"Enter"a basıp içeriğe geçin

Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan – İttihatçıların Siyasî Beceriksizliği Ve İstibdat – CS (22)

Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan – İttihatçıların Siyasî Beceriksizliği Ve İstibdat – CS (22)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=NIc4CKJVTYw.

Hocam buraya kadar bahsettiğiniz şeyler hakkında mesela Hülâsâ mahiyetinde bir şey söylemek istiyorum. Şimdi iddiaççılar 2. Abdülhamid Devri’nde, 2. Abdülhamid Devri istiptadından şikayetçiler. Ve anayasa ilan edilir ve anayasayla idare edilirsek, imparatorluk bütün sorunlarından kurtulur. Böyle rahata kavuşur diye düşünüyorlar. Bu yüzden de anayasaya karşı çok büyük bir talep var.
Bir şekilde bu emellerine vasıl oluyorlar, anayasa ilan ediliyor. Fakat anayasa ilan edilir edilmez. Akabinde Bulgaristan vesaire hani özellik, özellik statüsündeki devletler bağımsızlığını ilan ediyorlar. Şimdi iddiaççılar hani… Prenslik toprakları var, Doğu Rumeli, Şarki Rumeli ya dediği vesaire. Tabii o ilhak ediyor mesela. Şimdi iddiaççılar burada, demek ki bizim istiptat dediğimiz şeyin asla bir mantığı varmış. Bu kadar farklı devletçik bir yarıdancak böyle tutulurmuş demiyor. Şimdi diyor, aaa böyle mi oldu? O zaman bizim bu husus aşmamız için, bu sorun aşmamız için Abdülhamid’i de devirmemiz lazım. Sonra bu emelliğine de bir şekilde vasıl oluyorlar. Hem de bu usul olarak da komitacılığın içinde olduğu ve çok da hani düzgün bir usul de değil. Hani kanuni yolların takip edildiği bir usul de değil. Neyse hocam, Abdülhamid de devriliyor.
Bunun üzerine hani bazı birtakım hatalar yapılıyor. İşte Trablusgarp’tan birtakım güçler yemene kaydırılıyor. Ve Trablusgarp harbi meydanına geliyor ve Trablusgarp elden çıkıyor. Sırp zırhlısının geçişine izin veriyorlar. Hemen iki hafta sonuna o Sırp zırhlısı Balkan Savaşı’nda bize karşı kullanılıyor. Ve Balkanlarda da kayıplar yaşanıyor. Edirne kaybediliyor. Şimdi burada da şunu demiyorlar, biz hata yaptık demiyorlar. Bilakis Edirne kayboldu o zaman bunların beceriksizliği diyerek.
İşte sonuna birtakım hareketler ve Bağba Ali baskını yapılıyor. Bu da yetmiyor işte bütün ipler eline alıyorlar. Artık başka bir ortada suçlu kalmamış. Padişah zaten her istediklerini yapıyor. Daha da büyük bir hata olarak işte önce Almanlarla ittifak yapılıyor. Ve daha sonra da işte Almanlarla birlikte harbe giriliyor. Hem bir subay ittifakı var hem de bir devlet ittifakı var. Şimdi şöyle bir şey diyebilir miyiz? İttihacılar sürekli bir hata yapmış. Fakat bu hatalarından sonra hatalarını anlayıp geride durmak ve yani hatalarını telafi etmek yerine……ipleri daha fazla eline almak ve daha büyük hatalara yönelmek gibi bir cürme girişmişler. Yani burada basiretsizlik var, ferasetsizlik var ve bir de cahil cesayeti var gibi geliyor bana. Siz ne dersiniz hocam? Evet yani siyasette kıyaset önemlidir. Yani ileriyi düşünebilmek, hesap yapabilmek, atılacak adımın neticesini idrak edebilmek……bu çok fevkalade önemlidir. Devleti yönetecek olan, bir milletin kaderini sırtında taşıyacak, omuzunda taşıyacak olan insanlar için……bu çok fevkalade önemlidir. Bütün siyaset namelerde de incelediğinizde, günümüzdeki siyaset biliminde de işte bunlardan bahsedilir. Bu yok. Şimdi çok ilginçtir.
Mesela Halil Menteş’in haricen nazırlığıyla biz biraz daha açalım konuyu. Aslında söyleyecek önemli bir nokta var. İstibdat kelimesi aslında Abdülhamid sonrası lügatlere giriyor. Yani baskı rejimi, kendi başına olmak, istediği gibi hareket edebilmek, serbestiyeti…
…bütün bunlar rı ihatat eden, anlamları içeren istibdat kelimesi Abdülhamid öncesi basılan lügatlerde bulamazsınız. Yani böyle bir kelime formu belki gramatik olarak vardır ama eskilerin ifadesiyle müstahamel değildir. Yani kullanılmıyor çünkü karşılığı yok. Kavramın kullanılabilmesi için bir karşılığın olması gerekir.
Hocam eskilerin tabiriyle Ezhan’da varlığı var ama Aya’nda yok. Yok, çok güzel. Yani tezahür edilen bir tarafı yok bu işin. Şimdi niçin müstebit bir hükümdar deniliyor? Efendim sansör vardı. Her şeyi kontrol etmeye çalışıyordu ve her işe müdahale ediyordu. Şimdi üç ana başlık altında bunu özetleyebiliriz.
Şimdi sansör bir gerekçeydi, bir gereklilikti, bir mecburiyetti. Çünkü 1861’den itibaren şahsit teşebbüs gazete çıkarmaya başladı. Abdülaziz Devri’nde de bir sansör heyeti oluşturuldu. Onun kanuni bir tarafı vardı. Kardeşim sınırlar şunlar şunlar şunlar şunları yazmayacaksınız. Evet kanun bunu belirliyor. Bunu ne zaman kaldırdılar? 27 Temmuz 1908’de kaldırdı. İlk yaptıkları iş bu sansörü lahvetmek, bir de hafiye teşkilatını lahvetmekti. Çünkü her şeyi kontrol ediyorsun, kontrol altında tutuyorsun onunla. Ama kanuni sansör yerine bir kanlı sansör yerine almaya başladı. Tetikçilerin uyguladığı bir sansör. İşte gazeteciler kimler öldürüyordu?
Bu komitacılar öldürüyordu. Yani İttihat ve Terakki aleyhine İttihat ve Terakki’nin gidişatını eleştiren, siyasetini eleştiren bir yazı kaleme alındığında susturuluyordu. Öldürülüyordu. 3 tane gazeteciler öldürülmüştür. Şimdi düşününsünüz ki gazeteciler hedef alan ve kendisine hesap sorulmayan bir komita ruhu var. Bu kanuni sansörden daha müessirdir.
Daha etkilidir. Abdülhamid diyordu ki meşrutiyet, anayasal düzen, parlamento düzeni, münevver bir toplum için faydalıdır. Yani bir toplum düşününüz ki tahsil görmüştür, eğitim görmüştür, okur-yazar oranı yükselmiştir.
Ölkenin geleceği ile ilgili endişeleri olan bir toplumdur. Evet meşrutiyetle o toplum idare edilebilir ancak diyordu. Ve bütün mesaisini de siyasetini de münevver bir toplum oluşturmak için seferber etmiştir. Bu kadar fazla ilkokul, ortaokul, lise… Şimdi mesela sinopa gidiyorsunuz orada 1885’te inşa edilen bina hala hizmet veriyor.
İdadi olarak, lise olarak inşa edilmiştir. Yüksekokullar, ortaokullar, rüştiyeler, iptidai mektepler… Bütün bunlar bu toplumun okuma yazma seviyesini yükseltmek sayısını, oranını yükseltmek içindi. Peki Talat Paşa ne diyordu?
Talat Şubat 1917’de vezaret rütbesini alarak sadrazam olacaktı, hükümet başkan olacaktır. Aşağı yukarı 20 aylık bir sadrazamlığı var. 8 Ekim 1918’de de istifa edecekti. Artık tünelin ucu gözükmüştür. Söylediği şey şu…
Diyor ki bu toplum münevver bir istibdatla ancak yönetilebilir. Aydın despot diyorlar. Abdülhamid tersini söylüyordu. Münevver bir meşrutiyet, münevver bir toplumun yönetim biçimidir, idare biçimidir, rejimidir. Talat Paşa da şunu söylüyordu. Bu toplum münevver bir istibdatla ancak yönetilebilir.
Bizim başımızda bir despot ama bilgili, aydın bir despot olmalı. Aslında yani… Yönetimler de aslında tam bir istibdat. Birisi Abdülhamid’in istibdadıydı. Kendi tabirleri, kendi ifadeleriyle. Ama kendilerinin bir fırkanın, bir partinin istibdadıydı. Merkez-i Umumi Hükümet’in üzerinde bir vesayet kurumudur. Merkez-i Umumi’ye itaat ve terakini Merkez-i Umumi’si. Orada alınan karar, hükümetin politikası, hükümetin siyasetidir. Taşra’da, sancak merkezlerinde, mutasarifler, valiler, kaymakamlar…
Bunların tamamı oradaki partinin itaat ve terakinin temsilcilerinin emri altındadır. Yani onların o çizmiş olduğu hadt hareketinin dışında herhangi bir adım atmaları mümkün değildir.
Belki bu itaat ve terakki istibdadi içerisinde de hele hele 1914 Kasım’dan itibaren, yani 1 Kasım 1914’ten itibaren bir savaş hali vardır bu. 30 Ekim 1918’e kadar devam edecektir. İşte bu savaş boyunca da aslında bir askeri dik de vardır. Bir askeri istibdat vardır. Meclis, Harbiye Nezaretinin gelen yani Enver Paşa’nın aslında göndermiş olduğu istekleri kabul etmekten yorgun düşmüş bir vaziyettedir. Bunu açıkça söylüyorlar. Militer bir idare. Militer bir idare evet bu kabul edecek. Bitti.
Yani bir aksi bir fikir beyan etmek, onu eleştirmek kimsenin haddine değildir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir