Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan – Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet Dilemmâsı – Cumartesi Sohbetleri (22)
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1KdWmhxxnmg.
Tabii kesinlikle hürriyete ne olduğunun farkında bile değiller. Mesela musavatın ne olduğunun farkında bile değiller. Fransa İhtilali öncesinde, Fransa ikliminde, atmosferinde… bu kavramların bir karşılığı vardı. Çünkü toplum katmanları ayrılıyordu. Yani toplumun… %2’lik bir kesimi… işte asiller sınıfını meydana getiriyor.
%1’lik kiliseyi temsil ediyor. %97 sıradan insanlar. Ölkenin… gelirlerinin kaymağını bu %3’lük kesim yiyor. Giri kalanı %97 paylaşıyor. Yani düşünebiliyor musunuz? Eklebilir… toprakların, tarım arazilerinin… %45’i… ne sahip? Bu %3’lük kesim.
Sıradan bir insanın, sıradan halkın… avamın daha doğru bir ifadeyle… oğlu general olamıyor, oğlu senat üyesi olamıyor, oğlu akademi üyesi olamıyor… işte küçük köy öğretmeni… basit memuriyetlerle… iktifa etmek zorunda kalıyorlar. Şimdi bu eşitsizlik burada var aslında. Kilisenin hegemuniyası burada söz konusu.
Evet bu, bu gerekliydi. Ve bu bir karşılık da buluyordu. Bir halk ihtilaline dönüşmesinin temel nedenlerinden birisi buydu. Şimdi günümüzde de zaman zaman… programlarda ben izliyorum. Yani işte Cumhuriyet ile birlikte sen profesör oldun, Cumhuriyet ile birlikte sen… umum müdür oldun, Cumhuriyet ile birlikte sen vali olabildin. Şimdi sormak lazım. Hüseyin Avni Paşa… bir askeri darbenin…
öncüsüdür, seraskerdir, marşalar tübesini taşıyor, nazırlıklarda bulunmuştur. Kendisi valiliklerde bulunmuştur. Isparta… gelen dostu bir çiftçinin oğlu. Peki… mütercim Rüştü Paşa’ya bak. Şirvan İzade Rüştü Paşa’ya bak. Ahmet Cevdet Paşa’ya bak. Bunun hiçbirisi… kalburüstü bir ailenin çocukları değildi bunun. Zaten son yüzyıldaki sadrazamlara bile bakılsa, kimisi işte Ali Paşa gibi… Mısır Çarşısı’nın kabıcısının olduğu. Kimisi kölelikten geldi. Yani bunları söylerken… bunlar aslında bir fantazidir. Fantaziden öteye geçmeyen, karşılığı olmayan bir husustur. İstibdat kelimesi de öyledir. Yani o günün şartlarında… Osmanlı ülkesinin, Osmanlı topraklarının, sınırlarının, devletin içinde bulunduğu o durumun… incelediğinizde… başka türlü de yönetmek imkanı söz konusu değildi. Yani bir fırka, bir… bir parti… deyin, bir triumvira deyin, ne dersiniz deyin… Evet o istibdat…
olmasına rağmen, ülkeyi yönetmekten aciz bir duruma düşmüşlerdir. Savaşa dahil olması da öyledir Osmanlı Devleti’nin savaşı dahil. Mesela bir hikaye uydurulmuştur. Gobern ve Breslau için. Halbuki… Hatta Said Halim Paşa bile haberi yokmuş vesaire denir. Başbakanın bile yani sadrazamı denir. Gobern ve Breslau’da… görevli olan… subayların… hatıraları neşedildi. Türkçe’de tercüme edildi.
Onlardan bir tanesi mesela Karl Dönitz’dir. Amiral rütbesiyle 2. Dünya Savaşı’nda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapmıştır. O hatıralandı çok açıkça söyler. Yani Akdeniz’de dolaşıyordu, doğru. Emir bekliyordu, Kaiser’den emir bekliyordu. Nihayet o telsiz emri geldi. Hedefiniz Kostantinopoul’dur, yani İstanbul’dur. Şayet…
girişte, Çanakkale’nin girişinde bir mukavemetle karşılaşarsan zor kullanarak girin. Şimdi bu Türk hikâyeyi değiştiriyor. İşte o demin söyledik ya… Devlet yönetimi farklıdır. Milletin… kaderini omuzlarında taşıyan insanların… çok ileri görüşlü olmaları gerekir. Güçlü bir… zihin yapısına…
vasilete sahip olmaları gerekir. Evet bu yoktur. Şimdi mesela Halil Menteş’in bu harice nazırlığı, ki Halil Menteş’e… İttihat ve Terakki’nin… sivil kanadı içerisinde okuyan insanlardan birisi. İstanbul Hukuk, daha sonra Paris Hukuk Fakültesi bitirmişti kendisi. Diyor ki… Harice nezaheti…
yükü ağırdır. Bir hükümet başkanının hem harice nazırı hem sadrazam olması… çok zordur diyor. Diyorlar ki harice nezaheti yok hükmündedir. Cavit Bey bunu söylüyor. Diyor ki hangi bakanlık… yani hangi nezaret var hükmündedir. Kendisi de İttihatçı’dır. Bunu açıkça söylüyorlar, çok rahatlıkla söylüyorlar. Yani… Tarat’ın yine…
bir düşüncesi var. Felaketler felaketleri izliyor. Ya biz… biz bu işi beceremiyoruz, biz bu işi yürütemiyoruz. Başka bir husustan bahsedeceğim. Şimdi… 1917’de… İttihat ve Terakki… Meclis grubu bir araya geliyorlar, kendilerine şikayet ediyorlar. Şikayet konuları şudur… devlet daireleri… birbirlerinin sorumluluk alanlarına müdahale ediyorlar. İstanbul halkı… yakıt bulamıyor. Kış kapıda… ihtikar var. Dolayısıyla yolsuzluk yapanlar var. Vurgun yapanlar var. Her şeyden… ötesi bir askeri vesayet var diyorlar.
Bu şikayeti yapıyorlar. Olduğu için bu şikayete bulunuyorlar. Peki kimi kime şikayet ediyorlar? Kendilerini kendilerine şikayet ediyorlar. Aslında… herhalde bir çıkış yolu olsaydı… benim kanaatim odur… belki bırakıp gideceklerdi. Çünkü bir çıkış yolu yok artık. Yani mademki… bu sorumluluğu yüklendiniz…
işte nereye kadar gidebilirse. Hüseyin Kazım Kadri tahtçıdır kendisi de. Onun… hatıraları da neşredildi. Yani 1992’de neşredildi. Onun tespitidir, önemli bir tespittir. Daha sonra… büyük Türk lügatini yazacak olan kişidir. Okumuş, yazmış Kadri Paşanın oğlu Hüseyin Kazım Kadri.
Diyor ki, aslında… 1. Dünya Savaşı şayet olmasaydı… yani savaşa katılmasalardı… itaat ve terakit çoktan dağılırdı. Savaş…
itaat ve terakin ömrünü uzatmıştır.
İlk Yorumu Siz Yapın