi bilir hem çok iyi anlatır. Hani ondan onun ve onun gibi olan bilen arkadaşların affına sığınıyorum yani. Bizim Mahmut, Mahmut Eval Kılıç veya bir yer İlhan, İlhan Kutler gibi arkadaşların affına sığınarak hani sadece okuyarak düşünüyorum. Ama biraz sosyoloji gözüyle baktığımda biraz değerlendirebiliyorum. Şimdi tamam mesela bizde tasavvuf bir erken dönem tasavvufu var.
Doğru 8-9-10. yüzyıllar daha böyle tam olgunlaşmamış işte Hallacı Mansur gibi birtakım ilk erken suuf iler yani. Ahmet Yaşar hocak tabi hani bu işleri en iyi bilenlerden birisi. Onun da affına sığınarak doğal olarak.
Tamam güzel tasavvuf 8-9-10. yüzyıllar da var ama dikkat edin ya tamam 15-16. yüzyıllar da var ama dikkat edin tasavvufun büyük oranda yaygınlaşması ve Asya içlerinden ve İran’dan,
Mavere Alniyye Nehri’den abi, Afganistan’dan Akdeniz’e doğru akması hep Moğol işgallerinden sonra. O yüzden de yani Mevlana’nın ortaya çıkışı işte Hacı Bektaş Veli gibi, Yunus Emre gibi birtakım adamlar Ahmet Yesevi gibi Asya’da birtakım adamların ortaya çıkışı, Bahattin Nakşibend gibi adamların ortaya çıkışı yani bu tesadüf mü?
Yani bunların çoğunun Moğol işgallerinin dönemine düşüyor olması kesinlikle tesadüf değil. Çünkü Moğol işgallerinin yol açmış olduğu Asya’da, Ortadoğu’da, Rusya’da o katliamlar ve kanlı olaylar hakikaten hem bazı müesseseleri ortadan kaldırdı. Yani daha geleneksel İslam anlayışındaki Medrese gibi cami,
külliye gibi kurumları ortadan kaldırdı. Onların yerine yeni bir şey ikame etmek imkanı doğdu veya fenomeni doğdu. Hem de insanlar aslında kendilerine bizim İslam kültüründe kelamcıların sunduğu
bu biraz böyle sert Tanrı imajından daha yakın bir Tanrı imajına ihtiyaç duyurlar. Çünkü 4 kişiden birinin, abi ailede 4 kişiden biri yok ölmüş yani ve çok trajik ölümler yani. Dolayısıyla hani kurulu sistemin daha kelamcı Tanrı anlayışı çok yetmeyebiliyor. Daha yakın bir Tanrı istiyorsun. Yani sana şartlamarından daha yakın bir Tanrı.
O Tanrı anlayışını da işte bizde biraz Sufiler’de buldular insanlar. Yani Mesnevi’de, Divani Kebir’de, diğerlerinde, Hacı Bektaş’ta burada buldular bu adamlar. Kendilerine biraz daha hiç çünkü acısı var. Acısı olan bir adam, acısı olan bir adam onun yarasını kapatmak ister abicim.
Yarayı da kapatan adam biraz muhabbetli adam olmalıdır. Yani bunu o dönem için o tekkelerde henüz tekke tam kurumsal bir şey olmasa bile yani o Sufi çevrelerde yaşadığı insanlar.
Kırımların sonucunda adamın bir teselliye ihtiyacı var. Hayata yeniden kurgulaması veya anlamlandırması gerekiyor. Nasıl anlamlandıracak? Yani klasik kelam metinleri şeydir, hani zordur. Yani hani daha yakın bir şey arıyorsun orada. Orada o Sufi çevrelerde şu teselli hep verildiği yani geçer, bu da geçer. Korkma yani bu da geçer.
Yani hayat bu. Şimdi bu sihirli sözler bu adamlara çok iyi geldi, insanlara çok iyi geldi. O yüzden de Sufi çevreler 13. 14. 15. yüzyıllarda hızla yayılma şansı buldu.
Bundan dolayı tasavvufun yayılması bu dönemlerde yayılmasının dibinde biraz bu sosyolojik gözlemleri ve sosyal psikolojik gözlemleri görmek gerekiyor. Yani hani çok informatif olarak gördüğünüzde pek bir şey çıkmıyor çünkü ortaya. Neden? Sorusu çok önemli. O yüzden mesela buna benzer konular.
Tabii hani bir iki örnek daha vereyim sonra bitireyim. Mesela yine bu da bir sosyolojik retörik okumasıdır.
Şöyle genellikle bütün egemen güçler, herhangi bir tarihsel sistem içerisinde, bir siyasal yapılanmada egemen olan güç kimse, yani siyasal anlamda egemen olan güç kimse,
o mesela teolojik olarak baktığınızda daha kadercidir. Kadercilik kavramı egemen güçler için daha iyi bir şeydir. Kitleleri daha kolay yönlendirebilirsin. Bu yani hani doğrudur yanlıştır demiyor. Bu benim işim değil zaten. Ben tarihçinin sosyolojiye nasıl baktığını söylüyorum.
Ama isteseniz de istemeseniz de egemen güç için, yani ben mesela egemenim. Ben üniversitede hocamıyım. Hocayım. Sen öğrencisin.
Mesela daima altta olanlar daima eşitlik peşinde koşar, yukarıda olanlar adalet peşinde koşar. Bu benim Eric Hoffer’in Kitle Hareketlerinin Anontomisi kitabından hiç unutmadığım cümlelerden birisidir.
Egemen güç daima adalet peşinde koşar. Çünkü adalet, egemen gücü daha işine gelir. Yani şöyle söyleyeyim ben sana. Şimdi sen öğrencisin ya, ben de hocayım ya. Sen bana diyorsun ki ya hocam ben de oraya gelsem, ben de anlatsam, ben de hoca olsam. Ben de diyorum ki ya tamam da abi bak adalet yani hani bekle yani. Sen de ol, ol, ol. Gel anlat yani. Adalet benim rötolyimdir.
Ama ötekinin, ezilenin, muhalefet edenin söylemi de, retoride, siyasal söylemi de eşitliktir abicim. Çünkü sen benimle hep eşit olmak istersin. Bu çünkü ötekinin egemene göre kendisini varkılabileceği, konumlandıracağı alandır. Eşitlik söylemi. Çok buna benzer bir mantıkla, teolojilerde yani herhangi bir inancın teolojisinde daima egemen olan güç daima sana şunu söyler abi, kader. Yani bu aslında bütünüyle böyle değil. Yani aslında tam öyle değil. Ama çünkü şöyle bakın. Mesela bizim tasavvuf muhalif harekettir aslında.
Ama tasavvufun sanki bir kaderciliği var gibi de görülür. Ama tasavvuf kaderci bir hareket değildir. Yani burada izleyenler karıştırmasın diye söylüyorum. Mesela Sufizm bizde hani büyük oranda en azından 19. yüzyıla kadar belki hala zaman zaman muhalif bir hareketti. Yani daha marjinde duran öğretisiyle, siyasal kimliğiyle biraz daha muhalif bir hareketti. Özellikle batini gruplar.
Fakat tasavvufun muhalif olması onun kaderciliğinden gelmez. Tasavvufun kaderciliği zaten böyle bir kadercilik değil. Fakat egemen güç kadercidir. Egemen gücün çünkü kader daha işine gelir. Çünkü ya da kader abi. Bu yapacak bir şey yok. Kusura bakma sen orada duracaksın. Kader yani. Muhaliflerse, muhalefet edenlerse tam tersine kadere inanmazlar. Bütün teolojilerde bak ben tek tek sıralarım şimdi. Yani Yahudilerde, Hırslanlar bu güzem Hinduizm falan. Mesela İslam’dan örnek vereyim ben. Şimdi bizim geleneksel Sunni görüş kadercidir. Tırnak içerisinde. Yani tam mutlak bir kaderden eşyavi anlamda bir kadercilikten bahsetme.
Kadercidir yani. Yani %50 kadercidir yani. Egemen olan Sunni gelenek kadercidir. Ama muhalif olan Şii gelenek abicim. Heterodoks Şii’ler veya batını Şii’ler kadere inanmazlar. Biliyorsunuz yani. Hani Şii gelenekte kadere inancı yoktur yani.
Yani İslami yani teolojik bir şeyden bahsediyorum yani. Çünkü onun muhalif olmanın doğasına zaten kadere inanmamak denk düşer. Zaten adam kadere inansa biter yani. Yani ben muhalifim. Bir de kadereme razı olacağım. Zaten yoksun abi hiç yaşama yani. O yüzden hem sevgili burada oturan arkadaşlarımı hem abicim seni hem de beni izleyenleri çok yormadan. Çünkü ben böyle madde madde sıraladım da önümde var yani. Ama artık ben de sıkılmaya başladım zaten. Biraz seküler normal hayatıma dönmem lazım yani.
Evet burada kesiyoruz. Bundan sonra artık dinler tarihinin metodolojisi değil. Biraz daha eski mezopotamya olabilir.
Yani daha konu, sal şeylere girmeye başlıyorum. Herkese de eyvallah diyorum.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir