Mehmet Önder – Sinemamız Gerçekten Yerli ve Millî Mi ? – CS (14)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=0Y420CDoH8o.
Hocam tam bu noktada siz sorularım arasında da vardı. O kadar uzak olmasına rağmen niye insanlar bu kadar çok sinemayla, filmlerle, dizlerle meşgul oluyorlar? Bu bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç, azizim yani bu bir ihtiyaç. Kim ne derse resim bir ihtiyaç. Ben şimdi sinemanın insan zihnindeki karşılığını anlatmaya başlarsam biraz sanat teorisine döner ama çok özetle şunu söyleyeyim. Bu bir ihtiyaçtır.
İnsan nasıl komşusunun evini merak ederse, mahallesinde olup biteni gözlemlemeye çalışırsa, işte sinemanın ve dizilerin insan zihnindeki bu ihtiyaca cevap verdiğini düşünebiliriz. En basit şekilde izah etmeye çalışıyorum. Başkalarının hayatını seyrediyorsunuz. Evet. Yani bundan daha efendim keyifli bir şey yoktur bir insan için. Ve en mahremini görüyorsunuz. Yani hayatta göremeyeceğiniz kadar. Evet. Dolayısıyla bu insanlara bir haz veriyor. Fakat bu hazı çok daha masum, çok daha insani bir şekilde de yaşayabilir insanlar. Ama çok daha nahoş, çok daha menfi şekilde de. Bakın bununla ilgili çeşitli örnekler verilebilir. Şimdi 1920’li yıllarda Lenin sinemanın hem insan zihninde hem toplumun zihninde nasıl bir tesir oluşturacağını atom bombası örnekliğiyle izah ediyor. Çünkü 20’li yıllarda bir atom bombası olabilir söylentisi çıkıyor dünyada. Yani böyle bir şey mümkün olabilir. Atom parçalandığında bir enerji açığa çıkar falan. Diyor ki bu henüz var olmayan bir atom bombası kadar etkili olabilir. Sinema. Çok doğru bir tespit. İkinci bir örnek vereceğim.
Ve bizim coğrafyamızdan bir örnek vereceğim. Humaynı, Şia devrimini yaptığında 1979-80 sırasında ona çeşitli sorular soruluyor. Yani bundan sonra İran’da ne olacak diye soruluyor. Demek ki o soru sorulmuş. Cevaplardan biri şu diyor ki biz sinemaya karşı değiliz. Biz Şah’ın sinemasına karşıyız. Yani az önce İmam Gazal’den verdiğiniz örnek. Yani siz içeriği müsbet hale getirirseniz diyor. Ne olur? Sıkıntı ortadan kalkar. Biz bunu kendi aracımız olarak kullanabiliriz. Ve bugün İran sineması bence ayrıca değinilmesi gereken bir başlık olabilir. Belki not alırsanız ona da vakit kalırsa değinebiliriz. Çünkü bazı şeyler mümkün müdür sorusunun.
Bence en somut örneğidir İran sineması örneği. Dolayısıyla bizim sinemamız milli bir sinema olamamıştır. İşte az önce verdiğim örnekler de bu nedenle verdiğim örneklerdir. Ya düşünsünler. Ne olurdu? Yani gerçekten merak ederek soruyorum. Ne olurdu ayakkabıyla girmeseydi o karakterler evlerine? Ne olurdu? Yani o dönemde yani tesettürlü insan çok, eşarplı insan çok falan. Yani ne olurdu böyle olsaydı? Öyle karakterler olsaydı sinemamızda? Ne olurdu? Olamaz mıydı? Biz şey demiyor muyuz? Sinema sanatı aslında genel olarak sanat dünyanın bir aynasıdır. Aslında bu tartışılabilir bir şey.
Ne kadar doğru dur ne kadar yanlış dur ama bu klasik bir söylemdir. Aynasın. Hadi öyle kabul edelim. Aynasın. Bak bakayım topluma. Bu aynada bir yamukluk var. Eskiden Luna Parklarda vardı. Böyle garip aynalar vardı. Karşısına geçerdiniz cüce gibi, karşısına geçerdiniz dev gibi, karşısına geçerdiniz genişlerdiniz falan. Onu yine yaşı yetenler hatırlayacaktır. Bizim sinemamız yamuk aynadır.
Bakarsınız toplumu anlayamazsınız bu sinemadan. Hatta şöyle örnek vereyim. Türkiye sineması olduğunu bilmeyen birine bizim sinemamızdan bir herhangi bir filmi seyrettirin. Ben iddia ediyorum Aziz’im, bu film Türkiye’de çekilmiştir. Diyemez. Hadi bunu diyememesi normaldir diyelim. Eğer bir dış çekim İstanbul manzarası falan yoksa.
Fakat bu filmini seyrettiğin, neresi olduğunu bilmediğin, coğrafyada hangi inanış vardır, hangi dine mensuptur bunlar diye sorsunlar, bilemez. Seyreden kişi bilemez. Çünkü ya dini semboller ve herhangi bir, ne diyelim ona, unsur yoktur. Yahut vardır ve o da menfidir. Yani şunu düşünür mesela, o sahafiyane seyreden başka coğrafyadaki insan der ki, muhtemelen bu filmi çeken bir Müslüman değildir. Niye? Çünkü bu kadar kötü bir Müslüman karakter çizmez yani bir Müslüman der. Dolayısıyla ya herhangi bir dediğim gibi inanışın bir şeyin, bir manevi bir unsur göremezsin, bir sembol göremezsin. Yahut dediğim gibi görürsen de bu menfidir. Örnek vereyim. Herkesin çok ayıla bayıla seyrettiği, böyle hayran olduğu.
Şimdi ben bir de arada bakıyorum bu video oynatma platformlarında. İşte o videoların altında, o eski filmlerin altında, oyunculara, yönetmene, senariste hayır duaları var. Baya rahmet duaları falan okuyorum. Rahmet duası ediyor. Demek ki bir inanca sahip. Fakat filme bakıyorsunuz.
Film de çok enteresan. İyi karakterlerin adı hep seküler, kötü karakterlerin adı hep İslami. Kötü işlerin çevrildiği mekanlarda duvarda hep İslami semboller var. Hatlar var. Bir Kabe tasbiri var.
İyi işlerin olduğu yerde, işte resmi sistemin, devlet sisteminin kutsadığı insan ya da insanların fotoğrafları var. O mekanlarda öyle bir şey ki size bir aslında ne diyelim ona, çok yabancı kelime kullanmaktan da haz etmiyorum ama, herkesin bildiği bir şey olduğu için kullanacağım, bilinç altına hitap eden sübliminal mesajlar var.
Siz onu fark etmiyorsunuz. Yani siz derken seyirci olarak söylüyorum. Fark etmiyorsunuz. Ancak çok dikkatli baktığınızda, evet kötü karakterlerin adı İslami, iyi karakterlerin adı seküler. Can, Cem, Cenk, Sarp gibi.
Bu arada bu isme sahip olan dostları buradan saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Yani ismin kabahati yok efendim. Burada kullanmanın bir yeri planda nedeni var. Yoksa bizim için bütün isimler saygı duyulacak, sevilecek isimlerdir. Ayrı. Ama burada bir niyet var. Yani sen adaletsiz bir adama Ömer adını veriyorsan bu bir tesadüf değil. Yahut çok sinirli gaddar acımasız bir adama mafya liderine Osman adını veriyorsan bu bir tesadüf olamaz.
Yahut saf salak bir insana Şaban adını veriyorsanız bu tesadüf olamaz. Hadi o örnek üzerinden gidelim. Ya arkadaş şimdi Şaban deyince Anadolu insanının aklına ilk ve önce ne gelir? İslami takvimdeki ayın dışında. Ne gelir?
Kemal Sunal geliyor bugün yani. Maalesef. Ama aslında bundan 50 yıl önce Şaban denildiğinde Şaban-ı Veli Hazretleri gelirdi Anadolu insanının aklına. Şaban-ı Veli Hazretleri Anadolu Erenlerinden biridir. Şaban-ı Veli Hazretleri bütün evliyaların kerameti vardır malum. Bunlar kayda geçmiştir geçmemiştir ama mutlaka vardır. İhtiyaç hasıl olmuştur. Nedenleri vardır. Şaban-ı Veli Hazretlerin kerameti de zekası. Şimdi bak nereye bağlayacağım meseleyi. Şaban-ı Veli Hazretleri Kastamonulu. Hatta Kastamonu şehir merkezini bilenler bilir böyle girdiğiniz zaman sanki size hoş geldiniz der.
Muazzam bir yerleşkedir orası. O dergahı hala muhafaza etmiştir Kastamonu ahalisi. Allah onlardan razı olsun. Çok güzeldir mutlaka gidilsin o çeşmeden su içilsin efendim girilsin içeri çok huzur ortamıdır orası. Şaban-ı Veli Hazretlerinin komşusu olan bir kişi vardır. Bir genç. Bu genç din düşmanı değildir. Şaşırtıcı değil mi? Neden? Çünkü bu kavram bizde yanlış kullanılıyor. Din düşmanı kavramı yanlış. Bizim aydınımız din düşmanı değildir. İslam düşmanıdır. Arada çok büyük bir fark vardır. Bu farkı anlamak isteyenlere hemen bir örnek vereyim girsinler sosyal medyalarına. O aydınların kilisede çekilmiş fotoğraflarını görecekler.
Bir katedralin, bir kilisenin, bir şapelin içinde çekilmiş fotoğraf görecekler. Bazılarının efendim bir havranın, bir sinagogun içinde çekilmiş. Uzak doğuya gitmişse bir budist mabetinin içinde çekilmiş fotoğraflarını görecekler. Mum yaktık. Fakat kesinlikle o insanların bir caminin içerisinde hatta fonda bile bir caminin olduğu fotoğrafı bulamazlar. Demek ki bu cümleyi değiştirmek lazım.
Bizim aydınımız, ben yine bizimle tırnak içinde kullanıyorum, din düşmanı değildir. İslam düşmanıdır. Dolayısıyla bu genç din düşmanı değil, İslam düşmanıdır. Kastamonudur ve Şaban-ı Veli Hazretleri’nin de komşusudur. Böyle dişini sıkar oraya ziyarete gelen insanlara, bakar.
Efendim oradaki o geleneğin devamı onu rahatsız eder ve öcünü Şaban karakterini oluşturarak alır. Kimdir bu kişi? Rıfat Ilgazdır. Sol sosyalist edebiyatın baş tacı ettiği, o çevrenin baş tacı ettiği bir kişidir. Aradan yıllar geçmiştir. Ben şuna şahit oldum. Şabani deniyor sanıyorum. Şaban-ı Veli Hazretleri’nin yolunu takip eden insanlara. Bu Anadolu yakasında da onların buluştukları yerler var. Oradan bir dostumuzla tanıştık.
Kendisine şu soruyu sordum. Dedim ki Anadolu insanı Şaban-ı Veli Hazretleri’ni çok sever. Siz de kendisini piriniz olarak kabul ediyorsunuz. Şaban adı artık çocuklara verilmiyor. Peki sizde durum ne? Bize de verilmiyor dedi. Bakın nasıl bir ölçü alma bu? Bakın ve ne kadar başarılı olmuş bir savaş bu. Nasıl galip gelinmiş?
Şimdi peki biz Rıfatılgaz’a kızacak mıyız? Vallahi ben önce bize kızıyorum. Ben onlara kızmıyorum. Ben önce bize kızıyorum. Nedenini de şöyle söyleyeyim. Şimdi ağaç baltayı kesiyor. Düzeltiyorum. Balta ağacı kesiyor. Keşke ağaç baltayı kesebiyse. Belki adalet sağlanır. Ağaç baltaya dönüyor. Diyor ki sen beni kesemezdin ama sapın benden. Eğer bugün bu ülkenin insanı Rıfatılgaz’ı okumasaydı, Rıfatılgaz olabilir miydi? Rıfatılgaz’ın yazdıklarından senaryo haline getirilip çekilen filmleri bu ülkenin asli unsuru olan insanlar seyretmeseydi. O filmler çekilebilir miydi seyirci bulmasaydı?
Yahut o propaganda’ya karşı bir propaganda geliştirilebilseydi. Ta 30’lu 40’lı yıllarda bu ülkenin Anadolu insanı, bu ülkenin muhafazakâr mütedehi kesimi alternatif oluşturabilseydi. Bu savaşta galip gelebilir miydi acaba? En azından Şaban adı noktasında bakarsak meseleye.
Mümkün değil. Ama biz neleri yitirmiyoruz, neleri kaybetmiyoruz? Bakın bir somut örnek daha vereyim. Sanatın dışında bir örnek. Mühür-ü Şerif. Ne oldu Mühür-ü Şerif bugün? Bir terör örgütünün simgesi oldu değil mi? Maalesef.
Yahu nasıl olur böyle bir şey? Yani 1400 yıllık Mühür-ü Şerif suni bir, hatta hatırlarsanız Obama mıydı? Başkanlık seçimlerinde, Amerikan Başkanlığı seçiminde. Bu Dayeş’i Amerikanın kurdurduğunu söyledi.
Hatta Bush’un kurdurduğunu söyledi. Konzerzay’s’ın kurdurduğunu söyledi falan. Bu dünyanın bildiği bir sır. Şimdi suni bir örgüt zaten her şeyinden belli. Elindeki silahlara bakıyorsunuz. Birleşmiş Milletler koleksiyonu gibi. Altlarındaki araca bakıyorsunuz. Tek tip sıfır Toyota jiplere biniyor bunlar. Bunlar fabrika açtığıda haberimiz mi yok acaba? Nereden geldi bu Toyota jipler?
Bu Toyota jipler, azizim yani kara yoluyla falan herhalde nasıl taşınabilir? Bunları bir düşünsün bizi seyredenler. Uzun lafın kısası daha çok şey söylenebilir de. Yani suni bir örgüt. Ve tıpkı işte FETÖ gibi kendini İslami göstermeye gayret eden, efendim mücadelesini İslam çizgisinde tanımlayan bir örgüt bu. Terör örgütü.
Bizim meşru mührümüzü dediğiniz gibi FETÖ de aynı şekilde bizim meşru kelimelerimiz, ifadelerimiz, kavramlarımız imam gibi, abi gibi, hoca gibi. Şimdi imam demeye korkuyor, abi demeye korkuyor insanlar. Kime kızacağız? Kime kızacağız? Yani meydanı boş bırakırsanız fizikte bir kural vardır. Her boşluk bir şekilde dolar. Ama tozla dolar ama toprakla dolar ama havayla dolar ama suyla dolar. Mutlaka dolar.
E sen orayı boş bırakırsan gelir birileri doldurur. Ne oldu? Mühür-i şerif artık haşa ve haşa kriminal bir sembol haline geldi. Cesaretiniz varsa hadi arabanıza o emblemi yani emblem olarak hadi kullanın bakalım. Sosyal medyanızda kullanın bakalım neler oluyor. Bir tişörte bastırın bakalım neler oluyor. Fakat bakın dünyanın geri kalan kısmı böyle değil. Bu ülkede de öyle değil.
Yani siz herhangi bir sembollerine şöyle elinizi uzattığınız an elinizi kırarlar sizin. Ama bunu şiddet yoluyla yapmayabilirler. Hemen karşı bir yöntem geliştirerek yaparlar. O yüzden şimdi yine somut bir örnek üzerinden gideyim.
Malum Gezi terörü neticesinde daha doğrusu Gezi hadisesinin bir terör hadisesi olduğunu adını doğru koymak lazım. Oraya safiyene katılmış insanların olması o hadisenin bir terör organizasyonu bir planı ve bir uygulaması olmasını ne yapmaz devre dışı bırakmaz.
Dolayısıyla orada tabii ki bilmeyen oraya katılmış gençler olabilir. İnanmış gençler olabilir, inanmış insanlar olabilir. Sonradan farkına varmış insanlar olabilir ama akıl noktasında söylüyorum orada bir terör mantığı var. Yani sandıkta yenemiyorsak yakarak yıkarak yani terörize ederek yıkarız ve ele geçirmek istediklerimize sahip oluruz.
Ya bu vandalılık bir defa. Neyse bakın bu meselenin önünü ardını anlatan eli yüzü düzgün üç kitap yazılabilmiş. Bu çevrede. Peki, peki. O organizasyonun yanında yönünde olan kesimin yazdığı kitap sayısı ne biliyor musunuz? Yani ad elliden fazladır diye tahmin ediyorum.
Ben söyleyeyim mi? 75. 2013. Bu benim söylediğim epey zaman geçti. Araştırmalarım neticesinde edindiğim sayı epey zaman geçti. Belki bir on tane daha yazılmıştır. Ta o zaman 75’ti. 75. Bunun içinde çizgi roman var. Bunun içerisinde roman var. Bunun içinde hikaye var. Bunun içerisinde gazete kupürlerinden oluşturulmuş kitaplar var.
Dergilere girmiyorum. Yayınlanmış kitaplar. 75. Tiyatro oyunları var. Ben çok sağlam. Yakında sinema filmleri falan da bekliyorum. Zaten çok sayıda belgesel yapıldı. Dizilerde zaten konu oldu bu hatta diziler kaldırıldı falan. Şimdi peki, peki. Biz neresindeyiz meselenin? O yüzden bakın hadi oturalım hep beraber bir ayin gibi kızma ayini yapalım bunu. Ya ne geçecek? Hiçbir şey geçmeyecek. Diyorum ya fizik kuralıdır. Bir boşluk bırakırsan o boşluk birileri tarafından herhangi bir şey tarafından, bir dış etken tarafından doldurulur. Şimdi doldurana mı, doldurtana mı kızacağız? O nedenle eğri oturup doğru konuşmakta. Ben her zaman fayda görüyorum. Yalnız tabii burada da ölçü kaçırmamak lazım. Şimdi burada bir de şöyle bir sıkıntı var. Bu mahallenin münevverleri diyelim, mütefekkirleri diyelim bu mahalleyi dövmeye de bayılıyor. O noktaya da gitmeyelim. Ben ona da karşıyım. O noktaya da gitmeyelim. Tamam doğruyu söyleyelim ama döverek söylemeyelim mümkünse.
Mümkünse elimizi taşın altına koyarak söyleyelim. Mümkünse yeni bir şeyler söyleyelim. Mümkünse yol gösterelim. Mümkünse kendi işimizi adam akıllı yapalım. Benim aklım biraz tarihe yetiyor, biraz da sanata yetiyor. Ben bu hususlarda yazıp çizmeye çalışıyorum. Program yapmaya çalışıyorum.
Bir kısat bulduğum zaman, sizin gibi davet eden dostlar olduğu zaman işte utanarak, sıkılarak çünkü bizden yaş olarak da, mertebe olarak da daha efendim ne diyelim ileride olan abilerimiz var onlara düşer. Ama onların da tabii kendi çekinceleri var. Belki hayatlarıyla ilgili bazı kaygıları var. Bunları söylemek istemiyor olabilirler. Yine top dönüp dolaşıp bizim ayağımıza geliyor. Allah’a çok şükür yani ne pas almaktan ne pas vermekten, o topun ayağımızda olmasından da aman sakatlanırız. Aman başımız yarılır. Aman efendim başımız derde girer diye de korkmuyoruz. Çünkü madem az önce dizilerden gittik benim bir diziden öğrendiğim ve kendimce düzelteyim bir söz var.
Ama ben de diyorum ki yarınını düşünen Müslüman olamaz. Öyle hesapla, kitapla şunu yaparsam şöyle mi olur, bunu yaparsam böyle mi olur? Ya sen elindeki imkanı doğru değerlendir, hakkı ve hakikati söyle. Çünkü bizim asıl problemimiz şu, bilenler söylemiyor, söyleyenler bilmiyor. O zaman sen de bilme. Eğer bildiklerini söylemeyeceksen söyleme. Ama bilme, öğrenme ya. O neye benziyor? İşte kitap yüklü merkep. Aynen. Valla o kitap yüklü merkep örneğinden gidersek o kitabın yükü dışında merkebe bir etkisi yok.
Kimse kusura bakmasın alınanda alınsın. Ben bakıyorum o merkep gibi görüyorum insanları. Ben işte o merkebe benzememek için uğraşıyorum. İnşallah da benzemiyoruzdur. Ama özetle şunu söyleyeyim. Eğer bilenler söylemiyor, söyleyenler de bilmiyorsa o zaman yeni neslede kızmayalım.
Evet. Yeni nesle şöyle kızabiliriz belki. Şimdi bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı ama buna rağmen eğer meselenin önünü arkasını araştırmıyorsa ve kendisine yanlış öğretilenlerin doğrusunu öğrenmek için çaba sarf etmiyorsa,
hakkı ve hakikati de haykırırcasına söyleyen işte bizim üstadımız gibi nurlar içerisinde yatsın, Rabbim feyziyle bizi feyzlendirsin inşallah eğer o örnek şahsiyetler gibi hakkı ve hakikati başka insanların delidir bu.
Diceği samimiyette ve şiddette ve inançla eğer söylemiyorsa, söyleyenlere de o gençler inanmıyorsa işte başımıza gelen bu sıkıntıların nedenini uzakta aramayalım.
İlk Yorumu Siz Yapın