"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mehmet Önder – Cumhuriyet, İdeoloji ve Sanat – CS (14)

Mehmet Önder – Cumhuriyet, İdeoloji ve Sanat – CS (14)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=LF7D3BCSB4U.

Sonra Cumhuriyet ile birlikte işin rengi değişmiş. Şimdi Cumhuriyet ideolojisini bilen seyircilerimiz için söylüyorum. O ideolojinin bir bayraktarlığını yapmaya başlamış, üstlenmiş. Tabii şöyle, ilk dönemlerde Cumhuriyet’in kurucuları, sinemanın bu kadar etkili bir sanat olacağını öngöremiyor.
Daha çok edebi eserlerde ısmarlama söz konusu. İşte Vurum Kahpe’ye gibi, sinekli bakkal gibi ve ilahir. İşte bir batı hayatını, Avrupai hayatı dayatan, sevdiren, geçmişi yerin dibine sokmaya gayret eden ve
ve adını eğer koyarsak Osmanlı’yı kötüleyen ve Osmanlı’ya ait ne varsa onları da beraberinde olumsuz diyen, bu kabul edilebilir bir şey tabii. Çünkü öyle ya da böyle siz yeni bir devlet kuruyorsunuz, ne yapacaksınız? Ya önceki devletin suyu mu çıktı diye size soracaklar. Siz de diyeceksiniz ki suyu çıktı. Bunu da ispat etmenin yoluna gideceksiniz. Ne yapacaksınız? Elinizdeki tüm araçları kullanacaksınız.
Nedir bu araçlar? İşte devletin tüm imkanları. Peki devletin tüm imkanları dışındaki araçlar nedir? En önemli araç sanattır. Bakın 1926 yılında bu topraklarda, yani milli devrim yaptığını iddia eden kadro 1926 bakın. 30’lar demiyorum. 26’da milli musikiyimizin öğretilmesi yasaklanıyor. 1934’de radyodan ilga edildi. Bakın ilga kavramı bana ait bir kavram değil. İlga edildi. Ve nasıl biliyor musunuz? Şöyle. Şark musikiyisi ilga edildi. Peki yerine hangi musikiyi getirildi? Garp musikiyisi. Peki biz garplı mıyız? İşte hep şapka meselesi gibi bu da sanatta tepeden inmeci bir metod takip ediliyor. Fakat işin en enteresan kısmı şu. Milli devrim, adı milli devrim ama dünyada hiçbir milli denilen devrim kendi milli unsurlarını reddederek,
hatta aşağılayarak yerine savaştık ve yendik dediği bir medeniyet tırnak içinde kullanıyorum. Bu yüzden coğrafyanın kültürünü bütün unsurlarıyla sorgusuz sualsiz herhangi bir elekten geçirmeden alıp ve bunu da muasir medeniyetler seviyesine ulaşmak olarak dayatmamıştır toplumuna. Yani çok bununla ilgili hatıralarありがとうございました.
bilineli şeydir. Bayburt’a, kimileri başka illere gönderme yaparak anlatırlar bu hikayeyi. O dönem biliyorsunuz insanlar toplanıyor sokaklardan. İşte bulunabilecek en büyük salona sokunup, jandarmaya kapılar kilit leyip jandarma tarafından. Sonra içeride işte Garpmusi kıyısı denilen,
Beethoven Mozart icra ediliyor. Vatandaş kaçmasın diye işte az önce dediğim gibi jandarma kapıda bekliyor zaten kapılar kilitleniyor. Ve bu müzik sevdirilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bu başarılamıyor. Bu başarılamıyor. Yani müzikte başarılamadığından ilk dönemlerde eminiz. Çünkü ne diyor? Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm, böyle işkence görmedi diyor vatandaş. Dolayısıyla aslında bu her hususta yapıldı. Muhsin Ertuğrul denilen bir kişi vardır. Genelde tiyatrodan çok bilinir. Ertuğrul Muhsin’dir. Muhsin Ertuğrul denilen kişinin asıl adı. Sinemayı bu kişi alır eline. Yaklaşık 20 yıl. Ama tam şey vermek gerekirse, süre vermek gerekirse 17 yıl
de. Bir tekel gibi resmi ideolojinin de yine sözcülüğünü yapan filmler çeker. Tabii orada ne vardır? Orada şu vardır. Haremde dört kadın vardır. Orada efendim bir tekkenin dergahın içinde dervişlerine musallat olan şehlerin hikayesi vardır. Efendim orada hain, orada cinsi, sapık din adamları vardır. Dolayısıyla orada bu vardır. Fakat orada başka bir şey de var o tarihlerde. Yani bu benim söylediğim 30’lu, 40’lı yıllarda. Henüz yollar olmadığı için doğru düzgün. Böyle kasabalara falan filmler gidemiyor. Sinema salonları yok. Allah’tan yok yani. Daha çok
şehirlerde var, o da büyük şehirlerde var. Ben şunu hatırlarım ya bundan 30-40 sene öncesine kadar her şehirde sinema salonu yoktu bu ülkede. Hani bırakın kasabayı falan. Dolayısıyla aslında hani Allah esirgemiş der ya Anadolu insanı. Anadolu insanını Allah esirgemiş. Yani o filmler oralara ulaşmamış. Tabii iç göçün de başlamadığı bir dönem henüz 30’lu, 40’lı yıllar. Dolayısıyla bu filmlerin şerrinden
şerrinden Anadolu insanı bir miktar kendini kurtarmış. Fakat ellilerle birlikte yavaş yavaş tabii iç göç başlıyor. O iç göçle birlikte sıkıntılar da başlıyor. Hem şehir hayatına alışmaya çalışan işte kırsaldan gelmiş insanların kendi dramları. Hem
şehirli olmanın insanların zihnindeki yanlış algısı savrulmalara neden oluyor. Sinemada biz bunun karşılığını
görmeye başlıyoruz.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir