"Enter"a basıp içeriğe geçin

Mevlana’dan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık [15.12.2016]

Mevlana’dan Öğütler – Prof. Dr. Emin Işık [15.12.2016]

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Humsm3B8DX0.

Beklemeler ve hükümler Hayırlı akşamlar, hayırlı dersler. Bismillahirrahmanirrahim. Peygamberimiz Efendimizin Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir cümle Peygamberan-ı İzzam ve Resulü Fıkhâm Aleyhimü Sallavatu ve Selam Efendilerimize.
Ezvaz-i Tahiratın, Ehli Beyti Mustafa’nın, evladı Resulün, eshâbı Resulün, etbaa Resulün, din, millet, memleket, vatan, ilim yoluna hizmet etmiş ve tarihe mal olmuş bütün büyüklerimizin, şehitlerimizin, gazilerimizin, yiğitlerimizin, atalarımızın ruhları için.
Bir cümle Pirân-ı İzzam ve Dervişân-ı Kirâm, halisaten Mevlân-ı Celâleddin-i Rûmî, pedere âlileri Sultanül Ulema Bahaüddin Veled, Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, Şemsi Tebrizî, Salaheddin-i Zerkûb, Hüsameddin Çelebi, Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi ve bir cümle Çelebiyan’ın, Kamuşan’ın,
Dervişân’ın Mesnevi şarihlerinden Ankaravi Hazretlerinin, Bosnevi Hazretlerinin, Bursavi Hazretlerinin, Abidin Peşan’ın, Kenan Rufâi Bey’in, Ahmet Avni Konuk Bey’in, Şefikcan Hocamızın, Tahirul Mevlevi Hazretlerinin, Nitat Bahâri Hazretlerinin, Selman Dedenin ve Celaleddin Çelebi’nin ve bir cümle Kamuşan’ın, diğer hocalarımızdan, üstadlarımızdan, üzerimizde hakkı bulunan ümmeti Muhammed’den ahirete gidenlerin, ana baba, akreba-i taallukatımızdan, sevdiklerimizden ahirete gidenlerin, Kâfesinin ruhları için, Allah rızası için.
Fatiha.
Du-megu mar-abadan, şehvâr nîst, ba-kerîvan kârhâ, düşvâr nîst. Huzura varmak için bende taakat yok deme, büyüklerle iş görmek zor değildir, gam yeme. Bu Hazreti Mevlana’nın 219. beytidir, Mesnevi’deki bir beyt. Bütün Mesnevi dersleri bu beytle beraber başlar.
Yani büyüklerle düşersem, büyüklerle, işte ben efendim layık değilim, bizden adam olmaz hocam, ooo biz nerede falan deyip, böyle ümitsiz, cansız, nihilist diyorlar bunları işte. Böyle bir edayla dinden, büyüklerden, hoca efendilerden, mürşidlerden uzak durmak doğru değil diyor Hazreti Mevlana.
Sen istersen kusurlu ol, günahkar ol, ister küçük ol, ister cahil ol, onlar seni hoş görürler, hoş karşılarlar demek istiyor. Evet, bir hikayeye başlamıştık. Bu hikaye bizi anlatıyor, bizim iç dünyamızı anlatıyor. Ama Hazreti Mevlana işte, bir padişah diyor,
eve giderken bir cariyeye aşık olmuş, büyük paralar vererek o cariyeyi satın almış. Dünya güzeli bir cariye. Fakat saraya gelince cariye hastalanmış. Bir takım tabipler o zamanın doktorlarını çağırmış. Demiş ki ne olur, bu benim en sevdiğim, canım, ciğerim. Buna bir şey olursa ben de ölürüm yani, o kadar seviyorum. Hatta ben önemli değilim, o benden daha kıymetli. Bunu şifaya kavuşturup bu hastalık neyse bunu iyi edin. Doktorlar da peki demişler, her birimiz biz bu devrim birer İsa’sı gibiyiz, Hazreti İsa gibi, yani ölüyü diriltiriz. Böyle bir iddia ile girmişler. Fakat aylar sonra tedavi ne verdilerse ters tepki yapmış. Bir türlü cariyeyi olmamış, git gide kötü oluyor.
Hangi ilaç veriyorlarsa iyileştirecek yerde hastalığı arttırıyor. Sonra bakmışlar ki olmayacak. Hazreti Mevlana diyor ki iddialı başladılar. Hep birimiz birer İsa gibiyiz, bu devrin kalinosuyuz, yahut işte hipokratıyız gibi. İddialarla başlamasalardı, inşallah deselerdi, bir iznillah deselerdi.
Allah onları muvaffak ederdi. Hiçbir işe iddia ile başlamak doğru değildir, Allah’ın adıyla başlamak doğrudur. Onun için Besmele ile başlıyoruz. Bismillahirrahmanirrahim demek, kendimizi Allah’ın rahmetine, merhametinin himayesine arz etmek demektir.
Hayat, diyor yine Hazreti Mevlana, hayat Rahman’ın kanatları altına sığınmaktır. O koruyucu olan odur. Ve bunun en güzel ifadesi de Bismillahirrahmanirrahim’dir. Rahman ve Rahim olan. Rahman, enine, genişliğine sonsuz demektir. Rahmeti bol. Ne kadar? Ne kadar? Bütün kainatı kapsamış. Ve rahmeti vasıat külle şey. Ayet okudu, Kuran’da. Bu cümle bir Kuran ayetidir. Ve rahmeti benim rahmetim vasıat kapsamıştır, katlamıştır. Kulle şey, her şeyi. Rahim derinliğine sonsuz merhamet demektir. Yani, enine de sonsuz, derinliğine de sonsuz. Allah’ın bütün sıfatları sonsuzdur. Rahman, alim, halim, hakim, aziz, gafur, gaffar. Hepsi sonsuzdur. 99 esması değil, 14-15 tane Kuran-ı Kerim’de ismi geçiyor. 99 akılda kalsın diye 99’u seçmişler. Bu bize lazım olan esmasıdır Allah’ın. Yani bu dünyada yaşayan mahlukata, bizimle ilişkili olan, bizde de bulunan az çok bir cüzde olsa, bir kısmı da olsa, mesela merhamet. En zalim dediğin adamın da kalbinde vardır, biraz vardır.
Ama hangi şeyi kullanırsan o gelişiyor. İstidatlar gibidir, kabiliyetler gibidir. Çocuk bir harikalar yumag olarak doğar elimizde. İyi yetiştirirsen müzisyen de olur, ressam da olur, şair de olur. İhmal edersen hiçbir şey olmaz. Ama Allah’ın isimlerini, bu 99 ismi, 99 işte diyoruz, o şey öyle seçilmiş işte.
İşte Kur’an ayetleri de öyle. Aslında Kur’an 6400 küsür ayettir. Besmele ile falan beraber. Ama biz 6666 diyoruz akılda kalsın diye. Bu böyle bir şey işte, 99’dan fazladır Allah’ın ismi. Bu sadece bizimle bu dünyada, yani yer kre dediğimiz bu dünyada yaşayan canlılarla ilişkili olan esmasıdır. Eğer Allah’ın başka mahlukatı, başka yerlerde, başka canlıları ki vardır, Kur’an’da da söylüyor, başka yerlerde, Allah bir tane dünya yaratmış değil, belki binlerce. Belki şu anda tahmin olarak, keşfedilen galaksiler içerisinde dört binden fazla dünyaya benzer hayat olan dört şey olacaktır,
yani sistem olacaktır, öyle tahmini söylüyor. Yani binde bir, her bin galakside birinde bir güneş sistem olsa, her bin güneş sisteminden birinde dünyaya benzer büyüklükte ve dünyaya benzer güneşe uzaklıkta bir şey olsa, dört bin küsür, bu keşfedilen galaksiler üzerinden yapılan binde bir tahmini bir şeydir rakam.
Ama henüz dünyaya benzer bir gök cismi keşfedilebilmiş değildir. Ve bu ihtimal, on üzeri yirmi sekizde bir ihtimaldir. Karsabanın kendi tahminine göre. Yani on yazıyorsun, yirmi sekiz tane sıfır koyuyorsun üstüne,
ondan sonra bölüyorsun, bir yazıyorsun, bölüyorsun, on üzeri yirmi sekiz ihtimaldir bir ihtimaldir. O kadar uzak buna rağmen dört bin küsür dünya gibi bir hayat bulunabilen bir şey olması lazım. Bunu niye söylüyorum? Bu sadece bizimle ilgili olandır.
Ki Allah’ın başka mahlukatı vardır, melekleri vardır, başka canlıları vardır, melekut alemi diyoruz zaten. Melekler de bizim gibi tek çeşit bir varlık değildir. Binlerce, yüz binlerce, milyonlarca çeşit melek çeşidi vardır. Onlarla olan ilişkisinin de esmaları vardır ki onlar bizim için çok yabancı isimlerdir, bilmiyoruz.
Bize bildirilen kadardır Allah’ın isimleri. Bununla beraber, Allah’ın sonsuz ismi vardır, her isminin kapsamı da sonsuzdur, sonsuz boyuttadır. Allah sonsuz kere sonsuz boyuttadır o zaman. İşte Miraç’ta, ref olup ol şaha yetmiş bin hicab diyor.
Yetmiş bin sözün gelişidir. Yani kesletten kinayi işte. O devirde milyarlar, trilyonlar işte. Zaten trilyon falan değil. Söylediğim rakam milyar kere milyarda bir ihtimaldir. Yani on dört rakamı iki kere birbiriyle çarptığın zaman iki tane on dört rakam. Ki milyardır. Milyar kere milyar ihtimalden bir ihtimaldir.
Buna rağmen dört binden fazla dünya benzeri birtakım şeylerin, gezegenlerin bulunması ihtimali mevcuttur. Daha bu dünyanın genişliği ne kadardır? Keşfedilen uzay dediğimiz yahut işte feza eski adıyla, yeni adıyla uzay, işte İngilizcesiyle Kozmos dediğimiz, bu kainat dediğimiz bu ne kadardır acaba bunun genişliği? İşte on dört buçuk milyar ışık yılı uzaktan gelen galaksiler var. Işığı gelen galaksiler var. On üç buçuk milyar dediler şimdi yirmi milyara doğru gidiyoruz. Benim çocukluğumda işte ortaokulda 1950’lerde Einstein o zaman sağdı. Einstein öldüğü zaman ben lisedeydim 1957’de. O zaman 56’de öldü galiba. Neyse. Einstein öldü dediler. O zaman üç buçuk milyar ışık yılı bir alan keşfedilmişti. Şimdi on üç buçuk milyar ışık yılı uzaktan bir alan, bu yarı çapı bu dediğim yer. Böyle bir iki şey. Şimdi yirmi milyar ışık yılı. Belki elli sene sonra daha büyük şeyler, lazer ışınlı, dürbünler falan yapıldığı zaman, o sinyalleri algılayabilecek aletler keşfedildiği zaman, hele bu şey biraz teknolojiden girdik kusura bakmayın. Allah’ı anlatıyoruz teknolojiyi değil.
Onu bilen yani. Belki kırk milyar ışık yılı uzaktan, ondan sonra da bu astrofizik dediğimiz uzay bilimleri bir yerde pes edecekler. Biz bu işin sonunu önünü bulamadık diye. Bugünkü teknoloji yani en yüksek hız ışık hızı işte saniyede 300 bin kilometre. Tabi uzaydaki direniş var geçerken. Tozlar, topraklar, işte kayalar falan. Uzay böyle bomboş değil bizden. O direnç şey olmasa saniyede normalde 300 bin kilometre hızdır. Işık hızı. Ondan bugünkü tek bölüm. Eğer bu çekirdek altı fizik dediğimiz, o çekirdek kırılıp da ondan bir teknoloji şey edilirse, bu şimdiki ışık hızı dediğimiz fizik hız Kaplumbağa hızı olarak kalacaktır. Saniyede belki bir kaç milyar ışık kilometre ışık hızı. Zaten bulamadılar daha.
O çekirdek altı fizik kırıldığı zaman oradan çıkan enerjinin nasıl bir enerji olduğunu bilmiyor. Bir de onun teknolojiye dönüşmesi var. İşte bizim Feza Gürsey vardı Allah rahmet eylesin. Devrin Einstein’ı diyorlardı. Çok kıymetli bir adam. Onun makaleleri var, kitapları var. Eski şeylerde var. Tübitak’ın yayınlarında var. Hatta onun çok önemli bir konferansı var. Mevhatından 2-3 sene önce 1980’lerde, 80’lerin başında. Orada bir konferans da diyor ki, eğer bu çekirdek altı fizik dediğimiz, fizik kırılıp ondan elde edilen enerji, teknolojiye dönüşürse, şimdiki yaşadığımız ve şikayet ettiğimiz bu hızlı hayat, mağara devri gibi kalacak diyordu, taş devri gibi kalacak diyordu. Öyle bir acayip bir şey. Şimdi insan ona ayak uyduracak. Düşünün. Gittikçe belayı yani bizi karşılıyor. Allah, böyle bir Allah ve bize böyle bir kainat yaratmış, böyle bir hayat bahşetmiş.
Allah’ın 99 ismi yok, Allah’ın sonsuz ismi var ve her isminin kapsamı da, şümulu da yine sonsuzdur. Sonsuz rahmeti, sonsuz mağfireti, sonsuz… Evet, sonsuz kere sonsuz demişti. Allah sonsuz boyuttadır.
Ve onun için halk etmek, yaratmak hiçbir şekilde zor değildir. Önce sizi yaratan diyor, tekrar yaratamaz. Evet, böyle bir Allah var. Bu Allah bize bir din gönderiyor ve o dilinde, içinde aşk gönderiyor. Aşk, din darlık demek Allah sevgisi demektir. Başka hiçbir şey değildir. Allah’ı seven, onun yolunda yaptığı hizmetleri severek yapar. O hizmet ağır gelmez. En ağır iş çocuk bakmaktır. Çocuk yetiştirmektir. Ama anne o çocuğu yetiştirirken hiç zahmet çekmez.
Bilakis bir tane daha olsun çocuğum diye ama çok zordur. Üç defa gece uykusundan uyanır. Çocuk hasta olduğu zaman oturur onunla ağlar. Dünyanın en zor işi anneliktir. Onun gecesi, gündüzü, sabahı mesahisisi yoktur. 24 saat çocukla beraber olacaksın. Yok dediği zaman uyanacaksın. Peki bu anneye acaba çocuk yapmak, kendi evladına bakmak en zahmetli iş olduğu halde sor bakalım. Anne bu çocuğun bakımından dolayı şikayetçi midir? Allah esirgesindir. Allah acısını göstermesin diyor.
Onun üzerine titriyor. Allah da böyledir. Allah’ı seven onun yolunda fedakarlık yapmaktan zevk alır. Zahmet duymazsa. Eğer ibadetler size ağır geliyor, zahmet gibi geliyorsa sizin imanınız yahut bizim imanımız, hep beraber kendimi de katarıp söyleyeyim.
Henüz imanlarımız kemale ermiş demek değildir. Korku halindedir. Daha üzüm olmamış demektir. Bu böyledir. Onun için hayat, yaşamak Rahman’ın kanatları altına sığınmaktır. Bu benim sözüm değil, Nurettin Topçu’nun sözü. O da Mevlana’dan ilham alarak söylemişti. Bana demişti ki emekli olacağım. Mevlana’nın eteğine yapışıp onunla beraber gideceğiz. Vallahi biz de yapıştık ama işte gidiyoruz bakalım.
Aşk diyor sevgi, bütün tercihlerin sevgiliden yana yapılmasını gerektirir. Aşk, bütün tercihlerin sevgiliden yana yapılmasıdır. Bunun adına aşk diyor.
Aşk sevgilinin yanında ben diyemez. Ben yoktur. O sevgili vardır. Onun istekleri önemlidir. Sevgiliye karşı benlik iddia ediyorsan sen aşık değilsin.
Can feda diyor. Aşkı anlatıyor burada Hz. Mevlana. O tabipleri gönderdik geçen sene. Biraz üzerinde konuşmuştuk son derslerde. O tedavi edemeyen tabipleri, hastaya bakıp da edemeyenler, onlar çekildiler, vazgeçtiler. Ondan sonra duayı bize anlattı ama duayı nasıl anlattı Hz. Mevlana? O işte padişah gitti başındaki şeyi attı, ayakkabısını çıkardı. Mescide girdi, secdeye kapandı. Saatlerce ağladı, sızladı. Ne kadar yoruldu, taakatten kesildi, düştü.
Artık nefes alacak vakti kalmadı. Böyle uykuya daldı yorgunluktan, uykusuzluktan. Sabaha karşı bütün gece dua etti, yalvardı, yakardı, ağladı, sızladı. Ya Rabbi dedi bu hastaya şifa ver. Bu doktorlar bir şey yapamadılar, gittiler. Bir tek sen kaldın.
Allah, mustar kalmış kulunun duasını kabul eder. Çaresizin duası, çare demeyiz, çaresiz demektir. Zaten biz çaresiz kaldığımız zaman, oraya vurduk olmadı, oraya gittik olmadı, oraya gittik. Baktık ki çaresiziz, o zaman Allah’a sığınıp Allah’a yalvaracağız.
İşte çaresizin duasını Allah kabul eder. Çünkü o bütün varlığıyla Allah’a teslim olur. Ya Rabbi senden başka gidecek kapı kalmadı. Senden başka gidecek kimsem yok. Sen varsın, sana geldim. Ne olacaksa sebebini sen halk edeceksin.
Öyle bütün varlığıyla, ruhuyla, kalbiyle, aklıyla, gönlüyle, ne varsa bütün, hatta vücuduyla, gözyaşıyla. İşte Hz. Mevlana diyor ki, diyor ki bir harama baktığın zaman gözün cenabet olur. Ağla ki o gözün kusletmiş olsun, cenabetlikten kurtulsun diyor.
Harama bakan göz ağlamadan cenabetlikten kurtulamaz diyor. Ağla, sızla, af dile Allah’tan tevbe et ki o gözün cenabet olmaktan kusletmiş olsun. Bu böyle.
Şurada aldığım notlar var. Aşk, ruhumuzu aydınlatan güneştir diyor Hz. Mevlana buradaki beytinde. Can güneşi ki alemi esirin haricindedir. Onun zihninde de, hariçte de benzeri yoktur.
Yani bu dünyamızı aydınlatan güneş, tamam diyor bu fizik manada varlığı aydınlatan, eşyayı, şeyleri aydınlatan ve onlara hayat veren, dünyamızı da canlandıran, işte suları buharlaştırıp, yağmuru yağdıran bütün hepsi bütün tabiat olayları güneşin sebebiyle meydana geliyor. Fakat diyor aşk, ruhumuzu aydınlatan, ruh dünyamızı aydınlatan güneştir. Bu güneş onun yanında çok sönük kalır diyor. Bu bizim bildiğimiz güneş, aşk güneşinin yanında çok sönük bir şeydir. Hiçbir lafı bile edilmez diyor. Yokmuş gibi diyor. Sevmeyi önemli görüyor. Sevmek önemlidir.
Seven kişi mutlu olur. İçinde aşk olan, kalbinde, gönlünde aşk olan kişi mutlu kişidir. Sevmek, sevebilmek önemlidir. İşte bir şarkı var ya sevmek mi güzel yoksa sevilmek mi ne dersin diyor sormaya gerek yok. Sevmek sevilmekten daha güzeldir. Sevinmek kibir getirir, hoşumuza gider. Ama esas onu yaşayan, aşkı yaşayan seven kişidir.
Hele sevgilisi ona yüz vermiyorsa, iş daha başka türlü tecelli eder. Aşk ehlinde alemde dilara mı bulunmaz, mecnun isene değil sana leyla mı bulunmaz diyor. Yeter ki sen sevebil sev. Bu mecazi aşk bizi ilahi aşka götürür.
Mecazi aşk dediğimiz insanların dünya nimetlerinin sevilmesi. Kimisi işte futbol topuna aşıktır, kimisi yeni aldığı arabasına aşıktır, kimisi bir kıza aşıktır böyle. Kimisi çocuğa sorarsan en sevdiği şey balondur. Biraz büyüdüğü zaman dondurmadır, ciklettir falan. Her yaşın, her cinsin kendine göre sevdaları vardır, aşkları vardır işte.
Çocuk böyle sekiz on yaşına gelince akranlarıyla oynamayı sever. Onun için en bilmemerali şey oyundur. Islıkla çağırırdık birbirimizi. Hüseyin gelmiş beni sokaktan çağırıyor. Re oğlum nereye gidiyorsun, akşam yemeğini şimdi yedin. Anne dur bir bakalım arkadaş. Böyle gidersin gece, köyde tabii köyde bir şey yok. Böyle kardak işte oyun. Bir yere kadar. Benim en çok sevdiğim şey kaba ağacına çıkmaktir. O kuşların gelip oturduğu yere çıkacağım illaki falan. Annem bağırır, çağırır sonra şeylerden. O telefon tamircilerinden şey öğrendim. Onların matmuşları var, ayağına takıyorlar. Böyle direğe çıkarlar onlar merdiven gibi. Gayet kolay o çünkü o şey takılır bir şeyden. Böyle. Sonra baktım benim marfucum falan yok tabii. Bir sicimden bir şey yaptım böyle. İkisini ayağımı takardım, onunla beraber çıkardım. Çıkması kolay da inmesi çok zor ve tehlikelidir. Küt diye düşersin. Çok dikkatli olmak lazım. Şimdi çocuk da öyle duvara tırmanır. Sonra inmeye gelince anne gel beni indir diye bas bas bağırır. Ciyak ciyak bağırır. Evet. Böyle bir çocukluk işte. Her yaşın, her cinsin, her hayatın. Mesela Şiir’e geçen gün şey etti, sordum. Ben çok zayıftım. Şimdi de çok kilolu değilim Allah’a şükür. Şimdi merdivenleri üçer üçer çıkardım böyle. Hopla yazıp, iki sıçramada bir kat çıkardım böyle. Ama o yaşta, dediğim yaşta, 18-20 yaşları, 25 yaşına kadar. Talebelik yılları. Dedim ya bu böyle 18 santimle merdiven mi olur? Bu tek tek çıkmakla biter mi? E işkence insanlara falan diye biraz da yapanlara step ederdim içimden. Şimdi diyorum ki iyi ki böyle yapmışlar. Şimdi o yaş 18 santimli merdiveni ne yapsın? O 50 santim 100 santim olsa hoplayıp çıkıyorsun, zıplayıp geçiyorsun. Evet sizlere diyorum ha. Gençliğin kıymetini bilin ve kendinizi iyi yetiştirmeye çalışın. Biz geç kaldık. Çeşitli sebeplerden de var. Bizim zamanımızda okuyacak kitap yok.
O şey vardı, gazete kağıtlarından kese kağıdı yaparlardı. Köyde gelip o kese kağıtlarından okurduk. İki sene önceki şeyler yok. Gerçekten kitap yok. Şimdi Allah’a şükür her konuda yüzlerce her çeşit kitap var. Ha televizyon seyretmeyi bırakın. Size eğer bir şey söylemem istiyorsanız bize hocam ne dersin, ne tavsiye edersin? Bir ömür boyu televizyon seyretseniz, yarım sayfa kitap okumuş kadar bilgi elde etmezsiniz.
Onu da size söyleyin. Bilgi kitaptır. Zâlikel kitâb lâ raybe fîh diyor. Kur’an bize kitabı tavsiye ediyor. Kitabı takdim ediyor. Tabi başta kendisi. Kur’an kendisini orda kitap diye vasıflandırıyor. Zâlikel kitap. İşte bu kitap. Bu öyle bir kitaptır ki bu kitap manasınadır. Zâlikel kitap o maneye gelir. Öyle bir kitaptır ki bu kitap lâ raybe fîh.
Onda hiç bir şüphe, bir yalan, yanlış bir şey yoktur demektir. Evet. Aşk ehline âlemde dilâra mı bulunmaz? Mecnûn-i sene-i dil, sana leyla mı bulunmaz? Bir şey daha söyleyeyim. Geçen sene de söylemiştim ama yeni gelenler var. Onlar için söylüyorum. Sohbet ediyoruz mesela bu meslevi. Hakiki aşkla, mecazi aşk, yani ilahi aşkla yahut da ruhani aşkla, mecazi aşk dediğimiz bu dünyaya ait olan aşklar arasında ne fark mı vardır?
Seven sevgilinin eğer ruhuna aşıksa, gerçek aşıksa o aşk ölmez. İşte evlenince aşk biter diyor. Doğru. Bu aşk değil ki zaten bitmesi gerekir. Hakiki aşkta öyle bir şey yok. Onları da yaşadık yani onları biliyoruz. Allah’a şükür. Gördük mesela.
Arkadaşlar iki kişi tanıyorum. Birisi nişanlıyken kalp krizi geçirdi. İşte gitti ancı oldu sonradan vaypas oldu. Geldi hatta dediler ki kıza ya bu çocuğun işte ömrü az. Sen bununla evlenmek istiyorsun ama istersen vazgeç dedi. Hatta oğlan da teklif etti. Eğer şey isen ağır isen diyeceksen falan. O kız kahraman çıktı yiğit. Ben dedi söz verdim. Ve o haliyle evlendiler. Öteki de yine kalbinde delik vardı bir kızın. Orada ameliyat oldu falan etti filan etti. O da evlendi. Söz verdik diyor işte.
Mecnun Leyla’ya aşık. Tabi. O aşiret reisi, şeyh derler Araplar. Diyor ki bu Mecnun’u bulun getirin bana diyor. Çöller’e gidiyor. Leyla Leyla diye zırlayıp duruyor diyor. Getirin bunu bana bulun getirin. Getiriyorlar. On tane cariye.
Gidirmiş kuşatmış dertleriniz. Bakın süslemiş. Sürmeler makyajlar falan. Ve öyle dizmiş bir sıra. Mecnun’a demiş ki. Bak demiş bana söyle. Şu demiş Leyla dediğin kızdan bunların her birisi on kat daha güzel demiş. Hangisini beğeniyorsun seni onunla evlendireceğim. Yeter ki demiş şu Leyla Leyla diye zırlayıp durmaktan vazgeç demiş falan. Mecnun şöyle bir göz hücüğüyle bakmış. Siz bana kadehleri gösteriyorsunuz. Ben şaraba aşığım demiş. O kadar. Şarap dediği ruh içindeki iç. Şişenin içindeki. Siz bana diyor kadehleri gösteriyorsun. Fizik güzellikler. Mecnun’un şeyi o değil ki aşk. Can güneşi zihinlere sığmaz diyor Hz. Mevlana. Aşk güneşi dediği. Onun misli tasavvur ve tahayyül edilemez. Daha aşkın tarifi de yapılabilmiş değildir. Bir sürü söz var aşk hakkında. Sevenler, sevilenler. Allah aşıkları. Allah’ın sevdikleri.
Radiyallahu anhüm ve radu’an. Allah’tan razı olanlar. Zaten aşktaki şikayet yok ki. Sen diyor. Sen bana cevretsen bile diyor. Cevretsen yani eza cefa etsen bile diyor. Biz onu nimet biliriz, kısmet biliriz diyor.
Bir şey Mekke’de Hızır aleyhisselam yanındakini uyandırmaya kalkmış. İşte Kur’an okunuyor. O da uyuyor. Yani vefret içinde. Dürtmüş demiş agah ol. Kendine gel. Burası böyle uyuyunacak yer değil falan değil mi? O da Hızır aleyhisselamın yüzüne bakmış. Demiş ki bak ben seni tanıyorum.
Beni rahat bırak. Şimdi demiş Hızır olduğumu söylerim. Buradaki bütün halk gelir kafana üşüşür. Başına bela olur demiş falan. Şimdi de bak gelin Hızır burada diye bağırırım demiş falan. Adam hayretler içinde kalmış. Gafil diye müdahale ettiği kendine gel agah ol dediği. Meğer büyük bir evliya imiş. Sonra Allah’a dua etmiş.
Demiş ki Ya Rabbi bana bildirdiğin sevgili kulların arasında bunun ismi yok. Bu kim demiş? Bu beni hemen gözünü açar açmaz Hızır olduğumu tanıdı. Ve bana böyle dedi. Cenab-ı Hak’tan ona ilham geliyor, nida geliyor, işaret. Neyse. Diyor ki Hızır aleyhisselam.
Ben sana beni sevenlerin ismini bildirdim. Benim sevdiklerimin ismini bildirmedim diyor. Bu benim sevdiklerimdendir diyor. Aşkta kıskançlık vardır. Allah da sevdiklerini kimseye bildirmiyor. Kıskançlık diyor. İşte onlar Rical ul Gayt diyoruz onlara.
Allah’ın sevdikleri Allah tarafından deşifre edilmiyor. Peki Hızır bile bilmiyor mesela. O mâne işte. Bu da Allah rakiptir. Allah kıskanır. Kendisinden başka hiçbir şeyin daha çok sevilmesini istemez. Seni ondan imtihan eder. Sevdiğin nimetten imtihan eder.
Bazı insanlar vardır. Evladını çok sever. Halbuki benim diye sevmeyeceksin. Ey Allah’ım bu senindir diye seveceksin. Senin ikramın, senin ihsanın, senin nimetin. Sen verdin bize evladı, malı, mülkü hepsini. Allah’ın diye seversen doğru seversin. Benim diye seversen Allah’ı kıskandırırsın. Allah’ı devre dışı bırakmış olursun. Allah buna razı değildir.
Zaten Hazreti Mevlana da diyor ki, avamı nas dediğimiz sıradan insanlar rızık peşinde koşarlar. Arifler Allah’ın sevgili kulları rezzâhın peşinde koşar. Allah’ın peşinde koşarlar. Rızkı verenin peşinde koşarlar yani. Biz rızık peşinde koşuyoruz, nimet peşinde koşuyoruz. Ama nimeti vereni çok zaman unutuyoruz. Onu tamamen.
Hatta o nimet, Allah’ın verdiği nimet bize Allah’ı unutturmaya vesile oluyor. Sebep oluyor. Bu da bir büyük yanlışımız. İnsanların yanlışı yani. İnsanların yanlışı daha doğrusu. Onun için Kur’an-ı Kerim’de وَقَدِيلُمْ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ diyor Allah. Benim gerçekten şükreden kullarım çok azdır. Allah bizi şükredenlerden eylesin. Nimetin sahibini bilenlerden, tanıyanlar.
Nimet derken sadece evlat, mal, mülk falan değil. Sağlık, sıhhat, akıl, nimet buraya gelmek. Ben camide diyorum. Sakın böyle gelip namaz kıldık falan diye kibirlenmeyin. Allah’a şükredin. İstediği halde gelemeyen hastalar var cuma namazına. Siz kalkmış gelmişsiniz. Niye kibirleniyorsunuz? Şükret Allah’a. Allah senin huzuruna kabul ediyor. Camiye kadar gelebilmişsin. Ayakların tutuyor, elin ayağını tutuyor, aklın başında yerinde. İşte öyle diyor Hazreti Mevlana’ya. Burhaneddin muhakkı kitirmesi. Yok bak mükellef olmanın üç tane şartı var diyor mükellef olmak. Yani Allah’ın dinin görevleriyle dinin görevlerini yapmaktan sorumlu olmak demek.
Akıl olmak, bölüm çağını ermek, erginlik çağına gelmiş olmak. İşte 13-15 neyse hangi yaşta. Şimdi 18’dir kanunen şey olmak. Bizim memleketimiz için 18 yaş son limittir onu da size söyleyeyim. 13 yaşlıdır. Hatta daha küçük yaşta akıl bu. Mesela kadınlarda doğum yapabilme yaşıdır.
Urfa’da 12-13 yaşında kızları evlendirirler. O da ana olur. Ama İsveç’te 18 yaşındaki kız daha çelik çömak oynuyor. Sokakta oynar, hiçbir şey yok daha. Bak şimdi iklim gibidir. Burada daha erikler çiçeği açmadan güneyden can eriği geliyor. Bakıyorsun burada erik ağaçlar iklime göre değişir efendim. Kuzeye doğru gittikçe olgunluk yaşıyor. Ağaçlarda da meyvelerde de insanlarda da daha geç olur. Güney’e doğru gittikçe Hindistan’da 7 yaşında evlendiriyorlar. İşte onun için şeye takılmayın. Yok bilmem işte Peygamber Efendimiz Hz. Ayşe ile evlenirken 11 yaşındaymış da. Evet 11 yaşındaydı. 9 yaşında nişanlandı. Araya hicret girdi Hz. Hadice’den sonra. Ya Resulallah üzülme işte Ayşe gelinlik çağına geliyor. Hatice annemiz vefat ettikten sonra. Ayşe’yi nikahlayıp dedi Ebu Bekir. Allah şefaatlerine nail eylesin hepsinin. Ondan sonra araya hicret girdi. Hicretin 2. senesinde yani Hz. Hatice’nin vefatından 3-4 seneye yakın bir zaman sonra evlendiler. O zaman 11-12 yaşındaydı Ayşe Vazıd’ın. Efendim Peygamberimiz çocuk yaşta. Herkes 12 yaşında evleniyordu zaten Mekke’de. O yaşta evleniyordu hepsi. O bakımdan. Orada bir şey yok. Sıcak memlekette. 11 yaşında 12 yaşında şey oluyor. Brezilya’da da geçen sene gazete yazmıştı. 9 yaşında bir kız ikiz doğurmuş falan diye. Evet. Orası da sıcak ülke çünkü. Brezilya tam orta kuşak. Bunları bileceğiz. Çıkıyor bir gavur kendi memleketine göre. İşte o George şeyden dediğimiz. Bir Arnold var İngiliz. Bir de İsveçli bir tarihçi var. Peygamberimiz hakkında. Bunları bu iftiraları atan onlardır. Şey edeceksin. Yani iklimi biliyorsan, gelenekleri biliyorsan.
Oradaki evlenme yaşını biliyorsan. Zaten yadırganacak bir şey yok. Tuhak bir şey yok ortada. Normal. Ama İsveçliye anormal geliyor. Allah Allah. 11 yaşında 12 yaşında kızla Peygamber, koskoca adam evlenmiş falan. Gibi. Bizimkiler de onun düdüğünü çalıyorlar. Ulan sen kendi ülkene baksana. İşte Erol ile rahmetli Erol Güngör ile konuşurduk. Hoca dedi bu sosyolojinin dedi taklidi olmaz dedi.
Her milletin kendine göre tarihi var. Kendine göre kültürü var. Kendine göre dili var. Biz Avrupa’dan sosyoloji almayacağız dedi. İlim almayacağız. Metod alacağız dedi. Onlar kendi ülkelerinde, kendi insanlarının, kendi toplumlarının yapısını hangi metotlarla etüt ettiler. Nasıl bir netice ortaya koydular ise biz de aynı metotları alacağız.
Kendi kültürümüzü, kendi tarihimizi, kendi insanımızı, kendi adetlerimizi, folklorumuzu el yiyerek oradan bir sonuç çıkaracağız dedi. Sosyal ilimler de şey olmaz dedi. Bir taklit ve Yahut’a adaptasyon olmaz yani onu al. Şimdi biz Fransız, ben de. Fransız olamazsın. Mümkün değil. Fransa’nın tarihi başka, iklimi başka, gelenekleri başka, dini başka, örfleri başka. Mesela söyleyeyim size şimdi. Bir Alman yeni evli karşılaşıyorsun. Her yerde bu misali veriyorum. Camide de söyledim ya. Ya karşılaşıyorsun markette yahut da yolda giderken. Selam aleyküm. Ya sen Hans evlenmişsin falan. Evlendik diyor falan. Yanında da eşi var. Ne kadar güzel bir eşin var diyorsun falan. Karı kocasına teşekkür ederler. Bunda hiçbir adliyet falan düşünmez. Sen bunu bir diğer bakırlığa söyle bakalım. Karın çok güzelmiş diye bakayım sana. Buyur. Bu zihniyet işte. Urfalıya da diyemezsin. Kastamonluya da diyemezsin. Hatta selam bile vermeyeceksin. Görmezlikten gelip geçip gideceksin. Yanında eşi var çünkü. Ayıptır. Yolda onun önünü kesmek falan. Eğer çok kısım akraba çok yakın komşu değilsen böyle. Hiç görmezlikten gelip gideceksin. Bunlar işte tarihimiz, geleneklerimiz, bizim iffet anlayışımız, namus anlayışımız. Benim birçok arkadaşımın annesinin ismini bilmezdim valla. Öldükten sonra öğrendim ya çoğunu. İdris’in annesi, komşumuz beraber otururuz aynı apartmanda, aynı evde. İşte Ali’nin annesi. Ben ne bileyim ben? Babası da söylemez zaten annesinin ismini. Bizim çocukların anasıdır işte. Sen anlayacaksın. Çocukların anasıdır onun adı. Bizim arkadaşımız Ali’nin annesidir, İdris’in annesidir, Ahmet’in annesidir falan. Böyle. İsmini bile söylemezler. Ayıptır bir insanın, erkeğin, kendi karısının isminden ismen bahsetmesi. Aşkta da öyledir. Aşık sevgilisinin ismini söylemez. Evet.
Biraz galiba şey ediyoruz ya. Sert mi konuşuyorum bilmiyorum. Uyanacağız arkadaş, uyanacağız. Gavurun ağzına bakıp da gavur bizi nasıl tarif ediyor onlara inanmayacağız. Sen kendini tarif edeceksin. Kendi tarihinle, kendi dilinle, kendi dininle. Sen Türk ve Müslümansın. Fransız olamazsın, İngiliz olamazsın, Alman olamazsın.
İstediğin kadar özel. O zaman zübbe olursun. Öyle diyoruz zaten. Çok kızdım da o şeye. Diriliş Ertuğrul’u şey, kelebek altın kelebeğinde falan. Bulsam yani tokatlayacaktım o. Hayvan herifi, eşek.
Bizim aydınımız kadar kendi dinine, kendi geleneklerine, kendi kültürüne düşman dünyada başka bir aydın zınıfı yoktur. Bu 150 senedir böyle oldu. Taa tanzimattan beri başladı bu. Türk adam olmaz, Türk hiçbir şey değildir. Biz adam olmayız, biz değiliz falan diye. Bu milletin canını okudular. Sonradan da baktık adammışız ya. İşte 15 Temmuz’da göründük. Milletin ne mal olduğu, nasıl bir millet olduğu. Gelsinler milliyetçilik nedir, millet olmak nedir öğrensin. Bütün dünya öğrensin. Ona ayrı kızıyorsun. Müezzin kalkıyor burada Arapça ezan okuyor. Allahu Ekber. Ya sen Sudan’da mı okuyorsun bu ezanı? Bu Türk milletinin öteden beri okuduğu bir ezan geleneği var. Şunu Türk üslu bu ile okusana. Hacca gitmiş gelmiş orada duymuş.
Hacda okunan ezanlara ben dörtten fazla not vermem. En iyisine. Hiçbirisi sınıf geçemez benden. Çünkü müzikal değil, lezzetli değil. Şam biraz şey eder, benzer. O da bizim etkimizle. Mısır’da biraz var müzik. Çölde ne gezer müzik ya? Çölden getiriyorlar, sesi var işte. Siren gibi bağırıyor. Allah! Bu ezan bu değil.
Mahallenin müezzini iki defa hacca gitmiş, bir ümreye gitmiş. Oradan bana ezan getiriyor. Türk milletinin gerek din konusunda, gerek dine hizmet konusunda, gerek mimaride, gerek edebiyatta, hiçbir İslam ülkesini taklide ihtiyacı yoktur. Kim ne öğrenecekse bizden öğrenecekler. Biz temsil ettik çünkü. 600 senedir, 700, hatta 1000 senedir Malazgirt’ten beri.
İslam’ın en ön safında bütün İslam dünyasını biz temsil ettik. Biz öncülük yaptık. Bizim müzikimizin de, edebiyatımızın da, şiirimizin de, hiçbirinde benzeri yoktur. Bir istiklal marşımız var. Buyurun. Dünyada işi yoktur, dünyada. Bakın bütün istiklal marşlarını, tercüme edin Türkçe’ye. O kadar yoz, o kadar yobaz kalır ki ötekiler.
Onun için. Sen sendeki değerleri bilmiyorsun, onu bırakıyorsun, şurada burada gördüğün şeylerle gelip yeniden bir kültür oluşturmaya çalışıyorsun. Ben olsam yasaklarım. O müezzini de işten alırım. Şunu adam gibi Türk üsluvuyla oku. Öteden beri Hafız Samiler, Hafız Cemaller, işte ondan sonra Hafız Süleymanlar, Hafız Kemaliler,
bu ezanı nasıl okudular ise öyle oku. Ezanı o bozuyor. Öteki bilmem filmi o öteki bozuyor. Kültürü o bozuyor. Dili bir başkası bozuyor. Siz biliyor musunuz, Türkçe’mizin şeyi başındaki adam, Türk Dil Kurumu’nun başındaki adam, Ermeni, senelerce Türk Dil Kurumu’nun başında kaldı. Ağabdil Açar. Adıyla söylüyor.
Ağabdil Açar. Adıyla sanıyla yani şey. Orada. Ve bu yeni Türkçe, uyduruk Türkçe’yi o getirdi. Onun için sen şimdi büyük nutku da okuyup anlayamıyorsun. Bende birinci baskısı var. Atatürkçülere diyorum zaten. Sen diyorum büyük nutku okudu mu? Daha bir tane rastlamadım. Atatürkçüyüm deyip de büyük nutku okuyan tek Allah’ın kulunu rastlamadım. Ben onu en azından üç defa okumuşumdur.
Bazı yerlerini on defa okumuşumdur. Altı çizilidir. İlk baskısı 1928’de harfinkılabından önce basılan iki cilt kocaman böyle büyük nutku. Şahane bir dil var orada. Şahane. Atatürk’ün kullandığı dil. Harika bir dil. Hem Atatürkçi olacaksın hem Atatürk’ün dilini bozacaksın.
Zaten şimdiki şeyler anlayamaz onu. Üç defadır sadeleştiriyorlar. Özetliyorlar sadeleştiriyorlar. Zaten hiçbirisi o cümleler hiçbirisi Atatürk’ün sözü değildir. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir dedi Atatürk. Ondan sonra şeydir ne yaptılar şimdi meclislerine? Egemenlik yaptılar onu. Egemen ne demek ege? Bu testere ege falan o şey malzemesi. Ne demek Allah aşkına? Niye hakimiyet değildi? Dil bozuluyor, din bozuluyor, adetler bozuluyor. Orada konuşuyorum. McDonald yemek yok. Smith yiyeceksin. Milli olanı yiyeceksin. Senin olanı yiyeceksin. Efendim yok şu şey mi? Lan döner kebabın canı mı çıktı? Almanlar geberiyorlar bütün şeylerden. Bizimkiler oraya döner kebabı götürdüler. Bayılıyorlar Almanya’ya. O kadar lezzetli bir yiyecek ki harika bir şey. Bizimkiler yok gidiyor şey yiyor işte kiçin bilmem ne falan filan. Evet. Millet olacağız. Millet olmak da kültürüne sahip çıkmak demek.
Adetlerine, geleneklerine, din ulularına, büyüklerine, Mevlana’sına, Yunus’una, Şeyh Şaban-ı Veli’sine gittim. Çarşamba günü Şeyh Şaban-ı Veli’ye gidiyoruz. Mehmet Çiftçi var oranın imamı, caminin imamı. Tanışıyoruz. Dedi ki gelin dedi size kastamonu şey yaptım dedi. Mutlaka öğleyin dedi camiye oran.
Camiden geç kaldık tabi camiden bir saat öğleden sonra gittik. Yollar tabi şey. Neyse vardık namaz kılınmış. Ama avlu dolu. Cami dolu, türbe dolu. Ben de evvela cenaze mi var acaba filan dedim. İmama sordum çiftçiye. Yahu dedim çiftçi hoca. Ne var bugün burada dedim filan ya. Ay geçilip çıkılmıyor yani avlu dolu. Türbenin içi dolu, cami dolu. Hocam bir şey yok dedi. Dedim ya bu kalabalık mı dedi. Hocam dedi her gün burası böyle dedi. İşte kastamonun köylerinden gelirler dedi. İşlerini bitirirler geldikten sonra. Bir Hazreti Piri ziyaret edelim dua edelim de öyle gidelim derler. Halk dinine sahip. Mevlana’ya gidiyorsun.
Mesela hiçbir şey yok. Salı günü gidin her haftanın ortasında. Bakıyorsun dolu millet kuyrukta. Halk dinine, büyüklerine hürmetkar ve sahip çıkıyor. Bizim aydın problemimiz var. Aydın denilen o zübbelerden işimiz var bizim. Başka şeyimiz yok. Onlar yabancı kültürü bize aktarmaya çalışıyorlar. Biz kabul etmiyor işte. Dünya kabul etmiyor. Kayn uyuşmazlığı var. Ben çok iyi müzik bilirim. Ben müzikin bütün formlarını bilirim. Türk’ü, uzun hava, gazel, şarkı, ilahi, mevlid, Kur’an. Kur’an hocasıyım. 40 sene Kur’an hocalığı yaptım. İlk vazifem 3 sene vekil müezzinlik yaptım. 15 yaşındaydım. 16 yaşındaydım. Niye söylüyorum bunu biliyor musun? Çinülçem Bey ile konuşuyoruz. Çinülçem Bey dedim. Benim kulağım musikiye çok yattım. Kendi milli musikimizin bütün formlarını da bilirim. Türk’lerinden, bilmem ezanına kadar, Mevlid’inden Kur’an’ın tilaveti ne kadar.
Fakat ben batı müziğini dinlerken, Bah’ı dinliyorum. Bir şey anlamıyorum. Ondan sonra Mozart diyorlar. Anlamıyorum. Rival diyor. Dinliyorum. Dikkatle dinliyorum. Kendimi vererek dinliyorum. Hiç bir zevk almıyorum. Benim kınımı kıpırdatmıyor. Çinülçem Bey o zaman hayattaydı.
Dedim ya ben bu kadar dikkatle zevkali bir şeyler öğreneceğini, bana bir etki yapsın diye düşünüyorum. Bunun hikmeti nedir dedim. O musikiden dedi zevk alabilmen için vücudunda domuz kanı olması lazım. Sen domuz et yiyemiyorsun. Onun için olması. Evet. Musikiden anlamaz birisi değilim. Çok iyi anlarım.
Ama bir türlü batı müziğinin hiçbir formuna. Yani ne klasik batı müziğine ötekiler de soğuk suya atmış gibi ciyak ciyak bağırıyor. Ona da müzik diyorlar işte. Ya he falan nedir? Bunlar kedi miyavlaması, bilmem hayvan sesleri falandır. Bunların musikiyle falan da alakası yoktur. Kendi musikine sahip çıkacaksın. Onun için. Evet bugün biraz böyle oldu.
Kusura bakmayın. Hazreti Mevlana’yı da. Bu devam edecek. Haftaya yine buradayız inşallah. Zaten bizim dersimiz aşktır. Ama dün de aştı, bugün de aştı. Yarın yine aşkı anlatacağız. Çünkü aşksız hiçbir şey olmaz. Bilmeden sevemezsin. Onu da söyle. Bilmek sevmenin şeyidir.
Ne kadar çok bilirsen o kadar çok seversin. Ne kadar iyi bilirsen o kadar çok seversin. Çok iyi bilirsen vazgeçemezsin ondan sonra. Bilmek sevmenin birinci basamağıdır. Din nedir diye sorsalar bana. Bilmek, sevmek ve vermektir. Bunun dışında bir din yoktur. Vermektirken fedakarlık. Sevdiğin din uğruna fedakarlıktır.
Ben bu Müslümanlık’tan nasıl menfaat elde ederim demek değil. Ben bu din için nasıl bir hizmet üretirim. Nasıl bir şeyler faydalı olabilirim. Hiçbir şey yoksa çocuğuna Besmele’yi öğret. Rabbiyesir’i öğret. O da bir hizmettir. Bilmiyor çocuklar. Öğret, Besmele’yi öğret. Yemeye eskiden hep beraber Besmele çekerek otururduk. Böyle sofrada. Ayıptı Besmele’siz oturmak. Hoca çocuğum olduğum için söylemiyorum. Bütün köyde öyleydi. Bütün akrabalar, bütün tanıdıkları öyleydi. Besmele’siz iş görmek çok ayıp bir şeydi yani. Hem de sofraya otururken Besmele’yi biraz sesli çekmek lazım. Unutmuş olanlara örnek olmak için. Onlara da hadi şöyle. Allah’ın Rahman’ı Rahim dedin mi? Zaten herkes senden sonra çekmeyi unutanlar da seninle beraber Besmele çekerler. Elhamdülillah’i gizli söylemek lazımmış. Ben doydum siz de çekilin manasına. Eğer hele yabancı varsa sofrada Elhamdülillah’i gizli söyleyeceksin. Çok ayıptır. Hatta doymuş olsan bile misafirle beraber yermiş gibi yapacaksın.
Alıp böyle fazla çiğneyen, küçük küçük lokmalar alacaksın. İdare edip oyalayacaksın. O doyuncaya kadar. Çünkü sen Elhamdülillah deyip çekilince o da galiba bu iş bitti diyerek yarı aç yarı çekilir. Bunlar usül. Bunları bize öğrettiler. Evet. Eğer sofrada yabancı misafir varsa
Besmele’yi sesli olarak, Elhamdülillah’ı gizli olarak çekeceksin. Ve mümkün mertebe misafir Elhamdülillah deyip doyuncaya kadar da ona iştirak edeceksin ki adam mahkub olmasın diye. Bunların hepsi usuldür, erkandır. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sevgiyle selamlıyorum. Allah bizi… Şu duayı yapıyorum her zaman. Bizi kendisine layık kul eylesin. O kolay bir şey değildir. Allah’a layık kul olmak iki şeyle olur. Birisi tevbe, ikincisi şükür. Günahlarımıza tevbe edeceğiz, nimetlere şükredeceğiz. İkincisi, Peygamber Efendimiz’e layık ümmet eylesin. O Peygamber’i tanırsak, bilirsek, onu taklit ederek, onun yolundan, onun izinden giderek, zaten isri dediğimiz, isri nebi, sünnet de o mâneye gelir zaten. Peygamber’in izini sürmek mânesinadır. Evet. Üçüncüsü de, o ecdada layık millet eylesin. Allah’a layık kul, Habib-i Muhammed Mustafa’ya layık ümmet, ecdada layık millet. Olduğumuz zaman işimiz bitmiştir. Allah bizimle beraberdir.
Allah sevdikleriyle beraberdir. Evet. Allah Allah eyvallah. Vakti şerif hayır ola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Niyazımız indi ilahi de makbul ola. Allahu zülcelal ism-i zatının nûriyle kalplerimiz pür nur kila. Demler safalar ziyade ola. Dem Hazreti Mevlana
Sırrı Cenabı Şemsi Tebrizî Kerame Hazreti İmam Ali Şefaat Muhammed’in Nebi’i Ümmi Rahmeten Lil Alâmin Hü diyelim Hü eyvallah Hayırlı dersler sağolun.
Hayırlı geceler.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir