"Enter"a basıp içeriğe geçin

ÖZAL’IN ÖLÜMÜ SONRASI BÜYÜK SERMAYE PATRONLARI SİYASETİ BELİRLEME KARARI ALDI. BU LATİNLEŞMEYDİ

ÖZAL’IN ÖLÜMÜ SONRASI BÜYÜK SERMAYE PATRONLARI SİYASETİ BELİRLEME KARARI ALDI. BU LATİNLEŞMEYDİ

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=exz8CExTbPA.

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın beklenmedik ölümü esasında Türkiye’yi haydi hazırlıksız yakalamıştı. Çünkü zaten ülke 1991 yılında başlamış olan faile meçhu cinayetler ve PKK terör örgütünün artan bu terör faaliyetleri üstüne üstlük
Vurmuncu ve Eşref Bitlis bölümleriyle zaten sarsılmıştı ve Cumhurbaşkanı Özal tam artık kendi pozisyonunu değiştirme kararı aldığı an itibariyle
bir ölüm sürecine sokunmuştu. Öyle diyorum. Yani bence hep söylediğim gibi ve Ahmet Özal’ın da, oğlunun da söylediği gibi, Özal’ın Orta Asya Cumhuriyetlerinden sonra gidip iki gün sonra da hayatını kaybetmesi asla bir tesadüf değildi. Bunun için de FETÖ’nün parmağı olduğunu da tekrardan ifade ediyorum.
Fakat sonuç itibariyle Türkiye bir yere gitmek zorundaydı. Çünkü 93 yılı çok sert bir iklimde başlamıştı. Güneydoğud tarafında çok ölümlü terör vakaları devam ediyordu, faile meçhuler devam ediyordu ve devletin içindeki bir gücün adım adım
PKK üzerinden kirli bir savaşa yönelme eğilimi içine girdiğini görüyorduk. Bu zaman içinde Türk demokrasisi açısından çok ciddi ama çok büyük engeller oluşturabilecek bir tercihdi.
Bunu görüyorduk ve Türkiye’nin adım adım esasen bir darbe sürecine sokulduğunu ve bu darbe sürecinden de nemalanmaya çalışan sivil ve askeri kesimlerin olduğunu çok net fark ediyorduk.
Daha büyük ve vahim bir şey Türkiye bir koalisyon hükümetiyle yönetiriyordu. DHP ve CHP Erdal İnönü’yle Süleyman Demirel çok iyi bir uyum yakalamışlardı son iki yıl içinde. Fakat çok parçalı bir millet meclisi vardı. Çok parçalı. Meclisin dağılımına baktığınız zaman zaten siyasal istikrarsızlığın boyutlarını anlamanız mümkündü beş parti.
Ve çok birbirine yakın sandalye sayılır. En büyük DHPydi tabi ki. Şimdi bu karşımıza yeni bir mesele çıkarmıştı.
O da İstanbul Dükalı diye adlandırdım. Tüsiyat üzerinde şekillenmiş büyük sermaye grupları bütün dengeleri alt üst eden bir davranış sistemine doğru yönelmeye başladılar o dönemde. O da siyaseti biz beklemeleriz. Ne demek? Yani siyaset evet parlamentoda bu vardır. Başbakan Demirel’dir. Yardımcısı Erdal İnönü’dür vesayiridir.
Ama bundan sonra öz alüldüğüne göre bundan sonra oluşacak Türkiye’nin siyasetine kim Cumhurbaşkanı olacak, kim başbakan olacak, kim şu olacak, kim bu olacak bunların hepsini ve genel devlet stratejisini İstanbul Dükalı yani İstanbul Büyük Sermayesi belirler düşüncesi İstanbul kulislerinde yerleşmişti.
Bu Türk basın tarihinin çok özel bir döneminin açılmasına neden oldu. Niye? Çünkü İstanbul Dükalı büyük sermaye grupları siyaseti bedirleme görevini kendilerinin desteklediği ve yakın bir biçimde dirsek temasının ötesinde bir koalisyon haline dönüştürdükleri büyük medya patronları üzerinden bunu yapmayı planlıyorlardı.
Yani medya patronları gerek o dönemin dört büyük patronunu sayabilirim. Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Cem Uzan ve Erol Aksoy. Bu dört büyük patronun kendi gönülleriyle bu işlere sıvandığı yönündeki düşünceleri biraz şüpheyle karşılamışımdır. Çünkü sonuç itibariyle bu kadar siyasetin içine girmek hiçbir medya patronunun çıkarına olabilecek bir şey değildir. Nitekim o dönemde çalışmakta oldum ve sonra bir ara ara verip tekrar çalıştım. Cem Uzan’ın bugünkü öyküsü bunun bir sonucudur. Aydın Doğan bunun sonucudur. Heve hele Dinç Bilginin, Erol Aksoy’un çektikleri o dönemde İstanbul Büyük Sermayesi’nin dolduruşuna gelmiş olmalarının sonucudur. Çünkü sermaye büyük reklam pastasıyla patronlara, Cem Uzan hariç diğer patronlara şunu söylüyordu. Siz sağlam duracaksınız. Bizim Ankara’daki pozisyonumuzu güçlendireceksiniz. Hatta hükümetler ve yeni başbakanlar sizin Ankara temsilciliklerinizdeki toplantılarda belirlenecek kadar işin içinde olacaksınız.
Bu bana göre o dönemde de çok yazdım Dünya Gazetesi’ndeki politikaterası köşemde bir gün onları da kitap haline getirmeye çalışacağım elbet.
Türkiye’nin, buranın altını çizerek anlatıyorum gençler iyi dinleyin, Türkiye’nin Avrasya coğrafyasının ortasında bir Latin Amerika ülkesi olmasına yol açıyordu.
Neydi Latin Amerika ülkesi? Siyasal açıdan istikrarsız, oligarşik sermaye grupları ve o oligarşik sermaye gruplarına bağlı askerler ve emniyet mensupları ve istihbaratlar ve baskıcı rejinler demokrasiye nefes aldırmaya yapılanmalar.
Latin Amerika buydu ve ne yazık ki Türkiye, 1989-91 hattında soğuk savaş bittikten sonra Berlin duvarı çöküm ve Sovyetler Birliği ile Varşova paktı daldıktan sonra Avrupa ülkelerinin, İtalya başta, İspanya başta,
Avrupa ülkelerinin yaşamış olduğu temiz eller operasyonlarını yapmaya hiç niyetli gözükmüyordu. Temiz eller operasyonu esasında soğuk savaş yıllarında bütün NATO ülkelerinin bünyesine, özellikle de Yunanistan, İtalya, İspanya gibi Akdeniz coğrafyasına veya Almanya’ya veya bazı Kuzey Avrupa ülkelerine yerleştirilmiş
NATO gladyosunun temizlenmesi ve soğuk savaş yıllarında görev almış istihbarat unsurlarının da artık emekliliğe sevk edilmesi anlamına geliyordu ama Türkiye bunu yaşamadı. Bunu PKK yüzünden yaşamadı. Ne demek istediğimi anladınız. Esasında bütün yaşanılan olaylar, bütün yaşanılan 93 itibar 91’den itibaren yaşanılan ve 2002’ye kadar süren bütün o 11 yıl şunu bize gösteriyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içinde iki tane derin yapılama var ikisi de Amerika Birleşik Devletleri ve NATO’ya bağlı Gladiola ve Gladiobey diyoruz. Gladiola NATO Türk olarak adlandırdığımız Kemalist görünümlü NATO’cular ve Gladiobey FETÖ Türk olarak adlandırdığımız muhafazakar görünümlü NATO’cu ve Amerikancılar, siyahi unsurları.
Ve bunlar gitmeye niyetli değildi. Gitmediler de zaten. Kaldılar. Kimi kullanarak? İşte bir başka Amerikan projesi, bir başka Amerikan müttefiki olan PKK’yı kullanarak. Ve bu durum esasında gerçek anlamıyla Türkiye’nin Latin Amerika ulaşma sürecini ve kirli bir savaşın içinde hem insanlarını hem ekonomisini hem de sosyal, toplumsal, siyasal güvenilirliğini kaybetmesini
ve hatta bir iç savaş noktasına kadar yürütülmesini sağladı. 90’lı yılları çok iyi incelemeden hep söylüyorum bu günleri anlamanız mümkün değildir.
Cumhurbaşkanı ölmüştü. Türkiye yeniden kurulacaktı ve gözler tabii ki Süleyman Demirel’deydi. Süleyman Demirel haberi yurt seyahatinde almıştı.
Hapar topar geldi ve bu arada benim patronum da beni aradı. Cem Uzan. Ben o sırada Ankara temsilcisiydim. Genel yönetmenimiz Orandur’u, Özden Akbab onun yardımcısı ve Ufuk Güldemir onların içindeydi. İstanbul ekibi ve filen de olayları haberleri esasında ağırlıklı olarak Cem Uzan’la ilişkisi çok iyi olan Ufuk Güldemir yürütüyordu.
İkimiz de birbirimizi pek iyi sevmiyorduk açık konuşalım. Çünkü Ufu’nun haberler üzerinde aşırı hakimiyetçi bir kimliği vardı.
Ben ise Ankara haberlerinin bir uzmanlık gerektirdiğini ve o İstanbul’da sağının solunun kurcalanmasının yarın bir gün hem kanalı hem de şahsenbeğini ve ekibimi zor duruma düşürebileceğini ifade ediyordum. Şahsi bir kavgamız yoktu. Tamamen işlerden kaynaklanan bir meseleydi. Rahmetli oldu sonra.
Neyse ve tabi önümüzde bir anda şöyle bir pozisyonda kaldık. Bir, Cumhurbaşkanı seçeceğiz. Eğer bu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olursa bir de Başbakan seçeceğiz. Eğer bu Başbakan Süleyman Demirel’in bin yıllık arkadaşı ve hatta Doğru Yol Partisi’nin ilk emanetçi başkanlarından Hüsamettin Cintoruk olursa bir de meclis başkanı seçeceğiz.
Yani her şeyi seçeceğiz ve ülkenin ekonomisi sallanıyor, PKK terörü azmış, iç istikrarsızlık zirve yapmış ve herkes o sırada hem Doğru Yol Partisi’nin içinde hem CHP’de hem ANAP’ta her yerde gemisini kurtaran kaptan olmanın telaşında.
Çok zor bir dönemdi. Kabul edin. Türkiye böyle bir kıldan ince kılıçtan keskince bir noktadan geçiyordu. Düştüğümüz an kurtuluşumuz yoktu. İşte o çerçevede ben akılcı bir düzenleme yaptığımı sanıyorum. Elimdeki iyi kadroyu iyi yönlendirdim ve şöyle yaptım. Zaten Başbakanlık muhabirimiz Bahar Tunalı Hanım’dı.
Bahar Tunalı’yı Doğru Yol Partisi ve Başbakanı Demire’yi de saniye saniye takip etmekle görevlendirdim. Bir başka çok değerli meslektaşım Gürkan Zengin yaşam karşısındaki hafif muhalif duruşu nedeniyle CHP başta olmak üzere diğer bütün kanatları kontrol altına aldı.
Ve Ramidli Tayfun Taripoğlu da ANAP’ı. Ve yer yerde Suat Toktaş, Fikri Aydın, Tülay gibi arkadaşlarda özellikle Erbakan ve DSP tarafına bakıyorlardı.
Bunları çok düzgün haberler haline verince, aradan bir dört beş gün geçti. Cem Uzan aradı beni ve dedi ki Ardan evet haberler çok iyi çok teşekkür ederim sağ ol patron.
Sen bunu bu haberleri canlı yayında yapabilir misin? Nasıl yani? Hani ben İstanbul Ankara hattında Gülnü Feyman senin ekibine bağlansın hani nasıl Bahar DLP’yi ayırıyor işte Gürkan CHP’yi veriyor veya işte Tayfun Taripoğlu ANAP’ı hem onların hazırladıkları haberleri verelim hem de böylece bir canlı bağlantılar var.
Ve canlı şey nasıl yapacağız? Sen o işe bakma yapabilir misin? Belli ki fikir Ufuk Güldemir’den gelmişti. Sezar’ın hakkını sezara vereceğim üstelik meslektaşım bugün hayatta değil. Ben düşünmemiştim. Ben işin VTL’ler üzerinden nasıl yürütebileceğini güzel başarmıştım ama fikir belli ki Ufuk Güldemir’den gelmişti ve ben dedim ki yaparım yaparız. Ertesi gün işe geldim saat 8.30-9.00 o zaman Atatürk Bunlarında yerimiz. Bir kalabalık var yan tarafta da isminize lazım değil büyük bir Türk inşaat şirketi var. Libya’da o zamanlar büyük işler yapıyor ve yılda 2-3 defa çok kalabalık bir işçi kesimi görüyoruz orada. Libya’ya yolcu ediliyor onlar inşaatlara.
Aa dedim yine bizimkilerin inşaatları patlamış gidiyor falan. Baktım onlar Libya’ya gidecek inşaat işçisine de benzemiyor. Aralarından biri geldi Arda’nın abi merhaba dedim. Biz geldik dedi. Kimsiniz siz? Canlı yayın ekibi. Ben diyeyim 100 kişi falan dırlar yani.
Öyle bütün teknik ekip gelmiş. Tabii derhal işte Orhan Uğuroğlu o zaman Ankara idari temsilcisi ben haber temsilcisiyim. Orhan sağ olsun hemen devreye girdi işte büyük Ankara otelinin iki katı kapatıldı.
Canlı yayın aracı yerleştirildi valilikten izin çıktı. Çünkü canlı yayın aracının sonuç itibariyle bir kaldırıma koyuyoruz falan. Neyse lafı uzatmayayım ve biz Ankara ile İstanbul arasında kurulan kara link o zaman uydu yok.
Uydu linki falan uydu bağlantısı falan yok. Kara linkleri vasıtasıyla Türk televizyon yayıncılığının devrimi olarak kabul edilen politik teras yayıncılığını başlattık.
O dönemdeki Ankara temsilciliği kadrosuna daha sonra İstanbul’dan değerli birçok arkadaşımız da katıldı. Sadettin Teksoy gibi, Pınar Hanım gibi vesaire.
Biz çok geniş bir kalabalı kadroyla 1993 Haziran ayındaki DHP kongresi dahi yaklaşık Nisan, Mayıs, Haziran 3 ay hiç ara vermeden Ankara-İstanbul hattında canlı bağlantılarla, ilk canlı bağlantılarla, yorum analizlerle vesaireyle müthiş bir televizyon yayıncılığını Türkiye’ye sergiledik. Benim üzüntüm şudur, bu bölümü birazdan kapatırken söyleyeyim. İletişim fakülteleri bu tür olaylarla hiç ilgilenmiyorlar. Türk televizyon habercilik sistemi nasıl yapılandı, nasıl kuruldu, kimler bu işin içinde yer aldı, ne bitti pek ilgilenmiyorlar.
Neyse. Ortadaki durum şuydu, doğal Cumhurbaşkanı adayı Süleyman Demirel ama Doğru Yol Partisi sonrasında kimi başbakanlık makamına iteleyecek, kim başbakan olacak
ve bu başbakan Türkiye’yi çünkü o günün sistemine göre demokratik parlamenter sistem, bugünkü gibi başkanlık değil, Cumhurbaşkanı’ndan çok Türkiye’nin geleceğini belirleyecek unsur başbakan, yeni başbakan olacak. Gerçi Süleyman Demirel gibi Turgut Özalt’tan sonra gelecek bir Cumhurbaşkanı’nın meseleyi o kadar da ortada bırakmayacağına hepimiz inanıyoruz. Ama sonuç itibariyle bu ülkenin başbakanı bir müddet sonra bütün yetkileri eline aldıktan sonra bu ülkenin kaderini belirleyecek bir insan olacaktı.
İşte bu soru işareti ve sonrasında yaşanılanlar Türkiye’nin 1990’lı yıllarının içinden çıkılmaz hale gelmesine yol açtı.
Medya patronları, büyük sermaye grupları ve milli desteği yani oy desteği zayıf bu nedenle de sürekli olarak koalisyonlarda medya patronlarının desteğine ihtiyaç duyan zayıf siyasi liderlikler. Esasında Amerikan emperyalizmi istediğine ulaşmıştı. Niye? Çünkü Amerikan emperyalizmi doğru yerde yanlış adam peşindeydi ve bu sorun 1993 itibariyle, Nisan ayı itibariyle başlamıştı ve devamlı edecekti. Ben de devam edeceğim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir