Melikşah Sezen – Mâtürîdîlik – Eş’arîlik Mukayesesi – Cumartesi Sohbetleri (7)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=sKhZUeBSgAc.
Hocam şimdi hanefirlikle bağına dair konuştuk. Ben iki veçeli bir sual sormak istiyorum. Bir, hanefî din haricinde, ehl-i sünnet dairesi içerisinde, mağturiyyidilikten sonra eşarilik diyebiliriz. Mağturiyyidilik nereye tekabül eder? Eşarilik nereye tekabül eder? Ve yani dairenin içerisini alabilir miyiz, alamaz mıyız? Bu da bir yan sual olsun.
Bu da mu teziyle görüşü veya mu teziyle mezhebi, kelami açıdan mağturiyyidilikle mukayese edildiğinde o nereye tekabül eder? Tabii ehl-i sünnetin içinde midir, dışında mıdır, ona dair de yorumlarınızı bekliyorum. Ehl-i sünnet, bir sloganık bir ifade gibi gelecek ama yani İslam’ı asli kaynağına, asli haliyle öğrenmek,
bir iftikadımızı İslam’ın inzal edildiği, Hz. Peygamberin ashabı bıraktığı haliyle öğrenmek, yaşamak, idrak etmek istiyorsak, ehl-i sünnet dediğimiz, ehl-i sünnet ve cemaat terkibinin bize ifade ettiği, Peygamber Efendimizin ağzından dökülen ve ashabın ondan anladığı ve takip ettiği, o geniş kalabalık, fırka inaciye ya da Hakim-i Semerkani’nin, Akide Meddini’nin de ismi olan,
es-sevadü’l-azam, büyük kalabalık, büyük kalabalığı takip ederek anlamamız ifade ediliyor. Şimdi ehl-i sünnet de bu çatıyı oluşturan bir ifade. Ehl-i sünnet daireinin içerisine giren farklı renkler ve tonlar olabilir. Nasıl ki amelde, hanefilik, şafilik, malikilik, mezhepleri, ehl-i sünnet dairede olmakla birlikte, bir kısım meselenin izahında, aslında hükmünde ya da varlığı ve yokluğunu kabul ede değil de,
izahında ve tatbikinde farklılaşıyor olsa bile. İtikatte de aynı durum geçerli. Ehl-i sünnet belli bir kabul ve ret sınırı çiziyor. Diyor ki yani ehl-i sünnet itikadında olan her insan, şu şu şu akide esaslarını kabul etmek zorundadır. Eşyalilerle matürdeler arasında akide esaslarında hiçbir ihtilaf yoktur.
Fakat bu akide esaslarını izaha kavuşturmak noktasındaki izah malzemesinde bir ihtilaf zuhur eder. Yani bir örnek vereyim, imanda istisna diye bir mevzumuz var bizim. Müslüman mısın diye sorulduğunda, matürdeler elhamdülillah eşyaliler inşallah denmesi gerektiğini beyan ederler.
Bu itikaden birinin diğerinden haklı ya da haksız olarak birbirinden ayrılıp, birinin doğru birinin yanlış söylediği şekilde değerlendirilebilecek bir konu değil. Çünkü burada sadece, şurada diyelim masanın üzerinde bir kupa olsun, kupaya sizin baktığınız açıdan, siz kupa’nın kulpunun sağda, ben de karşıda durduğum için solda olduğunu söylüyorum.
Kabilinden izafi bir durum. Yani matürdeler kişinin kendi içinde bulunduğu hali ve duyguyu ifade etmesi gerektiğini söylüyorlar Müslüman mısın sorusuna. Kişi kendini nasıl hissediyorsa öyle cevap vermesi gerekir. Eşyalar olaya yaklaşırken Allah indindeki durumu dikkat almamız gerekir diyorlar. Yoksa biz eşyalarına desek ki sen kendini nasıl hissediyorsun, bana bunun cevabını ver. Allah indindeki durumu değil desek.
O da diyecek ki elhamdülillah ben kendimi Müslüman istiyorum. Bir eş matürde diye desek ki tamam sen kendini Müslüman olarak terakki ettin ama sen Müslüman zannediyorsun Allah bunu kabul etti mi acaba senin Müslümanlığını. O da ne diyecek ki inşallah kabul etmiştir. Yani olayın kendisi bizatihi hakiki manada bir hilaf değil, lafsi bir ihtilaf kabiliğinden çözülebilecek şeyler.
Bu diğer konularda da aslında bu şekilde toplanabilir bir özelliğe sahip ehl-i sünnet olmayı sağlayan, bizi bir çatıda buluşturan özellik de bu. Mesela bir örnek daha vereyim. Biz tekvin sıfatını müstakil bir sıfat olarak kabul ediyoruz maturidiler. Eşyalar tekvin diye bir sıfatı marlığını kabul etmiyorlar. Tekvin Allah’ın yaratması demek. Peki eşyaların kastettiği şey şu mu? Allah yaratıcı değildir. Hayır. Yani gördüğümüz her şeyi yaratanın Allah Teala olduğunu kabul etmek noktasında aramızda hiçbir ihtilaf vaki değil. Fakat bunu izah ederken yani Allah’ın sıfatları alemdeki yaratmayı nasıl meydana getirir? Biz tekvin sıfatını müstakil bir başlık altında inceliyoruz. Onlar tekvin sıfatının kudret sıfatının içerisinde ele almayı, sadece izah noktasında konuyu bu başlığın altında izah etmeyi tercih ediyorlar.
Dolayısıyla bu da kabul edilen şeyin kendisini değiştirmiyor. Sadece kabul ederken yaptığımız izahın mevkiini durumunu değiştiren bir… Bu örnekleri çoğaltabilirim ama maksat hasılı olduğu zannediyorum. Mu’u tezile kısmında… Mu’u tezile ise ehli bidat. Yani bizim kabul ettiğimiz o akide esaslarının dikine çıkıyor. Yani buralar kabul edilmesi gereken esaslardır dediğimiz esasların bir kısmını reddediyor.
Bilen bilmeyen için hocam tekrar edeyim orayı. Ehli sünneti bir daire olarak telakki edersek… Mu’u tezile olarak bir devirdeki bir şahsın görüşlerini değil bütün mu’u tezileyi tamamen her konuda dışarıda addedebilir miyiz? Yani ona göre izleyicilerimiz kafalarında düşünsün. Mu’u tezile deyince ne anlamamız gerekiyor?
Mu’u tezile itikat anlayışında 5 tane esası ilkeyi kendisine rehber edinmiş ve bütün meseleleri bu 5 ilke etrafını anlamayı tercih etmiş olanlar demektir. Evet. Osule Hamse diyoruz. Hatta Kadı Abdülcakbar’ın meşhur kitabının da ismi. İşte adalet, el menzile, beyn el menzile teyn gibi bir kısım itikadi anlayışı şekillendiren ilkeleri var. Tabii burada konuyu mu tezileye döndürmemek için hızlı geçiyorum.
Bu ilkelerle baktıkları için olayları Ehl-i Sünnetin kabul ettiği Ruhiyetullah, Şefaat, Kabir Azabı, Duzuri İsa ve Hissi Mocizeler kabiliğinden pek çok şeyi kabul etmemeyi tercih etmişler. Yani bu yaklaşımları dolayısıyla sadık kalmayı tercih ettikleri ilkeler dolayısıyla bunu tercih etmişler. Evet.
Dolayısıyla biz inanç esaslarını bir bütün olduğumuz, yani İslam’ın içerisinden ben şu kadarını kabul ediyorum, bu kadarını kabul etmiyorum, bunları kabul ediyorum, bunları reddediyorum. Olmayacağın, Ehl-i Sünnet olabilmek için, Müslüman olmak için değil, dikkat edelim. Ehl-i Sünnet olmak için bütün inanç esaslarını aynı şekilde kabul etmek icap eder.
Ama Müslüman olmak için sadece zarulatı diniye dediğimiz, mütavatir olarak intikal eden esasları kabul etmek kafidir. Yoksa biz muhtezilerin kafir olduğunu, kerramiyenin kafir olduğunu söylemiyoruz. Fakat bunlar Ehl-i Sünnet’in dikkaten nakledilmiş olan bütün haberleri kabul etmek konusunda bizimle örtüşmedikleri için Ehl-i Sünnet dairenin dışında kaldıklarını söyleyebiliyoruz.
Peki maturidilik ile muhtezilerin örtüşüyor mu bazı konularda yoksa ayrışıyor mu? Tam bunu da açacak bir ek yaparak sorayım hocam suali. Merhum Mustafa Sabri Efendi, onun böyle bir sözü var. Kader bahsinde ki kendisi evvela hayatının ilk dönemlerinde maturidiydi, sonra Mısır’a hicret ettiğinde mezhep değiştiriyor ve eşari oluyor.
Kader hususunda, meshep değiştirdikten sonraki fikrimi yoksa evvel de böyle şüpheleri var mıydı orasını bilmiyorum ama, maturidileri kastederek bunlar muhtezileden de beter. Hani Allah memur kul amir kader konusunda o derekeye getirmişlerdir diyerek, hani muhtezile ile benzeştirme bir yana kader bahsinde daha da sıkıntılı bir veçe çiziyor. Bu bağlanda da maturidilikle muhtezileyi nasıl mukayese edebiliriz? Evet, Mustafa Sabri’yi cevabın sonuna saklayayım. İlk başta maturidili-muhtezili mukayesesinin zemini üzerine bir iki kelam edeyim. Şimdi biz inanç esasları bağlamında kabul ettiklerimizle reddettiklerimizi yan yana koyduğumuzda, muhtezile ile maturidiliğin birbiriyle örtüştüğünü söyleyemeyiz.
Evet, bunu görmek isteyen, yani en kısa yoldan görmek isteyen bir insan hemen kitabı Tevhide ya da Tevlaatül Kur’an’a bakabilir. İmam maturidi, yani muhtezilenin bizim görüşümüz budur diyerek söylediği, görüşünü ifade ettiği her konuda onları reddetmiştir. Bunun tabiri caiz istisnası yok. Ben görmedim yani.
Muhtezile kendi görüşü olarak bir görüşü serdetmiş olsun da imam maturidi bu konuda muhtezile ile aynı fikir değil, onlar gibi düşünüyorum demiş olsun. Bunun tek bir istisnası yok dediğim gibi. Fakat bu peki konuşulan şey nereden neşet ediyor o zaman? Yani şuradan neşet ediyor. Biz bazen bazı kavramları müşteriyken kullanırız. Onların muhtevasını aynı doldurmasak bile kavramlar müşteriktir. Mesela muhtezile akıl kavramına, hikmet kavramına, adalet kavramına çok vurgu yapan bir mesele. Evet, maturidilik daha keza böyle. Yani Allah’ın hikmetle fiillerini işlediğini, akılın din anlayışında bir müstakil ehemmiyeti olduğunu,
adaletin önemli bir kavram olduğunu söyler. Fakat biz akıl dediğimizde, hikmet dediğimizde ve adalet dediğimizde bu gibi kavramları kullandığımızda, bunların hiçbir tanesinin içini muhtezilerin doldurduğu gibi doldurmuyoruz aslında. Yani kavramlar müşterik olunca, vardığımız neticeler de müşterik zannediliyor.
Buralardan ötürü de bir yanılgı ya da istismar. Cahilane gerçekleştirenler yanılmış oluyor. Kasıtlı yapanlar istismar ediyor. Belki muhtezile olduğunu söylese, görüşlerini ikrar etse, kabul görmeyeceğinin farkında olduğu için bunu maturidi gibi, maske gibi kullanıyor. Tabii yani toplum nezdinde mutemer bir şeye kendisi yaslanmış oluyor. Orada bir meşhuriyet zeminini kazanmış ve söylemlerine bu meşrulukla devam etmiş oluyor. Bunu bir istismar faaliyetine döndürüyor. Dolayısıyla bu faaliyet üzerinden ilerlenebiliyor. Bizim yani ne büyük günah üzere ölen, tövbe etmeden ölürse mutlaka cehennemliktir. Ne müminle kafir arasında fasıklık mertebesini kabul etmemiz diye bir durum. Ne ruyetullah inkarı, ne şefaat inkarı.
Herhangi bir maturidi alimin kitabını da göremeyiz. Maturidi alimlerin eserleri ortada. Birisi çıkıp şunu yapabilir yani çok basit şeyler aslında bunlar. Yani tamam biz o kadar söyledik bunları konuştuk da havada kalıyor. Bu işte somut örneği. İşte maturidi alim Necmettin Nesefî, Akidemeddin burada. Bak inkar ediyor kardeşim kabir azabını, şefaati, ne bileyim ruyetullahı, aklınıza gelecek herhangi nüzul insan. İnkar ediyorlar, yok yok diyorlar, biz kabul etmiyoruz. Bunu gösterebilirler yani.
Yani malzemesi olmayan, kitabı olmayan, alimi olmayan bir mezhem üzerinden farazi konuşuyormuşuz gibi olduğunda ben aslında meselenin niye bu kadar kayganlaştığını anlayamıyorum. Yani sanki gizli bir örgüt üzerinden konuşuyormuşuz gibi bir intibaya kapılıyorum. Halbuki alimler ve eserler ortadadır. Birileri herhangi bir iddiada bulunduğunda bunun somut bir karşılığını bekleriz. İlmi olan budur. Siz iddiada bulunuyorsanız aynı zamanda muhtezileyle maturidinin örtüştüğünü gösteren
maturidi alimlerin eserlerine somut, böyle yoruma, kaçamak zorlama çıkarmalara değil de açık bir şekilde ortaya koymanız beklenir. Mustafa Sabri üzerine dönersek, o irade bahsi biraz netameli bir alan. Çok teknik bahseleri yine sarkmadan irade-i cüzdiye meselesi çünkü malumunuz olduğu üzere tarihten bugüne tartışlanma mesele.
Ben şimdi bu oturumda bunu cevaplayayım ve ortadan sorun hallolsun deme şansımız yok yani. Mustafa Sabri efendi, Mevkı Fulbeşer Tahta Sultanül Kader isimli eserinde, Zahid Kevser ile de bir bu konuda malumunuz yazışmaları var, bir cevaplaşmaları var. Zahid Kevser’i de bu konuda El İstipsar isimli bir eser tehlif ediyor Mustafa Sabri’ye cevaben.
Mustafa Sabri dünyada, bu ülkemizde yani yaşanan siyasi buhran döneminde, Şeyhülislam makamını haiz bir isim olarak Kevser’inin değerlendirmesini paylaşıyor. Elinden gelen gayreti gösterdiği, fark ettiği bir kısım menfi hadiseler dolayısıyla.
Yani bir kısım insanların Sultan Mahdettin’e yakınlaşarak bir kısım imkanlar elde edeceğinden, bunları kötüye kullanacağından, artık keramet diyelim artık ileri görüştü, diyelim her neyse, sezdiğini anlıyoruz. Bu konuda çeşitli girişimlerde bulunmuş. Hayatı boyunca mücadele etmiş, hicret döneminde de bu işler kötüye gittiğinde, kendi sözü gerçekleşmediğinde, mücadelesi akamete uğradığında, yine de pes etmemiş. Daha sonra malumunda işte gazete çıkartmış, sivil mücadeleye dönmüş, resmi faaliyetlerden uzaklaştıktan sonra. Uzun uğraşlar sonunda bakmış ki olan oldu biten bitti. Yani ne kadar anlattıysa, dil döktüyse, yazdıysa, çizdiyse kimsenin üzerinde tesir olmamış tabir caizse. Yani büyük kalabalıklar bu hareketin peşinden gitmeye, bunu tapdir etmeye devam etmiş. Dolayısıyla Mustafa Sabri, insanın faaliyetlerinin, çevserin yine izahıyla, bu sosyallarda, hayatta yaşadığı bütün gayrete rağmen hiçbir karşılık alamamasının bir neticesi olarak, üzüntüsü ve neticesi olarak, insanın gayretlerinin aslında Allah Teala’nın takdiri karşısında hiçbir ehemmiyeti olmadığı duygusuna kapılarak, ondan sonra kelami anlayışını eşyare istikamete doğru döndürmeye başlamış.
Yaşanan hallerin insanların üzerinde tabi ki de etkisi var. Bu şey. Ama bütün meseleyi buraya yükleyip, yani çevserinin yaptığı gibi buraya yükleyip, Mustafa Sabri’nin ilmi cephesini yani duygusallığa mağlub olmuştur diye düşünmek de tek başına sahte olmayacaktır. Ama bunu göz ardı etmemek lazım. Bu önemli bir kalite. Çünkü gerçekten yaşanan hadiseleri dikkat aldığımızda yani hani dini müesseselerin ilgasına, hilafetin ilgasına, Türkçe kuran hareketine mesela yaşanan şeyleri hafızamızda tacir edilmişte, belki de İslam tarihinde işi görülmemiş hadiseler. Bir dönüşümün süreci, bir buhran ve ciddi kıyımlar var.
İnsanlar mağduriyetler, mazlumiyetler yaşıyor filan. Böyle bir şey içerisinde dertli bir adam çırpınıyor. Yani nereden bir şey kurtarabilirim. Yangından kurtarılacaklar eşyası. Ama kimin sözü geçecekse, tesir olacaksa konuşuyor, gayret ediyor. Kimsede bir tesir yok. Tam tersine herkes yıkımın peşinde onu takdir ediyor.
İlmen’de yani Kevser ile arasındaki bu süreçte Zahidef sendi ilk başta şöyle bir metod izliyor. Bu önemli bir girişimdi bence. İlk başta cevabı kitabını yazmadan evvel Mustafa Sabri Efendi’ye Beyazzade Ahmet Efendi’nin kelam metnini mağduriyet eser. Sonra İmam Azam Ebu Hanife’nin akide metnilerini tek tek neşrediyor, tahkikli.
İşte bir kısım mağduriyetin kelamcılığın eserlerini neşrediyor. Ve bunları İmam, çünkü ikisi de Mısır’da yaşıyor o dönemde. Yani İmam Mustafa Sabri Efendi’nin tekrar gündemine sokmak istiyor. Bunları tekrar hatırlatıp oradaki tartışmaları, izahatları tekrar gündemine sokarak Mustafa Sabri Efendi’nin o ilmi anlamda da, duygusal anlamda da geçirdiği o düşünce dönüşümünü
tabiri caizse toparlamak istiyor. Öyle bir girişimde bulunuyor. Mağduridileri kendi dilinden aklamaya çalışıyor. Yani hani muhtezileye yakın değiller, bunlar muhtezileyi zenmeden, muhtezileyi bidat gören, bunu açık ceddetlere eden, onlara itirazda bulunan insanlar deyip bunun örneklerini koyan metniler neşrediyor. İstihbisada da aslında bunu tekrar ifade ediyor.
Dolayısıyla Mustafa Sabri Efendi’nin bu ifadesini, yani bu gibi muhtezileyle yakınlaştığını söyleyen ifadesini, yani zahiri planda ikisi de iradeye çok bir ehemmiyet vermeye başlıyor anlamını da anlayıp ama hakikatte onun da böyle düşündüğünü düşünmemek istiyordu. Ben böyle tevil ediyorum. Yoksa hakikatte gerçekten mağduride alimlerin metnileri ortada.
Biz İmam Mahdudan itibaren irade meselesini izaha kavuşturmuş olan herhangi bir alimin
muhtezileyi zenmetmeden irade meselesini kapattığını görmüyoruz.
İlk Yorumu Siz Yapın