"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mevlana’dan Öğütler – Emin Işık [19.12.2017]

Mevlana’dan Öğütler – Emin Işık [19.12.2017]

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Bea68rCZVcU.

Müzik Bismillahirrahmanirrahim. Peygamberimiz, efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem. Birlü cümle Peygamberân-ı Âzâme ve Rasul-ü Fikâm aleyhibûn, sallâvaetü ve sallâm. Efendilerimizin,
Ezvâci Tahirâtın, Ehl-i Beyti Mustafa’nın, evlâd-ı resûlün, eshâb-ı resûlün, etbâg-ı resûlün, din, millet, memleket, vatan, ilim yoluna hizmet etmiş ve tarihe mal olmuş bütün büyüklerimizin, şehitlerimizin, gâzilerimizin, atalarımızın, bil cümle Pirân-ı Âzâm’ın ve dervişân-ı kirâm’ın, kâssaten Mevlân-ı Celâleddin-i Rûmî, federi-alileri, sultan-ı ulema, Bahâuddin-i Velet, Burhaneddin-i Muhakkıki-tirbîzi, Şems-i Tebrizî, Salaheddin-i Zerkûb, Hüsameddin-i Çelebi, Sultan-ı Velet, Ulu Arif Çelebi ve bil cümle Çelebi’nin, Kâm-ı Şân’ın, Dervişân’ın, Mesnevi şârihlerinden, Ankaravi hadretlerinin,
Bosnevi hadretlerinin, Vursavi hadretlerinin, Abidin Paşa’nın, Kenan Rufayi beyin, Ahmet Avni Konuk beyin, Şefikcan hocamızın, Mütad Bahari beyin, Selman Dedenin ve eserinden istifade ettiğimiz Tahirul Mevlevi hadretlerinin, bil cümle Kâm-ı Şân’ın, Dervişân’ın, Arifân’ın, diğer hocalarımızdan, üsadlarımızdan, üzerimizde hakkı bulunan, ümmeti Muhammed’den, âhirete gidenlerin, ana baba, akrabai talukatımızdan, abav ve ecdadımızdan, âhirete gidenlerin, kâfesinin ruhları için, bil cümle ehli iman-ı rûvâhi için, rızâen lillâh, El-Fâtiha. Edeb-i Allah ve Edeb-i Şeytan. Elhamdulillâhi Rabbil-Alamin ve Rahmen ve Rahim ve Malik, Yavm-ı Deyyid-i Yağmur ve Rahmet. Ehdena sırrata l-Mustakim, sırrata l-Leydi’ne ve el-Hadidine ve el-Mu’tab’i, ve el-Hadidine ve el-Buhâni’ne ve el-Amin.
Tu megu mâra bedân, şehbâr nîst, bâ kerîmân kârhâ düşvâr nîst. Huzûrâ varmak için bende taqât yok deme, büyüklerle iş görmek zor değildir, gam yeme. Bugün başka bir konuya geçeceğiz. Peygamberlerin sıradan insan olmadığını,
bize Peygamberlerin sıradan insanlar olmadığını anlatan bir bölüm. Bu da bir hikaye ile başlıyor. O hikayenin sonunda da Hazreti Mevlana söyleyeceklerini söylüyor, nasihatlerini dile getiriyor. Bakkal ile tuğtinin hikayesi. Vakti ile diyor bir bakkal vardı, onun bir de tuğti kuşu vardı. Tuğti kuşu papağan. Güzel sesliydi, yeşil renkliydi, güzel söz söylerdi. Öyle bir hayvandı. Tuğti, papağan, tuğti gibi, papağan gibi bazı kuşların ufak tefek söz söyledikleri biliniyor. Fakat onların o sözleri söylemeleri anladıklarından dolayı değildir.
İşittikleri sesi aynen taklit etmek kabiliyetinde olduklarındandır. Bu kuşlara söz öğretmek için kafeslerinin karşısına bir ayna koyup aynanın arkasından söz söylerlermiş. Tuğti aynada aksini görünce onu başka bir kuş zanneder, işittiği sözü aynen o kuş gibi söylüyor.
Onu taklit ederek o kelimeleri öğrenmeye çalışırmış. Hafız Şirazi işte diyor, beni tuğti gibi ayna karşısına koydular, Üstad-ı Ezelî yani Cenab-ı Hak her neyi söyletiyorsa ben onu söylüyorum demiş. Hazreti Mevlana da öyle, bütün peygamberler de öyle. Mesela Peygamberimize yazılmıştır,
Tuğti-i mucize-güyem her ne desem laf değil. Diye, ve ma yantiqu anil heva, in huve illa vahyin yuhâ. O kendi yanından konuşmaz, o ne söylemişse Allah sözüdür, aldığı vahyi dile getirir. Kul işte şey de, ve ma yantiqu anil heva diyor, kendi hevasından söylüyor, yaptıkları da Allah’ın emriyle, söyledikleri de Allah’ın emriyle. Yaptıklarının Allah’ın emriyle olduğunu, Hızır Aleyhisselam Hazreti Musa’ya öğretiyor. ve ma fâltıhu an emri diyor, bütün bu yaptıklarımı kendi yanımdan yapmadım diyor, kendi işim olarak yapmadım diyor. Allah öyle emrettiği için. İşte Fatih’in küçük kardeşi, Sultan Cem’in bir şeyi varmış, Tuğti’siz Papağanı,
kendisine öğretilen, Allahu yansur Cem duasını tekrarlar dururum. Allahu yansur Cem, ey Allah’ım, Cem’e yardım et. Tabi Cem sonra işte şey oldu, kaçtı gitti şeylerin yerine düştü, Malta şövalyelerinin yerine düştü, Papa’ya şey rehin verildi falan etti, uzun bir hikaye, tarihte yazdığı gibi. Sonra tabi Sultan Cem şey edince,
vefat edince, o kuşu şey alıyor, Beyazıt Han, Sultan Beyazıt alıyor, Allahu yersham Cem duasını buna öğretin demiş, o kuş ondan sonra da hep, Allahu yersham Cem, ey Allah’ım, Cem’e rahmet et diye, söylemeye başlamış. Önceden yansur Cem diyor, Cem’e yardım et diyen kuş, sonradan Allah’ım rahmet et diye yalvarmaya başlamış.
Dükkanda bekçilik ederdi o kuş, çarşıdaki esnaf ve tüccaralar nükteler söyler, insanlarla konuşurdu, tuti’lere mahsus ötüşü, üstade neydi, yani iyice öğrenmişti o söyleri, kelimeleri. Efendisi bir gün eve gitmişti, tuti dükkana nazaret ediyordu, yani bakıyordu kafesten, bir kedi fare yakalamak için,
birdenbire dükkana atıldı. Tuti de can korkusundan sıçradı, dükkanın bir köşesine kaçtı, lakin gülyagi şişelerini devirdi, şişeler döküldü. Bakkal değil de burada attar demesi lazımdı şeyin, tercüme edenin, yani burada bakkali demiş, metinde de bakkali, çünkü bakkaldaki gülyagi şişeleri olmaz, attarda olur.
Evet, işte neyse yani, işte bazen şey olur tabii. Efendi Sevdan geldi, baktı ki dükkanda bütün şişeler kırılmış, her tarafa gülyagi dökülmüş yerlere kadar, dükkan yağ içinde, elbisesi de yağ bulanmış, tuti’nin yaptığını anlamış, başına vurup tüylerini dökmüş, kafasını kel haline getirmiş, iyice dövmüş yani, pataklamış tuti’yi. Tuti birkaç gün konuşmayı kesmiş, bakkal da yaptığına pişman olmuş, ah etmeye başlamış, demiş ki bakkal sakalını yoluyor, eyvah, nimet güneşin bulut altına girdi diyordu. Niye küstürdük bu kışı, niye bu kadar üzdük? Elim kırılsaydı da, o tatlı dilli tuti’nin başına vurmasaydım, nasıl da vurdum diye teessüf ediyordu,
üzülüyordum. Kuşunun söylemesini bulmak için, yani tuti’yi tekrar konuşturmak için, fakirlere hediyeler dağıttı, sadakalar verdi, adaklar adadı, üç gün, üç gece sonra bakkal dükkanda hayran ve ağlamaklı bir halde oturuyordu ki, bu kuş ne vakit söyleyecek, ne vakit tekrar ötmeye başlayacak diye,
binlerce gam ve keder ile vakit geçiriyordu. Tuti, söze başlasın diye ona türlü türlü acayip ve garip şakalar yapıyordu, şeyler gösteriyordu. Başı çıplak bir derviş geçti, kapının önünden. Tuti onu görünce, kafası tas ve leyen gibi cas çavlaktı, tas gibi cas çavlaktı diyor.
Saçları dökülmüş bir derviş, cevlaqi derler onlara, cevlaqi, o bir şeydir, kalenderi meshebi tarikatının bir bölümüdür. Hatta onlar kirpiklerini, kaşlarını da tıraş ederler, sakallarını da keserler, öyle bir şey, tevazu için, mahviyet için. O sırada Tuti dile geldi, eyy falan diye seslendi dervişe,
ey kel, neden kellere karıştın? Yoksa sen de mi şişeden yağları döktün? Seni de mi efendim benim gibi dövdü dedi. Şimdi bu tabi gülünç bir hikaye, şimdi buradan mana çıkaracak Hz. Mevlana. Tuti’nin aba sahibi dervişi kendi gibi sanmasından ve nefsine kıyas etmesinden, herkes gülmeye başladı, konuştu ve dedi,
cevlaqi Türkçe bir kelimedir, çıplak manasına gelir, bazen cas-cevlaq diye tekit olunur, bu sahir-ül mevlevin yani şerh yapanın. Bu umumi manasından başka bir de hususiyeti vardır ki, başı saçsız demektir, cevlaqi serbüren, selbürehne terkibinde cevlaqi işte bu cevlaq yani saçsız manasınadır. Geçen dervişin cevlaklığının tabi olmak ihtimali olduğu gibi, melamet meslekine sülüki dolayısıyla çağır darp yapmış olmasından ileri gelmiş olmak imkanı da vardır, ihtimali de vardır diyor. Çağır darp, saçın, kaşın, bıyığın ve sakalın dört şeyin yolunması demektir. Çağır dört demektir. Evvela saç, kaş, bıyık ve sakal.
Tıraş edilmesidir ki, şöhretten ve halkın teveccühünden uzak kalmak, yahut neşeyi emmarayı ve gururu kırmak için melamete sülük edenler bunu yaparlarmış, vaktiyle yapılmış, yaşanmış bir hayat. Şimdi herkes gösteriş ve olduğundan daha büyük görünmeye çalışıyor. Eskiden herkes olduğundan daha küçük görünmeye çalışırdı.
Şimdi herkes olduğundan daha büyük görünmeye çalışıyor. Adam şey, küçük bir tezgahı vardır, kendisini şey, büyük market sahibi gibi tanıtmaya çalışır falan. Öyle maalesef. Halk arasında meşhur olmak ve onların hürmetini kazanmak, seyri sülükte pek sağlam bir benttir ki,
maalesef ile ilerlemesine mani olur. Şöhret engeldir, servet engeldir, nimet engeldir, kibir engeldir, hepsi. Allah rızasının önünde birtakım setlerdir işte. Rütbe dahi, onu size söyleyeyim, profesörden, doktordan falan şey olmaz, öyle evliya falan olmaz. Çünkü onlar hastanelerde yarı tanrı gibi dolaşırlar. Hemşireden olur, hasta bakıcıdan olur, ezik sınıftan olur. Söyleyim, subaydan zor olur. Muazzam subaylardan, generallerden, amirallerden falan. Baş çavuştan olabilir, on başıdan olabilir. Çünkü onlar ikinci sınıf. Her bakımdan öyledir yani. Sadece misal olsun diye. Yoksa generalleri küçük düşürmek ya da doktorlara kin duyduğumdan dolayı böyle söylenmiyorum. Öyle bir şey yok, kimseye kinimiz yok. Ama kendini beğenmiş, bir yerde halk tarafından işte yükse, büyük görülen kimselerde öyle evliya falan filan olmak gibi bir şey yok yani öyle. Kolay kolay olur. Ama çok içlerinde kabiliyetli olanlar vardır. Bütün rütbeyi, şöhreti, serveti hepsini bir tarafa atıp Allah yoluna sürük edenler de vardır. O zaman başkadır. Onlar da çok azdır tabi. Eskiden öylede vardır mesela. İdi. Mesela Neyzen Yusuf Paşa var. Neyzen. Hem paşa hem Neyzen. Düşünebiliyor musunuz? Çok çok var öyle. Fakat bu benlikten kurtulmak bahanesiyle bu meşrebi istismar edenler de çoktur. Her şeyin istismarı vardır. Diyor ki benlikten kurtulmak için bunu hakiki samimiyetle yapan dervişler de vardır.
Onları taklit edip kendini kalenderi gibi yahut da melami gibi göstermek isteyen sahtekarlar da vardır. Onların da derdi başka. İşte sadaka topmayı falan edip falan bir şeyler yapmaktır. El altından saman altından su yürütmektir. Her şeyin mesleğin sahtesi vardır, taklidi vardır. Derenler ezan okunuyor. Camiye gidelim mi denildi mi istek şarttır derler.
Bizde o istek hak verir derler. Henüz daha o mertebeye gelmedik derler. Dem çekmek haram değil mi? Neden içiyorsun denilince de istek haktır. Hakkın isteğini yerine getirmek gerekmez mi diye kendi şehveni yahut da günah arzularını bir de hakka şey ederler, transfer ederler. Yani Allah böyle istiyor. Ne yapalım şimdi? Şarap ismenizi o istiyor. Biz de emri yerine getiriyoruz. Yahut onun rızasını, arzusunu yerine getiriyoruz gibi. Yok böyle bir şey. Bu bir Allah’a iftiradır. Allah kötülüğe emretmemiştir. Hep kötülükten sakınmamızı emretmiştir. Şarap içmek Allah’ın razı olacağı bir şey olsaydı baştan haram kılmazdı zaten. İçin derdi bol bol. Ben şarap içenleri seviyorum derdi. Evet. Feştenibuh diyor zaten. İçtina beni, uzak durun diyor.
Sakının diyor. Evet. Ama böyle kendi yaptığını da, zaten kimse yaptığı suçu kendi üstüne almaz. Çok yiğit insanların işidir. Ben bunu yaptım. Evet bu benim suçumdur, bu benim kusurumdur diye. Onu söylemeyelimek için çok karakter sahibi, yüksek secyeli, çok yiğit insanlar olması, ruhen çok mert ve yiğit insanlar olması lazım. Kusuru itiraf etmek. Hep başkasına atarız. Sebebi dışarıda ararız. Çocuk ayağı takılır, taşa düşer. Taş beni düşürdü der. Benim ayağım takıldı, düşürdü der. Çocuklar top oynarken camı kırarlar. Biz camı kırdık demezler. Hocam cam kırıldı. Kim kırdı lan? Söylemezler. Yaşadık biz, ben okuldan geliyorum. Çocuklar nasıl birbirlerini korurlar? Bilmiyoruz hocam kim kırılmış falan. Bu cam kırılmış.
Lan bu sabahlayın sapasağlamdır. Bu camı biriniz kırdınız işte. Açıkça ben kırdım diye söylesene. Yok. Çekinir söyle. İşte her diyor ki, şey kabahat… Kabahat kız olsa etseler gelin, acaba gerdeğe giren olur mu diyor. Yazın isterseniz. Bu bizim Türkçe ata sözümüzdür.
Kabahat kız olsa etseler gelin, acaba gerdeğe giren olur mu diyor. Yani o kabahat üstlenen, evet ben bu işi kabul ediyorum diyen, pek yiğit kişi çıkmaz. Bütün alem bu kıyası nefsi sebebiyle sapıttı diyor. Hz. Mevlana işte bu hikayenin sonu mu?
Kuş aklıyla bakarsan öyle görürsün işte. Papagan aklıyla bakarsan bütün kelleri, efendisi dövmüş de kel etmiş gibi görürsün. O da gülyağını döktüğü için yapılmış zannedersin. Çünkü tek boyuttan bakıyor. O gülyağı şişelerini döktü, başı kel oldu. Her kelin gülyağı şişesi döktüğünü zanneder falan. Bütün alem bu kıyası nefsi sebebiyle kendini…
Kıyası nefsi sebebiyle kendini zannederek yoldan çıktı diyor. Ebdâli ilâhiden yani Allah’ın seçkin kullarından başka herkes diyor bu yolda sapıttı. Sadece âgâh olanlar, arif-i billah olanlar,
böyle kendilerine kıyas etmediler peygamberlerin. Onların yeri başkadır. Biz onların kölesi bile olamayız. Hazreti İsa bile bakın İncil’de. O gelecek olan Faraqlit’in diyor ben ayakkabılarını bağlamaya layık değilim diyor. İncil’de. Ama onu İncil’deki bu sözü, peygamber efendimiz için, Hazreti İsa’nın peygamber efendimiz için söylediği bu sözü,
Hazreti Yahya’ya mal ederek İsa için söylemiş gibi gösteriyorlar. Halbuki eski metinlerde, iş Hazreti İsa tarafından söylenmiştir o cümle. Ben o gelecek olan, benden sonra gelecek olan Faraqlit’in diyor, ayakkabılarını bağlamaya layık değilim. Ben daha size birçok şey söyleyecektim ama şimdi anlayamazsınız. O gelince size benim söylemek istediğim her şeyi söyleyecek diyor. Benim söylemek isteyip de söylemediğim her şeyi size o söyleyecek diyor. O geldiği zaman onun tarafını tutun diyor. Kendi ümmetine de şey bu, vasiyeti bu Hazreti İsa’nın. İncil’de. Yuhanne İncil’inin 20. şeyidir, ayetidir, bölümü. Küçük küçük bölümlerdir o. Yuhanne İncil’inde Faraqlit. Onu değiştirdiler şimdi. Faraqlit kelimesini kaldırdılar.
Faraqlit kelimesinin eski latince’deki manası Ahmet manasına geliyor. Ve ayette zaten, يَأْتِي مِنْ بَعْدِسْ مُهُ اَحْمَدٌ diyor Hazreti İsa. Benden sonra Ahmet adıyla bir peygamber gelecektir diyor. Peygamber efendimizin yeryüzündeki adı Muhammed, melekler arasındaki, ruhani alemdeki adı Ahmet’tir. Evet, evet.
Ah, ah, onu anlamak mümkün değil. Mümkün değil. Hele bizim gibi. Nereden? Bu gittikçe onun şeyinden, sünnetinden, dininden, şeriatından uzaklaşıyoruz. Tasavvuf ehli şeriat düşmanlığı yapıyor. Şeriatçılarda teşhis tasavvuf düşmanlığı yapıyor. Ta oraya kadar girmiştir.
İmam-ı Rabbani diyor ki, şeriatla tarikat kıl kadar birbirinden farklı değildir diyor. Farkı yoktur diyor. Şeriat, çerçevedir. Tarikat onun içindeki maneviyattır işte. O orada bulunur. Hazreti Mevlana diyor ki, o aşk-ı ilahi dediğimiz kevser şarabı, aşk-ı ilahi dediğimiz kevser şarabı taqva küpünde bulunur diyor. Onu orada bulacaksın.
Başka yerde yoktur. Taqva ehli olursan, aşk ehli olursun. Taqvayı bırakıp, ibadeti bırakıp, bilmem, ikhlası bırakıp, böyle tasavvuf olmaz. Abdetsiz şimdi şeye çıkıyorlar. Semağa çıkıyorlar. Semağ zikirdir, ibadettir. Abdetsiz çıkılır, oraya herkes abdest alıp çıkması lazım.
Cenab-ı et bile çıkanlar var belki bilmiyorum ama kimsenin günahını almayalım. İnsanların yarısı Cenab-ı et dolaşıyor zaten. Ondan sonradan niye bereket yok diyor, niye paranın kıymeti yok? Peygamber efendimiz’e bir sahabeden birisi geliyor. Diyor ki, Ya Rasulallah, ben çok geçim sıkıntısı çekiyorum. Ne iş yapsam gelirim, harcamalarıma yetmiyor, ihtiyaçlarımı karşılamıyor. Ne yapayım diyor, işte burada kitapta var. Peygamber efendimiz diyor ki, abdetsiz dolaşma diyor. İçinizde geçim sıkıntısı çeken varsa, bu Peygamberin tavsiyesi sadece o sahabeye değil. Kıyamete kadar gelecek bütün ümmete. Eğer böyle kazancınız gelirinize yetmiyorsa, bereket eksikliğidir o. Abdetsiz olma, abdetsiz dolaşma. Namaz abdestinden bahsediyor. Ümmetin yarısı Cenab-ı et dolaşıyor, bırak namaz abdestini. Evet siz bir şey söylediniz. Hayır, sema etmiştir Mevlana, çok sema etmiştir. Ama Mevlana’nın sema, bu sema değil. Aşka gelip coştuğu zaman kalkıp dönüyor. Futbol maç seyrediyoruz, gol atan futbolcuda takla atıyor havada. Bu bir sevinç işaretidir. Öyle bir coşku geliyor içine ki. Ama bu sistematik dediğimiz, şimdiki bu usulüne erkanına uygun olarak birbirini selamlayarak işte birbirine şey ederek
bu adab ve erkan içerisindeki bu sema, Sultan Veled’den sonra, işte demin ismini andığım, şey Ulu Arif Çelebi’nin koyduğu düzendir. Sultan Veled babasıyla beraber. Sultan Veled Mevlana’nın oğlu. Mademki dediler sema yapacağız, şuna bir usul getirelim. Şöyle bir başlangıç olsun. İşte neylerin içtiğinde daha çok ney ve zaten o zaman şimdiki gibi keman vesaire falan yok.
O çalan da azdır. Şey, Rebap var. Ney var? O kadar. O zaman. Evet. Efendim? Çok sonra, çok sonra. Hazreti Mevlana 1273’te vefat etti. Sultan Veled’in vefatı, Sultan Veled’den önce şey var, Hüsamettin Çelebi var. Aşağı yukarı yirmi sene Hüsamettin Çelebi’nin şey var. Sultan Veled’in vefatı 1305’tir. Ulu Arif Çelebi de Sultan Veled’in oğlu. Tek oğlu var zaten. On beşe yakın çocuğu olmuş. Hepsi iki üç yaşındayken ölmüş böyle küçük yaşlardayken. Ölmüş, ölmüş, ölmüş de Fatıma, Hüsamettin Çelebi’nin şeyi, pardon Hüsamettin Çelebi diyorum.
Salahaddin-i Zerkub’un kızıdır. Yani Hazreti Mevlana’nın gelini Salahaddin-i Zerkub’un, kuyumcu Salahaddin’in kızıdır. Fatıma adında. Onun oğlunu aldı. Onun da çocukları hep küçük yaşta öldü, öldü. Bir tane işte Ulu Arif Çelebi dediğimiz. O Arif Çelebi kaldı, oğlan kaldı. En son çocuğu. Ondan sonra da çocuk olmadı zaten.
Hazreti Mevlana bir hikaye anlatıyor. Çok üzülüyor tabii. O da çocukları çok severmiş. Yine böyle çocuklarını çok kaybetmiş. Küçük yaşta benim kayınvalidem de öyle. Dört beş tane çocuk kaybetmiş. Ondan sonra şimdi ki benim eşim dünyaya gelmiş. Ona da Şükriyadını koymuşlar şey için. Şükür olsun diye falan. İşte bize ya Dursun koyarlar.
Yakut işte ona benzer isimler vardır. Böyle bunun gibi yörkü vaktiyle bir kadın vardı. Çok çocuk yaptı. Fakat çocukları hep böyle küçük yaşta vefat etti. Hiç birisi iki yaşının üstüne geçmedi. Çok üzülmüş, ağlamış. Demiş, Ya Rabbi ben çocukları çok severim ama.
Bana bir tane çocuk bu kadar çocuk yaptın. Bir tanesini bile bağışlamadın. Diye böyle deyince o gece rüya görmüş. Rüyasında kendisini cennette görüyor. Bakıyor ki böyle on beş yirmi tane çocuk. Çimenlikler üzerinde gülüp oynuyorlar. Şakır şakır kahkahalar, oyunlar, eğlenciler böyle şeyler. Çimenlikte üstlerinde de şeyler var huriler. Onlara nazaret ediyorlar bakıcılar.
O kadın diyor ki rüyayı gören rüyasında. Aa bunlar kim diyorlar? Diyorlar ki bunlar işte senin çocukların. Küçük yaşta ölen çocukların hepsi böyle. Sen küçük yaşta ölen çocukları çok severdin. Çok severdin. Allah senin sevdiğin için onları hep çocuk olarak sana cennette tekrar ihsan edecek diye. Onu çocuk yaşta aldılar. Kalsalardı orada büyüyüp kazıp kadar adam olacaklardı. Çocuklukları gideceklerdi. Ama burada onlar hep çocuk olarak seni bekliyorlar diyorlar. Annelerini bekliyorlar. Bunu Hazreti Mevlana anlatıyor bu hikayeyi. Bunu gelini için yazmıştır. Gelini teselli etmek için yazmıştır. Bu mesneviye onun için girmiştir yani. Bu hikayelerin de arka planı vardır.
Evet. Ya şunun bunu herkes bir şeyler söylüyor ki. Mevlana’yı anlamak istiyorsan okuyacaksın kim olduğunu kardeşim. İşte orada kitapları var. Bütün dünya okuyor şimdi merak etme. En çok Amerika’da okunuyor Mevlana. Rumi diye. Ondan sonra İngiltere’de okuyorlar. Onun tercümesini yaptı. Nikolson diye bir adam şarkıyaçı. Yirmi senesini verdi. Bütün işi gücü ilmi yazarlığı çalışmayı her şeyi bir tarafa bıraktı. Mesnevi üzerinde çalıştı ve mesneviyi yirmi senede İngilizceye tercüme etti. Nikolson. En son öleceği zaman da şunu söylüyor. Ah Mevlana sen haklıymışsın diyor. Evet. Sen haklıymışsın diyor. Okuyan hayran okumayan düşman. Bilmediğin her şeye düşmansın zaten.
Sen de olmayan şeye düşmansın. Şunun bunun lafıyla falan olacak şey değil. Ben de size benim söylediklerime inanın demiyorum. Açın okuyun kardeşim. Onun için kitaptan ders yapıyoruz. Havadan yapmıyoruz. Etmiyorum. Sonra sor. Sonra bitsin ki. Bir şey söyledin. Bak yarım saat konuştuk. Bir şey daha söylersen ders gider. Biraz şeyini usule riayet edeceğiz.
Adap denilen bir şey var. Kusura bakma. Hemen rak lak lak böyle ikide bir kesecek olduktan sonra. Ben senin sonra dışarı çık derim. Şey yani stadyumda da öyle. Hakem baktı ki teknik direktör fazla hemen gönderiyor dışarıya. Soracaklarınızı. Dersten sonra sorabilirsiniz.
Hatta ders dışı şeyleri de sorabilirsiniz. Aklınıza ne gelirse sorabilirsiniz. Ben açım. Biliyorsam söylerim. Bilmiyorsam bilmiyorum. Bu kadar. Buraya allamelik yapmaya gelmedik. Bu kadar efendim. Sağ olun. Teşekkür ederim. Bütün alem bu kıyası nefse bebiyle sapıttı. Sadece agah olanlar kurtuldular. Şimdi peygamberlerle bize peygamberler kim? Peygamberlerin meziyetleri özellikleri nedir? Onu tanıtacak Hazreti Mevlana. O zaman peygamberlerin bizim gibi insan olmadığını anlayacağız. Peygamberlerle eşitlik davasına kalkıştılar.
Ve nileri de kendileri gibi peygamberin varisi olan evliya’yı da kendileri gibi sıradan insanlar sandılar. Ne evliya ne enbiya bizim gibi sıradan insanlar değiller. Onlara Allah başka türlü ihsanlarda bulunmuştur. Manevi ikramlarda bulunmuştur. İnşallah bize de buludur. Onu bekliyoruz. Dayık olursan sana da verirler.
Evet. İşte biz de insanız. Onlar da insan. Biz de yeme yeme uyumaya mecburuz. Onlar da yiyorlar uyuyorlar. Çarşıda doluldu dolaşıyorlar. İşte şeyde. Mâlihâzâr Rasûl. Furkan Sûresinde. Furkan Sûresinin ikinci sayfasında. Mâlihâzâr Rasûl. Bu resul bu peygamber dediğiniz nedir? Ne oluyor? Ya kulut taam yemek yiyor.
Ve yemşi fil esvaç çarşıda pazarda sokakta bizim gibi alışveriş yapıyor. Dönüp dolaşıyor. Yemşiyi yürümek fil esvaç dediler. Körlüklerinden şunu bilmediler ki. Arada ucu bucağı bulunmaz büyük bir fark vardır. Ve büyük bir uzun bir mesafe vardır diyor. Hazreti Mevla’nın.
Gaflet sahiplerinin peygamberleri ve velileri kendileri gibi sanmalarını Kur’an-ı Kerim haber veriyor zaten. Bu nasıl peygamber? Bizim gibi yemek yiyor. Çarşıda pazarda gezip dolaşıyor dediler. Mâ entum illâ beşerûn mislûne. Siz hiçbir şey değilsiniz. Bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz dediler. Vemâ enzeler rahmânu minşeyir inentum illâ tekzibûn. Size de Allah, Rahman olan Allah bir şey indirmiş göndermiş değildir. Vahiy falan. İnentum illâ tekzibûn. Siz sadece yalan söylüyorsunuz diyorlar. Yasin Suresinde bu da biliyorsunuz. Siz de ancak bizim gibi insanlarsınız. Allah kitap diye bir şey inzal etmemiş.
Ve sizin vasıtanızla göndermemiştir. Siz yalancılardan başka bir şey değilsiniz diye yalan istat ettikleri, Kur’an’ımız ettiklerini Kur’an bildiriyor bize. Aradaki büyük farkı görmenin manevi körlükten ileri geldiğini ve sapıklığın bu cihetten zuhur ettiğini de Hazreti Mevlânâ anlatıyor. Evet, elmasla kaldırım taşı da taş olmak itibariyle birdir. Elmas yerden çıkıyor biliyorsunuz. O da taştır o da taştır diyor. Ama biri yüzük yapılıp parmakta taşınır, öbürü yollara döşenip ayaklar altında çiğnenir. Yakut, zümrüt ve elmas da bir takım taşlardır. Fakat çakıl taşı değillerdir. Çakıl taşlarını da kaldırımlara döşerler işte.
Asfalt yaparlar üstüne falan. Abdali İlahiye, Evliyaullah’dan bir taife imiş ki yedi kişi olurlarmış. Üçler, yediler, kırklar diye sayılanlardan yediler herhalde bunlar olacaktır. Üçler ise Kutuptur. Yani Gavs ile İmâmân, iki İmâm ve bir de Gavs.
Ki Kutup yahut Gavs ve Asır’daki velilerin seçkini, İmâmın da onun muavinleri demek oluyormuş. Tabii, gayb âleminden haber verdiği için böyle konuşuyor tabii. Mişla konuşuyor. Bu dünyanın idaresi nasıl oluyor? Mahallenin muhtarı vardır, şehrin belediye reisi vardır, öteki kaymakamı vardır, vilayetin valisi vardır, meclisi var, cumhurbaşkanı var, bir sürü teşkilatı var. Aynen manevi âleminde böyle idarecileri vardır. Meleklerden veya evliyadan seçilmiş şeyler. Bir mesela Konya’da Ladikli Ahmed Ağa diye birisi vardı. Cahil adam, çoban Ahmed Ağa. Ömrü boyunca çobanlık yapmış.
Ama Allah vermiş, saf kalpli herhalde şey olarak. Hep şiirle konuşur. Dili çözülmüş, kalbi açılmış. O kadar. Kendisine dini, fıkhi şeyler sorarlar. Efendim oruç tuttum, bilmem, burnumdan kan geldi, orucum bozuldu mu falan gibi şeyler soruyorlar böyle. Demiş, ben hoca değilim evladım, ben hoca değilim, ben bilmem.
Böyle şeyleri bilmem. Konya’da büyük büyük âlimler var gidin, ona sorun böyle şeyleri falan. Dermiş. Ama işte Stalin şey olduğu zaman, 1961 senesinin kışındaydı galiba. Evet, 1961’in kışındaydı. Şey oldu, böyle dayanamamış bir gün. Demiş, Stalin domuzu ölmedi falan diye konuşuyorlarmış böyle önünde. Yahu demiş merak etmeyin dün akşam onu biz boğduk demiş. İki üç kişi gitmişler, Adrail ile beraber. Onu boğdu, onu söylemiş. Kaçırıyor, bazen kaçırıyorlar işte. Hasib efendiye de gelmişler efendim. Demişler ki şey, işte o hoca efendilerden bir tanesi rüya görmüş herhalde. Önümüzdeki cuma günü sen ahirete gideceksin diye.
Buna benzer kendisi öyleyormuş. Gitmiş bütün akrabalarla, komşularla, dostlarla, arkadaşlarla. Yahu cuma günü benim cenazemi unutmayın gelin falan diye vasiyetle ederek, tembihle bulunarak böyle dolaşmış. Hasib efendiye demişler, efendim böyle böyle oldu. İşte bu adam ölmeden on gün önce gitti bütün dostları, şeyleri ziyaret etti. Onlardan helallik aldı. Deyince çocukluk yapmış yahu çocukluk yapmış demiş. Böyle şeyler söylenirler mi demiş falan. Bazen böyle çocukluk yapıyorlar işte. Niyazi Mısrı da onlardan birisidir. Evliyaullahın çocuk cinsinden olanlarız. Söylenmeyecek sırları söylüyor tabii. Onlar ehline söylenir. Halka söylenme, söylenirken milletin kafası karışır çünkü.
Hz. Mevran’a zaten bazen geliyor geliyor diyor ki burada sözü kesiyoruz. Buradan sonrası diyor Hüsameddin, bundan sonrası diyor söylenmez. Hüsameddin söyletmek istiyor. Söylesin yazacak Hüsameddin. Yazılmıyor. Ehline malum olur zaten. Sen o hale geldiğin zaman sen de aynı şeylere şahit olursun. Bu başkasının kulağıyla, başkasının sözüyle olacak şeyler değildir.
Biz inanıyoruz, olabilir. Manevi dünyanın da kendine mahsus bir idaresi vardır. Mesela dedem, hatta büyükannem öyle derdi. Evladım derdi, yağmurun her tanesini bir ayrı melek atarmış derdi damla. Kar tanesinin her birini bir başka melek atarmış. Allah’ın meleklerinin çokluğunu göstermek için falan.
Biz buna inanalım mı? İmanın şartlarından değil ama ben inanırım. Allah’ın melekleri o kadar. Ve li’llâhi cünûdü semevâti vel art. Allah’ın göklerde ve yerde orduları vardır diyor. Bir santimetre küp kan içinde bir damla yani bir büyük damla kan içinde.
Kaç tane şey var? Alüvar var, kaç tane bektari var, kaç tane mikrop var. Orada bir savaş var, meydan savaşı var. Alüvarlar içimizdeki o mikroplara karşı orada savaş veriyorlar. Bir santimetre kanda, altı bin tane canlı var. Ve bunlar birbirleriyle mücadele ediyorlar.
Vücudumuzda, buyur çarp hesap et şimdi bir santimetre küp kanda altı bin canlı olursa eğer. Bunun tabii dört beş bini zaten şey alüvardır. Hak yuvarlar var, ölü hücreler var aynı yerde. Onun için sürekli kan takviyesi geliyor. Oraya destek savaş meydan savaşına. Vücut sürekli savaşıyor.
Gece gündüz yaşamak için ayakta kalmak için. İnsan vücudunda ortalama beş litre kan var şimdi. Beş litreyi binle çarpacaksın. Kaç bini yapar? Beş bini yapar. Beş bini de ayrıca altı bine çarpacaksın. Sadece kandaki şeyler, canlılar. Bir insan vücudunda dünya nüfusu kadar canlı var ya.
Dünya altı milyarı falan buluyor, geçiyor. Buyur. Bunlar düşünmeyi gerektirmiyor mu? Mucize istiyorsan kendi vücudun işte daha. Burada ekmeği yiyorsun, simidi yiyorsun. Sekiz saat sonra kan oluyor. Taberlere gidiyor, can oluyor, enerji oluyor. E buyur kur fabrikayı simitten kan üret bakalım. Ekmekten ya da fırından al üret. Daha ne istiyorsun? Daha mucize senin her tarafın mucize.
Gözün görmesi mucize, kulağın işitmesi mucize, kalbin çalışması mucize, midenin hazmetmesi, akciğer, karaciğer bağırsa her taraf mucizeyle dolu. İçerisi dışarısı. Her taraf. Kesiliyor, cildin kesiliyor. Bir hafta sonra bir şey kalmıyor. Tekrar birleşiyor. Vücut kendi kendini tedavi ediyor. Sadece bizde değil, hayvanlarda da öyle. Bütün canlılarda öyle. Ağacı da kesiyorsun, ceviz ağacının kabuğunu alıyorsun. İki sene sonra bakıyorsun ki kapatmış o yarayı. Görüyoruz, ağaçlarda da görüyoruz, canlılarda da görüyoruz. Bunlardan ibret almak lazım. Allah’ın büyüklüğü, yarattığı şeylerdeki mucize, kudretini. Allah kudretini böyle gösterir. Kendisi gizli ama kudreti ortada, eserleri ortada.
Allah bize ibret almayı, ders almayı nasip eylesin. Evet. Devam ediyoruz. Sen suretlerle, siretleri birbirinden aynı zannetme diyor. Suretler seni aldatır. Her gördüğün sarıklıyı baban zannetme diyor. Bir şurada.
Sen diyor hala şekle bağlanıp, şekile göre, görünüşe göre, maddenin durumuna göre hüküm vermeye kalktığırsan boşuna subhanallah, subhanallah diye tesbih çekiyorsun. O subhanallah, subhanallah diye tesbih çekmen Allah maddeden, şekilden, suretten münezzehtir demektir. Allah yüceler yücesidir. Her şeyden münezzeh olan, bütün kusurlardan, arızalardan, maddeden, şekilden münezzeh olan Allah, subhanallah demektir. İşte Yunus’un tercümesi. Yücelerden yücesin kimse bilmez, nicesin diyor. Subhanallah o demektir. Türkçeye en güzel tercümeyi Yunus yapmıştır. Bu subhanallahın tam karşılığıdır. Öyle orada diyor ki, subhanallah, subhanallah demek. O zikrin, subhanallah kelimesinin senin kalbinde tecelli etmesini dilemektir Allah’tan. Yoksa Allah sübhandır, sen desen de demesen de sübhandır. Esma zikri onun içindir. Hasta olduğun zaman ya Şafi diyorsun. Allah’ım şifa ver demektir o. Şafi ismine sığınıyorsun, sübhan ismine sığınıyorsun ama sen hala puta tapıyorsun. Şekil puttur çünkü.
Şeklin arkasındaki manaya erişeceksin, özü kavramak içindir o. Subhanallah tesbihi. İşte biz her namazdan sonra 33 defa subhanallah ile başlıyoruz. Namazımız subhanekallahu me diye başlıyor, subhan ismiyle. Bu şirkten kurtulmak Allah hakkındaki bütün şeylerden kurtulmak içindir. Allah’ın en büyük isimlerinden birisidir, subhan.
Subhan zaten melekut aleminin zikridir. Bizim bu dünyanın anahtarı rahmandır. Bismillahirrahmanirrahim. Dünyanın anahtarıdır. Öbür maneviyatın anahtarı subhanallah’tır. Melekler aleminin, ruhlar aleminin şeyidir. Tesbihidir bu. E sen hala işin şekline saplanıp kalıyorsun. Ruhaniyetine, işin özüne, hikmetine ulaşamıyorsun.
İşin boşuna diyor Hazreti Mevlana. Subhanallah, subhanallah zikri çekiyorsun ama sen hala eşyaya tapıyorsun. Eşyanın görünüşüne göre hüküm veriyorsun. Zahire göre hüküm veriyorsun. Bundan kurtul diyor. İşin arka planını da anlamaya çalış. Bu din hikmettir biraz da. Büyük ölçüde hikmettir. وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَتَ وَيُذَكِّيهِمْ
Allah bize Kur’an’ı, kitabı öğrenelim ve hikmetiyle öğrenelim. Hikmetiyle birlikte öğrenelim diye. Şeriat da öyle. Şeriat da hikmetiyle öğrenilirse şeriat olur. Yoksa mekanik bir şeydir işte. Diğer teknik bilgiler gibidir. Marangozluk gibi, terzilik gibi falan bir şey olur. Oruç.
Seni eğer günahtan korumuyorsa, namaz seni eğer bir şey kazandırmıyorsa, ruhuna bir teselli, ruhuna bir tecelli, kalbine bir tesir yapmıyorsa o ibadet yatıp kalkmaktan ibadet. Cimnasik bile değildir. O kadar. Bu vahabi düşüncesidir, onu size söyleyeyim. Vahabiler bu hale getirdiler dini. İçinden maneviyatı aldılar.
Bu materializmin şeyidir, attığı kazıktır. Materializm, maddecilik yani maddeye tatmak. Şimdi bu asrın şeyidir, moda yaşayış tarzıdır. Moda yaşayışıdır, maddeye tatmak. Nedir? Ruh yoktur. Maneviyat yoktur. Sevap yoktur. İbadet peki? Sevap yoksa ibadet neye yarıyor? Ecir, manevi ecir diyoruz.
Manevi ücret Allah tarafından rahmet, merhamet falan yoksa, cennet yoksa, ahirette bunların karşılığı yoksa bu ibadet neye yarıyor? Öyle. Şimdi size işin esas şeyini söyleyeyim. İskaletini yahut da kurgusunu. Materializm dediğimiz maddecilik dedi ki,
ilk hedef ruhsuz madde. Ruhsuz madde. Allahsız kainat diye başladılar işe. Ve dinsiz toplum. Tabi maneviyat din. Tabi dinden doğuyor bütün manevi değerler dinin şeyi ürettiği şeylerdir. Üç esas üzerine kurulmuştur.
Ruhsuz madde, Allahsız kainat, dinsiz toplum. Din ve inanç laboratuvara girmez. Orada eşya vardır madde vardır. Hatta dindar adam ilim adamı olamaz. Allah’a inanıyorsa, ruha inanıyorsa onun ilim adamlığının kıymeti yoktur. İnanmayacak. O şartı koyuyor. Hep öyle şimdi. Sonradan dinsiz toplum.
Bak, 200 senedir uğraşıyorlar. Dinsiz bir toplum meydana getiremediler. Rusya’da bugün bütün kiliseler, ben 1996’da gittim. Bütün Kazakistan, Tataristan, Çuvaşistan, Başkırıdistan falan dolaştık falan. Oradaki bütün Rus kiliseleri harabe gibiydi. Ertesi sene gittim. 1997’de gittim. Bir çoğu tamir edilmiş, boyanmış hatta orman içindeki manastırlara gittik. Gencecik çocuklar böyle. 12-13 yaşındaki, ortaokul çağındaki çocuklar, şeye koşuyorlar. Kiliseye. Hatta kiliseyi boyanmışlar, tamir etmişler. Bir sene içinde birçok şey değişmiş. O zaman Yeltsin vardı. Böyle. Dedim, bu ne hal?
Birinci sene gittiğimizde Kazan gibi koca büyük bir şehir. Tataristan’ın baş şehri. Sadece bir cami açıktı. Mercani camisi açıktı. Ertesi sene gittiğimizde Kazan’da 6 tane cami açılmıştı. 5 tane daha açılmış. Mahalle aralarındaki camileri de tamir etti. Müslümanlar da, oradaki Ruslar da kiliselere şimdi akın ediyorlar. Bilhassa gençler.
Niye bunu söylüyorum? Çünkü komünizm toplumdan dini çıkarmayı başaramadı. Şimdi, bataryalizm dediğimiz o şeytancı düşünce, madem ki bu toplum dindardır, dinden vazgeçmiyor, öyleyse dinin içini boşaltalım. Like Müslümanlık dediğimiz budur işte. Yani sevap düşüncesini, manevi, ruhani tarafını, içini boşaltalım. Din, böyle şey olsun, folklarık bir şey olsun. Şimdi çaba onun üzerine kurulu. Bütün dikkatinizle ona bakın. Yazarlar, çizerler, propandalar, hatta Fettullah Hoca’nın yaptığı bütün şeyler işte. Like Müslümanlık yok işte bilmem. İslami değerler yok. İbrahim’i, dinler falan filan hep buna çalıştılar. Dinin içindeki maneviyatı boşaltalım. Din kalsın, dine dokunmayalım. İçini emir çıkaralım. Sarısını alalım yumurtların yeter. Bitti, mesele budur. Buna çalışılıyor şimdi. Çünkü dinden kurtarmak mümkün olmuyor insanları. Dinsiz yapmak kolay kolay mümkün olmuyor. Denediler, 90 sene uğraştılar. Rusya’da işte şeyde burada Allah’a mutlukta Enver Hocalar vesaireler falan her yerde. Komünist ülkelerde hatta Çin’de.
Baktılar ki toplumda insanları dinsiz yapmak mümkün olmuyor. Öyleyse bu din kalsın dinlerin içini boşaltalım. İşe yaramaz hale getirelim yani çürütelim dinleri. Bu akım şimdi bunun üzerinde deneme yapıyor. Biz de Mevlana’ya sarılıyoruz. Ruhaniyete sarılıyoruz. Peygamberin ruhaniyetine, Allah’ın sevabına, maneviyatın gücüne, ruhun ve iradenin gücüne inanıyoruz.
Onu yaşatmaya çalışıyoruz. Ruh vermek lazım. Ruh nedir? Evvela bilgi, sonra sevgi. Birbirimizi sevemiyorsak Allah’ı sevmediğimiz içindir. Allah sevgisinden mahrum olduğu için gönüllerimiz. Allah sevgisinden mahrum olduğu için birbirimizi sevemiyoruz. Demek ki ağlıza oradan geliyor efendim. Evet bunları belki sırası mıydı ama bilmiyorum ama bunları söyledik işte.
Size başka türlü bir konferans oldu bu. Bunun hiç itirazı yok. Onu size söyleyeyim. Çaba budur. Bütün dünyada oynanan oyun budur. Çünkü dinde cihat var. Dinde savaş var. Din uğruna, Allah uğruna baş vermek var. Can vermek var. Vallezine amenu eşedduhu ben lillah diyor Kur’an-ı Kerim. Allah yoluna savaşma kemrediliyor.
Dini yaşatmak için ezanı, muhaddesat dediğimiz muhaddesat, muhaddes olan şeyleri ayakta tutmak için bir insan ne için yaşar? Uğrunda ölecek muhaddes değerleri yoksa diyor bir insanın kendisinin de değeri yoktur. Bir insanı insan yapan değerli klan içindeki inançlarıdır. Taşıdığı muhaddes, kutsal duygulardır. Kutsal duygu nedir? Canımızı feda edeceğimiz değerler.
İşte namus kutsaldır, bayrak kutsaldır, vatan kutsaldır, ezan kutsaldır. Din, iman, ibadet, oruç hepsi kutsal değerlerimiz. Kur’an kutsaldır. Kudüs olan Allah’tır. Allah’a ait olan, Allah yoluna bizi sevk eden her şey kutsaldır. Ezan’dan, bayraktan başlar. İstiklal marşında tek tek dile gelmiştir. Onu da size söyleyin. Bütün kutsallarımız istiklal marşında bevcuttur.
Orada bayrak var, sancak var, ezan var, şehit var, şehadet var, vatan var, namus var, hepsi var. Onun için istiklal marşımız bu milletin amantüsü gibidir. Kutsallar şeyidir, destanıdır. Kutsallarımızın destanıdır istiklal marşı. Onun için nerede arayacağız diye sormayın. İstiklal marşına bakın, altlarını da çizin. Ezan var orada, vatan, hepsi var hepsi.
Namus var, iffet var, aile var, hepsi var. Her iki arı bir yerden yediği halde. Bu kadar diyor böcek çeşitleri var, arı çeşitleri var. Aynı şeyleri yerler. Yediği halde birinde yani eşek arasında yalnız iğne bulunur sokmak için.
Diğerinden bal yapılır. Bal arısından da bal olur. Şimdi arıdır diyerek bal arısı ile eşek arısını aynı kefeye koyacağız. Her iki nevi ahı var, ot yer. İkisi de birçok ceylan çeşitleri var, karaca çeşitleri var. Tavşan var, çölde olanları var, başka yerde olanları var. Her iki nevi ahı da ot yer ve su içer.
Lakin birinden yalnız gübre çıkar, öbürünün göbeğinden de misk denilen kokulu bir başka değer çıkar. İşte amber dediğimiz şeyde sadece balina balıklarının bir cinsinde vardır. Deniz balık çeşitleri ile doludur, binlerce çeşit balık var. İşte görüyoruz tablalarda bizim çeşitleri.
Uskımbru yoktu bu sene biraz çıkmış işte marmara uskımbrusu kaybolmuştu kaç senedir yoktu ortada. Bu sene ortaya çıkmış. Allah ihsan etmiş, kıymeti bilinir inşallah. Yalnız hamsileri tabi çok küçükken yakalıyorlar. Biraz şöyle büyümesi lazım, yağlanması lazım. Neyse, burada karadenizler varsa onlara da şey edeyim yani onlar adına da konuşayım olmaz.
Hamsi balıktan başka bir şey kabul ediyorlar zaten. Hamsi vardır, paluk da vardır diyor. Evet. İki nevi kamış vardır. Aynı derede yaşarlar. Aynı sudan sulanırlar, aynı tarlada büyürler. Birisi aynı suyu içtiği halde birinin içi boştur, diğeri şeker kamışıdır. Şimdi öteki sazlarla, kamışlarla, şeker kamışıyla ayrı mı tutacaksın? Böyle yüz binlerce misal mevcuttur kainatta diyor. Ki aralarında 70 yıllık fark vardır. Küfür ehli iman ehline düşmandır. Çünkü kendinde olmayanı kıskanır. Herkes kendinde olmayanı kıskanır.
Bu yani avamdan biri yer yediği posa olarak kendisinden ayrılır. Öbürü yani havasdan olan yer yedikleri nur olur, hikmet olur, akıl olur. Havamdan olan yer yediği hasislik ve haset olur. Havasdan olan yer yediğinden Allah’ın nuru hususuna gelir. Onun kalbinde merhamet olur. Onun şeyinde fazlasında kuvvet olur, zalimin şeyinde.
Aynı sofradan aynı yemekleri yiyoruz. Zalimin yediği fakiri zavallıyı ezmek içindir. Ötekinin de kalbinde merhamet oluyor yediği. Halal lokma çünkü. Haram lokma hayra gitmez. Vücutta da dışarıda da. Haram servetten zekat verilmez. Veremezler zaten. Allah kabul etmez çünkü.
Haramdan kazanılmış kazançtan zekat de verse bir şeye yaramaz. Olmaz. Yani mümin temiz ve ziraate kabiliyetli bir toprak gibidir. Mümin ekilir biçilir bir güzel arazi gibidir diyor. Kafir ise çorak ve verimsiz bir toprak gibidir. Vekan kavmem bura diyor. Bor bor dediğimiz. Bor ekin olmayan taşlık şeyler. Toprağı az taşı çakılı çok olan yerler. Orada hiçbir şey ne eksen bir şey alamazsın. Ektiğin tokum da boşa gider. Bire bir bile vermez. Onun için. I kuntum kavmem bura diyor. İki yerde geçiyor Kur’an-ı Kerim’de bor kelimesi bize Arapça’dan geçmiştir. Kur’an’dan geçmiştir daha doğrusu. Bor arazi diyoruz.
Çorak arazi demektir. Ekilme biçilmeye ziraate elverişli olmayan manasına gelir.
Kezeliken usarifu l-ayyati diyor. Bi kavmin yaşkuruğun. Güzel memleketin nebatı Rabbinin izniyle bol bol çıkar. Onlar bire yüz bire iki yüz mahsul verirler ektiğin o verimli topraklardan. Fena olandan ise faydası pek az bir şeyden başka bir şey çıkmaz. İşte şükredecek bir kavim için ayetleri böyle çeşitli olarak açıklarız diyor.
Bir çok çeşitli misallerle Allah bize anlayalım diye çeşitli misaller getirerek hakikatleri anlatıyor. İki taraf suretinin birbirine benzemesi caizdir. İki insanın da birbirine benzemesi caizdir. Acı suyun da tatlı suyun da duruluğu vardır. Şişe içinde aynı görünür. Tadını sadece içtiğin zaman anlarsın. Hangisi acıdır hangisi tuzludur hangisi güzeldir. Onun için şişe de belli olmaz. Dışarıdan bakmakla belli olmaz. Hz. Mevlana diyor ki biz suyun tadını içtiğimiz zaman anlarız diyor. Biz suyun kalitesini tadından anlarız diyor. O insanı kastediyor tabi yani.
Sihri de mucizeye benzettiler yahut mucizeyi sihir zannettiler. Her ikisinin de hile üzerine yani hukkabazlığa dayandığını sandılar.
Hz. Musa ile imtihan olmaya kalkışan Mısır sihirbazları, Firavun’un adamları, inat ve mücadele fikriyle onun asası gibi birer deynek yakalamışlardı. Çünkü başlangıçta o peygamberi de kendileri gibi sihirbaz ve hukkabaz sanmışlardı. Halbuki bu asayla orların asası arasında yani asa değnek demektir. Bağlar kadar fark vardı.
Musa’nın mucizesi ile onların sihri arasında uzun bir mesafe vardır. Hiç birbirine benzemez. Sihir işinin sonunda Allah’ın laneti, mucize işinin sonunda ise Allah’ın rahmeti vardır. O Allah rahmetinden dolayı peygamberine, İnne ele nansuru rus elene diyor. Biz muhakkak ki peygamberlerimize yardım ederiz diyor.
Sonra Hz. Musa’nın asasını çalmaya kalktılar. O sihirbazlar gece Hz. Musa uykudayken geldiler. Çalmaya kalktılar, çalamadılar ama çalsalardı da bir şey olmazdı yani. O asa Hz. Musa’nın elinde ejderha oluyor. Onların elinde yine asa olarak kalacaktı. Asadan zannettiler. Halbuki mucize Musa’dandır. Bütün mesele o.
Keramet işmiş, mucizeyi sihir olduğu için bozulmuşlar. Millet kavga arıyor ya. Haberler de öyle. Bir çocuk başarılı olsa haber olmuyor. Sen mahalleye şey nimet dağıtsan haber değil. Ama komşu iki kelime kavga ederse hemen haber oluyor. Niye? Çünkü millet kötülük peşinde demek yani. O kadar.
Halbuki iyiliği haber yapmak lazım. Ben bir konuşmam da demiştim ya bizim çocuklar gittiler matematik birincisi oldular. Dediğim 30 sene önce. Şeyde dedim ya üçüncü sayfada küçük alt köşelerden birinde bu ne haber bu? Manşetten verilecek haber ya. Türk çocuklar gitmiş, dünya birincisi olarak gelmiş. Matematik birincisi hem de kafa, zeka, eğitim, öğretim, mektep. Bütün Anadolu’da Türkiye’deki çocuklara şef verecek, aşk verecek haber. Sen bunu saklıyorsun saklıyorsun da gidiyorsun birbirine köşeden, manşet hem de sür manşet. Manşetin üstünden veriyorsun. Birisi dans etmiş de bilmem ne etmiş de yahut sevgilisiyle kavga etmiş de. Bakın gazetelerin. Pislik dolu. Hepsi televizyonu da gazetesidir. Size söyleyin. Allah korusun. Kusura bakmayın. Evet. Bu şimdi başka bir konuya girdi girmedi. Yani sihirbazlarla, sihirle mucizenin aynı şey olmadığını anlatacak Hazreti Mevlana. Burada kalıyoruz. Saatimiz de bitti zaten doldu. Onun için şuraya not alayım. Haftaya devam ederiz. Haftaya diyorum kusura bakmayın. Kaçında olacaksa bilmiyorum ama. Daha bana bildirmediler. Evet. Birincisi Peygamberlerin sıradan insan olmadıklarıdır. Onlar taşlar gibi çakıl taşı değiller. Bizim gibi. Onlar yakut, zümrüt işte pırlanta gibi şeylerdir. Başka türlü taşlar. Diyor ki çakıl taşlarını kaldırma döşerler. Yollara döşerler. Çamur olmasın ayakları diye.
Üstüne basar geçerler. Ötekini de kırarlar. Taşlarına işlerler. Baş tacı ederler. Peygamberler insanlığın baş taşlarıdır. Bu Berkson da aynı şeyi diyor. İnsanlığın üzerinden birbirleriyle el sıkışırlar diyor. Peygamberler hepsinin birbirlerinden haberi var merak etmeyin. Zaten Peygamber Efendimiz. Peygamberlerden bahsederken kardeşim Davut diyor. Kardeşim İsa diyor. Kardeşim Yahyap kardeş olarak söylüyor.
Peygamberler Adem’den beri gelen. Sadece Adem aleyhisselam için ve bir de İbrahim aleyhisselam için. Ebiyle İbrahim diyor. Millete ebiküm İbrahim diyor. Ayette öyle geçiyor. Sadece Hazreti İbrahim’e atamız diyor. Babamız diyor yani o kadar. Onun dışındakiler hepsine kardeş diyor. Onlar Berkson da bunu nereden yakalamış bilmiyorum ama kitabında diyor ki.
Peygamberler insanlığın üstünden birbirleriyle el sıkışırlar. El tutuşurlar diyor. Selamlaşırlar. Evet. İnne necmes tuğne remles tûne hâb vahyi hâk. Vallahu a’lem bi s-savâb. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayrola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahi de makbul ola. Allahu zülcelal ism-i zatın nûriyle. Kalplerimiz pür nur kila. Demler safalar ziyade ola. Demi Hazreti Mevlana. Sırrı Cenabı şemsi tebrizî. Keremî Hazreti İmam-ı Ali. Şefaat-ı Muhammedin İl-Nabiyyil-Ummi. Rahmeten lil-alemin. Hu diyelim. Hu eyvallah. Hayırlı dersler. Hayırlı geceler. Hayırlı akşamlar.
Bir ders alalım.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir