"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 3. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 3. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=ESA-l6nCHU8.

Şimdi bu metin okumasını şöyle düşünün. Bazı detaylara giriyor gibi görüneceğim ben. Ama aslında böyle bir epigraf kaygısıyla o detaylara girmiyorum. Yani mesela bir tarihsel metin okuduğunuzda, ana kaynağından okuduğunuz zaman, şöyle bir şey yaparsınız. Yani ya bir epigraf gibi onu okur, anlatır veya yazarsınız. Ki epigraf gibi anlatmak demek herhangi bir metni onun yazım kuralları, gramer kuralları, yani o detaylardır. Yani epigrafın işi çok başka. Ama herhangi bir buna benzer bir ana kaynağı, tarihçi gibi okuduğunuzda o daha başka bir şeydir. Ben böyle epigraf gibi okuyor gibi görünsem bile aslında daha çok tarihçi gibi olacağım. Yani zaten tarihçiyim de.
Biraz detaylara kaçabilirim çünkü neticede okuduğumuz metin bizim, yani çok antikli metin, yani akatça falan okuyoruz, öyle kolay iş değil yani. O yüzden okuyup geçemem. Yani okuyup geçersen tarihçilik yapamam. Çok detaylarda boğulursam bir epigraf boğulması yaşarız, ona da girmeyeceğim. Ama birtakım böyle grift noktalara veya detay alanlara zaman zaman kayacağım. Fakat oradaki derdim de şudur. Yani bir metin okuyacak olsam açarım okurum. Yani Türkçesi, Türkçesi yok da İngilizcesi, neyse Franscası ya da Akatçasından, ana kaynaklardan, Akatça’dan varsa Sümer metinlerinden açıp okursunuz ama bunun da çok anlamı yok. Derslerinin başında söylediğim gibi. Çünkü benim esas derdim metin okumaktan ziyade bir dünyayı anlatmak. Yani eski mezopotamya uygarlığını, bu uygarlığın içerisinde de özellikle inançlarla ilgili olanlarını anlatmak. Bundan dolayı hedefim doğrudan doğruya metin okumak değil ama ben metinin bütününü okuyacağım. Ama derdim bir tarihçi gibi o metini okurken size analiz etmek. Analiz ederken de çok sık mukayesele etimoloji yaparım ben. Yani şu an sizin için demiyorum, genelde öyleyim yani.
Mukaesele etimoloji yaparım. Yani mukayesele benzer dilleri şey yaparım. Onların hem semantik anlamları hem etimolojik anlamları mukayese ederim. Daha iyi anlamak. Yani oradaki çabam da aslında olayı dolandırmak değil, daha iyi anlamak çabasıdır. Bundan dolayı bazen noktalarda sıkılabilirsiniz. Ama bu işte şey bir iş ya. Yani biraz böyle teknik bir yanı da var fakat çok keyifli.
Yani bana dünyaları verseler şu Akatça metini yani o okumayı asla bırakmam söyleyeyim yani. Zaten koca koca insanların hani bu kadar uğraşır, dünyaya ay şeyleri için birbirini yemesi de bana çok garip geliyor. Allah’tan böyle Akatça, Latince, Grekçe gibi şeyler var da dünyada hani biz bunlarla uğraşıyoruz. Hangisi daha gerçek bilmiyorum tabi. Evet, şimdi demek ki benim metini okuyuşum, mantığı böyle olacak güzel. Tabi Metin’i okurken şöyle okuyacağım. Şimdi önce Metin’i nasıl okuduğumla ilgili böyle bir metolojik yorum. İlk önce Metin’in Akatçasını okuyacağım ben size. Tabi benim izlediğim Metin daha önce söyledim ben size. Andrew Georg’un Metni. Yani bugüne kadar bu orijinal Akat Metni üzerine çalışan ve en mükemmel çalışan ve en hacımlı çalışan bu Metin’dir. Yani Andrew Georg’un Metni şu ana kadar yapılmış olan en kapsamlı ve çok etkileyici bir Metin’dir. İki büyük cilttir Georg’un Metni. Dolayısıyla ben onu izliyorum. Nasıl okuyacağım? İlk önce Akatçasını okuyacağım ben size.
Akatçasını okuduktan sonra Türkçesini okuyacağım. Türkçe de bittikten sonra birtakım kelimeleri üzerinde durarak olayı daha iyi anlamak için ama o inanç yanını daha iyi anlamak için bazı kelimelerin üzerinde detaylı durarak onları mesela İbrahimicayla, Arapçayla veya böyle genelde Semitic benim az çok yakın olduğum bazı Semitic dillerle mukayese ederek o derin anlamını yakalamaya çalışacağız.
Öyleyse demek ki önce Akatçasını okuyorum, ondan sonra Türkçesini okuyorum, ondan sonra da okuduğum kısım üzerine analiz yapıyorum. Tabi şunu unutmayın yani bu Metin hepimizi yaşlandırabilir çünkü 12 tablet 3000 satır. Dolayısıyla hani bu Metin sonunu getirebilir miyiz ben de bilmiyorum. Bıkıncaya kadar artık sizde bende bıkıncaya kadar. En azından yapabileceğimiz zamana kadar çünkü uzun bir şey yani Mesopotamya’nın en büyük şeyidir, mitidir veya destanıdır. Dolayısıyla aylar belki yıllar bile geçebilir. Fakat her halükarda ben yapabildiğim kadar yapacağım hem sizi hem de kendimi çok sıkmadan. Eğer sonunu bir türlüyle getiremezsek de o getiremediğimiz kısmı da bir özet olarak tamamlayacağım. Yani ben her halükarda size bu 12 tableti bütününü yani anlatacağım. Ama ilk birkaç ay böyle kelimesi kelimesini okuyup tercüme edeceğim. Ondan sonra da bakacağız turma. Sıkılmadığınız müddetçe ben de eğer sıkılmamışsam ki çok sıkılacağımı sanmıyorum ben de böyle devam edeceğim yani. Ne kadar süre? İşte bir yıl mı iki yıl mı bakacağız. Şimdi tamam bir başka şey bilmeniz gerekli olan yine Metin’i okumadan önce. Şimdi 12 tane tablet yani benim okuduğum Metin unutmayın ki standart versiyon denilen versiyonudur. Yani daha önce Gılgamış’ın versiyonları ile ilgili ben size bilgi verdim. Birinci ya da ikinci seminer unuttum şimdi. Ve dedim ki şu an bizim elimizde mevcut bulunan ve en geniş versiyon her bağlandığı en geniş versiyon standart versiyon denilen şeydir nüsadır. Standart Babil versiyonu. Bu nüsanın dışındaki nüsalar daha kısadır eksiktir. Konu bu kadar iç içe geçecek şekilde bir edisyon kritik gibi adeta ele alınmamıştır.
Ama benim okuduğum nüsa bütün mezopotamya’yı etkileyen aslında ve daha sonraki uygarlıklara da etki eden esas o Gılgamış konseptini yaratan benim okuduğum nüsadır. Bundan önceki nüsaların neredeyse bütünü parça parça şeylerdir yani dağınıktır. Ama aşağı yukarı büyük ihtimalle M.Ö. 1200 küsür yıllarında kendisinden önceki bütün Gılgamış ile ilgili hikayeleri toplayan editör veya editörler bunları bir araya getirmiş ve bugün bizim elimizde olan nüsa ortaya çıkmıştır. Yani standart Babil nüsası. Tabi bu nüsanın bulunuşunun hikayesi de uzun. O da ayrı bir hikaye. Ama aşağı yukarı M.Ö. 7. yüzyılın ortalarına ait ve Ninive’de yapılan kazılarda Asur Banipal’ın kütbahanesinde bulunan metindir bu. Yani standart Babil versiyonu 19. yüzyılın ortalarından itibaren neredeyse 1934’lere kadar yapılan kazı çalışmalarında keşfedilen bir metin. Bu metin aşağı yukarı M.Ö. 1200 küsür yıllarına kadar çıkan bir metin. Bu metinin bulunduğu yer de Asur Banipal’in kütbahanesidir Ninive’deki. Kazılarda 19. yüzyılın itibaren İngilizler tarafından özellikle yapılan kazılarda Ninive’de bulunan metinden bahsediyorum ben şimdi. Ve dolayısıyla hikaye öyle.
Tabii bu 12 metin yani 12 tablet, 12 büyük çaptır, 12 tabletin konuları kısaca şöyle. Mesela birinci tablet Gılgamış’ın şeyle ilgili Uruk’taki yönetimi, Gılgamış’ın kendi kimliğiyle ilgili bilgiler. Tabii Gılgamış’la ilgili biraz bilginiz oldu ama metin içerisinde daha da bilginiz olacak.
Yine Gılgamış’la ilgili bilgiler için birinci ya da ikinci seminere dönün. Bu birinci tablet denilen tablet Gılgamış’ın nasıl kral olduğu, onunla ilgili problemler. Yine Gılgamış’a eşlik edecek olan bizim temel figürlerimizden bir tanesi Enkidu’nun ortaya çıkışı. Yani birinci tabletin konusu büyük oranda Gılgamış’la ilgili. Onun kimliği, ne yaptı, nerede? Uruk kralı. Onun ikincisi olan, yani yoldaşı olan ve aslında alter egosu olan psikolojik terminoloji ile kendi içinden bir parça olan aslında Enkidu’nun ortaya çıkışı. Bunlar birinci tabletin konusu. Tabii ben de doğal olarak birinci tabletten başlayacağım birazdan yani. İkinci tabletin konusu şu. Bu biraz şeyle ilgili. Yani Enkidu’yla falan ilgili.
Enkidu bizim ikinci kahramanımız. Enkidu’nun biraz evcilleştirilmesi. Çünkü Enkidu vahşidir yani. Onun evcilleştirilmesi ile ilgili öyküler. Onun Gılgamış’la ilişkisine giriş ondan sonra. Ve bu ikili, yani Gılgamış ve Enkidu ikilisinin sedir ormanlarına yolculuğu. İkinci tablet daha çok bunları ekliyor.
Ben tabii benim önümde çok daha uzun şey var da ben özetliyorum. Yani şu an irticalen size hani bir özet yapıyorum. Tanıtımını yaparken tabletlerin. Mesela üçüncü tablet ne ile ilgili? Bu ikilinin yani Gılgamış ile Enkidu’nun bu sedir ormanları denilen benim size anlatacağım ve daha önce kısmen de indiğim bir ormana doğru yolculuğu.
Tabii ki ormana gidişinin bir nedenleri var yani. Dolayısıyla üçüncü tablet biraz bu. Dördüncü tablet bu ormandaki şeyler. Marjeralara giriş. Yani sedir ormana adıyla bilinen bu ormanda. Tabii Gılgamış’ın da Enkidu’nun da buraya gidişinin bir misyonu vardır. Yani bir ilahi misyondur o.
O dağlardaki faaliyetleri. Buralar büyük ihtimalle bu sedir ormanları. Lübnan civarındaki sedir ormanları herhalde. Veya bazılarına göre bizim Amanoslar falan. Beşinci tablet işte Humbaba yani Humbaba ya da Huava denilen ve bu ormanda yaşayan bir dev yaratık.
Onunla mücadele yani Gılgamış’ın ve Enkidu’nun Humbaba ile mücadelesi bu beşinci tabletin konusu. Altıncı tablet İşdar yani Tanrıça İşdar ve göklerin boğası yani Tanrıça İşdar’ın Gılgamış’la ilişkisi. Gılgamış’ın göklerin boğasıyla ilişkisi. Gılgamış’ın göklerin boğasını öldürmesi.
Dolayısıyla yani üç aşağı beş yukarı altıncı tablet böyle. Yedinci tablet Enkidu’nun kendi ölümüyle ilgili birtakım vizyonlar ve Enkidu’nun ölümü. Yani Enkidu artık sahneden çekilecektir. Metni kurgulayan editörler ya da yazar kimse orada filmin içerisinden Enkidu’yu artık çıkaracak.
Çünkü Enkidu’nun fonksiyonu bitmiştir. Çünkü bu öykünün bütün insanlığa vermek istediği bir hikaye var. O hikaye gereği senarist Enkidu’yu çıkartır Metin içerisinden. Yedinci tablet bununla ilgili. Sekizinci tablet yine bunun devamı Enkidu’nun ölümü, ölümüyle ilgili sahneler bununla ilgili.
Dokuzuncu tablet Gılgamış’ın yolculuklarıyla ilgili. Tabii Gılgamış’ın yolculuklarını ben ilk derste biraz bahsettim. Sonra yine geleceğim. Gılgamış’ın yolculuklarının temel mantığı şu ölümsüzlük arayışı. Zaten bu destanın da ana mantıklarından bir tanesi insanın ölümsüzlük arayışının boşluğuyla ilgili bir şey.
Burada da bu senaryoyu çizenler Casting Ajansı’ndan Gılgamış’ı çok iyi kullanmışlar aslında. Senaryoda iyi oturuyor. Ve Gılgamış ölümsüzlüğü aramak için bir yolculuğa çıkıyor. İşte o dokuzuncu tablet bununla ilgili. Onuncu tablet Gılgamış’ın yine bu seyahatleri ama özellikle Utnapiştim denilen.
Yani Utnapiştim diye bilinen bir bilge yani ölümsüzlüğü bildiği varsayılan mithin ve teori bağlamında baktığınızda. Utnapiştim’e Gılgamış’ın yolculuğu. Tabii Utnapiştim’de Sümerces-i Ziyusud’a aslında eski ayette de Nuh’a denk düşer.
Dolayısıyla onuncu tablet Utnapiştim’e gidiştir. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı çerçevesinde büyük bilge Utnapiştim’e gidişi. On birinci tablet birazcık Utnapiştim’in Gılgamış’ı kandırışı aslında. Ve Gılgamış’ın ölümsüzlüğü bulamayarak kralı olduğu Uruk şehrine dönüşü.
Bu on birinci tablet. On ikinci tablet de aslında on ikinci tablet şeydir yani bu mithni edite eden adamların doğrudan doğraya Sümerce’den tercüme ettiği bir ekleme bölümdür. Yani on ikinci bölüm birazcık mithin içerisine daha sonradan eklenmiştir. Ve Sümerce-i Nusra’dan mithin içerisine tercüme edilmiştir.
Dolayısıyla bizim on iki tabletin iki ama şimdi on iki mon iki size küçük geliyor olabilir sevgili arkadaşlar. Ama öyle değil yani. Üç bin satır yani. Abi iki üç yıl gider. Yani uzun bir süreç. İki üç yıl nasıl dayanacağız bilmiyorum yani. Gerçi ben seviyorum bu işleri de. Evet şimdi bakın girişimi yaptım. Mithnin Andrew George’un mithni olduğunu söyledim. Girişin nasıl okunacağının mantığını verdim ben size. Şimdi o perspektif doğru tutusunda mithne geçiyoruz. Şimdi en heyecanlı yer bu. Hani bu dil bilim de benim çok hoşuma gider aslında da.
Şimdi mesela siz eğer bu Andrew George’un getirdin şeyini bu çalışmasını ikiciktir. Bu büyük ikicik. Müthiş bir çalışma yani. Adam hayatını vermiş bu işe.
Ondan sonra mithnin şöyle olduğunu göreceksiniz. Bir kere Gılgamış’la ilgili bütün versiyonlar var. Hurce, Hiditçe, işte Rastçam yani mevcut olan bütün versiyonların hepsini tek tek alıyor. Bunların akat çivi yazılı mithni veriyor. Yani akatça tabi. Çivi yazılı mithni veriyor. Çivi yazılı mithni verdikten sonra transliterasyonunu yapıyor. Yani onu latinize ediyor. Latinize ettiği mithni İngilizce’ye tercüme ediyor. Ve ondan sonra da mithni yorumluyor. Tabi çok şey yani böyle heyecanlı bir iş yani. Yani bu beyefendi de enteresan bir adam. Çok entelektüel şey çok yüksek. Hala hayatta olan Allah’tan yani böyle insanlar çok önemli.
Dolayısıyla bu mithni bir şekilde elde ederseniz şeydir hani çok iyi bir mithin fakat çok teknik. Yani çok fazla akademik bir mithin. Hani ben de ben bunu tabi sonuna kadar okudum yani. Ama yani öyle bir alır okumak zorundasın ki yani yani ama çok keyifli. Evet şimdi mithni okuyoruz. Şimdi mithni bakın şöyle okuyorum yeniden söylüyorum. İlk önce akatçası ondan sonra Türkçesi.
Tabi şunu unutmayın akatça mithin yani akat dili İbranice ve Arapçaya çok benzeyen bir dildir. Ben şimdi biraz semitik o vurguları esas alarak aslında bu mithni mümkün olduğunca öyle okumaya çalışıyorum. Yani daha genizden hani biraz daha o semitik damağa uygun olarak okumaya çalışıyorum. Ve muhtemelen de telaffuz böyleydi. Yani akatların da telaffuzu yani akatça, babilce, asılca bunlar zaten birbirinin versiyonları yani. Bunların uzak versiyonları işte Arapça, İbranice, Aramça falan yani. Büyük ihtimalle bunlar böyle telaffuz ediyordu. Bir örnek vereyim mesela daha iyi anlayın. Mesela Arapça’da selamun aleyküm diyorsunuz.
İbranice’de şalihüm aleyhum diyorsunuz. Akatça’da şöyle diyorsunuz şalih iluh. Yani anlatabildim mi o benzerliği yani. O yüzden buradaki benim seslendirme çabam şeydir. Hani bu semitik dilleri böyle birazcık kulak tanısını esas alarak yapmaya çalıştığım şey. Evet.
Şimdi şöyle yapıyoruz. İlk 10 satır okuyoruz. Yani 3 bin satırın ilk 10’u. Bugünkü öyle. Çünkü başka türlü olmaz yani. Tam deli saçması yani. Tırnak içinde tabii. Şu. Şa nakba imuru işdi mati. Şimdi bu ne demek? Bu bakın birinci cümledir. Yani Gılgamış Destanlının akatça nüssasının birinci cümlesi budur.
Şimdi ben biraz daha kolaylaştırmak için işi şöyle yapacağım. Bunu söyledikten hemen sonra Türkçesini de söyleyeceğim. Sonra yeniden Türkçeyi bütünüyle tekrarlayacağım. Şa nakba imuru işdi mati. Şu Türkçesi.
Derinliği, yeryüzünün temelini yani derinliği ya da derinlikleri, yeryüzünün temelini yani yeryüzünün dibini aslında burada birazdan geleceğim onlara. Gören diyor o nokta. İkinci cümle. İdu hu kalamu haşu. Bu ikinci cümle. İkinci cümlenin Türkçesi şu.
Her şeyde hikmetli olan. Tırnak içinde her şeyi bilen. Tabi bu arada metinlerde bazı eksik yerler var. O eksik yerleri de ben hani bilindiği kadarıyla tahmin edildiği kadarıyla yine burada söyleyeceğim. Demek ki ikincisi her şeyde hikmetli olan. Yani parantez içi veya her şeyi bilen. Tamam.
Üç Akatçan Hüsan’ın üçüncüsü Gişkamiş. Gişkamiş burada Gılgamış’tır. Çünkü ben size dersin ilkinde söyledim. Gışkamiş’in Gılgamış’ın bir yazılış formu var. Aşağı yukarı 7-8 tane. Mesela bu girişte Gişkamiş demiş ona. Ama daha ileride başka telif üsü türlerini de kullanıyor. Gişkamiş şa nakba imuru işdi mati.
Türkçesi şu derinlikleri yeryüzünün temelini ya da yeryüzünün aslını gören Gılgamış. Tamam. Dört. İduhu kalamu haşru. Şu Türkçesi. Her şeyde hikmetli olan. Her şeyi bilen. Beş. Şu mitaris. Mitaris aslında eksik bu beş. Yani tamamlayamamışlar.
Mitaris kelimesi geçiyor. Mitaris de pek çok şekilde yorumlanabiliyor ama aynı şekilde falan gibi bir anlamı var. O şekilde, aynı şekilde gibi bir anlamı var. Beş bu. Altı şu. Nefhar ne meki şakale mi hus. Bu da altı. Altının Türkçesi şöyle. O her şeyin bütün hikmetini öğrendi.
Bunlar tabi Gılgamış’ı şey yapıyor, tasvir ediyor yani. Sonra yedi. Nişirta imurma kaltimki iptu. Yedinin Türkçesi şu. O sırrı gördü ve gizli olan şeyleri keşfetti. Abi ne sırrısa bu? Evet. Sekiz şu. Uble tehamma şa leem abubi. Bu şu.
Tufandan önceye ait bir haberi getirdi. Mesela bizim tufanla ilgili anlatımın Gılgamış destanı bu versiyonda içerisinde geçen ilk şey kelime budur. Abubi kelimesi. Ki buna geleceğim yani bu akatça bir kelime. Bunun sümercası var amuru falan. Ama yavaş yavaş. Tamam demek ki sekiz buydu. Dokuz şu. Urha ruqda illi qamma ani hu şubşuh. Bu şu. Dokuz yani. Uzak bir yoldan geldi. Yorgundu fakat dinlendi. Kendine geldi yani. On şakin ina narahe kaalu manahdi. Bu da şu. Yaptığı bütün işlerini bir toprak levhaya işledi. Bu ilk on cümle bu abi. Şimdi bu ilk on cümle üzerine konuşacağız. Yani bugünkü ders bu.
Şimdi yeniden Türkçesini baştan sona kadar okuyorum bir kez daha. Derinliği yeryüzünün temelini gören her şeyde hikmetli olan. Derinliği yeryüzünün temelini gören Gılgamış. Her şeyde hikmetli olan. Aynı şekilde o her şeyin bütün hikmetini öğrendi. O sırrı gördü ve gizli olanı keşfetti.
Tufandan önceye ait bir haber getirdi. Uzak bir yoldan geldi. Yorgundu fakat dinlendi. Yaptığı bütün işlerini bir toprak levhaya işledi. Kazıda anlamında yani. Yani kazıda derken işledi işte. Çivi yazısıyla yazdı gibi bir şey yani. Evet şimdi ilk on şey bu. Akatçası Türkçesi. Şimdi geliyoruz abi daha heyecanlı olan yere bunun analizi.
Esas çünkü yani mezopotamya uygarlığını ve inançlarını anlamak için buna ihtiyacımız var. Yani Metin’in kendisi önemli de daha önemli olan hikaye bu. Şimdi burada şöyle yapıyorum. Kilit olan bazı kelimeler var. Yani o dünyayı anlamak için kilit bazı kelimeleri seçtim ben. Bütün kelimelerin tek tek üzerinde durmak çok anlamlı değil ama hani bize kilit ipuçları verecek olan kelimeleri üzerinde duracağım ben.
Mesela bunlardan ilki Nekba kelimesi. Yani ilk bakın şeyde geçti bu az evvel hemen hatırlatayım. Daha birinci cümlede geçti. Yani Şa Nekba İmru İştimatide yani birinci cümlede geçen bir kelimeyi aldım ben şimdi. Yani mantığımız böyle olacak. Nekba kelimesi. Şimdi Nekba kelimesi Akatça’da derinlik anlamına geliyor. Derin ya da derinlik anlamına geliyor. Tabii bu nasıl bir derinlik yani Nekba derin falan demek de nasıl bir derinlik yani. Şu iki temel yanı var. Bir ya bütün her şey evrensel olan her şey esas olan ana olan yani temel olan bir şeyi ifade eden bir derinliktir bu. Yani buradaki derinlik öyle bir şey ki biraz soyut mesela şu an biraz soyut yanını vurguluyorum ben.
Temel olan asıl olan her şey yani evrenin yani o zamanın kozmogonisi tabii bütün evrenin üzerinde durmuş olduğu ana şey bu derinlik neyse o. Yani buradan baktığınızda bu Nekba kelimesi hem çok soyut bir şey yani ama hem de çok sonut bir şey.
Yani hem böyle uhrevi bir yanı var yani bambaşka dünyalarla ilgili ama hem de bu dünyaya ait bir yanı da var derinlikler. Nasıl bir derinlik olabilir ki bu yani bir düşünce bağlamında derinlik olabilir ama bir de çok fiziksel anlamda bir derinlik olabilir. Şimdi birinci anlamı bu yani böyle bir yanı var Nekba’nın.
İkinci yanı şu şimdi eski Mezopotamya’da Sümerlerden beri tabii Sümerlerden sonra diğer uygarlıklarda da aynı şekilde Abzu diye bir kavram var. Yani Abzu’da eski Mezopotamya kozmogonisinde bütün evreni kuşatan ve yeryüzünün de altında bulunan ne diyeyim ona ben ilksel su yani kadim su primitif su primordial su yani.
Yani öyle bir su var ki bu su adeta bütün evreni kuşatıyor. Ya bu su aslında somut bir su ama soyut bir yanı da var yani. Bütün evreni kuşatan bir su mesela yerin derinliklerinde bu su dolaşıyor ve ilahi bir su.
Yani mesela bütün tapınaklar yapılırken Mezopotamya’da mutlaka tapınağın yapılacağı merkez noktaya ritüel olarak yani sembolik bir değeri olacak şekilde bu Abzu’dan alındığı varsayılan bir ilahi su getirilir ve dökülürdü. Yani böyle bir baston yapılırdı. Abzu’nun da yukarıya çıktığı yani dünyaya çıktığı yer Fırat ve Dicle’nin birleştiği yerdir.
O yüzden de mesela bu tip ritüellerde bu Abzu’dan alınan sular genellikle Fırat ve Dicle’nin bu birleştiği noktalardan çıkarılarak getirilen sulardı yani. Şimdi derinlik kavramıyla burada Metin biraz bunu da kastediyor.
Yani Abzu yani ilk su evrendeki hiçbir yaratık olmadan önce belki Tanrılar bile olmadan önce var olan bir primitif su bu. Şimdi buradaki deep yani derin kavramıyla yani şu derinliği yeryüzünün temelini gören yani Gılgamış’ın gördüğü derinlik neydi?
Yani neydi bu derinlik? İşte Gılgamış’ın gördüğü derinlik eski mezupotamya’da karşılığı olan bir şeydir. Bütün evrene ayakta tutan bir şey, bir su büyük ihtimalle yani yazar burada hem Abzu’yu kastediyordu hem de yani hem somut bir şey kastediyordu hem de soyut bir şey kastediyordu.
Yani bu anlamda baktığınızda bu net bağı denilen şey evrenin aksis mumnissidir aslında. Yani her şeyin kendi üzerine oturduğu birkaç aksis mumninden biridir öyle söyleyeyim.
Tabii tabii. Tabii tabii yani tabii aynen yani aslında şöyle yerin altındaki sularla yerin üzerindeki sular zaten aynı sular.
Dolayısıyla hem su gökün üzerinde hem su yerin altında. Dolayısıyla hani bu düz dünyada sizi kuşatan esasta su yani toprağın altında da üstünde o var yani. Fakat tabii Abzu bu seküler su Abzu’dan bir parça fakat Abzu bu seküler sudan farklı ve fazla bir şey olarak ilahi su yani tarihsal bir su yani.
İşte büyük ihtimalle Gılgamış’ın şey yaptığı gördüğü derinlik yeryüzünün temelini gören Gılgamış yani bunları anlayan bir adam. Yani Seyri Süley’e giren adamın abi şey hali bu yani o bilgi hali yani şimdi hikaye öyle başlıyor.
Tamam. Tabii şimdi ben etimoloji sık sık yapacağım dedim ya şimdi bu Nakbu kelime yani Akatça olan bu kelimenin kökeni bu Nakba veya Nakbu kelimesinin kökeni nin aslında dibi yani yine Akatça dibi imk kökünden geliyor.
Yani imk kökü burada fiil gibi bir şey derin olmak yani buna benzer bir yanı var. İmk yani Nakbu kelimesi aslında yine Akatça imk kelimesinden türemiş olan bir başka kelime.
Tabii aynı kelime semitik bir dil olduğu için İbrahimice de var. İbrahimice de kelime imeke diye geçiyor. Yani aynı kelime derinlik kelimesi tıpkı Akatça da imk de olduğu gibi imeke diye geçer.
Mesela İbrahimice de yine derinlik anlamında yani imeke kelimesi telaffuz edilecek şekilde eski ayetin mezmurlar kitabında 92-6 da mesela tarihinin yani Yahve’nin düşüncesinin derinliği anlamında kullanılır.
Yani bu kelime bu aynı kavramsal boyutta bizim İbrahimli literatüründe de var. İşte eski ayette geçer. Mezmurlar kitabı 92-6. Ne diye geçer?
Tarihinin düşüncesinin derinliği o hikmeti yani tarihinin hikmeti. Tabii biz buradan ve buna benzer şeylerden anlıyoruz ki bu Nakbu kelimesi ve onun türedi imk kelimesi bunlar şeyler. Mezopotamya’nın çok baba ve herkes tarafından paradigma gibi kabul edilen şey kelimeleri, ana kelimeleri. Yani bunlarla dertlerini anlatıyor insanlar. Yani özellikle inanç söz konusu olduğunda bunlarla dertlerini anlatıyorlar. Tabii mezmurlar 92-6’ya benzer bir şekilde yine eski ayetin içerisinde mezmurlar 104’de 24’de de var aynısı.
Yani mezmurlar kitabında yine aynı şekilde o derinlik kavramı, o tarihisal derinlik kavramı mezmurlarda da geçiyor. Mesela İbrahimciyede kadın anlamında nehava kelimesi kullanılıyor.
Yani nehava, kadın yani. Tabii şimdi bu kelime İbrahimciyede aynı zamanda derinlik falan anlamına da geliyor. Böyle derinlik falan anlamına geliyor. Akatçada da nekebum yine kadın demek ve aynı zamanda derinlik demek.
Oradaki derinlik ve kadının arasındaki semantik ilişki şeyden kaynaklanıyor. Yani kadın rahminin o derin, fiziksel anlamda derin olan yanından kaynaklanıyor aslında. Dolayısıyla bu kelime kadın dişi, dişilik kavramı için de çok kullanılan bir kelime.
Çünkü kelimenin temel semantik prototipi aslında şey, çukur olmak. Yani daha böyle çukur olmak anlamına geliyor. Büyük ihtimalle kelimenin prototipi somut bir çukurluk kavramından soyut bir derinlik.
Yani daha başka, daha ufredi bir soyut derinlik anlamına kazanmış gibi görünüyor. Mesela akatça yine aynı kelimeden türeyen nekebum var. Nekebum da şu anlama geliyor aslında.
Derinliği derinleştirmek. Ve akatçadaki anlamı bu. Şu bunun derinliği derinleştirmenin anlamı şu, tecavüz etmek demek. Yani derini daha derinleştirmek, nekebum akatça.
Bunun mecazi anlamı da tecavüz etmek. Bu bağlamda da kullanılıyor. Tabii aynı kelime Mezopotamya literatüründe böyle o hikmet, o derinlik, o sırları içerisinde saklayan o derin olan şey bağlamında pek çok çivi yazılı metinle veya kahraman için geçer.
Mesela Nabonidus da falan da geçer. Belki de diğer. Benim önde bir isim var. Dolayısıyla böyle bir yanı var bu kelimenin. Hem soyut hem şey anlamda, somut ve soyut anlamda bir derinlik kavramı.
Burada ikinci kelime benim şimdi üzerinde duracağım. Evet evet doğru. Ben hani bazılarını söylemiyorum ama siz tabii Arapça’yı çok iyi bilen adamlarsınız. Öyle durumda tabii şey yapın yani.
Şimdi bir başka kelime Mati kelimesi. Bir dakika onu da bulayım. O da Mati kelimesi de yine birinci cümlenin son kelimesi. Mati kelimesi birinci cümlenin son kelimesi.
Yani derinliği yeryüzünün temelini gören. Mati orada yeryüzü falan anlamına geliyor. Yani ayak basılan yer anlamında. Şimdi o kelime üzerinde biraz duralım.
Aslında bunu edite edenler yani bu Mati’ni edite edenler bu Mati’nin üzerinde çok şey yapmışlar. Ne derler söz oyunu yapmışlar. Aslında sözcük oyunu eski Mezopotamya’da aslında sadece eski Mezopotamya değil yaygın da.
Mezopotamya’da da çok yaygın. Sözcük oyunları var. Geometria yani hani bir kelimeye benzer başka bir kelimeye alıyor. Yani sözcük oyunları. Şimdi çok tanımına girmek istemiyorum. Mesela Mati kelimesi işte sınırsızlık anlamına geliyor Akatçada. Ondan sonra yeryüzü, üzerine basılan mekan. Bunun bir karşılığı şeydir Erşatü yine Akatça Erşatü. İbrancısı da Arz kelimesi Arz oradan gelir aslında.
O tam şeydir ama tam hani toprak memleket gibi bir anlama geliyor yani. Burada Mati üzerinde durmanı sağlayan mekan gibi bir şey aslında.
Tabi bu sözcük oyunlarının çok sevdiği için bu metni edit edenler şey de yapmış yani Matima kelimesi var Akatçada. Matima kelimesi de ezeli ve ebedi demek. Yani Mati kelimesi Akatça mekan işte üzerinde durulan mekansa Matima da ezeli ve ebedi anlamına geliyor.
Dolayısıyla burada üzerinde durulan mekanı somut mekanı zamansal bir kavramla biraz daha soyutlaştırmaya çalışmış. Burada tabi şey tutkusunu ben görüyorum eskimizopotamyalarda. Yani her somut şeyde bir soyut karşılık aramışlar. Bu biraz o metamorfik zihniyette var yani eski dünyanın. Bizim metnimizde de çok var. Mesela biraz ileride şeyi yapacak yine böyle sözcük oyunu. Abubu ile Ubbub yani tufan kelimesi ile arınmak temizlenmek. Ubbub kelimesi arasında böyle oyunlar yapacak. Birkaç şeyi söylemeye çalışıyor çünkü bir derdi var yani yazarın.
Sonra şimdi Mati kelimesine bir şey daha ekliyorum. Işti Mati yani Akatça cümlede Destan’ın Akatça cümlesinde Işti kelimesi ile birlikte geçer.
Işti Mati diye geçer yani. Mati’de Işti Mati birlikte olduğunda şu anlama geliyor yani yeryüzünün temeli yeryüzünün dibi yeryüzünü yani mekanı üzerinde taşıyan direkler.
Mesela ben bu Işti’nin şeyini bulamadım Arapça’da karşılığında yani aradım ama bulamadım açıkçası. Ama Işti Mati o demek yani düz alanı üzerinde taşıyan bir şey. Yani altında direkli olan direği olan bir coğrafya adeta. Birinci şeyimiz bu. Şimdi devam ediyorum daha iyi anlamak için. Şimdi geldik şeye bakın bir dakika. Evet. Şimdi üçüncü şeydeyim cümledeyim. Üçüncü cümle de şu derinli yeryüzünün temelini gören gılgamış.
Buradaki görmek kelimesi. Üzerine bir iki kelam edeceğim. Şimdi burada tabi görmek için az evvelki cümlede yani üçüncü cümlede Destan’ın üçüncü cümlesinde görmek için kullanılan kelime kaçça kelime?
İmuru kelimesi. Gördü yani. Aslında imuru kelimesi İbranice’de rohe kelimesi var. Görme anlamında. Onunla etimolojik olarak ortak aynı kökten geliyor yani. Fakat tabi burada yine yazarlar aynı şeyi yapmışlar. Yani buradaki görmekten kasıt tam böyle somut olarak görmekten ziyade şey yaptı idrak etti. Anladı. Yani burada da bir tek kelime içerisinde bir oyun yapmış aslında yani anlamaktan ziyade görmek kavramına esas almış. Çünkü görmekle anlamak arasında yakın bir ilişki var.
Antik dünyada yani gördüğün zaman anlayabiliyorsun anlamak için görmek zorundasın. Buradaki görmek tabi çok pozitif bir elleme anlamında düşünmemek lazım.
Burada da bir görmek o. İşte üçüncü cümledeki kullanılan bu imuru görmek yani gılgamış gördü. Yani o görmek büyük oranda şeydir aslında anlamaktır. Yani idrak etmek belki.
Sonra geldik sekizinci cümleye. Sekizinci cümleme şu. Tufandan önceye ait bir haberi getirildi. Yani ”Uble te amma şa le em abubi” Evet. Evet. Evet.
Ya şöyle tabi soru şu hani oradan duymayabilirler diye ben tekrarlıyım yani. Şimdi burada benim asistan arkadaşlarımız var. Onlar da bana zaman zaman soru soruyorlar. Mesela dedik dediler ki Halit yani burada mesela tekrarlar var hani işte gılgamış gördü ve gördü gibi. Şimdi tabi biliyorsunuz ki bu eski mezopotamya geleneğinde aslında Araplarda da öyle yani.
Bu tekrarlamalar bir retorik gereği. Yani daha o etkileyiciliğini arttırmak ama büyük ihtimalle bu metinler en azından bu metinlerin bazı kısımları bütünü değil.
Ritüel sırasında okunuyor abi ve melodiyle. Yani çok büyük ihtimalle hatta bunun üzerine denemeler var. Yani nasıl yani bazı işte bulunan hurice falan yani o melodi tonlamalar olduğu varsayılan şeyler esas olarak bunlar müzikle nasıl söyleniyordu gibi birtakım çıkarımlar yapılmaya çalışılıyor falan da.
Fakat büyük ihtimalle bu metinlerin bir kısmı müzik eşliğinde ve ritüellerde söyleniyor. Özellikle de bu tekrar kısımlarının böyle bir işlevi olmalı.
Yani hem retorik etkileyici yani tekrarladığınız zaman modern insan için de yani bir cümleyi iki defa tekrarladığında etki eder yani. Ama aynı zamanda bu tekrarlamaların derdi biraz da ona melodisel bir şey vermek ve ritüelde onu kullanmak.
Biraz böyle bir şey var mantığı var. Şimdi sekiz abi. Sekiz de şu. Evet.
Yani tufan kelimesi şimdi ona bakalım. Sekizinci cümle. Türkçesi ne bunun şu. Tufandan önceye ait bir haberi getirdi.
Akadjası ve Türkçesi. Şimdi burada kilit kelime yani üzerine hani anlamı olan kelime tabii ki tufan kelimesi şimdi onunla ilgili biraz ilerleyelim.
Bir kere şunu unutmayın. Mezopotamya’da sümerlerden başlayarak aslında tufan öncesi ve tufan sonrası diye bir tarihsel ayırım var. Aslında bu bayağı kaymaşık bir şey. Yani bunu belki hani bu gibi dersleri ilerki zamanlarda böyle görüntülü malzemeyi de kullanacak şekilde yaptığımızda daha hani bazı şeyleri teknik olarak göstermek kolay olur.
Ama eski mezopotamyalarda şöyle bir tarih anlayışı var. Tufandan önce olan bir dönem var ve tufandan sonra olan bir dönem var. Buradaki tabii tufanla ilgili yani eski mezopotamya’da tufanla ilgili anlatımlar bizim özellikle tabii eski ayetteki anlatımlara biraz daha paraleldir.
Hani Kur’an daha spesifik. Hıristiyan geleneğinde kısmem var. Yahudilikte çok var ama Yahudilikteki de şey mezopotamya ile mukayese edilebilecek şeyleri var. Benzerlikleri var. Ama o benzerlik konusu biraz daha hani dediğim ya görsel malzeme ile belki anlatılabilir. Ben mezopotamyalarda bu tufan yani bununla ilgili ne var biraz ona bakacağım.
Tabii burada bu sekizinci cümlede tufan için kullanılan akatça kelime abubu kelimesi. Yani abubu kelimesi tufanın sümercesi. Şey akatçası tufanın sümercesi başka bir kökten geliyor. Tabii sümerce kelime amaru diye telaffuz ediliyor. Yani büyük ihtimalle amaru buna yakın bir şey yani. Amaru yani sümerce amaru ile akatça abubu bazılarına göre yani abubu amaru’nun bozmasıdır diye düşünen tarihçiler de var ama sanki öyle değil gibi.
Yani sümerce başka bir kelime akatça başka bir kelime. Bizim metnimizde kullanılan tabii akatça olduğu için abubu kelimesi. Şimdi ne demek bu?
Tabii bizde şöyle geçiyor. Şu an metnin içerisinde mesela bir dakika yeniden döneyim evet mesela şöyle geçiyor. L’am abubi. L’am abubi şu demek akatçada tufandan önce.
Yani bir tufandan önceki dönem var bir tufandan sonraki dönem var. Tufandan önceki mezopotamya’da kurulmuş şehirler var mezopotamyalılara göre. Tufandan sonra mezopotamya’da kurulmuş şehirler var. Tufandan önce krallar var tufandan sonra krallar var. Tufan mezopotamyalılara göre yani böyle bir olgu büyük ihtimalle oldu.
Yani böyle bir olayın yaşandığı kesin. Sadece lokal mi değil mi hani mezopotamyalılar açısından söylüyorum ben İslami açıdan bilemem yani onu tefsirciler iyi bilir. Ama lokal mi ne kadar lokal falan hani bunların üzerine çok spekülasyon yapılabilir. İşte bir tufan oluyor bir sert yağmur oluyor öyle söyleyeyim. O yağmurdan önce başka bir uygarlık var o yağmurdan sonra başka bir uygarlık var. Yani tarih felsefesini biraz böyle tasnif ediyor eski mezopotamyalılar. Sümer’den itibaren yani. Ve burada bizim kelimemiz bu abubu kelimesi yani tufan için kullanılan kelime. Abubu kelimesi. Şimdi biraz ona bakalım. Tabi le’am yani veya la’am kelimesi akatçada önce demek. Yani le’am abubu tufandan önce. Tabi başka bazı metinlerde tufandan sonra ibaresi de var. Yani hani antedilüviyen posdilüviyen batıdaki karşılığıyla tufandan önce tufandan sonra.
Şimdi bu abubu kelimei aslında akatçada bir kelime daha var bu tufan felan yani sel baskınları için falan. O da rahuşim kelimesi fakat rahuşim kelimesi yani akatçadaki rahuşim kelimesi daha çok şöyle bir şey.
Yani yevin altından, yevin üstünden yani daha somut bir sel baskını rahuşim yani daha somut bir sel baskını. Fakat bizim abubu kelimesi ile kastedilen şey metinlerde sadece bir su baskını değil abi.
Büyük bir şey yani yağmurlar var, fırtınalar var, şimşek hepsi bunların hepsi yani yangınlar var büyük ihtimalle. Dolayısıyla abubu kelimesi o yüzden kullanmış yazar. Yani sadece mesela yağmurla ilgili bir şey olsaydı muhtemelen rahuşimi kullanabilirdi. Ama belli ki sadece yağmurla ilgili bir şey değil bu. Yani bir takım böyle felaketlerin bütününe verilen bir isim gibi o.
Ama abubu da tabi su kavramı var yani. Tabi burada yine yazar şey yapıyor. Abubu ile ububu yani ububu şey demek akatça arındırmak. Yani bir tuğfan ile insanlar arındılar geçmiş günahlarından. Çünkü Mezopotamya Kozmo destrimde hani tuğfanın oluşunun gerekçesi biraz insanların sorumsuzluğuyla ilgili bir yanı da var. Ve geçmişte olan pek çok kötü şey aslında tuğfanla birlikte bitti. O yüzden burada böyle bir söz oyunu yapıyor. Yani abubu ile ububu kelimesini de böyle bir şey yapmış yani. Yani ikisini iki kelime yani abubu kullanarak her ikisini de bize çağrıştırıyor aslında.
Tabi şöyle kelime eski ayette yani Tevrat’ta daha doğrusu tabi eski ayetin Tevrat kitabının tekvininde geçer abi bu tuğfan kelimesi. İbrânice tuğfan kelimesi tekvinin sadece tekvin kitabının içinde geçer ve 13 defa geçer. Bir kere de mezmurlarda geçer.
Yani 13 kere tekvin kitabında geçer bir kere de mezmurlarda geçer. İbrânicesi yani kutsal kitapta eski ayette yani. İbrânicesi bunun mâbbul kelimesi tabi mâbbul kelimesi de şuradan geliyor. Büyük ihtimalle zaten bu akatça abubu ile mâbbul kelimesi etimolojik ortak kök büyük ihtimalle. Tabi sen Arapça bildiğin için hani o şey daha iyi yani anlamak zor değil de. Ama Arapça bilenler hani o Arapçadaki o kelimelerin üremesinin o dip kökü yakaladığındaki mantık zaten bir kelimeyi duyunca ötekisi bununla ilgili olabilir diyorsun yani.
Tabi bu İbrânicesi ki mâbbul kökü de yibil fiilinden geliyor kök olarak yani. Yibil de şey demek abi akmak oradan oraya akmak oradan oraya gitmek.
Akatça’da da abubi kelimesi yani tufan kelimesi yine yibil akatça kökünden geliyor. Yani İbrânicesi de de kelimenin kökü yibil akatça’da da öyle. Ve herkesinde de bu yibil kökü akmak falan anlamına geliyor su akması ama aynı zamanda şey için de kullanılıyor nakliye için. Yani gemi yoluyla yapılan şey nehir boyunca yapılan nakliyeler için yani bir şeyi bir yerden bir yere göndermek için de kullanılan bir kelime. Ama İbrânice ile çok ortak yani dip semitik şey ata aynı yerden geliyor yani. Kataklusmon da abi grekçesi.
Yani kataklusmon kelimesi tufanın grekçesi. Yeni ayette böyle geçiyor yani. Şey bizi grekçe ilgilendirmiyor ama. Şimdi bu tufandan önce tufandan sonra ayırımı ne ait nereden çıkarıyoruz biz bu ayırımı yani. Çünkü bizim elimizde çok sayıda olmasa bile işte 15-20’li kadar fragman parçalar var. Yani sümerce metinler var. Bu metinlerde ve birtakım hani daha geç dönemde yaşayan ama Babil geleneğini devam ettiren birtakım metinlerde de bu öykü anlatılır.
Yani tufandan önce tufandan sonra diye tasnif anlatılır yani. Şimdi bunlara sümerkral listeleri deniliyor. Neye sümerkral listeleri deniliyor? Şuna. Tufan öncesi ve tufan sonrası ve tufan mı anlatan metinlere literatürde abi sümerkral listesi denilir.
Yani oradan girdin mi batılillerinde sümeryan king list hemen çıkar yani. Şimdi bu metinlerin ilk 19-20. yüzyılın başında bunlar keşfediliyor. Ondan sonra bunların ilk 1906’da yayınlanıyor bir kısmı. Yani bu sümerkral listelerinin bir kısmı ilk önce 1906’da yayınlanıyor.
Ondan sonra mesela bir kısmı, ikinci kısmı, Shile tarafından 1911’da yayınlanıyor. Bunlar tabi ben de önümde malzeme çok yani ben buradan hani sadece temel olanlarını seçiyorum. Sonra Pauble tarafından 1914’da yayınlanıyor. Legrain tarafından 1920-21’de yayınlanıyor. Yani yeni bulunan fragmanlar falan yayınlanıyor ve analiz ediliyor yani.
23’de yayınlanıyor. Fakat tabi bunların içerisinde en önemlisi bu world blundled prism denilen bir şey.
Friesen denilen şey abi ne derler ona. Metin yani bir prizma yani bir koni gibi bir şey yani. Prisma yani hani en ne derler en fazla bilgi o prizmadan geliyor bize yani.
Ve bu sümerkral listeleri ile ilgili şeyler de 40’lı yıllara kadar neredeyse yayınlanıyor ve analiz ediliyor. Şimdi ney bu? Bakalım yani bunlara bakalım.
Evet şimdi bu kral listeleri yani tufandan önce olan krallar, tufandan önce olan şehirler, tufandan önce olan tırnak içinde yaşamlar yani ve tufandan sonrakiler.
Bunların ilk defa ne zaman kayda geçirildiğini çok iyi bilmiyoruz ama büyük ihtimalle bu metinler tabi sümerce, bu metinler aşağı yukarı milattan önce 2100 küsur yıllarına ait.
Yani yaklaşık böyle sümer yani 3. Uğur sülalesidir o dönem yani aslında sümerler akatlar tarafından bitirilmiş ama sümerler böyle 2000 küsur yıllarında bir canlanıyor 3. Uğur sülalesi etrafında orada bir yeniden sümer devleti var. Fakat tabi ondan sonra semitikler yine ortadan kaldırıyor ondan sonra sümerler 1800’lerden itibaren falan uygarlık olarak yoklar kültür olarak varsa bile.
Şimdi bu kral listelerinin ilk kim tarafından, hangi sümerli tarafından tespit edildiği veya böyle bir retöreyi ne zaman ortaya çıkarıldı kimler tarafından çıkarıldığı çok netti ama en önemli 3 tane şey var, argüman var. Birisi 3. Uğur sülalesini kuran tabi şey var, Utuhegal yani büyük kral Utuhegal, sümerli 3. Uğur sülalesinin kurucusu, az çok bilgi var elimizde veya yine sümerli kral Shulgi veya Urnanma yani bu üçünden biri olduğu varsayılıyor.
Ama büyük ihtimalle Utuhegal yani çoğunlukla Utuhegal olduğu varsayılıyor. Tabi neden 3. Uğur sülalesi dönemi yani Milattan önce 2000 artı eksilerde böyle bir literel konsept yaratılma ihtiyacı hissedildi? Yani ne oldu da böyle bir tufandan önce tufandan sonra ayırımı yapıldı ki muhtemelen zaten böyle bir olay yaşandı Mesopotamya’da ve çok daha anısı kaldı belli.
Büyük ihtimalle bu Utuhegal döneminde sümerlerde bir tırnak içinde çok modern dönemlerdeki gibi düşünmeyin bir sümer milliyetçiliği başlıyor. Ve sümerler kendilerini konumlandırabilmek için kendi tarihlerinin legalizasyonunu tufandan önce diye bir yere çıkartmaya çalışıyorlar.
O tufandan önceki ne derler krallar da yarı tarih sal krallar. Yani dolayısıyla ki hakikaten bu krallar listelerinde öyle bir retörik var. Yani belli ki hani Ur sülalesinin o milliyetçi kaygıları böyle metinlerin kayda geçirilmesine yol açmış. Yani böyle bir tufan olayı yaşanmış büyük ihtimalle böyle Irak’ın güney coğrafyasında herhalde yaşanmış.
Ama sümer milliyetçiliğinden itibaren bu tufan anlatımına bir takım şeyler eklenmiş. Dönemin rivayetleri falan. Ve bir milliyetçi retörik halinde bu metinler kayda geçirilmiş.
Çok büyük ihtimalle böyle. Ben bunlara baktım tabi hepsine yani. Biraz ilgilendiğiniz zaman görüyorsunuz o böyle bir kaygı var hakikaten yani. Bunlar tabi hani nerede yazıldığı büyük ihtimalle Uruk çevresinde.
Yani Uruk çünkü sümerler için önemli. Hem 3. Uğur döneminin Uruk şehri önemli. Mesela Uruk şehrini anlatan metinlerde de o şehrin bir milliyetçi retöriği var.
Uruk şehri böyle bir sümer milliyetçiliği var o şehir etrafında. Büyük ihtimalle Uruk civarında yani Irak’ın güneyi bakın. Uruk civarındaki Urak kelimesi de büyük ihtimalle buradan geliyor.
Varka, Uruk falan. Büyük ihtimalle Uruk çevresinde bunlar kaydedilmiş. Tabi bu metinler yani bu kral listelerinin sayısı aşağı yukarı 15 tane. Yani 15 ayrı parçada geçiyor. Fakat bunlar tabi çeşitli yerlerde yeniden yazılmış.
Fragman fragman bulunmuş yani ama ana parçalar 15 tane. Ondan sonra şöyle bir şey diyor bu metinler tabi bir tufan olayından bahsediyor. Tabi tufan olayından bahseden sadece bu metinler değil.
Hani başka metinler de var daha önce söyledim yine zamanı geldiğinde söyleyeceğim. Bir tufandan bahsediliyor. Sonra tufandan önce 5 tane şehirden bahsediliyor. Bu şehirler adeta şey yani yeryüzü tabi Mezopotamya şeyinde, tarihçiliğinde böyle hani o dönemin algısında böyle yani. Bu şehirler Sümerlere göre yeryüzündeki ilk şehirler adeta.
Tufandan önce var olan 5 şehir bunlar. İşte Şurukbak, Erudu, Larak, Sipar, Battibara gibi 5 tane şehir. Bunlar tufan öncesi şehirleri. Bu şehirlerde yaşayan krallar tabi burada mesela enteresan olan noktalardan bir tanesi. Aslında bunu anlatmayı isterdim bu biraz komplike bir şey. Bunu ancak göstererek anlatmak gerekebilir. Şu, tufandan önceki kralların hepsi tufandan sonraki kralların da bir kısmı binlerce ve onbinlerce yıl yaşar görünür. Yani mesela kral listelerine baktığınızda işte Alulim 28.000 yıl yaşar. Ötekisi 46.000 yıl yaşar. Birisi 15.000 yıl yaşar. Birisi 30.000 yıl yaşar. Tufandan sonra bu yaşlar daha küçülecektir.
Böyle binle minle başlar. Tufandan sonra yani. Post, duleviyen yani. Binle başlar, küçülür küçülür. Normal insan şeyine geçilir. Tabi bu neden hani böyle yani ne oldu da bu metinler, bu krallar, tufan öncesi krallar 40-50.000 yıl falan yani işte 20-30.000 yıl falan gösteriyor.
Bunun sırrı biraz şurada. Ama bu çok teknik bir mesele. Biraz şurada. Sümerliler sayısal sistemi abi 60’lık. Yani 60’lık bir sayı sistemi var. Yani mesela biliyoruz ki biz yani çeşitli uygularlıklarda sayısal sistemler farklı. Mesela Hindistan’da falan şeydir. On ikişerli ve onarlıdır sayma. Yani ya bu şu demek sayı sistemi şöyle bir şey yani.
Mesela 60 ne demek onu söyleyeyim ben. Yani sümerlerde 60 ne demek yani eskimizopotamyalılar için. Şöyle insanlar şöyle sayıyorlar. Mesela bugün bazı primitif topluluklarda hala öyle sayılıyor.
İnsanlar aslında ilk sayıları sayarlarken beş ilk ellerini sayıyorlardı. Yani beşe kadar sayılıyorlardı. Bir, iki, üç, dört, beş bunu sayabiliyorlardı. Sonra ikinci eli de saymayı öğrendiler. Yani 6, 7, 8, 9, 10 bunu öğrendiler.
Fakat sayma kavramıyla ilişkilerini sık olmasını gerektiren yeni konseptler veya malzemeler ortaya çıkmaya başladığında bu küçük küçük saymanın ötesinde sayma ihtiyacı doldu.
Mesela belki de Neoletik dönemi bunlar. Milattan önce 900 binler falan. Ve insanlar bir takım şeyleri daha iyi ve kolay tasnif edebilmek için bu ellerinden ve hatta ayaklarından çok faydalandılar.
Ve ne olduğu olay şöyle oldu. Mesela çok malzeme olsa burada. Yani diyelim ki burayı biz sayacağız şimdi. Malzeme çok fazla. Fakat biz burayı sayarken şöyle saymak çok zor. Yani bir, iki, üç, dört, bin, on, bin, yüz bin çok zor.
Genellikle şöyle yaparız yani. Şu bin taneyi buraya koyalım. Şu bin taneyi buraya koyalım. Bu bin tane burada kalsın. Abi kaç tane bin tane oldu burada? Dört tane bin tane oldu. Aslında ben dört tane bin tane oldu derken şunu kastediyorum.
Dört bini kastediyorum. Ama hani kategorizi ettiğim için dört diyorum ona. Veya yani dört bin ama onun sembolik değeri dört. Veya dört kategori ama onun gerçek karşılığı dört bin.
Böyle bir tuhaf mantık. Aslında tuhaf değil tabii de. Şimdi şöyle büyük oranda Mesopotamya’nın Neoleti’nde falan insanlar şöyle saymayı da öğrendiler. Yani daha doğrusu buna taslip diyelim. Yani ne diyorlar ona? Abaküs.
Yani biz de tespih çekerken de deriz ya bir çektik abi bir taş koyarız. Tespihi bir devir ettik bir taş daha koyarız. Değil mi yani? Aslında iki taş koyduğumuzda biz 99 ismi iki defa tekrarlamışızdır yani anlamı bu.
Şimdi insanlar zamanla büyük ihtimalle Neoleti’den itibaren şöyle saymayı da gerek duydular yani mesela bir parmak da abi kaç tane boğum var bak bir iki üç.
Şimdi böyle yapmaya başladılar. Üç boğum yani bir parmak üçe denk düştü. İki parmak altıya denk düştü. Üç parmak abi ona beş parmak on beşe denk düştü. Bu beş parmağı da ekle abi kaç etti? 30. Ayaklarla birlikte topla. Bu komik geliyor ama değil.
Yani hala malinez yani primitif topluluklarda hala böyledir. Topla abi ayaklardaki üç boğumla ellerdeki üç boğumla 60 yapar. Şimdi bu şu demek yani 60 tane malzeme var. Ben bunu saydım bunun değeri 1. İkinci 60’ı saydım bunun değeri 2. Bunun anlamı şu. Temel prensibi şu bunun o dönemlerde geçen kralların sayısını yani mesela 36.000 diyor 3600’e böleceksiniz abi.
3600’e böldüğün zaman gerçek süreyi buluyorsun. 36.000 diyorsa sen onu 3600’e böleceksin. 10 yıl çıkar. 3660’ın katıdır. Bilmem anlatabildim mi? Basitçe yani. Olay böyle.
Mesela bu parmak kullanma sadece bir abaküs mantığıyla yaygın değil demir Zapotamiya’da. Mesela bütün ölçüpler abi parmak üzerinden de eskiden. Ve ona Akatçada’da İbrancı’da da şi hala denilir. Şi parmak demek. Yani parmak usulunu. Yani bir şi dediğim zaman neyi anlıyorsun abi? Bir parmak.
İki şi dediğim zaman iki parmak. Yani bu eller ve parmaklar biz hala diyoruz ya bir karış, iki karış yani. Eller ve parmaklar hem soyut aritmatik değerler için kullanıldı hem de zemin yani coğrafi ölçmeler için çok kullanıldı.
O yüzden bunun pratiği böyle. Yani süük ne derler? Mesela bazen şey diyorlar yani. Böyle hani Look at the Google şeyleri var ya siteleri. İşte o zamanın insanları çok uzun yaşıyordu. İşte bunlar ona işaret ediyor. Uzaydan geldiler falan. Tabii ki öyle değil yani.
Hikaye biraz böyle bir şey. Bu 60’lık sistem, enteresan bir sistem. Evet demek ki bu tufandan önceki kralların şeyi biraz böyle, öyküsü böyle.
Tabii bu metinlerden ve başka metinlerden anladığımız kadarıyla hikaye şu, devam ediyor yani. Tufan bittikten sonra yeryüzünde ilk krallık Kiş şehrinde ortaya çıkıyor. Yani bize efsane böyle söylüyor. Diyor ki tabi bu Kiş şehride yine şeydir tahmin ederseniz Ürek’in güney. Yani bunların çoğu zaten o coğrafyası, Sümer coğrafyası yani.
Gelenek şöyle söylüyor diyor ki tufandan önceki ilk kurulan şehir Kiş şehridir. Tabi bunun bir gerçekliği yok. Yani şehirler her yerde vardı falan falan. Ama bu şehirlerin tabi Mezopotamya’da bıraktığı bir arketipsel anı var. Dolayısıyla herkes o kendi anılarını yüceltiyor. Tufandan sonra ilk krallık Kiş şehriydi. Sonra 23 tane kral egemendi tufandan sonra. Tabi şöyle bir şey bu Kiş şehrinden sonra Saltanat veya dünya egemeni şehir, bizim Gılgamış’ın da kralı olduğu Uruk şehrine geçer. Öyleyse Uruk şehri, bizim destanımızın kahramanı olan Gılgamış’ın kral olduğu şehir Uruk şehri yani. Bizim Kiş’ten sonra dünya üzerinde kurulan ikinci şehirdir.
Mezopotamya, o günün Mezopotamya algısına göre yani Uruk şehri kurulacaktır. Demek ki Kiş’ten sonra ve Gılgamış da bu Uruk şehrinin zaten beşinci kralı olacaktır. Yani efsane bize onu söyle. Tabi belki de hani Gılgamış diye bir kral belki de vardı yani bilmiyoruz. Şimdi buraya kadar ne yaptık?
Böyle kadar şunu yaptık sevgili onlayıncı arkadaşlar. Şunu yaptık. İlk 10 tane cümleyi böyle hem okuduk hem analiz ettik.
Ondan sonra tabi bu böyle yanlara doğru kaçtığımız analizler ve dersi belirli yerlerinde ben yeniden yeniden toplayacağım. Yani bakın şurada şöyle burada böyle olduğu gibi. O yüzden bu dersi şimdi burada bitiriyorum.
Önümüzdeki dersten itibaren öteki 10’u yapacağız. Yani yine Akatçası, yine Türkçesi, yine onların değerlendirmesi. Ve böylece her bir 10 yapışta gidebildiğimiz kadar artık biz Mezopotamyalıları biraz daha yakından tanımaya çalışacağız.
Ve dersin sonunda veya derslerin sonunda da bütün bu bilgileri toplayıp bir Mezopotamyalı’nın kafası nasıl çalışıyordu biraz onu anlamaya çalışacağız. İnançları nasıldı onu anlamaya çalışacağız. Siz de yani bu işlere böyle meraklı olan arkadaşlar varsa böyle bir teknikle çalışabilirler. Yani hani metni oku, metni analiz et, o analizlerden o dünyayı şey yap, anlamaya çalış falan. İşte sevgili arkadaşlar, dersin en başında söylediğim gibi insanlar bir yın şey yapıyorlar bu dünyada. Biz de böyle akatça makatça takılıyoruz. Ama valla ben çok eğleniyorum ve öğrenmek tabi müthiş bir şey yani. Ben hala çalışıyorum yani deli gibi bu işleri.
O yüzden bence siz de benim önerim yani gayet samimi bir önerim bu. Bu dünyadaki böyle şeyler gibi çok uğraşmayın ya. Bu para pulu işleri güzel yani. Bir yere kadar paranız falan olsun da ya boş verin ya. Fani işler samimi söylüyorum. Yani hani paran olup da derdin olacağına, abi şu bilimle falan uğraş biraz böyle minik bir paran olsun. Valla hayatınız var ya Mesut Bahdi’ye geçer. Samimi söylüyorum yani. Bunu son derece içten bir şekilde söylüyorum.
Bence o legologe şeyleri mümkün olduğunca hani bunu söylemek kolaydı tabi. Yani azayin derin. Bu bilimden bu şeyden edebiyattan ilim bilim bunlardan vazgeçmeyin sevgili arkadaşlar.
İkinci 10 cümlede görüşmek üzere. Hadi bakalım.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir