"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 2. Seminer

Kürşat Demirci, Gılgamış Okumaları, 2. Seminer

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=BwYalFrpyls.

Evet, şimdi başlıyoruz. Tabii kaldığım yerden, yani bu bizim seminerin, yani burada Klasik Düşünce Okulu’nda yüklenen ikinci seminer. Bu bağlamda yani Gılgamış Destanı bağlamında ikinci seminer. Tabii ben bunları biraz ders gibi düşündüğüm için dinleyenleri ya da izleyenleri o sıralamayı kaybetmemesini öneririm.
Yani mesela bu böyle devam edecek bir müddet. Bu seminer biraz devam edecek. Belki uzunca bir zaman devam edecek. Fakat bir ders konteksti içerisinde izleyebilmeniz için veya anlayabilmeniz için beni bu sıralamaya dikkat etseniz iyi olur. Yani birinci seminer, ikinci seminer, üçüncü seminer diye.
Tabii bu işinizi kolaylaştıracak aslında daha sonraki çalışmalarınızda veya beni izlediğinizde veya olayı daha iyi anlamaya başladığınızda şey olacak, faydalı bir şey olacak. Şimdi biliyorsunuz ki geçen şunu anlatmaya çalıştım. Bir giriş yaptım aslında. Şimdi o girişe biraz daha devam edeceğim ben. Fakat esas derdim tabii geçen anlattığım gibi şu. Size bu Gılgamış Destanı diye bilinen destanı okumak. Yani bunu tabii ne kadar zaman okuruz onu kestiremiyorum çünkü uzun bir metin aslında. Fakat gidebildiği kadar yani götürebildiğimiz kadar götüreceğiz. Yani ben tabii çok meşgulüm aslında. Hele bugünler çok meşgulüm.
Büyük ihtimalle de benim bu, büyük ihtimalle yoğunluğum benim herhalde bir haziranın başına kadar devam edecek. Hazirandan sonra biraz daha kolaylaşıyor benim işlerim. Gerçi yazın da doluyum ama yani bu seminerleri daha standart ve zamanını biraz daha uzun yapıp daha şey yapabilirim yani düzenli bir hale getirebilirim.
Ama hazirana kadar biraz böyle gidiyoruz. Zamanlama da biraz şey olabilir, küçük küçük kısıntılar yapabilirim. Bugünkü ders artı eksi bir saat sürer diye düşünüyorum. Çünkü benim sizden sonra yani bu seminerden sonra bir başka seminerim daha var ve oraya yetişmek durumunda. Ondan sonra belgesel çalış çekimleri falan. Baya bir uzun hikayem var benim yani bugünlerde.
O yüzden biraz şey yapın beni idare edin, hazirana kadar yaklaşık. Şimdi geçen ders şunu söyledim. Dedim ki bu Gılgırmış Destanı denilen destam ki girişini yaptığım geçen ders girişini yaptığım bu destam, Mezopotamya’da bana göre en önemli 3-4 destandan veya mitolojiden bir tanesidir.
Hatta birtakım perspektiflerden yorumladığınızda en önemlisidir. Yani özellikle piramitif insanın veya antikça insanının dünyaya nasıl baktığını anlamanız açısından düşünürseniz bence bu destam çok daha önemlidir aslında diğerlerinden.
Diğerleri dediğim zaman işte Atrahatsis gibi, ya bir ses geliyor acaba bu sesi benim konsantrasyonumu biraz şey yapıyor. Mesela Atrahatsis gibi ondan sonra Enuma Elish gibi ya da diğer daha küçük ve fragmantal birtakım destanlar ya da mitolojilerden bile daha önemli.
Çünkü antik insanın Mezopotamya’da veya Akdeniz çevresinde genelde dünyaya nasıl baktığını biz biraz bundan öğreniyoruz. O dönemin insanları da dünyaya biraz bu efsane’nin retorinden bakıyorlardı.
Antik dünyanın kafasını anlamak için bizim için şeydir yani olmazsa olmaz bir metindir bunun analizi. Ama antik insan için de bu destam dünyayı çözümlemekte, dönemin moral değerlerini yani ahlaki değerlerini oluşturmakta bu bağlamda şeydir, eşsizdir yani. Geçen böyle bir giriş yaptım. Sonra birtakım spesifik şeyler anlattım geçen ders işte Gılgamış’ın kimliği bazı kelimelerin etimolojisi falan biraz bunlar üzerine bahsettim. Şimdi şu andan itibaren yani birazdan şuna geçeceğim. Yine bir giriş olarak ve bu destanın hikayesini daha sonra daha iyi anlamanızı sağlayacak bir şekilde destanın versiyonları meselesi üzerinde duracağım. Yani bu destanın versiyonları denilen bir mesele vardır. Versiyonlar. Versiyon dediğimde şunu anlayın. Çeşitler, türler yani destanın çeşitleri, türleri, farklı nüsaaları, kopyaları bütün bunları kastediyorum biraz aslında. Şimdi buradan baktığınız zaman Gılgamış destanın 4 tane ana versiyonu vardır.
Yani kültüre göre, zamana göre, uygarlığa göre ve dönemlere göre ayırabileceğimiz şekilde 4 tane temel versiyonu vardır. Nedir o versiyonlar? Bir, bir kere sümerce versiyonları var. Yani bizim Gılgamış destanın sümerce versiyonları var. Bir ana versiyon budur. Ne demek bir ana versiyon? Yani sümerce metinler, sümerce versiyonlar kendi içerisinde bir bütünlük oluşturur. Biz onlara sümerce versiyonlar deriz. Şimdi bir o, iki şu. Özellikle Babil kültür çevresinden gelen yani Semitik kültür çevresinden gelen 3 tane ana versiyon. Yani sümer versionunun dışında 3 tane ana versiyon daha var.
Bu 3 ana versiyon da daha çok Babil çevresinden geliyor. Yani Semitik dünyadan geliyor. Babil halkının ve devletinin kültür çevresinden gelen ve 3 ayrı döneme ayrılan 3 versiyon daha var. Mesela bu 3 versiyon ne? Bu 3 versiyon şu. Bir tanesi eski Babil versiyonu denilen versiyon. Yani 1. versiyonumuz eski Babil versiyonu.
Bunlara geleceğim tabi. Biraz detaylandıracağım. Şimdi böyle çok genel bir taslak çıkarmaya çalışıyorum. 2. versiyon orta Babil versiyonu denilen versiyon. Yani bir başka nüsa, orta Babil nüsa’sı ya da versiyonu denilen nüsa. Tabi başkalık, aynılık falan bu tanımlamalar hani şu an böyle hayali gelebilirse, hayal derken
tam anlamıyor olabilirsiniz ama birazdan netleşecek bunlar. 3. versiyon da yani Babil versiyonunun 3.sü de standart Babil versiyonu denilen versiyon. Yani bir tane öyleyse Sümerce versiyon var. 3 tane de Babil çevresinden gelen versiyon var. Eski Babil versiyonu, orta Babil versiyonu ve bir de standart Babil versiyonu denilen versiyon.
Ne oldu o zaman? 4 tane ana versiyonumuz oldu. Tabi bu versiyonların dışında fragmental olarak yani parça parça daha lokal başka versiyonlar da var. Mesela Asurca versiyonlar falan da var. Ama bu Asurca versiyonlar ya da buna benzer diğer fragmental versiyonlar ya kopya bağlamında nüsalardır.
Tercüme nüsaları olabilir, kopya nüsaları olabilir ya da daha lokal bir takım çevrede gelişmiş olan versiyonlardır. Ama biz modern dünyada Gılgamış Destanı dediğimizde anladığımız o destanın bu 4 versiyonla ilişkili olduğunu düşünmek durumundayız. O yüzden bu versiyonlar meselesi önemlidir daha iyi anlamanız için.
Mesela ben size bu metni okurken satır satır hem akatçasını yani tabi bunları kelimesi kelimesini okuyacağım herhalde akatçasını okurum diye düşünüyorum. Tabi Türkçesini aynı zamanda. Bunları okurken size daha çok standart Babil versiyonu denilen versiyonu izleyeceğim.
Yani standart Babil versiyonu bugün akademik çevrelerde diğerlere önemsiz olduğundan dolayı değil. Yani diğer versiyonlar da son derece önemli geleceğim mantığına. Fakat bugün akademik çevrelerin elinde bulunan en uzun versiyon ve en derli toplu versiyon bu standart versiyondur.
O yüzden büyük ihtimalle aşağı yukarı bin küsur yıllarından itibaren yani bin yüzyılların bunları anlatacağım tabi. Bin yıllarından itibaren var olduğunu düşündüğümüz bu standart versiyon Mezopotamya’daki bu destanın bütünüyle devşirilip tek bir destan haline dönmesini sağlamıştır.
Yani aslında bu standart versiyondan önce öteki versiyonlarda bugün sizin bildiğiniz bu epik yani Gılgamış Destanının bütününü bir arada görmeye şansınız çok fazla yok. Hele Sümer versiyonlarında hiç yok yani.
Yine eski Babil, Orta Babil’de falan biraz var ama yani küçük fragmantalı Asurca parçalar, Sümerce metinler falan bunlar da şey böyle bir şehrazat mantığına şehrazat masalları mantığına benzer bir edisyon yok yani. O yüzden bugün Batı dillerine tercüme edilen ya popülar bağlamda ya da akademik bağlamda metinlerin de önemli bir kısmı bu standart versiyon denilen versiyondur. Tabi bu standart versiyon üzerine veya diğer versiyonlar üzerine yani 20. yüzyılın başından hatta 19. yüzyılın yarısından itibaren bir yıl bilim adamı çalıştı. Fakat şu an standart versiyona yönelik en önemli isim bence bana göre Andrew George denilen bir adamdır.
Yani Andrew George önemli bir adam hala hayatta. Onun yaptığı versiyon, onun yaptığı son çalışma ki bugün İngilizcesi iki cilttir onun yani iki ciltlik müsa İngilizce ama yanında katçası da var. Yani böyle geniş bir müsa ve son derece iyi editi edilmiş bir metindir. Dolayısıyla Andrew George’un bu metni yani standart Babil metni benim de ana metnim olacak.
Standart Babil metini üzerine başka uzmanlar çalışmadı mı onlar da, Park Polo gibi yani Behan uzman çalıştı. Bunların şu an önemi yok Kramer gibi ya da Jansen gibi ama bizim izleyeceğimiz müsa şu an son derece önemli olan bir müsa’dır. O da George’un müsa’sıdır yani standart Babil müsa’sıdır. Peki bu müsa’lar özellikleri ne? Şimdi bu ders bunu yapalım. Önümüzdeki derste şunu yapayım artık metin okumaya geçeyim. Tabii ben size metni okurken yani destanı okurken basitçe bir okuma yapmak istemiyor. Yani bunun çok anlamı yok yani bunu siz de alırsınız. Türkçe’de işte fikir veren tercümeliler var. Batı dillerinde zaten var yani. Fakat benim derdim aslında geçen ders söylediğim gibi kısmen destanı okumaktan ziyade eski mezopotamya dünyasını anlamak. Bunun için de bu destan çok önemli yani o yüzden de ben size önümüzdeki derslerden itibaren bu destanı okurken onu mezopotamya inançları kontekstinde okuyacağım.
Yani kelimeleri etimolesi kelimelerin semantik yani kavramsal değerleri o dönemde arkeolojik anlamda neye denk düşüyor? O dönemde inançlar bağlamında baktığınızda neye denk düşüyor? Yani bu bağlamda okumam lazım. Biraz şey gibi düşünün bunu tefsir hani İslam kültüründe tefsir yapıyor. Bunun mantığına benzer bir şekilde düşünün. Peki şimdi bu versiyonlar meselesine dönelim.
Yani ne bu versiyonlar? Önce sümer versiyonuyla başlayalım ya da sümer versiyonlarıyla başlayalım. Şimdi sümerce yazılmış olan versiyonlar beş tanedir. Yani bugün bizim elimizde çok küçük böyle fragmantal ve tam da konteksini yerleştiremediğimiz metinleri bir yana bırakırsanız, Gılgamış’ı içeren, Gılgamış destanını bizim standart versiyonundaki destana kaynaklık teşkil eden, standart versiyonundaki veya Orta Babil veya Erken Babil yani Eski Babil’de var olan anlatımlarla denkleşen, Gılgamış’ın yani hikayesini anlatan ama birbirinden kopuk şekilde anlatan yani bir kurgu çerçevesinde anlatmayan beş tane versiyon vardır. Demek ki sümerlerde beş tane Gılgamış versiyonu var. Şunu şimdi ben tek tek yani vurguluyorlar yapıyorum bunu. Çünkü bu online hani kafanızda biraz kalıcı olsun diye yapıyorum. Bir de online anlatmak şeydir, zordu yani hani sizin tam tahayyülünüzü kestiremiyorum ben. Jest, mümik görmediğim için. Ama ne yazık ki şu an dünya bunun üzerinden götürülüyor. Umarım en kısa zamanda face to face şeye geçeriz, yüz yüze geçeriz yani. Ama şu an durum böyle gidiyor. O yüzden biraz hani vurguluyorum. Az evvel söylediğimi yeniden vurguluyorum. Bu beş tane versiyon nedir? Sümerlerde var olan bu beş versiyon nedir? Önce şunu bilin, önce kronolojik mantığı oturtmanız lazım. Yani bir din tarihi çalışmasında mutlaka sizin olayın fenomenolojisini anlamanızın ötesinde ve bence başlangıcında o fenomenin yani araştırdığınız fenomenin tarihsel konteksini oturtmanız lazım. Şimdi bu beş versiyon, Ur yani Sümerlilerin son sülaleleri olan ve artı eksi milattan önce 2000 civarında var olan ve üçüncü Ur sülalesi diye bilinen, Sümerlilerin son sülalesi adeta yani Mezopotamya’yı yöneten son Sümerliler, öyle söyleyeyim. İşte onlara ait olan Kral-Şulgi döneminde, yani Kral-Şulgi döneminde aşağı yukarı milattan önce 2000’ler civarında, 2000’den biraz daha eski, aşağı yukarı 2000’den biraz daha sonra olan bir dönem içerisinde çoğunlukla derlenmiş ve yazıya geçirilmiştir.
Yani birazdan size böyle minik minik özetlerini vererek kısmen analizini yapacağım bu beş tane Sümerce versiyon aşağı yukarı milattan önce 2000 civarında, üçüncü Ur sülalesi denilen son Sümerli hanedanın özellikle Şulgi adıyla bilinen Kral’ın veya Bey’in’in Ensi Sümercesi.
Kral kelimesi bizim dilimize dolaştığı için söylüyoruz ama Mezopotamya’da çok Kral düşünmeyin uzun yüzyıllar boyunca Bey diyelim ona Ensi yani. İşte Şulgi döneminde derlenmiş olduğunu düşünüyoruz.
Neden böyle biraz şundan dolayı mesela Şulgi ile ilgili Sümerce metinlere baktığınızda veya Sümer Kral listelerine baktığınızda yani terminolojide böyle bir şey var Sümer Kral listeleri diye bir kavram var. Sümer Kral listelerine baktığınızda veya Şulgi’ye değinen birtakım metinlere baktığınızda Şulgi’nin yani Ensi Şulgi’nin Mezopotamya’da Gılgamış’ın gücü ve popülerliğinden kaynaklanarak muhtemelen kendinden öncekilerinde yaptığı gibi ve kendisinden sonrakilerinde yaptığı gibi
Gılgamış’ın pozisyonunu kendi pozisyonuyla ilişkilendirerek kendi siyasal egemenliğini birazcık legalize etmek istemiştir. Yani modern zamanlarda görünen hani siyasi liderlerin meşhuriyet kavramı antik çağda fazlasıyla vardı.
Şulgi veya genelde bütün Sümer Hanedanları yani az çok bilebildiğimiz diğerleri de dahil ve Şulgi’den sonra diğer mezopotamya da semitik şeyler de dahil, krallar da dahil bunların hepsi bir şekilde Gılgamış’a sahip çıkmışlardır. Ve kendi kimliklerini Gılgamış’la ilişkilendirmişlerdir. Mesela nasıl olmuştur onun mantığı şöyle, herhangi bir beyin ya da herhangi bir kralın babası veya büyük babası neyse Gılgamış’la ilişkilendirilmiş. Mesela Şulgi şöyle yapmış olayı, Gılgamış’ı kendi erkek kardeşi olarak nitelendirmiş.
Yani metinlerde şöyle geçer, Şulgi Gılgamış’ın erkek kardeşidir. Gılgamış’ın annesi Ninsu’da yani Tanrıça Ninsu’da Gılgamış’ın annesi olmuştur.
Yani Şulgi kendi kralli pozisyonunu legalize etmek için mezopotamya da son derece yaygın ve güçlü bir imge ve arketip olan Gılgamış arketipinden faydalanmış ve kendi kimliğiyle Gılgamış’ın kimliği arasında bir ilişki kurmuştur. Özellikle hani Sümerlilerin son dönemlerinde büyük siyasal ve ekonomik problemler çıktığı için herhalde o panik içerisinde veya o kargaşa içerisinde Şulgi özel olarak böyle bir toplama yaptığını varsayıyoruz. Yani metinlerin toplanıp yazıya geçirilmesinde böyle bir mantık arıyoruz. Şunu unutmayın tabii bunu geçen defa söyledim. Büyük ihtimalle bu metinler yani Gılgamış’la ilgili efsanelerin önemli bir kısmı antik çağlarda yani çok erken dönemlerde tabii şifahi olarak dolaşıyordu. Yani yazıya tam bunların ne zaman geçirildiğini o kadar iyi bilmiyoruz.
Yani çok büyük ihtimalle yazıya henüz geçirilmeden yani yazı henüz bulunmadan önce ve bu metinler yazıya geçirilmeden önce büyük ihtimalle Mezopotamya Prehistoryasında buna benzer öyküler şifahi olarak ve anonim olarak anlatılıyordu. Yani bunları nereden çıkarıyoruz? Tabii hani bir takım tahminler neticede ama çoğunlukla dilbilime dayalı tahminler.
Yani işte bu efsaneyi anlatan bir takım kelimelerin çok prehistoryaya kadar çıktığını yani Sümer öncesi Mezopotamya’ya kadar çıktığını bile tahmin edebiliyorsunuz yani. O yüzden şöyle varsayılıyor. Aslında bu hikayeler yani Gılgamış’ın başından geçen olaylar Sümerler’deki beş hikaye beş versiyon yani herhalde anonim ve şifahi olarak Mezopotamya uygarlığında yaygındı.
Fakat politik gerekçeler ondan sonra ekonomik gerekçeler veya militarist askeri bir takım meseleler söz konusu olduğunda bunlar yazıya geçirilme ihtiyacı hissedildi. Aslında bunların yazıya geçirilme ihtiyacı tabii sadece bunlarla ilgili değil. Yani zaman içinde geleceğim yani hani bir şifahi geleneği neden yazıya geçirirseniz onun da bir mantığı var şüphesiz.
Ama bizim bu ilk Sümer hikayeleri Gılgamış’la ilgili ilk Sümer hikayeleri işte bu dönemde yani aşağı yukarı M.Ö. 2000 yıllarında yazıya geçirildi veya belki bir dönem önce yazıya geçirildi. Bu dönemde kopyaları yapıldı bütün bunlar hep olası yani.
Ama hiç olmazsa bu dönemde bunların yazılı olduğunu biz biliyoruz çünkü bizim elimizdeki Nipur’da çıkan Urur’da çıkan Urur’da yani Mezopotamya’nın çeşitli coğrafyalarında çıkan metiller bu döneme tarihleniyor. Yani bu konuda bir sıkıntı yok. Peki bu beş tane Sümer versiyonu ney ve birbirinden ayrı olan hikayeler ney bunlar? Mesela bir tanesi Batı Termini üreticisinde şöyle biz tabi bu beş hikayenin başlığını bilmiyoruz. Yani ve büyük ihtimalle de buna bir başlık koymadılar yani hani chapter işte bu chapter’ın bu bölümün veya bu kitabın başlığı şudur. Bu çivi yazılı metnin başlığı şudur. Pek böyle bir kaygı yok. Başka türlü nitelendirmeler var bir metni anlamak için.
O yüzden de bu konuda çalışan uzmanlar bu metinleri anlamak için birtakım isimler veriyorlar. Yani her bir hikayeye bir isim veriyorlar. Bu verilen isimler sanal isimlerdir. Metnin içeriğinden kaynaklanan birtakım figürler öne çekilerek daha çok batılı bilim adamları demişler ki bu hikayenin adı bu olsun. Dolayısıyla hani bu verdiğim şimdi vereceğim isimleri biraz böyle düşünün. Peki birinci Gılgamış hikayesi ney? Yani geriye kalanlardan bağımsız olan Gılgamış hikayesi. Birinci Gılgamış hikayesi ney? Bu hikaye Kiş Kralı Akka veya Kiş Kralı Aga ile Gılgamış arasındaki bir kavgadır.
Yani bizim birinci hikayemizin başlığı Gılgamış ve Kiş Kralı Akka ya da Aga arasındaki mücadeledir. Şimdi şey bu yani arayacaksanız mesela buradan arayacaksanız şeyden yani akademik yayınlara bakmak için. Tabii Lukingyi Akka yani bu hikayenin ilk satırıdır. İlk iki kelimesidir.
Yani Lukingyi Akka ibaresi Sümerce bir ibaredir ve bu metnin başında bulunan ilk iki kelimedir. Genellikle akademik çevrelerde böyle bir isimlendirme de yapılıyor. Yani kelimenin metnin ilk kelimesi ve metnin son kelimesi. Yani işte bu bizim şu anki üzerinde durduğumuz Akka ile ilgili hikayenin Sümerce orijinal ilk kelimesi veya iki kelimesi.
Ve sonundaki kelime bunlar da mesela bazen başlık haline getiriliyor. Ama bu şey hani çok böyle spesifik akademik bir şey isimlendirme. Siz daha çok Akka ile Gılgamış arasındaki kavga olarak bilseniz veya öyle arasanız yine zaten akademik şeylere ulaşacaksınız. Peki ne bu hikaye ne? Yani bu metnin anlattığı şey ne? Gılgamış’ın orada yeri ne?
Bu şöyle bir şey şimdi Akka veya Aga kiş kralı. Yani Mesopotamya’da çok önemli tabii Mesopotamya’da özellikle Basra köyüfezine doğru yani Fırat’la Dijla’nın birbirine neredeyse kavuştuğu yer olan Basra köyüfezine doğru. Mesopotamya’nın güneyi Sümerlerin büyük oranda ana top vatanı aslında.
İşte bu coğrafyada çok önemli şehirler var ve bize kalan pek çok Sümer arkeolojisi de buralardan çıkmış. Yani işte Nippur falan gibi Ururuk gibi. İşte bu çok önemli şehirlerden bir tanesi de Kiş şehri yani antik Kiş, eski Kiş şehri Mesopotamya’nın en önemli şehirlerinden bir tanesi.
Bugün nerede arayacaksınız mesela harita üzerinde baktığınızda, Örak’ın güneyine gidin, böyle Basra köyüfezinin biraz kuzeyine doğru çıkın, o Fırat’la Dijla’nın oralara baktığınızda Kiş şehrini bulacaksınız. Tabii bu şehir Ubeyk dönemine kadar çıkar yani Önasya arkeolojisinde veya Mesopotamya arkeolojisinde bir takım tasniplar vardır. Yani Mesopotamya Uygarlığının kronolojisini izlemeniz için bir şey vardır, bir tasnip bir terminoloji vardır. İşte aşağı yukarı 5000 yani M.Ö. 5000 yıllarında itibaren Mesopotamya’nın özellikle bu Basra civarındaki olan bölgesinde başlayan kültür Ubeyk kültürü diyebildir. Yani böyle bir at Ubeyk kültürü.
İşte bu Ubeyk kültürü yaklaşık M.Ö. Neolitik dönem, bakın yani hani Neoletikten kalkoriteye geçiyorsunuz ama hala Neolitiklisiniz. Yaklaşık M.Ö. 5000-5500 arası ve M.Ö. yaklaşık böyle 3000’ler civarında ve tabii sonra da devam eden bir şehir,
en popüler haline gelen yani 5000’lerde, 5500’lerde kurulmaya başlanan 3000’lere doğru geldiğinizde şehrin artık büyümeye başladığı ama bizim Sümer döneminde artık şehrin ciddi anlamda bir büyük şehir olduğu bir yerdir, Kiş şehri. Tabii Kiş şehriyle ilgili bazı diğer mitlerde veya efsanelerde çeşitli referanslar var yani bu şehre. Genel şey şu, yani genel retorik şu metinlerde. Kiş şehri, Tufandan sonra yani Sümerlerde bir tufan anlatımı var biliyorsunuz. Buna geleceğim zaten biliyorsunuz. Yani bizim Gılgamış Destan’ın içerisindeki en önemli anlatımlardan birisi de bu tufanla ilgili anlatımlardır.
İşte metinlerin bir kısmına göre bu Kiş şehri tufandan sonra ilk defa bir ne diyeyim ona bir beylik yani küçük bir krallığın içerisinde kurulduğu şehirdir. Bu şu demek, eski Mezopotamyalıların kafasında bir tufandan önce bir tufandan sonra kavramı vardır.
Yani bu basitçe bir takvimsel veya tarihsel dönem değildir Mezopotamyalı’nın mentalitesinde. Bir Uygarlık haritasıdır. Yani tufandan önceki dönemlerle kastettikleri dönemler muhtemelen çok eski prehistorya ile tufandan sonraki dönemler arasındaki en önemli özellik şu. İnsan tufandan sonra olmaya başlamıştır Mezopotamyalı’yla göre.
Yani medeniyet ondan sonra Uygarlığı’a ait nesneler, şehir, işte ilk büyük şehirleşmeler ve ilk krallık, ilk beylikler de, büyük beylikler de tufandan sonra ilk defa ortaya çıkmıştır. İşte bu tufandan sonra ilk büyük şehir beyliği veya işte tırnak içinde krallığı da Süvey Metinlerine göre Kiş şehrinde kurulmuştur.
Şimdi Kiş’in böyle bir önemi var. Yani öyle şey bir şehir değil, önemsiz bir şehir değil. Tabii Kiş şehriyle ilgili başka referanslar da var. Yani bir referans var da ben hani şu an orası başka bir dünya. Mesela yine Mezopotamya’da çok sevilen ve popüler kahramanlardan birisi olan Eten’a.
Yani Eten’a da tarihsal bir varlık yani insan tarihi, hibbeti yani değişik bir varlık türü. Eten’a da mesela Kiş’le ilgilidir. Eten’a efsaneleri de Mezopotamya’da ayrı bir kategori. Yani Gılgamış efsaneleriyle dolaylı ilgisi var ama onun hikayesi kendine ait bir hikaye. İşte Eten’a da, meşhur Eten’a da yani Kiş’in kralları arasında gösterilir. Yine Sümer Krallık listelerinde. İşte Gılgamış’ın döneminde, yani şimdi efsane bize ne anlatıyor peki? Yani Kiş’in konumunu söyledik. Peki efsane ne anlatıyor? Efsane şöyle söylüyor, diyor ki bu dönemde yani Gılgamış’ın urk kralı olduğu dönemde. Yani siz artık Gılgamış’ın geçen dersten biliyorsunuz ki üçte iki Tanrı, üçte bir insan olduğunu biliyorsunuz. Yani mitlere göre.
İşte bu biraz Tanrı, biraz insan olan Gılgamış biliyorsunuz yine urk kralıdır. Uruk da Kiş’e yakın bir yer. Hikaye şöyle. Kiş kralı Akka ya da Aga bu urk şehrinin yani prensinin veya beyinin Gılgamış olduğu bu şehri teslim almak ister. Yani der ki halkına bize teslim olun.
Yani savaşmadan bize teslim olun. Peki niye teslim olsunlar? Şundan dolayı. Çünkü bakın burada tabii hani bu mitleri siz böyle çok şeyle okuduğunuz zaman yani dolaylı referanslarıyla falan okuduğunuz zaman müthiş bir malzeme var. Yani sosyolojik malzeme dönemin yani tarih sosyolojisi yani arkeolojinin mantığı biraz böyle zaten buralardan ilerliyor da hani şimdi ben bu Kiş hikayesini anlatmıyorum. O yüzden çok değinemiyor ama tahmin ediyorsunuz zaten veya ben biraz biraz söylemeye çalışıyorum. Şimdi bu Kiş şehri şunu yapmak istiyor. Yani Akka, Kral Akka şunu yapmak istiyor. Şehrine kendi şehrine Kiş şehrine yani su kanalları getirmek istiyor. Yani suları şehre getirmek istiyor.
Çünkü Krak yani şehir yani Metinler öyle söylüyor. Ve bu kanallarda çalışacak da eleman lazım. Dolayısıyla bunu Uruklu’lara söylüyor. Diyor ki yani ya gelin bu kanallarda çalışın ya da ben sizi teslim alacağım yani savaşta.
Ve bu teklif yani Akka tarafından Uruk şehri halkına ve Gılgamış’a bu teklif götürüldüğünde halk yani Uruk halkı ilk önce buna razı oluyor. Fakat Gılgamış razı olmuyor. Ve Gılgamış ve bazılarının katkısıyla şehirdeki yaşlılığın katkısıyla bir savaş açılması uygun görülüyor.
Yani Uruk’un teslim olması değil fakat mücadele etmesi yani Kiş ile mücadele etmesinin daha uygun olduğu ve daha doğru olduğu kanaatına ulaşılıyor. Ve böylece Gılgamış’la yani Uruk halkıyla Akka’nın ya da işte Prens Bey Akka’nın kavgası bu hikayenin temel konusudur.
Tabi bu yani Metin fragmen yani kısmen eksikleri var ama çok da kısa bir Metin değildir bu. Metin neyi anlatıyor? Gılgamış da özellikle Akka’nın arasındaki kavgayı anlatıyor.
Gılgamış kendi yardımcısı, dostu, hizmetlisi olan ve bizim destanın içerisinde sıkça göreceğimiz ve önemli bir sembolik diyevi olan Enkidu ile birlikte.
Yani Enkidu da aslında Mesopotamya’da yabanıl hayattan yani vahşi hayattan medeni hayata geçen geçişin bir arketipsel anlatımıdır. Mesela Enkidu’nun kendi profili de son derece enteresanlığı ve incelenmeye çok değer ama ben zaman zaman geleceğim ona zaten. Enkidu ile Gılgamış mücadele ederler Akka’yla ve Akka’yı yenirler ve sonra da Akka’yı bağışlarlar. Şimdi hikaye bu yani hikayenin özü bu. İşte burada Gılgamış’ın ayrı bir yani bir standart versiyonunda olduğundan çok daha farklı kendi başına bir hikaye oluşturduğunu görüyoruz.
Bundan dolayı da bu bir bağımsız versiyondur. Sümer versiyonları içerisinde bir bağımsız versiyondur bu hikaye. Gılgamış’ın bu hikayesi bir bağımsız versiyondur. Tabi şunu unutmayın mesela buradaki anlatılan hikayeler daha sonra çeşitli Gılgamış nüshalarında kısmen tekrarlanacak. Yani bunu alıp kullanacaklar daha sonraki metin yazarları ya da editörler.
Ama şu an bu sümerler arasında bağımsız bir hikayedir. Yani kendi başına bir hikaye. Tamam. Peki ikinci hikayemiz ne ki? Yani sümer versiyonu dediğimiz versiyonun içerisindeki diğer alt versiyonlar. Yani geri kalan dördünü anlatmaya çalışıyorum.
Mesela bunlardan bir tanesi yine Gılgamış’la Huwawa denilen veya Humbaba denilen yani Huwawa ve Humbaba her iki telaffuzda her iki yazılıçla var aslında. Gılgamış ve Humbaba arasındaki kavgadır. Yani ikinci hikayemiz bununla ilgili Humbaba ile Gılgamış arasındaki kavga. Tabi bütün bu epiklerde kavga kavramı çok önemli.
Çünkü kavga aslında antik seviyosuluk kavramının içerisinde bir yere denk düşer. Bir şeye denk düşer yani. Kavga hem bir süreçten başka bir sürece geçiş hem de insanlaşma sürecinde dönüşümü temsil eden bir arketipsel yanı vardır kavganın. Bunların hepsini biraz dillendireceğim ben size.
Şimdi burada bu hikayede yani Humbaba ve Gılgamış arasındaki hikayede yine aktörlerden bir tanesi Enkidu yani Enkidu da var işin içerisinde. Şimdi bu da dikkat edin bağımsız bir hikayedir. Yani hani öteki hikaye az önce söylediğim hikaye ve bu hikaye veya bundan sonra gelecek sümerçe versiyonlar böyle delli toplu işte biz size Gılgamış’ın hikayelerini anlatıyoruz değil. Yani bu da bağımsız bir hikaye.
Ama bunlar hep toplanacak mesela bu ikinci şu an bahsettiğim hikaye daha sonraki nüsualarda birleştirecek bir editör bunları işte birazcık orta Babil’de birazcık eski Babil’de ama çoğunlukla standart versiyonla bunların bu hikayelerin hepsini bir yere getirecek. Yani bu mantıkla bakın. Peki şey ney? Yani bu ikinci hikayenin özü ney?
Tabi bu Enekur Lütil Asse yani Enekur Lütil Asse yine bu hikayenin ilk iki tane kelimesidir. Yani ilk iki kelime bu. Bu da sümerce bir kelime tabi. Bu da şey demek yani yaklaşık tercüme etmeye çalışırsanız eğer dağın veya dağların sahibi gibi bir anlamı var. Yani ilk iki kelime bu anlamı da dağın sahibi falan anlamına geliyor.
Ama siz yine Batıden Üniversitesi’ne arayacaksanız bunu Gılgamış ve Humbaba yani oradan bakacaksınız. Peki bu hikaye ney? Bu hikaye şu. Mezopotamya yani sümerlerden sonraki bizim klasik semitik mezopotamya kaynaklarına baktığınızda bu hikayenin geçtiği coğrafya Lübnan Sedir Dağlarıdır.
Yani bizim Amanoslara kadar uzanan yani Antakya’ya kadar uzanan o meşhur eski sedir ağaçlarının olduğu önemli coğrafya yani Lübnan ve Kuzey Suri’ye arası düşünün bizim Antakya’ya kadar uzanan. Hikaye mezopotamya yani sümer sonrası mezopotamya kaynaklarında burada geçer. Fakat sümer metinlerinde burada geçmez. Daha çok doğuya doğru bir yerde geçer muhtemelen Zagros’a doğru.
Yani sümerlerin bu hikayenin geçtiği lokasyon başka bir coğrafyadır. Ama semitik Akat Asur-Babil metinlerinde lokasyon bizim Kenan bölgesi yani Lübnan ve yukarasıdır. Bunun hani şu aşamada çok önemli olmayabilir ama yine de hani biraz önemli şeyler ileride göreceksiniz bunların önemini. Peki hikayenin şeyi ney? Senaryo ney yani?
Senaryo şöyle bu dağlarda yani Lübnan dağlarında ormanlarda bir canavar vardır. Yani Humbaba adıyla bilinen aslında Humbaba kelimesi metinlerde dingirle yazılır. Yani dingir şey…
Şimdi eski çivi yazılı metinlerde bir takım bir kelimenin önüne konan yani bir kelime kullanmadan önce onu ifade eden, o kelimenin ne olduğunu ifade eden bazı işaretler konulurdu kelimelerin öncesine bazı kelimelerin. Bunlara ideogram falan denilir.
Yani bu ne demek mesela diyelim ki işte dağ, ülke herhangi bir kelime söylüyorsunuz. Onun önüne bir kur getirmeniz lazım. Kur işareti yani kur ideogramı şey demektir. Bundan sonra gelen kelime dağla tepeyle toprakla falan alakalıdır. Anlamı bu. Şimdi Humbaba dağı aslında yazılırken önüne bir dingir işareti ideogramı konmuş.
Yani dingir ne demek? Dingir Tanrı demek. Yani Tanrıların önüne bir Tanrı adını zikrederken önüne bir işaret koyuyorsunuz. Böyle yıldıza falan benzer o. Dingir yani onu telaffuz edip etmediklerini tam bilmiyoruz. Ama muhtemelen telaffuz ediyorlardı. Dingir diye telaffuz edildiğini biliyoruz ama. İşte Humbaba kelimesi yazıldığında onun önüne böyle bir Tanrı işareti konmuş.
Fakat Humbaba tam Tanrı mı değil mi bilmiyoruz. Şu da var. Eski Mezopotamya’da Tanrı, klasik Tanrı, Anu El-Lil-Eya falan gibi olmayan, daha ikinci birtakım dev veya yarı Tanrısal varlıklar da mesela Gılgamış’ta olduğu gibi bazen Tanrı ideogramıyla yazılıyor. Yani bu Tanrı değil ama önünde bir Tanrı ideogramı var.
Bunun mantığını tam çözmüş değil bu konuda uğraşanlar. Ama Humbaba’nın böyle bir enteresan özelliği var. Yani bir Tanrısal yanı da var. Ama o daha çok canavar. Yani Humbaba enteresan bir canavar. Tabii Humbaba’nın Mezopotamya’daki tasvirleri ki biliniyor.
Yani yüzü şekli, işte o canavar ifadesi falan. Daha sonra antik dünyada falan, yani Grekler’de, Roma’da falan, şeye dönüşüyor. O maskeler, o şeytan cin maskeleri, gorgoly bilmem neler falan. Yani dibinde Humbaba’nın o profili var aslında Mezopotamya’dan kalan. Humbaba bu Sedir dağlarında, bu Lübnan’da veya işte Zagros dağlarında, Sümevye göre, yaşayan bir canavar.
Ve Tanrılar bu canavarı ortadan kaldırma görevini bizim ekibe veriyor. Gılgamış da Enkidio veriyor. Ve tabi bu şimdi ben mesela Dervli Toplu standart versiyonu okurken size bunları daha böyle konteksine anlamlandırdığımda daha iyi oturacak kafada. Şu an hani nasıl olur bir dağdaki canavarın öldürülmesinin konteksi nedir? Bunun cevabını biraz sonra bırakın aslında. Ben sadece Sümevye versiyonlarını anlatıyorum. İşte Sedir dağlarındaki bu Humbaba’yı öldürmek için Gılgamış’la Enkidio yola çıkarlar. Esasında burada üç tane temel arketik vardır ve üçü de, üçü de medenileşmemiş dünyadan
kalan arketipleri temsil eder. Yani Enkidio aslında medenileşmemiş dünyanın uzantısıdır. Birazdan medenileşecek ama. Ve onu medenileştirecek olan da bir tanrıç olacak. Bir başka medenileşmemiş ama zaman içinde yine medenileşecek olan Gılgamış ve bir başka medenileşmemiş olan da Humbaba. Şimdi medenileşmiş olmak ve medenileşmemiş olmamak mezopotamyalılar için son derece
kritik bir problemdi. Bütün destanlarda yani bu özellikle tam geçiş dönemi, M.Ö. 2000 küsur yılları falan hep şeyi görüyorsunuz yani insanlar şehir hayatını daha çok seviyorlar. Yani birtakım teknik aletleri daha çok seviyorlar. Kır hayatından kaçıyorlar. Yani şeyi izleyebiliyorsunuz. Kır hayatı niye kötü? Yani dağlar tepeler niye kötü? Çünkü yılanlar var sokar ölebilirsin. İşte boğulabilirsin. Her türlü hastalık var ama su içerisine girdiğin zaman yani şehrin içerisine girdiğin zaman o zaman daha rahatsın. O yüzden antik dünyadaki bütün efsanelerde bu sosyolojik zemini görebilirsiniz biraz baktığınızda. Yani şehre ait olan her şey iyidir. Şimdi tam tersi. Bana göre neredeyse tam tersi oldu oluyor yani.
Ama antik dünyada şehre ait olan her şey iyidir. Şehrin dışında olan her şey kötüdür. İşte bu hikayede de var. Bizim Gılgamış Destanlığı’nın bütününde de var. Humbaba burada şehirlerden önceki hayatı temsil eden bir arketiptir. O bir canavardır. Ve canavarın yani eski dünyadan kalan şehirleşmeden önceden kalan bu vahşi arketipinin, bu Humbaba arketipinin artık öldürülmesi gerekmektedir. Çünkü insanlık kalkulatik dönemden sonra büyük bir aşamaya başlamış.
Ve bu üç binler, iki binler arası surlar, şehirler bilmem ne falan böyle medeni olan bir dünyada Don Kişot’un olduğu gibi vahşi dünyadan kalanların çok fazla yeri yoktur. Ve onların artık o dünyadan silinmesi gerekmektedir. Ve böylece medenileşmeye çalışan iki arketip, medenileşmek kaygısı olmayan öteki arketipi, yani Humbabayı ortadan kaldırırlar.
Bu arketipler üzerinden okuyun bütün efsaneleri. İşte bu ikinci hikayenin şeyi budur, dibi budur. Yani vahşi Humbaba ve onun ortadan kaldırılması kim tarafından? Gılgamış ve Enkidu tarafından. Tabii bu hikaye yine standart versiyonunda daha da detaylandırılarak ve başka bir takım görsel malzeme de var yani ikonografik. Onlarda falan da bayağı anlatılır.
Şimdi bu ikinci. Geldik üçüncü versiyona. O da şu, yine Batılı Terminoloji’de aradığınızda şöyle arayacaksınız. Gılgamış ve Göklerin Boğası. Yani Gılgamış ve Gök’ün Boğası veya Gılgamış ve Göklerin Boğası. Böyle arayın. Tabii gudanla yani boğa kelimesi Sümerce gudanla kelime öyle telaffuz ediliyor.
Yani gudanla diye yani kelimenin telaffuzunu öyle düşünün. Peki bu hikaye ne? Bu gudanla, bu boğa ile gılgamışın hikayesi ne? Bu da ilk ifade sulma kamdır. Yani destanın ilk hikayesi sulma kam. Böyle başlıyor. Böyle iki kelimeyle başlıyor. Bu iki kelime de şu anlama geliyor.
Savaştaki kahraman yani Sümerce olan bu kelimeyi Türkçeleştirebiliniz de savaştaki kahraman anlamına geliyor. Ama Terminoloji’de siz bunu aradığınızda Göklerin Boğası ve Gılgamış şeklinde arayacaksınız. Peki bu ne? Bu hikayenin dibinde ne var? Bu hikaye şöyle. Tabii bu hikaye daha sonraki versiyonlarda daha da zenginleştirilerek aslında kullanılacak. Hikaye şöyle.
Sümerlerde İnnanla var biliyorsunuz. İnnanla bizim semitik mezopotamyalarda tanıdığımız İştara denk düşer. Yani İştar ne? İştar da ana tarihi çağ. İnnanla ne? İna ana tarihi çağ. Ama İnnanla onun Sümerler’deki versiyonu. İştar onun mezopotamya derken semitik mezopotamya’daki karşılığı.
Ama her ikisinin de İnnanla’nın da İştara’nın da fonksiyonları birbirine çok benzer. Ana tarihi çağ. Yani çok basit bir tanımlama bu gerçi ana tarihi çağ. Çok iddialı şeyler bunlar ama öyle bir fonksiyonu var yani. Peki ne alakası var yani ana tarihi çağ ile İnnanla’yla Göklerin Boğası’nın, Gılgamış’ın ne hikayesi var? Hikaye şöyle. İnnanla, tabii Gılgamış bazı tasvirlerde detaylı anlattı. Boylu, poslu, artistik falan karizmatik, yakışık bir adam. Ondan sonra. Dolayısıyla tarihler, tarihçalar falan Gılgamış’ın öyle bir heybeti var. Tarihçalar falan da Gılgamış’tan etkileniyorlar. Ve İnnanla da şey yapıyor, etkileniyor.
Ve İnnanla Gılgamış’la birlikte olmak istiyor ve ona şu teklifi getiriyor. Benimle evlenir misin? Ama İnnanla, yani Gılgamış, İnnanla’yı şu gerekçeyle reddedecek. Çünkü İnnanla tamam bir tarihçadır doğru. Ama o bir Kadiştu tarihçadır veya bir Harimtu tarihçadır. Yani Kadiştu tarihçası veya Harimtu tarihçası ne demek?
Bu iki kullandığım kelime de semitik iki kelimedir. Ve bunun karşılığı sizin de az çok terminolojiden bildiğiniz kutsal faişedir. Yani Harimtu ve Kadiştu kelimesi kutsal faişe anlamına gelir. Kutsal faişelik kurumu eski mezupotam ya da önemli bir kurumdur. Yeri geldiğinde bunu anlatıyorum ben size.
Şimdi İnnanla bir tarihçadır doğru ama aynı zamanda İnnanla bir kutsal faişedir. Yani o bir Kadiştu’dur aynı zamanda. İşte onun böyle bir fonksiyonunun olması dolayısıyla da, yani İnnanla’nın böyle bir fonksiyonun olması dolayısıyla da, Gılgamış evliliği reddeder.
Yani bu evliliği reddeder ve böylece Gılgamış İnnanla’yı kızdırır. Tabii mesela Tanrılar ve Tanrıçalar veya bütün o celestial ilahi varlıklar yani, onların bu dünyasındaki ilişkilerin mantığını böyle bir antropomorfik animist düşünceden bakarsanız anlarsınız.
Yani çok rasyonel bir şekilde baktığınızda Tanrıç onu istiyor onu istemiyor. Öyle bir şey değil yani hikaye öyle değil yani. Onun bir dünyası var. O oradaki o kafa metamorfik başka bir kafa yani. O buradan çok 21. yüzyıdan bakmayın yani. İşte reddeder Gılgamış İnnanla’nın kendisine olan bu teklifi.
Bunun üzerine İnnanla yani Tanrıç’a kendi gururuyla oynandığını düşünür ve Gılgamış’ı Tanrılara şikayet eder. Yani Anu’ya babasına yani Tanrılara işte en önemlisi Anu mezopotamya antik dünyasında Tanrılara şikayet eder ve şunu talep eder yani, bu Gılgamış’tan öcümüzü alalım. Yani beni düşürdüğü durumdan öcümüzü alalım.
İşte burada Tanrılar Gılgamış’ı cezalandırmak için göklerin boğası denilen bir ne diyeyim ona, bir ilahi dev yaratık olan bir boğayı gönderirler Gılgamış’a.
Bu göklerin boğası yani bu enteresan varlık veya Gudanna mezopotamya’da çok bildik bir figür değil ama önemli bir arketiki temsil ediyor aslında. Büyük ihtimalle mesela ben bunu şu an yaparken tabi eski zerdüşlük geleneğindekiyle biraz mukayese edip çünkü o zerdüşlerde de bir ilk boğa, bir boğa prototipi vardır. Büyük ihtimalle boğa bütün antik dünyada hayvan olan varlıkların prototipini ve arketipini temsil eder. Yani boğanın böyle bir özelliği var aslında. İşte bu prototip canavar boğa yani yarı tarimelsal canavar boğayı görevlendirir tanrılar niye? Gılgamış’ı öldürmesi için ve tabi hikaye bundan sonrasını daha kolay tarimi etmek.
Gılgamış’la mücadeleye girişirler. Yani göklerin boğası Gılgamış’la mücadeleye girer ama doğal olarak Gılgamış boğayı yenecektir. Boğanın parçalarını yani Gılgamış boğayı parçalara ayırır. O parçalardan birtakım insanlar yani fakir insanlara dağıtır. Böyle bir şey olsun diye kurban olsun diye hakikaten.
Boğanın boynuzunu da adeta nispet olsun diye İnnanlı’ya gönderir Tanrıçay’a gönderir ve Tanrıçay onu tapınağında bir yere yerleştirir. Boynuzunu yani boğanın. İşte bu da bizim şeydir, boğa hikayesidir. Boğa, İnnanlı ve Gılgamış arasındaki hikaye budur.
Bu da tabii, Azra’ya söylediğim gibi özellikle standart versiyonunda yani bana temel olan standart versiyonunda yeniden yeniden vurgulanan ve benim de ileride döneceğim bir şey, kısım hikaye. Tabii sonra ney? Sonrası şu dördüncü hikayemiz. O da Gılgamış ve öte dünya. Yani yine bunu Gılgamış ve öte dünya.
The word, İngilizce de arayacaksanız eğer öte dünya, öte taraf yani Gılgamış ve öte dünya. Öyle arayın. Peki bu ne? Yani bu öte dünya ve Gılgamış arasında. Burada da tabii huluk boğacı diye böyle enteresan bir, yine büyük ihtimalle bir aksis mundi olan, yani evreni ayakta tutan temel prototip kavramlardan biri olan ama nesnel bir yanı da olan bir kavram var. Huluk boğacı geleceğim şimdi.
İşte Urya Usudarya yani kelimenin ilk ifadesi böyle uzak geçmiş anlamına geliyor. Yani ilk iki kelime Türkçe’ye tercüme ettiğinizde uzak geçmiş demek. Çok uzakta olan bir hikaye anlatılması. Muhtemelen bunu kastediyor. Katip yazan Dupsar yani. Dupsar, katip yazan herhalde çok uzakta olan bir şeyi kastediyor. Öykü ney? Öykü şu. Şimdi Fırat Nehri’nin kıyısında bir ağaç yetişir. Muhtemelen bu ağaç Söğüt ağacıdır. Yani öyle tahmin ediliyor Söğüt ağacı. Bu ağacın adı da huluk bu. Yani huluk bu diye bir ağaç var ve büyük ihtimalle bir Söğüt ağacı bu. Ve Fırat Nehri’nin kenarında yetişen bir ağaç.
Ama bu tabii öyle basit bir ağaç değil yani büyük ihtimalle az evvel söylediğim gibi. Evreni ayakta tutan çok temel bir takım aksis mundilerden olan dağ gibi, sütunlar gibi şeylerden bir tanesi. Evreni ayakta tutan ağaç yani. Böyle bir ağaç bu büyük ihtimalle. Fakat şöyle bu ağacın içerisinde yani bu ağacın sağında solunda bir takım başka varlıklar da yaşıyor. Yani mesela ne yaşıyor? Bunlardan bir tanesi yılan. Mesela bu öykü daha sonraki yüzyıllarda günümüze kadar gelen bir öykü olacak. Bunu anlatacağım ben size. Yani nasıl günümüze kadar geldiğinin hikayesinden de bahsedeceğim. Şimdi huluk bu ağacında bir takım başka varlıklar da yaşıyor. Peki ne yaşıyor orada?
Bir tane yılan yaşıyor mesela. Peki başka ne yaşıyor? Büyük ihtimalle İbranilerdeki Lilitu diye bilinen bir cinni varlığın yani bir daimon biymonu daha çok yani kötü cinni varlığın varlık olan Lilut yaşıyor. Ki bu Lilut daha sonra İbrani geleneğinde Lilitu’ya dönecek.
Yani Lilut’u az çok biliyorsunuz bizim Yahudi geleneğinde hani bir fenomendir. Çok çok böyle istisna bir takım İslami tefsirlerde de böyle biraz karşımıza çıkar. Bazı Hristiyan netinler de var ama özellikle Kabalıçlılar da Lilut’u önemlidir. Şimdi ilk Lilut’u şeyde böyle üzerine işlenmiş bir hikaye olarak da burada karşımıza çıkar. Demek ki bir de böyle bir cin olan dişi bir cin olan Lilut’u var ağaçta.
Başka bir şey daha var tabi. O da Anzu denilen bir şey var yani Anzu da bir kuştur. Bu kuş aynı zamanda İmdugut diye de adlandırılır. Yani Sümermetinlerinde İmdugut adıyla da bilinir. Bir kuş Anzu veya İmdugut.
Bu kuş bizdeki biraz simurk falan var ya hani böyle eski Fars geleneklerinde devin kuş. Yani foriks gibi güreklerdeki dev tuhaf hibrit özellikleri olan yani fiziğinde bir başka varlıkların birleştiği. Enteresan bir kuş tipi bu.
İşte bu Anzu tabi mezhep otomya da yine çok güçlü bir şey oluşturmuş bir imge oluşturmuş. O imgede Yahudiler arasında özellikle devam etmiş. Bu kuş Anzu kuşu Yahudi geleneğinde ziz haline dönmüştür.
Mesela eski ayeti açıp baktığınızda mesela ziz çaday diye bir kavram vardır veya zizle ilgili başka kavramlar da var tabi. Yani eski ayette ziz denilen bir varlık türü var. Veya şeyde tefsir Ölüdenizeli yazmalarında falan da var bu en ohtam en ohtam. Yani 1.2. yüzyıl milattan önce bazı Yahudi yazmalarında da mevcut bu ziz kuşu denilen varlık.
İşte bu İbrahim’in geleneğindeki ziz kuşu bu buradan gelir. Yani bu İmdikut kuşunun daha sonraki aslında versiyonlarıdır. İşte bu üç tane varlık bu ağacı işgal ettiği için Tanrılar ve yine İmnan’la yani Tanrıça İmnan’la rica ederler.
Yani bu varlıkları buradan kaldırın çünkü bu ağaç kutsal bir ağaç ve bunun bu evreni taşıyan bir ağaç. Bu hayvanların ya da bu yaratıkların buradan kaldırılması gerekir. Bu görev de yine Gılgamış’a verilir. Çünkü Gılgamış çok güçlü bir varlık. Tanrılar kendi bile yapamadıkları şeyleri Gılgamış’a veriyorlar, tevdi ediyorlar yani bunu sen yap diye.
Ve böylece Gılgamış gelir, huluk bu ağacını bulur, oradaki şeyleri, varlıkları ortadan kaldırır. Ondan sonra böylece ağaçta şey olur. Fakat tabii bu ağacı bulduğunda tabii bir de öte dünyası var. Şimdi tamam ağacı kaldırdık, huluk bu ağacı ama bir de öte dünya, destanın başı ya. Öte dünya hikayesine şöyle Gılgamış bu ağacın iki dalını keser, o iki dalı götürürken, bu iki dal, tabii o iki dalın ne olduğu üzerine bir yığın var. Yani mesela bu ağacın dallarından Hieroskamos diye bilinen, yani grekçe de Hieroskamos diye bilinen,
fakat Mezopotamya’da kutsal evlilik ritüeli denilen ritüelin yapıldığı yatağın ağacı olduğunu düşünenler var. Yani kutsal evlilik Hieroskamos denilen bir kavram var.
Bu kavram kral ve kraliçenin veya tarih ve tarihçaların birleşmeleri anlamına geliyor. İşte bu Hieroskamos’un yapılmış olduğu yatak da kral ve kraliçi için söylüyorum bunu. Yani bey ve eşi için söylüyorum. O yatak da bu huluk bu ağacının dalından yapılıyor.
Büyük ihtimalle, yani bu biraz yorum ama alta olan yorumlar yani. İşte Gılgamış bu ağacından iki dal kesiyor. O dallar giderken bu dallar elinden düşüyor Gılgamış’ın ve yerin altına düşüyor. İşte burada da yerin altına düşme motifi var yani. Bu dallar yerin altına düştüğünde o dalları almak için Enkidu yerin altına iniyor.
Yani Gılgamış’ın yaveri öyle söyleyeyim. Enkidu yerin altına iniyor. Yerin altına indiğinde Enkidu onları yukarıya çıkartamıyor ve yerin altında mahkum kalıyor. İşte Gılgamış bunun üzerine dostunu kurtarmak için ve de ağaç dallarını kurtarmak için yerin altına iniyor. Orada bir mücadele veriyor ve ondan sonra hem Enkidu’yu kurtarıyor hem ağaç dallarını kurtarıyor ve sonra da yukarıya çıkıyor. Bundan dolayı da hani öte dünya kelimesi veya kavramı ondan dolayı kullanılıyor. İşte ne oldu öyleyse bakın bu da ayrı bir hikaye kendi başına. Bu hikaye daha sonraki versiyonlarda kullanılacak mı? Tabii ki kullanılacak. Peki sonra geliyoruz.
Bu da beşinci hikaye. Bu hikaye standart versiyonlar var. Sümer versiyonlarında daha az biliyoruz. Daha kısa bir öykü. Bu şu Gılgamış’ın ölümü. Yani Amgella Banu yani Amgella Banu sümercesi ilk iki kelime. Bu ne demek?
Kahraman yerde yatıyor. Yani buna benzer bir anlamı var. Kahraman yerde yatıyor. Şimdi bu hikaye artık bizim Gılgamış’ın ölümü hikayesi. Yani bu bu sahnede veya bu efsanede Gılgamış senaryodan çıkarılacak. Bu beşinci hikaye bizim tabii elimizdeki standart versiyonunda veya işte orta babil versiyonunda
olan yine detaylı olarak geçen ya da kullanılan bir malzeme olacak. Şimdi ne oldu? Bakın beş tane sümerce versiyonu oldu. Bu beş tane sümerce versiyonun kendi aralarında bir organik ilişkisi yok. Bunlar bir edisyon çalışma değil. Ayrı ayrı yerlerde veya aynı yerlerde farklı farklı hikayeler olarak oluşmuş hikayeler. Daha sonra işte yani eski babil, orta babil özellikle standart versiyonunda bu hikayeler
küçük küçük bir araya getirilecek ve bizim elimizdeki mevcut adeta bugün okuduğumuz versiyon oluşturacak. Tamam. Şimdi buraya kadar arkadaşların beni anladığını düşünüyorum. Ama ben tabii hani böyle değiniyorum işte kiş şehri nedir ya da diğer olaylar kavramlar nedir falan ama şimdi esas ben versiyon okumaya geldiğimde bunları çok daha detaylandıracağım. O yüzden olayların içinde çok kaybolmayın.
Yani öyle o kadar şizofrenik bir dünyaya dalmamanızı öneririm. Ama ben sık sık böyle ana durduğumuz iskelete hep vurgularım. Yani tamam bunları anlattık ama durduğumuz yerde burası diye vurgularım. Şimdi geldik öteki versiyonlara yani elimizdeki bunlar tabii daha uzun versiyonlar, daha bildik versiyonlar, daha çok konuları içine alan, daha organize versiyonlar. Bunlar hangileri? Bir kere eski Babil versiyonu yani elimizde eski Babil versiyonu denilen bir versiyon var. Bu versiyon yani ne zaman aşağı yukarı ortaya çıkıyor? Aşağı yukarı milattan önce 1800-1600 arası yani eski Babil versiyonu denilen versiyon zaten Babil Devleti’nin ilk kurulduğu döneme işaret eder. İşte Hammurabi falan oralardan zaten biliyorsunuz. Zaten bu versiyonlar ortaya çıktığı zaman Babil Devleti de artık tarih sahnesinde var. İşte bu Babil versiyonları bizim elimizdeki standart versiyonun kadar olmasa bile geniş versiyonlardan bir tanesidir. Bu versiyonun iki tane manuskripti var. Manuskripten kastım burada şey yani kağıt değil tabii ki bunlar çift yazılı tablet yani kil yani. Ama terminolojide onlara manuskript deniliyor yani.
Hangi iki manuskript onlar? Neye göre yani adlandırılıyor? Birisi Pensilvanya manuskripti denilen nüsa yani Pensilvanya’da bugün olan bir nüsa tamam. Birisi de Yale’de olan yani Yale Üniversitesi’nde olan nüsa yani. İki tane nüsa var elimizde. Diğer küçük bir iki fragmanı bırakırsanız eğer.
İşte bu iki nüsa bizim eski Babil versiyonu dediğimiz şeydir nüsa’dır. Bu nüsa’lar genellikle aşağı yukarı 300 satır kadar yani 300 satırdan oluşuyor. Tabii yaklaşık 5 kadar çivi yazılı tablet düşünün. Yani 1 ile 5 çivi yazısı arasında bir tablet yer işgal eder bunlar.
Fakat bu nüsa da üzerinde çok konuşabileceğimiz kadar zengin bir malzeme taşımıyor. Yani yine Sümer versiyonundan daha yoğun bilgiler var. Sümer versiyonundaki farklılıklar biraz daha ortadan kalkmış. Ama hala şey bizim aradığımız nüsa bu değil yani. Bizim aradığımız nüsa’nın ilk standard versiyonundan önce aslında orta Babil versiyonu.
Yani şimdi orta Babil versiyonu dediğimizde biraz daha üzerinde durmamız gerekir. Bu versiyon önemli. Ne bu? Aşağı yukarı milattan önce 1600 ve milattan önce 1200. Tabii bunları unutmayın yani eski Babil, orta Babil, standard versiyon bunların hepsi artık semitik dillerde.
Yani Akatça, yani Akatça’nın Babil versiyonu, Babil lehçesi olabilir, Ağa Sırı lehçesi olabilir ama benim şu an saydıklarımın bütünü Akatça’nın Babil versiyonu. Şimdi bu versiyon, yani orta versiyon, orta dönem versiyonu niye önemli? Bir kere şöyle. Bu versiyon çok yerde bulundu. Yani Anadolu’da bile bulundu.
Yani bu orta Babil versiyonu öyle anlaşılıyor ki artık bu dönemde Gılgamış Destan’ı bir araya getirilmiş. Yani var yani. Bülbülere bunu kompoze etmiş ve bir araya getirilmiş. Ve bir yılında kopyası yapılmış. Yani çok çok kopyası var. Mesela ne de var kopyaları? Mesela Hitice var. Bakın Boğazköy’de iki tane orta Babil versiyonu bulundu. Bakın Hitice de var ya.
Hitice’deki bu orta Babil versiyonunun içeriğiyle veya tasvirleriyle klasik orta Babil Akatça versiyonu böyle çok benzemiyor. Yani benziyor da bazı noktalarda benzemiyor. Ama önemli değil. Bu orta Babil müsası Hitice’ye tercüme edilmiş. Hititler kendilerine adapte etmiş onu. Yani nasıl adapte etmişler söyleyeceğim. Ya da ne yapmışlar söyleyeceğim. Demek ki bakın Hitice var.
Mesela Hurrice var. Yani hurriler daha önce söylemişimdir. Bunları yine ileride tekrarlarım. Hurrilerde Ortadoğu’nun büyük ihtimalle Kafkas kökenliği. Ve bir ihtimal bugünkü Kafkas halkları yani Çeçenler falan onlarla ilişkisi olduğu varsayılan çok büyük bir şey etnik kimlik hurriler. Belki Sümerlilerden bile önce bölgede vardılar yani. Mesela Hurrice müsası var. Kenan dillerinde Ras Shamra yani Kenan dillerinde müsalar var. Demek ki Orta Babil’de artık bu hikaye yaygınlaşmış ve ihtiyaç doğmuş. Bunun kopyalarını yapmışlar ve her yere yönlenmişler. Dolayısıyla şey önemli. Bu müsa önemli. Benim izleyeceğim müsa bu müsa olmayacak. Ama bu müsada mesela Batı’da uzun müsalardandır. Bu müsayı da bazen tercüme olarak bulabilirsiniz. Ama bizim müsaya göre daha kısa bir müsa. Peki şey ne? Bu müsanın özellikleri ne? Biraz daha anlatayım. Mesela Hititçe’de yani Anadolu’da Boğazköy’de bulunan yani Hattuşa’da Hititlerin başkenti Boğazköy’de ve Boğazkale’de bulunan iki tane versiyon var Hititçe. Bunlar 1983’de bulundu. Bir nüsası yani 1. nüsası Boğazköy’de bulunan 1. nüsası 8 tabletten oluşuyor. Ve Boğazkale’deki 16 numaralı kazı evinde bulundu. Yani bu kadar detay işinize yaramazsa bile şu işinize yarar. Boğazköy’de Hititlerin başkentinde iki tane versiyon var bunun Hititçe tercümesi var.
Peki Hititçe tercümesiyle bu tercümenin yapıldığı Orta Babil versiyonu arasında farklılıklar var mı? Var. Mesela neyi? Şöyle. Bir kere bizim şeyin versiyonunda yani Mesopotamya klasik Akatça versiyonunda Gılgamış’ın şehri olan Uruk.
Çünkü Uruk antik Mesopotamya’da çok önemli bir şehirdir. Yani özellikle Uruk’un duvarları çok önemlidir. Duvarlar derken sur duvarlarını kastediyorum. Ben destanı okuduğumda size Uruk’un sur duvarlarını böyle bir koyun yününe benzer, yani eski metinler onu söylüyor. O duvarlardan bahsedeceğim.
Ama Akatça Nusra’da Uruk’un bu duvarlarından bahsedilirken bayağı da böyle güzel şeylerle Hititçe Nusra’da böyle bir şey yok. Çünkü Hititler için, Hititler Boğazköy’de. Yani adamın şeyde çok fazla işi yok yani. Dolayısıyla Uruk şehrenin duvarlarını çok bilmesi gerekmiyordu. Mesela buna benzer bazı tasvirler Hitit dükmanlarında yok.
Mesela Gılgamış’ın yine Akatça metinlerde şey var, tasvirleri detaylıdır. İşte Gılgamış’ın gücü, boyu posu bilmem ne falan. Ama Hitit metinlerinde yine böyle bir şey yok. Hani bunlarla ilgilenmemiş. Hititlerin derdi. Muhtemelen de bunlar şundan dolayı tercüme edilmiş. Yani çok büyük ihtimalle. Yani bu destanlar tamam büyük herhalde Anadolu’da falan da söyleniyordu doğru. Fakat bunların çivi yazılı metinlere yazılması yani kaydedilmesinin mantığı büyük ihtimalle şuydu. Hititli katipler yazmayı öğreniyorlardı. Yani biraz bundan kaynaklanıyor. Yani Akatça bir metinden Hititçe’ye bir tercüme nasıl yapılır? Adeta eğitim tekstileriydi bunlar büyük ihtimalle.
Ama böyle olsa bile bunu bu destanı Hititler kendi aralarında söylüyor olsa gerek. Yani büyük ihtimalle de söylüyorlardı zaten. İşte bu Gılgamış’ın şeyi falan yok. Tasvirleri falan çok fazla yok. Sonra mesela bizim Akatça metinlerde Gılgamış’ın anavatanı zaten Uruk kralı, Uruktur. Ama Hititçe metinlerde böyle bir Uruka sadece Gılgamış’a uğrar yani bir kahve içmeye falan.
Anavatanı falan değildir yani böyle bir kavram bizim Hitit metinlerinde de yok. Sonra şeyde bizim Akat metinlerinde Gılgamış’ın annesi var Nimsun, babası var Lugalban’da. Fakat Hitit metinlerinde bir adeta Tanrılar heyeti Gılgamış’ı yaratır. Dolayısıyla Hititler o spesifik detaylarla da çok uğraşmamışlar. Çünkü onların kendi Gılgamış’ı kendilerine yetmiş büyük ihtimalle.
Ama Hititçe’ye tercüme edilmiş olması tabii çok önemli. Tarihsel açıdan baktığınızda demek ki müthiş bir anlatım geleneği doğmuş ve bir talep doğmuş. Bundan dolayı önemli. Sonra gibi yani aslında benzetmeler, farklılıklar falan çok fazla var da şey yapmak çok anlamlı olur diyorum.
Hurrice nüsaası falan, hurrice nüsaada da biraz huriler kendilerine adapte etmişler de o da şey, detay aslında. Şimdi demek ki Orta Babil Nüsaası denilen bir nüsa var ve bizim için önemli nüsalardan bir tanesi. Şimdi önümüzdeki ders standart versiyona geçeceğim. Yani bizim esas meknimize.
Önümüzdeki ders standart versiyonu biraz tanımlayacağım size. Standart versiyon dediğimiz metinler nasıl oluştu? İşte ninive de kuyuncak yani nerede bulundu, nasıl bulundu, ne zaman buldu, kim buldu? Ondan sonra standart versiyon işte 12 tabletten oluşur, 12 tabletin temel içerikleri nelerdir diye öyle başlayacağım. Ve çok büyük ihtimalle bunlar önümüzdeki ders bu giriş faslını bitireceğim.
Ve önümüzdeki ders metini önüme alacağım ve metini okuyarak size şerh edeceğim ya da tefsir edeceğim. Bugünkü Gılgamış’ın hikayesi bu kadar. Efendime söyleyeyim artık ne zaman hani bir sonraki dersin ne zaman olacağını buradaki arkadaşlar zaten ben söylerim. Onlar da size ilan eder ama dediğim gibi yani yazar yazar kadar beni böyle çok düzenli şey yapmayın.
Çünkü acayip işim var ama yazın hani olay daha sistematize olacak.
Evet hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir