"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Hasan Kamil Yılmaz & Mehmet Öz | 26. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Hasan Kamil Yılmaz & Mehmet Öz | 26. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=z8DUNJYzigM.

İNTRO Merhaba sevgili seyirciler.
Hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu, sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Tarih Söyleşilen’de özel yayınla sizlerle birlikteyiz. Tarihimizin gerçekten en anlamlı, en önemli ve tarihi yapan, tarihi inşa eden,
tarihin akışına yön veren şahsiyetlerden birisinin manevi huzurundayız. Ertuğrul Gazi’nin huzurunda. Ertuğrul Gazi’nin türbesinden, Söğüt’ten, canlı yayından, telifik ekranlarından sesleniyoruz size. Burada bulunmak, tarihi burada solunmak, geçmişe buradan bakmak, geleceği buradan okumak.
Kelimelerle ne kadar nasıl tarif edilir bilemiyorum. Herhalde yaşayarak, herhalde hissederek anlaşılabilecek bir durum. Hani demişler ya, tarifli olmaz, tatmak lazım.
Hele fakir gibi ilk defa tahsilini yaptığınız, tedbisini yaptığınız, hayatını okuduğunuz, bir hürmet hissiyle bağlı bulunduğunuz bir mekanda fakir gibi ilk defa bulunuyor iseniz, duygularınızın tarifi bir başka türlü, bir başka açıdan anlamsız hale geliyor. Ertuğrul Gazi’nin huzurundayız.
Söğüt’teyiz ve buradan yayılan ışığın, üç Kıta’ya yayılışının hikayesini anlatıyoruz, dinliyoruz, okuyoruz, yazıyoruz, bitiremiyoruz. İşte tam o kıvılcımın çaktığı berdede ve o kıvılcımı atan, o kıvılcımı tutuşturan şahsın huzurundayız, Ertuğrul Gazi’nin.
Tabi mesele Ertuğrul Gazi’nin huzurunda olmak değil sevgili seyirciler. Mesele bir geçmişe, bir geleceğe aynı anda farklı duyguların yanında bir muhasebe, bir murakabe, bir tasavvur, bir istikbal, bir tecrübe, bir ibret nazarıyla bakabilmek.
Mesele övgü ya da yeri değil, mesele hakkın ve hakikatin sayfalarını çevirebilmek, ruhuna inmek, inebilmek. Zamanı sadece yaşandığı zaman boyutuyla değil, akşıyla ve geleceğiyle birlikte okumak.
İbret almazlar mı, düşünmezler mi, tefekkür etmezler mi hitabının muhatabı olabilmek, idrakçısı olabilmek, izancısı olabilmek ve tabi mümkünse de aktarışçısı olmak. Evet Türkiye’de bugün yarın pazar günü hep burası konuşulacak, Söğüt konuşulacak,
Ertuğrul Gazi konuşulacak, Osman Gazi konuşulacak, Gaza konuşulacak, adalet konuşulacak, medeniyet konuşulacak, tarih konuşulacak ve buradan konuşulacak. Biz de bu akşam TRT2 ekranlarında Ertuğrul Gazi özel yayınımızda Ertuğrul Gazi’yi,
Ertuğrul Gazi’yi buralara getiren sebepleri, faktörleri, yol arkadaşlarını, idealleri, hakikatleri, dinamikleri, manevi dinamikleri, askerleri ve yaşanmışları konuşacağız. Konuyu bu alanın en önde gelen isimleriyle birlikte sizlere aktarmaya çalışacağız. Profesör Doktor Hasan Kamil Yılmaz hocamız, hepinizin yakından tanıdığı çok değerli bir ilim adamınız ve kıymetli bir büyüğümüz. Ve Profesör Doktor Mehmet Öz hocamız, o da yine çalışmalarını yakından takip ettiğiniz, eserlerini okuduğunuz, ülkemizin önde gelen ilim adamlarından birisi. Bu iki değerli hocamızla Hasan Kamil Yılmaz ve Mehmet Öz hocalarımızla bu gece burada Söğüt’te Ertuğrul Gazi Türbesi’nin bahçesinde, Ertuğrul Gazi’nin huzurunda tarih kitabının sayfalarını bir yeri, bir ileriye çevireceğiz ve hikaye anlatacak değiliz, menkıbı anlatacak değiliz. Sadece yaşananları, yaşanmışları anlatarak yaşadığımız zamana ve yaşamamız mukadder olan zaman dilimine bakışı ele alacağız. Bir muhasebeye, bir murakabeye yol açacağız sevgili seyirciler. Tekrar ediyorum, TRT2 ekranlarından Ertuğrul Gazi’nin huzurundan nice ikbal günlerini
görmüş, Yunan işgalini yaşamış, hatta kurşunlanmış bu türbeden yeniden bir dirilişe vesile olmak, sahip olduğumuz istiklalin fiyumiyetini bilmek ve istikbale tarihin perspektifinden, tarihin penceresinden bir bakış atmak, bir bakış sunmak ve bir bakış oluşturabilmek için sizlerle birlikteyiz. Şimdi arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu kısa bir film var, hep birlikte onu izliyoruz. Sonra TRT2 ekranlarında canlı yayında Söğüt’ten Ertuğrul Gazi’nin türbesindeki canlı yayına Hasan Kamil Yılmaz ve Mehmet Öz hocalarımızla sohbete devam ediyoruz ve diyoruz ki Ertuğrul Gazi’ye ve bütün şehadaya, kuzata, bu vatana, bu millete hizmet eden herkese rahmet olsun.
Minnet olsun, şükran olsun ve hep birlikte inşallah ahirette Resul-i Zişan Efendimiz’in huzurunda cem oluruz diyoruz efendim.
Şimdi kısa filmimizi izliyoruz.
Ertuğrul Gazi’nin ataları 1071 Malazgir Zaferi ile Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açan Anadolu Selçukluların maiyetinde Ahlat bölgesine gelmişti. Burada Selçuklu’yla birlikte fetih hareketlerine katıldılar. 13. yüzyıl başlarında Ahlat ve çevresini Moğollar işgal edince önce Mardin’e ardından Pasinler Ovası’ndaki Sümerli Çukur’a göç ettiler. Ertuğrul Gazi’nin babası burada vefat etti ve aşiretin başına Ertuğrul Gazi geçti.
Bu bölgeye de Moğolların musallat olması üzerine batıya doğru göç ettiler. Sivas yakınlarında konakladıklarında Selçuklu ordusuyla büyük bir Moğol birliğinin savaştığını gören Ertuğrul Gazi ve beraberindekiler Selçuklu saflarında savaşa dahil oldu. Selçuklular Moğollar’ı yenikliğe uğrattı. Bu zaferin ardından Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykuvat Ertuğrul Gazi’ye yardımlarından dolayı iltifatta bulunarak hilat giydirdi ve Ankara yakınlarındaki Karaca dağı ona verdi.
Sultan Keykuvat 1231 yılında Ertuğrul Bey ile birlikte İznik Rum İmparatorunu bozguna uğrattı. Ardından Karahisar’ı kuşattı. Bu sırada Moğolların Anadolu’ya girdiğini haber alan Sultan Keykuvat muhasarayı Ertuğrul Gazi’ye bıraktı. Ertuğrul Bey ve beraberindeki Türkmen beyleri uzun süren kuşatmanın ardından kaleyi ele geçirdi. Ertuğrul Bey Karahisar’ı zapt ettikten sonra Bileci’ye bağlı Söğüt üzerine yürüdü ve burayı da fethetti. Selçuklu Sultanı Ertuğrul Bey’in bu başarıları sonucu Domaniç, Söğüt ve çevresini Kayılara yurt olarak verdi. Kışları Söğüt’te, yazları da Domaniç yaylalarında geçiren Ertuğrul Gazi zaman zaman Bizans sınırlarındaki bölgelere akınlar düzenliyor, gaza ve cihatla meşgul oluyordu. Komşu Bizans tekfurlarına karşı kazandığı parlak zaferlerden dolayı Gazi ünvanını aldı. Bu akınlar sırasında çevrede bulunan diğer uç beyleri de etrafında toplanmıştı.
Söğüt’e yerleşmiş Kayı Aşireti böylece giderek kuvvetlenmişti. Ertuğrul Gazi Halime Hatun ile evliydi. Savcı Bey, Gündüz Alp ve Osman Bey adında üç oğlu vardı. Yaşlanan Ertuğrul Gazi Kayı Aşiretinin idaresini oğlu Osman Bey’e bıraktı. 90 yaşını aşmış bir haldeyken Söğüt’te Hakk’ın rahmetine kavuştu ve burada defnedildi. Söğüt, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk bahşişi oldu. Osmanlı’nın ilk eseri sayılan Ertuğrul Gazi adıyla anılan kuyulu mescid burada inşa edildi. Şeyh Edebali medresesini Söğüt’te kurdu. 1299 yılında Osman Bey tarafından Bizans tekfurlarının elinde bulunan bilecek fethedildikten sonra bu kez medreseyi bileceğe taşıdı. Orhan Gazi’nin Bursa’yı ele geçirmesi ve Osmanlı delitinin Marmara bölgesine doğru genişlemesinin ardından Söğüt ve bilecek idari ve siyasi bakımdan arka planda kaldı. Ancak İstanbul’dan Anadolu’ya doğru sağ kol veya hac yolu olarak bilinen meşhur yol üzerinde bulunduğundan bir konaklama yeri olarak önemini korumaya devam etti. Evet sevgili seyirciler biraz önce sizlere Türben’in içinden seslendik Ertuğrul Gazi’nin yanından ve konuklarımızın da duyurusunu konumuzun duyurusunu yapmıştık. Şimdi çok değerli iki hocamızla birlikteyiz. Hasan Kamil Yılmaz hocam. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk efendim. Çok teşekkür ediyoruz. Daha kalktınız oralardan buraya bizimle beraber.
Bizim için de lütuf oldu. Yani ben çok sık buralardan geldim geçtim Söğüt’e de geldim ama böyle tarihin ortasında ve tarih konuşacağımız bir günde burada olmaktan, değerli dostlarımızla beraber yayında olmaktan ben de çok mutlulukluyduğumu fayda etmeliyim. Çok teşekkür ediyorum. Sağ olasınız. Ve Mehmet Döz hocamız Ankara’dan geldi. Hoş geldiniz Mehmet hocam. Hoş bulduk teşekkür ediyorum. İyisiniz inşallah. Hamdolsun inşallah siz de iyisiniz. Çok şükür.
Ben de Aziz hocam gibi buraya mütehattik defalar geldim daha önceden. Her zaman Söğüt’te olmaktan mutluluk duymuşumdur. İnşallah güzel bir program beraber idrak ederiz diye düşünüyorum. İnşallah. O zaman ben sizden daha farklı bir duygu ve hissi yaşıyorum. Çünkü ilk defa buraya, Türbe’ye, Söğüt’e geldim. Bir tarihçi olarak tabii geç kalmış bir ziyaret ama hiç olmamaktan daha iyidir diye. İyidir. Eyvallah. Çok teşekkür ediyorum. Gerçekten çok farklı duygular hisler içinde. Sevgili seyirciler aslında tarih sadece kitaplardan okunacak bir bilim değil, bir birikim değil. Tarih zamanın yanı sıra mekanla birleştiği zaman, mekanla buluştuğu zaman asıl anlamını, asıl değerini taşıyor. Hatırlayacaksınız iki hafta önce 26 Ağustos’ta Malazgirt’te canlı yayında sizlerle birlikteydik.
Selçukluları konuştuk. Tabii Anadolu coğrafyasına ilk Müslüman Türk Akınları’nı, Müslümanların ilk gelişini, Malazgirt Savaşı’nı ve bu coğrafyanın bize vatan olduğu için hikayesini konuşmaya gayet etmiştik. Bugün de burada Söğüt’ten canlı yayında sizlerle birlikteyiz ve burada da Ertuğrul Gazi, Osmanlı’nın kuruluşunu,
Osman Gazi ve tabii toplum dinamiklerini, sosyal yapıyı, gündelik hayatı, bir medeniyetin ve kültürün oluşumunu, aynı zamanda bu ilerlemenin, bu kuruluşun manevi dinamiklerini konuşacağız. Bu program sadece askeri bir program olmayacak, askeri açıdan veya siyasi açıdan elanılan bir program olmayacak.
Aynı zamanda dini hayatı, sosyal hayatı, kültür hayatı ve Osman Gazi’ye, Ertuğrul Gazi’ye ruh veren dinamikleri, şahısları, grupları ele alacağız. İnşallah istifade ettiğiniz, edittiğiniz bir program olur. Mehmet hocam sizinle başlayalım. Müsaadenizle. Tabii Ertuğrul Gazi deyince tarih kaynaklara baktığımızda sınırlı bir bilgiyle karşı karşıyayız. Ben sizden sınıfta ders anlatır gibi değil veya bir meslektaş grubuyla oturup tartışır gibi değil. Yani o kadar ayrıntıya inerek değil ama onlarca yıldır bu konuya çalışan, emek veren, sözü sohbet yerinde bir hoca olarak bütün o akademik birikimi süzülmüş, damıtılmış, hafızada kalabilecek net bilgilerle paylaşmanızı istiyorum. Şu, Osmanlı’yı ortaya çıkaran dinamikler. Bunu biraz geriden başlamak lazım. Biraz önce de ifade ettim. Tabii ki Malazgirt’i ele almadan, Moğolları ele almadan,
Moğol işgalini ele almadan, o göç hadisesini ele almadan, analogi orası yaşandığı göç almadan Osmanlı’yı ele almamız anlamamız mümkün değil. İşin Harezm şahları var, gaziler var. Çok geniş bir alan ama ben sizden bir iki dakikada Ertuğrul Gazi’yi buraya getirirsiniz diye ümit ediyorum. Güzel bir anlatımınızla. Çok zor bir görev yüklediniz bana. Estağfurullah.
Ben de kısalım kısa diye herhalde bunu da iki dakikada bitirmemi istiyorsunuz ama zor bir şey. Şöyle söyleyeyim. Tabii Osmanlı İmparatorluğu’nun, daha doğrusu Osmanlı Beyliğinin diyelim. Önce imparatorluktan bahsetmiyoruz. Tabii Osmanlı Devleti’nin, Osmanlı Beyliğinin kuruluş süreci bizim tarihimizin, Türk tarihinin ve Türkiye tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Bu tabii daha sonraki Osmanlı Devleti’nin aldığı hal bize bunu söyletiyor.
Şimdi Anadolu’nun tarihine baktığımız zaman 11. yüzyılda siz de az önce ifade ettiniz, özellikle Selçuklarla beraber Türkler bu coğrafyaya akın akın geldiler. Bunun safahatı çok teferruatlıdır. Onun için oraya girmeyeceğiz. Malazgirt bir dönüm noktasıdır. Bazen insanlar yanlış yorumluyorlar. Diyorlar ki efendim Malazgirt’ten önce de akınlar vardı.
Evet yani bunu kimse inkar etmiyor. Öyle bir şey yok. Ama neden dönüm noktasıdır? Şimdi tarihte bazı savaşlar vardır. Dönüştürücü etkileri vardır. Malazgirt savaşı Anadolu’nun yani bugünkü Türkiye coğrafyasının dini, etnik, sosyal, siyasi yapısını kökünden değiştiren bir savaştır. Mayalama gibi bir şey yani. Evet. Dolayısıyla yani ondan önceki olan şeyleri tabii ki biliyoruz.
Çarbeyler geldi. Daha önce de Türkler bu coğrafyaya geldi ama bir şey değişti. Bakın ne değişti? Burası Roma’ydı. Doğu Roma’ydı. Doğu Roma’yı Müslüman Türk vatanı yapan bir savaştır. Bunu altını çizmek lazım. Şimdi onunla beraber buraya büyük göçler. Dediğiniz göç hareketleri olmadan Osmanlı’nın kuruluşundaki dinamikleri biz zaten anlayamayız. Bu göçler nereden geliyor? Bugün Türkistan dediğimiz coğrafyadan, Horasan’dan Anadolu’ya akın akın göçler var. Şimdi Osmanlı’nın Ertuğrul Gazi’nin onun atalarının hikayesine baktığımız zaman değişik şeyler anlatılıyor. Mesela bunlardan birisi şudur. Aşık Paşazade de geçer. Der ki Acem Padişahları’nın yani Ertuğrul Gazi’nin ataları orada. Yani Acem Padişahlarından kastı herhalde Selçuklar o dönemde onlar var. Yani İran’da bugün. Daha önce Gazneliler var tabii Horasan, Afganistan bölgesinde. Bunlar Türkmenleri, Osmanlı’nın atalarını batıya doğru yönelttiler akın yapsınlar diye. Çünkü bunlar dinamik güçler. Onların kendi işlerinde belki birtakım problemlere yol açtığını da
ima ediyor olabilir. Bu tarafa doğru yolladı. Bu önemli bir şey. Yani bu göç hareketlerinde dinamik unsurların tırnak içinde söyleyeceğim küffar ile gaza için uçlara sürülmesi hadisesi çok önemlidir. Bunu biz Anadolu’da da daha sonra göreceğiz. Yani Balkanlara doğru aynı şeyi göreceğiz. Dolayısıyla böyle bir hikaye var. Bir başka hikaye de şu biliyorsunuz bunu.
Cengiz Han’ın çıkışından itibaren bir göç hareketi başladı. Bu göç hareketi ile beraber Roma yani Rum’dan kasıt Roma toprakları yani bugünkü Anadolu. Buradaki Rum kelimesini vatandaşlarımızın doğru anlamasını açtığınız için bunun altını çiziyorum. Roma ülkesi demektir. İklimi Roma bir akım var Cengiz’in önünden.
İşte bunlar geliyorlar. Az önce sizin de ifade ettiğiniz gibi burada Veterede de ifade edildiği gibi Selçuklarla beraber hareket ediyorlar. Fakat bir hikaye, bir başka rivayet daha var. Bu çok önemli bence Ahlat’dan bahsettik herhalde işte Malazgit Zaferi vesilesiyle. Neşri’yi de geçen bir şeyde anlatım da şudur. Aslında Osman’ın ataları çok önceden geldiler. Gazdel’i Mahmud devrinde bunlar önce batıya doğru yönlendiriliyor. Daha sonra Ahlat’a geliyorlar. Cengiz Han’dan çok çok önce yani aşağı yukarı Türklerin Anadolu’ya geldiği ilk dönemlerde onlar da geldi deniyorlar. Ahlat’ın zaten Müslümanlar tarafından fethi 7. yüzyılın ortalığı. Evet. Dolayısıyla iki rivayet var ama ağırlıklı olanı Cengiz Han’ın önünden kaçıp geldikleri. Ama bir rivayette ondan önce geldiler Ahlat’ta bir 170 yıl kadar Cengiz istilasından önce bulundular. Şimdi belki bilmiyorum değinecek miyiz ataları işte Ertuğrul’un ataları. Geleceğiz oraları hocam. O vesileyle de belki ona şey yaparız değiniriz. Yani böyle bir göç var. Bu göçle beraber tabii sadece Osman’ın ataları gelmiyor buraya büyük bütün Uğuzlar geliyor. Anadolu coğrafyasında şimdi Selçuklu tarihçilerinden Kloot Kahen var. Kloot Kahen’in Osmanlı öncesi Türkiye. Bizim Türkçe’ye Osmanlılar dönüşü Anadolu diye çevrildi. Ama aslında kitabın orijinali Osmanlı öncesi Türkiye’dir. Çünkü burası Türkiye olmuştur. 10. yüzyıl, pardon 11. yüzyıl sonu ve 12. yüzyıldan itibaren.
Şimdi o kitapta bir şeyden bahseder. Etnik ve dini Anadolu’da bir evrim yaşandı. Çok büyük bir göç hareketi var. Şimdi dolayısıyla Selçuklularla bu başlıyor. Büyük Selçukluların, pardon buraya bitireyim müsaadenizle. Büyük Selçukluların emrinde bir takım şeyler var. Anadolu’da biliyorsunuz sadece Anadolu Selçukları yok. Danişmentliler var. Gazanın en önde gelen şeyleri. Danişment gazi ve danişmentliler var. Mengücekler var Doğu Anadolu’da Erzincan’da.
Sultan Alparslan’la beraber gelen hekim. Sultan Alparslan’dan sonra Anadolu’da bunlar bu beyler, büyük Selçuklulara bağlı olarak. Saltuklular Erzurum çevresinde. Mengücekler, Erzincan Divri’yi de. Artuklular bugünkü Mardin Diyarbakir o bölgelerde Harput’a doğru. Danişmentliler Orta Anadolu’da Yemenlik kuruyorlar. Bu muazzam bir şeydir. Ve kısa sürede İznik’e kadar geliniyor ve İznik fethediliyor.
Bu da yapan Selçuklu ailesinden kutalmış oğulları. Dolayısıyla Osmanlı’nın kuruluşunu anlamak için bir bunu bilmek lazım. İkincisi de Moğol istilasını çok iyi bilmek lazım. Moğol istilasının etkileri Anadolu’nun siyasi haritasını değiştirmiştir. Yeniden Tavaefe Mülük dönemi başlamıştır. Çünkü Moğol hakimiyeti arttıkça ne oluyor? Yeni beyler uçlarda zuhur ediyor.
Bunlardan bir tanesi de belki hikayesini daha sonra geniş bir şekilde anlatacağız. Kuzeybatı Anadolu’da bu bölgede Söğüt-Bilecik havalisindeki Osmanoğulları. Ama tabii aslında Osman’dan önce Ertuğrul var. Onlara herhalde işaret edeceğiz daha sonra. Evet hocam. Bu arada onları konuşacağız. Daha başka dinamiklere de konuşacağız. Şimdi Anadolu bu şekli alırken Anadolu’da bir manevi iklim oluşuyor. Onları da konuşacağız.
Ama ben sevgili seyirciler bir hatırlatma yapmak istiyorum sizlere. Biliyorsunuz tarih söyleşilerinde siz değerli dinleyicilerimizin fikir ve sorularına da yer vermek istiyoruz. Bunu da Twitter üzerinden tarih hashtag’iyle TRT2 tarih hashtag’iyle yapıyoruz. Evet TRT2 tarih hashtag’ini kullanarak Twitter üzerinden değerli hocalarımıza sorularınızı yöneltebilirsiniz.
Canlı yayında bunu hocalarımıza paylaşarak hep birlikte cevap aramaya çalışacağız. TRT2 tarih. TRT2 tarih hashtag’iyle değerli hocalarımıza sorularınızı yöneltiyorsunuz. Şimdi Mehmet hocam bir ifade kullandınız. Dediniz ki aslında bu göç hadiseleri buraya Türkler büyük bir göç oldu. Türkler geldi Müslüman Türkler dediniz Roma’ya. Roma’nın hakim olduğu coğrafya geldiğimiz. Anadolu’nun tarihine baktığımızda aslında biz çok renkli bir toplulukla karşı karşıyayız. Fakat Müslüman Türklerin yayıldığı coğrafya baktığımızda ise bir iki istislası dışında Roma İmparatorluğu’nun uygulamaları neticesinde tek din ve tek dilin hakim olduğu bir yapıyla karşılaşıyoruz.
Daha doğrusu aslında bizlerin Anadolu’ya hakimiyet kurma mücadelesi Romalı’lardan önce var olan toplulardan ziyade Romalı’larla gerçekleşiyor. Bu niye önemli? Bunu hatırlatarak biraz yol bulmaya çalışmak istiyoruz. Aynı coğrafyaya Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar da hakim oluyorlar.
15. 16. yüzyılda yapılan tahrillere, yani bütün nüfus sayımlarına baktığımızda bazı bölgelerde Hristiyanların Müslümanlardan daha fazla olduğunu görüyoruz. Bazı bölgelere de yarı yarıya yakın.
Yani Roma’nın aksine Türkler bu coğrafyaya geldiklerinde kendilerinden önceki farklılıkları yok etme gibi bir üslup, bir tavır içerisinde girmemişler. Bunun da temel ölçüsü kaynağı nereden geliyor hocam? Müslümanların farklı dinlere davranma anlayışı. Ve Selçuklar, Osmanlılar bunu nasıl benimsemişler ve nasıl uygulamışlar Hasan Kemal Dost? Yani çok kültürlü anlayış, yani halkı, milleti, insanları çok kültürlü olarak kabul edebilme ve onlarla birlikte yaşayabilme olgusunu herhalde dünyaya en iyi tanıtan ve bunun en iyi örneklerini sunanlar,
asıl saadetten beri Müslümanlar olsa gerektir diye düşünüyorum. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın Medine-i Münevvere’de bir başka dinin mensuplarıyla,
Yahudilerle yapmış olduğu o Medine vesikası sözleşmesi daha sonraki süreçlerde yine bu ilişkilerdeki başka din mensuplarına, başka kültür mensuplarına beraber yaşama hatta kendi problemlerini, hukuki problemlerini kendi dinlerine ve yasalarına göre çözme yolunu göstermiş olması.
Kudüs’ün fethi sırasında Hz. Ömer’in yine oradaki diğer din mensuplarına gösterdiği hoşgörü ve daha sonraki süreçlerde Müslümanların fethettiği Müslüman olmayan şehirler Bağdat’tır, Şam’dır,
Kahire’dir ve diğer yerlerin hepsinde asla tek tipleştirmeye ve tek kültüre indirip insanların hepsini aynı din etrafında toplamaya yönelik bir gayreti olmadığını görüyoruz. Yani Müslümanlar bir defa ehli kitap olan ya da başka din mensuplarına kendi dinlerine göre yaşamalarını imkân olarak tanıyan bir anlayışın temsilleri olmaları açısından,
siz de biraz önce ifade ettiniz, benim tespitime göre 1924’teki mübadile anlaşmasına kadar Anadolu’daki büyük şehirlerimizin tamamında %50 hatta %50’den fazla gayri Müslüman unsurların olduğunu görüyoruz.
Yani Trabzon’da, Samsun’da, Erzurum’da ve benzeri yerlerde yani 1924’ten sonra şey çok değişiyor, denklem çok değişiyor. Bunun da temelinde bizim çok kültürlü olmaya yönelik olan anlayışımızın ve algımızın çok önemli bir payı var. İstanbul’da zaten nüfus oranı Müslümanlar lehine ancak Cumhuriyet’ten sonra değişmişti daha önce %50’ler civarıda.
Bu Müslümanların kitaplarındaki ve yaşayış tarzlarındaki diğerler insanlarla beraber yaşayabilme olgusunun onlara sunduğu hoşgörü beraber yaşam algısı bence çok önemli.
Birlikle Hazreti Ömer’in Kudüs’ün fethi sırasında Mescidi Aksağ’ın ve benzeri o mübarek yerlerin her birinde namaz kılması, Mescidi Aksağ’ın etrafını temizlemek üzere gayret göstermesi ve nihayet Devrin valisinin kendisini kıyamet gizlisine götürdüğünde oraya ziyaret edip ziyaretinin akabinde ondan bekliyor ki orada da namaz kılsın Hazreti Ömer. Hatta burada namaz kılmayacak mısınız diye soruyor Hristiyan vali. O da hayır diyor. Ben burada namaz kılarsam ileride Müslümanlar burasını Müslüman mabedi olarak sizin elinizden alabilirler. Dolayısıyla ben burada namaz kılmayacağım. Çıkıyor kıyamet gizlisinin dışında 50 metre ileride bir başka yerde namaz kılıyor.
Bir gün orada Mescidi Ömer diye bir cami bulunuyor. Orada namaz kılınıyor. Yani aslında Kudüs’ün Hazreti Ömer’den sonra Müslümanlar zamanındaki safaatı Hristiyanların zaman zaman haçlı istilalarıyla yaptıkları zulümlerin dışında veya Yavuz Sultan Selim’in fethinden sonraki süreçlerde hep bu denge gözetilmiş ve oradaki diğer unsurlara,
diğer dini usuluna da söz hakkı yaşama hakkı tanınmıştır. Bu bakımdan yani İslam’ın bu diğer milletlerle beraber yaşamayı hoş gören, beraber yaşama algısı bence çok önemli. Özellikle Avrupa’nın Avrupa’daki yaşayan insanların yani bu Roma hatta Pagan kültüründen gelen insanların daha çok asimile etme, kendisine benzetme ya da yok etme şeyi çok daha egemen.
Mesela İspanya’nın 800 sene Müslümanların elinde bulunduktan sonra İspanyalılar tarafından yeniden Hristiyanların eline geçtiğinde Müslümanların önüne konulan üç çarpte hep biliyoruz.
Yani diyorlar ki ya buradan çıkıp geldiğiniz yere Kuzey Afrika’ya gideceksiniz ya efendim, ya Hristiyan olacaksınız ya da katledilmeyi kabul edeceksiniz. Bunun örneğini bostoda da gördük ama şimdi hocam arkadaşlarımız bir güzel haber veriyorlar sevgili seyircilerimizi de hatırlatmak isteriz. Tabii TRT2 tarih hashtag’ini de hatırlatalım sorularınız için ama sevgili seyirciler Ertuğrul Gazi Türbesi’nde nöbet değişimi yaşanıyor.
Şimdi arkadaşlarımız o nöbet değişimi size naklen canlı olarak Ertuğrul Gazi Türbesi’ne aktaracaklar efendim.
Yerinde sağa in! Dikkat! Ertuğrul Gazi Türbesi saygılı metrinin vukası olarak devriliyorum!
İleri! Bak! Sağa sola dön! Isırın ileri! Baş! Yerlerinize! Baş! Yerinize! Uygun edin! Baş! İleri! Baş! Evet sevgili seyirciler ne güzel oldu değil mi hocam? Evet evet çok hoş.
Biz de biraz önce de birebir izlemişken de ekrandan sevgili seyircilerimiz Ertuğrul Gazi Türbesi’nde nöbet değişimine yaşadık. Tabii Ertuğrul Gazi nedir, kimdir, neden önemlidir o dönem Şeyh Edebali Dursun Fakihi efendim başka pek çok konuyu konuşacağız değerli hocalarımızda Mehmet Öz ve Hasan Kamil hocalarımızda. Ama sorularınız için size bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. TRT2Tari hashtagiyle Twitter üzerinden bizlere sorularınızı yönlendirebilirsiniz. TRT2Tari evet tekrar ediyorum hashtagimiz TRT2Tari. Mehmet hocam Hasan Kamil hocam Anadolu coğrafyasındaki o değişikliğin ve farklılığın İslam’dan gelen kaynağını ama Türkler tarafından güzel uygulanmıştı örneklerle anlattı. Tabii söylenecek çok söz var bugün herkes bize çok kültürlülük dersi veriyor. Ama Avrupa’nın göbeğinde bile hala yaşananlar ortada bir de Türkiye’de oraya attık farklılık ortada.
Müsaade ederseniz bu konuyla ilgili bir hatıramı anlatabilirsiniz. 2010 yılında Hollanda’da Uluslararası Tarih Bilimleri Kongresi’nde bir panele katıldım Türk Tarih Kurumu’nu temsilen. Panelin konusu 18. yüzyıldan önce tolerans yani hoşgörü Hüsam-ı Haidi.
Orada ben tabii Osmanlı ile ilgili kısmını anlattım. İskandinav ülkelerinden, işte Portekiz’den, değişik Avrupa ülkelerinden panelistler vardı. Tabii hani çok fazla propaganda yapıyor gözükmemek için akademik bir toplantıdır orası. Osmanlı’daki real durumu anlatmaya çalıştım.
Yani gayrimüslimlerin tabi olduğu zmi statüsü nedir? Bu statü çerçevesinde varsa onlardan, Müslümanlardan farklı olarak talep edilen şeyler bunlar üzerinde durdum. Yani konuyu uzatmak istemiyorum. Bunlar hepimizin malumu. Yani bir cizye vergisi var. Efendim bazen işte evlerin yapımında veyahut yeni kilise yapımında bir takım tahditler, izinler var vesaire.
Şimdi bunları anlattım. Tabii onlara bu çok hafif geldi bir tanesi. Çünkü o kadar ağır şeyler anlattılar ki kendi tarihlerindeki farklı mezheplere uygulanan ayrımcılıkları. Yani dediler bu Osmanlı’daki şeyler çok fazla da hani ayrımcılık kategorisine girmez. Bunlar yani o dönemin şartları çerçevesinde makul karşılanabilir. Şimdi bunu şunun için söylüyorum. Tarihi hadiseleri değerlendirirken şartlarına bakmamız lazım. Hangi devirde bunlar oluyor? Bizim burada şimdi bahsettiğimiz gerek Hz. Peygamber devri, gerek Selçuklar, gerek Osmanlı’nın kuruluş çağındaki hoşgörü meselesi hakikaten kendi çağında diğer ülkelerle kıyaslandığında son derecede önemlidir.
Bakınız Osmanlı’nın kuruluşundaki dinamiklerden bahsediyoruz ya bahsedeceğiz. En önemlilerinden birisi nedir? İşte bu hoşgörü ve istimalet dediğimiz kavram. Yani istimalet politikası nedir Osmanlı’nın? Fethettiği yerlerdeki unsurları, gayrimüslim unsurları kendine meylettirme, onları çekme, onların gönlünü kazanmadır bu. Oralara geleceğiz zaten. Onun için. Onun için, hani hocamın bahsettiği konuyla alakalı olduğu için söyledim. Demek ki yani uygulanan politika kendi devri içinde dünyanın diğer yerlerle kıyaslandığında, yani bu ileri geri laflarını çok sevmiyorum ama dünyanın başka yerlerle kıyaslandığında çok ileri bir aşamayı şey yapıyor, simgeliyor.
Ve burada tabi İslam hukukunun gayrimüslimlere ehli kitaba sağladığı statünün burada asıl önemli nokta olduğunu ben düşünüyorum. Şimdi hocam biraz önceki soruma cevap verirken Osmanoğulları’nın, daha doğrusu Ertuğruloğulları diyelim isterseniz. Evet.
Ertuğrul Gazi’nin, Ertuğruloğullarının yavaş yavaş bu tarafa doğru, Söğüt’e doğru gelişinin farklı rivayetlerini, başlangıç noktalarını anlattınız. Şimdi isterseniz Ertuğrul Gazi ve bu tarafa doğru gelişi bir kısaca seyircilerimizi hatırlatalım. Şimdi tabi üzerinde en çok durulan noktalardan birisi Ahlat’tır. Onu söyledik. Ama o Ertuğrul’dan öncesi var tabi.
170 yıl. İşte Süleyman Şah’ın tabi bu da bir biliyorsunuz Ertuğrul’un babasının kimliği konusunda da kaynaklarda iki rivayet var. Birisi Süleyman Şah rivayeti daha az kaynakta ise Gündüz Alp ismi geçer.
Tabi Süleyman Şah rivayetin arkasında acaba Anadolu Selçuklularının kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın bir hatırasının yansıması mı var? Çünkü o da boğularak ölüyor ama farklı bir yerde gömülüyor Halep kapısında. Ertuğrul’un babası Süleyman Şah ise biliyorsunuz bugün Suriye’de Türk mezarı denilen bir yer var Çaber kalesinde. Tabi onun yeri taşındı barajdan dolayı şimdi yine taşındı.
Dolayısıyla bunlar Anadolu’ya geliyorlar bir kısmı inciniyor bir takım şeyler oluyor geri dönmek. Fırat’la boğulduktan sonra Sürmeli Çukuru’na geliyorlar. Oradan bir rivayete göre iki kardeş atalarının yurduna bunlar Mahan’dan çıkmışlar işte Orta Asya’da. Oradan gelmişler oraya dönüyor ama Ertuğrul Bey Ertuğrul Gazi Anadolu’da kalıyor. Şimdi yani Süleyman Şah’tan sonra olan şey dolayısıyla ondan sonra Ankara mesela yine. Siz galiba Ertuğrul’un babasının ismini Süleyman Şah olarak. Şimdi ben rivayetlere göre konuşuyorum tabi ki benim kanaatim Gündüz Alp olduğu yönündedir. Çünkü o daha akademik çevrelerde de. Onun için hocam dedim ya sınıfta veya akademik çevre dersi anlatıyor gibi değil.
Güzel lütfen televizyon seyircilerinin bizim genel durumumuzu. Ama bizim Osmanlı kroniklerinde özellikle Aşık Paşazade, Neşe gibi şeylerde hep Süleyman Şah ve oğulları işte diye geçtiği için hani ben onun için oradan dedim ama. Kesin olan daha komple gören bilgilerinden gidelim isterseniz. Akademik olarak bakıldığında tabi ki Gündüz Alp olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi bunlar Ankara bölgesine bir geliyorlar. Muhtemelen buralarda işte bu Anadolu Selçuklu Sultanına yardım meseleleri bence buralarla ilişkilendirilebilir. Daha sonra Sultanönü yani Eskişehir bölgesine ve kaynaklardaki rivayete göre Moğollara karşı yaptıkları yardım neticesinde işte bu Söğüt, Bilecik havalisine kadar geliyor Ertuğrul Gazi.
Tabi Ertuğrul Gazi buralarda Ertuğrul Gazi’nin faaliyetlerine baktığımız zaman Osmanlı kroniklerinin çoğunda gaza ettiğine dair rivayet var Aşık Paşazade hariç. Aşık Paşazade hariç orada sanki Ertuğrul Gazi zamanında çok büyük gazalar olmamış gibi anlatılıyor. Halbuki diğer kaynaklara baktığımızda gaza faaliyetinin çok önemli olduğunu biz görüyoruz uç bölgesinde Söğüt ve Domaniç buraya yerleşiyorlar.
Yani özetlersek Sayın Hocam ataları daha önceden Mahan’dan, Türkistan’dan geliyorlar Ahlat bölgesi. Sonra bir Suriyenin kuzeyinden Fırat’tan Doğu Anadolu’ya doğru bir geri çıkış var daha sonra Ankara’ya geliş ve sonra Söğüt, Bilecik bölgesine ulaşıyorlar. Bu şekilde üzergâhlarını kabaca özetleyebiliriz.
Bir dercimizin bir sorusu olmuş hocam bu çerçevede onu da ben size yönelteyim. Sorular gelmeye başladı TRT2 tarih eşlikleri. Beytullah Çakır soruyor Osmanlıların Moğol tehlikesinden görece uzak bir coğrafya olan Söğüt çevresine yerleştirilmesi bir tesadüf sonucu mudur?
Yoksa Selçuklu idarecileri tarafından bilinçli olarak alınan bir karar mıdır? Konu hakkında kaynaklar ne söylüyor diyor. Beytullah Bey kaynaklara girersek çıkamayız ama ben Mehmet Hocam’dan sonucu alayım. Şimdi tabi bu dinamik unsurları uçlara yönlendirmek Selçukluların bir politikasıydı. Yani az önce söyledim bunu ta ilk Anadolu’ya geliş dönemlerinde bile böyle bir politika var. Yani gaziler, savaşçılar bu unsurlar uçlara yönlendiriliyor. Sadece Osmanlıların bulunduğu iş değil bakın Batı Anadolu’da da aynı tür beylikler var. Mesela Menteşe bölgesini düşünün. Yani bugünkü Moğol’a Aydın derken tabi İzmir’i de kastetmemiz lazım veyahut Kütahya bölgesi. Bütün buralara bu dinamik unsurlar Selçuklular tarafından yönlendiriliyor. Tabi ki bunların bir kısmı daha sonra Moğolların baskısından kaçmak için de şeye geliyorlar. Çünkü uçlar da evet Moğol Kontrolü Anadolu’da var biliyorsunuz 1243 Köse Dağı Savaşı’ndan sonra Moğollar Anadolu Selçuklu Devleti’nin artık kendi tahakkümleri altına aldılar.
Hele hele 1277’de Muhiniddin Süleyman Pervanenin öldürülmesinden sonra iyice bu otorite pekişti. Tabi zaman zaman bu otoriteye karşı başkaldırılar oldu. İsyanlar gerek Selçuklular merkezinde Konya’da gerekse uçlarda ama uçlarda zaman zaman bu kontrolden daha bir uzaklaşma var. Fakat biz şunu biliyoruz ki her halükarda Moğollar güçlü oldukları zaman artık İlhanlar diyelim beylikler döneminde. Çünkü İran’daki Moğollardan bahsediyoruz daha sonra. Bunlar Anadolu’da her beylikten bir şekilde vergi alıyorlardı. İlk başlarda Osmanlıların mesela 1299 o civarlarda Moğollara karşı bir isyan var Anadolu’da Sülemiş İsyanı diye. Bu isyan sırasında nispeten rahat olduklarını ve muhtemelen bu 1299’daki istiklal ilan edilmesinin böyle bir döneme tesadüf ettiğini ben düşünüyorum. Yani demek ki Moğolların etkisinden de biraz uzaklaşmak için de buraya geliyorlar. Ama başlangıçta dediğiniz gibi seyircinin de sorduğu gibi Selçuklu politikasında da bu var. Uçlara doğru bu dinamik unsurları yönlendirme politikası vardı. Şimdi hocam Dilaver Kayacan isimli izleyicimiz diyor ki Ertuğrul Gazi’nin babası ve soyuyla ilgili bilgi alabilir miyiz? Bunu zaten söyledik Gündüz Alp babası ve Kayı boyundan. Soyuyu çok ileriye doğru götürebiliriz yani benim elimde şurada liste olarak da söyleyebilirim. Çeşitli rivayetler var. Şimdi şöyle söyleyelim. Oğuz Kağan’a bağlanır. Yani Oğuz Han. Yani Oğuzların Oğuzname var. Mesela boğul tarihçisi Reşit Eddin var. Ondan daha önce biliyorsunuz Divan-ı Lugat-i Türk var. Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı eserdir. Orada da Oğuz boylarının bir listesi var. Daha sonra İhhanlı Taişisi var. Osmanlılar zamanında da bu rivayetler gündeme gelmiş. Oğuzname’nin tabi dede korkut hikayeleri de Oğuzname’nin içindedir. Onun başında da yani ahir zamanda Hanlı Kayı’ya değiyor diye Osmanlılara atıf vardır. Yazıcızade Ali vardır 1420’lerde. 1. Murat zamanında bu silsileyi verir Günhan’a kadar uzatır tabi uzun bir silsile. Yani bunlar yazıcızadeler tabi o dönemde var birkaç tane. Ahmet Bircan, Mehmet. Ve bu yazıcızade Ali bu. İbni Bib’in Selçuklu tarihini Türkçe aktarıyor ama genişleterek aktarıyor. İçine Oğuzname’den başlar koyuyor. Oğuz boyların hepsinin silsilelerini veriyor, damgalarını veriyor. İşte anlamlarını veriyor her bir boyun. Orada baktığımız zaman Kayı’ya bağlanıyor. Ve işte Oğuz’a Kayı’ndan Ertuğrul Gazi’ye ondan sonra da Osmanlı’ya kadar getiriyor. Tabi Nuh oğlu Yafez. Onu da söyleyelim. Yani Oğuz’la oradan geliyor. Nuh oğlu Yafez’den. Evet hocam. Şimdi… Ham ve Sam’dan değil. Bu bir gelenektir yani Osmanlıların geleneği. Nuh’un diğer oğullarını söylüyor o şafak. Ham ve Sam var ya bir de Habiler, Samiler.
Yani Yahudilerin ve Arapların tabi oldukları da var evet. Biz Yafez’den geldik. Aynı izleyicimiz diyor ki bir de Osmanlı’nın kuruluşu ve yükselişi kendi inisiyatifleriyle mi oldu yoksa başta destekler var mı diyor. Bunu ilerleyen dakikalarda… Çok geniş bir konu. Cevap verirken bunu ele anlatması gerek. Şimdi Ertuğrul Gazi geldi Söğüt’e yerleşti. Evet. Ne yaptı ne kadar yaşadı?
İşte Ertuğrul Gazi yani işte rivayetler uzun yaşadığını gösteriyor. Bizde 90 yıl civarında yaşıyor. Sonra yerini oğlu Osman’a bırakıyor. Osman’ın da başa geçişiyle ilgili tabi çeşitli şeyler var da özellikle bu yazıcızade Ali’de güzel bir şey var anektot var. Oğuz töresince beyler geliyorlar. Oğuz töresine göre meşveretle başa geçtiğini söylüyor mesela.
Evet. Hocam kaçta vefat etti Ertuğrul Gazi? 1288 olması lazım. 1288. Şimdi türbenin önünde hanımının da mezar taşını beraber gördük. Evet. Bir izleyicimiz de soruyor diyor ki Abdullah Selçuk Ertuğrul Gazi’nin hanımı mı daha önce öldü annesi mi diyor.
Şimdi onlarla ilgili çok kesin bilgi aslında bu söylediğimiz çok şeyle ilgili kesin bilgiler yoktur. Bizim sadece az önce bahsettiğim kaynaklardaki rivayetlerden biz yola çıkıyoruz. Yani onun için onlarla ilgili benim çok kesin bir tarih söylemem çok zor. Orhan Ölür bir soru sormuş bu soyuyla ilgili Ertuğrul Gazi’nin diyor ki kayı boyu kara keçili görükler mi esasen hocam? Ben bunu merak ediyorum bir bursal olarak.
Bize Ahlat Bilecik bursa rotasını izlediğimiz söylendi dediğimizce diyor. Burada önemli olan kayı boyu kara keçili görükler mi sorusunun cevabı diğer konuları konuştuğumuz için. Şimdi kara keçili ibareleri daha sonra ortaya çıkıyor. Evet kayının devamı onları. Yani şöyle söyleyeyim ben 24 Oğuz boyu var. İşte Oğuz’un oğulları var 6 tane. Bunlardan 24 Oğuz boyu ortaya çıkıyor.
Daha sonra bu boyların içinden cemaatler, gruplar ortaya çıkıyor. Onun için bunlar hep daha sonra gelir. Yani kara keçillerin de kayı boyundan geldiğini biz anlıyoruz. Çünkü onlar Abdülhamid zamanında da bu var biliyorsunuz. Onlar kendi öz soyuları kabul ediyor. Dolayısıyla bu tür gruplar işte ak koyunlu, kara keçili, sarı keçili, ağaca koyunlu çeşitli böyle cemaatler daha sonra teşekkür ediyor. Bu daha sonraki bir aşama.
Önceki boy teşkilatından daha sonra teşekküle eden şeyler bunlar, yapılar. Nasıl bir Ertuğrul Gazi portresi oluşuyor gözünüzde onu soracağım. Sonra Hasan Kamil Hoca’ma da şimdi karşıda hemen Ertuğrul Gazi’nin Osman Gazi’ye vasiyetini yazmışlar. Beni kır ama Şeyh Edebali’yi kırma diyor. Sonra oraya doğru devam edeceğiz ama.
Kaynaklardaki şey şu Ertuğrul’la ilgili hani çok büyük bir dizi izledik ama. İhtilaplar istemiyorum ortak noktalarıyla. Hayır kaynaklardaki imajı ben size. Evet tam onu istiyorum. Tabii Ertuğrul Gazi çok dürüst bir insan. Ertuğrul Gazi hakikaten hak yolunda mücadele eden bir kişi ve doğrudan yana olan bir kişi. Güçlüden yana değil soruyorlar savaş var işte Moğollar Selçuklu biz hangi tarafı tutalım. E diyorlar yani bu zayıf tutarsak olmaz yani biz de olmaz diyor. Biz zayıfın yanında olalım doğru yanında olalım. Yani yansıtılan şey bu. Bu bir şey daha söyleyeyim yani bu Ertuğrul Gazi meselesini anlatırken Aziz Hoca’m. Malum Osman Gazi’nin bir düşü vardır. Düş görür. Hani Osmanlının kuruş düşü. Bu bazı kaynaklarda da Ertuğrul Gazi’ye atfedilir.
Yani Ertuğrul’un aynı zamanda manevi yönü de güçlü ama savaşçı. Az önce söylediğim gibi bir istisna dışında yani Aşık Paşazade de bu savaşçı yönü çok öne çıkmaz. Ama dürüst Aradolu Selçuklu Sultanı’na yardım eden ve kendi kabilesiyle hak yolunda mücadele eden bir lider olarak karşımıza çıkıyor. Kaynaklardan benim edindiğim şey budur. Bir şey burada bir haberi paylaşmak istiyorum sevgili seyircilerimiz de sizin de tarihi bilgilerle teyidinizi isram edeceğim Mehmet Hoca’m. Konya Büyükşehir Belediyesi bugün bir tören yaptı Konya’da. Selim Yücel’e çok teşekkür ediyorum sevgili dostum o haber verdi. Konya Selçuklu Sultanı’nın Ertuğrul Gazi’ye gönderdiği berat. Evet.
Konya Söğüt’e bir berat göndermiş. Onlar da temsili olarak o beratı hazırlamışlar. Bugün Konya’da Alaaddin tepesinde o malum sarayın olduğu bölgede bir tören düzenleyip beratı yola çıkarmışlar. Yarın da burada vali beye, Bilecik valimize teslim edecekmiş.
Bu beratta da işte aynı zamanda sadece berat değil kılıç, kaptan ve benzeri objeler de var. Ana ilke de işte istişare et, iyi davran, adaletten ayrılma gibi ilkeler var. Böyle bir berat var mı tarihte? Şimdi bizim elimizde böyle bir vesika yok.
Şimdi şunu ifade edeyim. Osmanlı tarihi ile ilgili, Osmanlılar ile ilgili bizim elimize kalmış ilk orijinal vesika 1324 tarihli Mekkej’e zaviyesi vakfetsidir. Yani bu Orhan Gazi’ye aittir. Ondan önceki berat, belge bir takım atıflar bizim bu kaynaklarımızda yani Aşık Paşazade’de, Anonim Tevarihi Ali Osman’da veyahut Neşri’ye de bunlar kaynaklarının bir kısmı ortaktır. Bunlar da geçer. Der ki mesela işte Osman Gazi başarı elde edince Selçuklu Sultan’ı ona tablu alem gönderdi. Yani davul ve sancak gönderdi. Bu nedir? Bana bağlı bir beysin sen. Sen benim sancağımı taşıyorsun. Bunlar hakimiyet alameti mi? Aynı şey Ertuğrul Gazi’ye de o zaman. Bunlar böyle yorumlanması lazım. Bu vesikalar bizim elimizde yok. Ama bu rivayetler tarih kitaplarında var.
Yani bunu böyle ifade etmişiz. O zaman Konya Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim diye. Buna bakarak onlar söylüyorlar ki diyorlar ki yani böyle bir kaynaklarda bilgi var. İşte biz de bunu sembolik olarak dinliyoruz. Canlandırmış oldular, hatırlatmış oldular. Güzel bir adet. Yani orijinali yok ama kaynaklarda bunlara atıflar var. Olmasına mani bir şey diyorlar aslında. Yok ama olduğu gerçek. Canlandırma şekli. Yani görevlendiğinde, tırsılsıl olduğuna göre. Yani yazılı vesikolularsa bile olabildiğini tahmin ediyorlar.
Aynı şekilde Osman Gazi’nin kanunu diyor. O kanunnamenin ayrı bir vesikası var mı hocam? Yok. Ama bizim aşık paşasızlar da var. Hocam sizin anlaşamadığımız bu. Sınıfta ders anlatır gibi ve meslektaş grubunda ders anlatır gibi anlatmayalım konuyu derken. İstediğim bu. Bu genel kitle ilgilendiren bir konu değil. Hocamın sözün ettiği gibi. Olmasına mani bir durum yok ve olan bir hadise teferruat ayrı bir mesele diyoruz. Benim demek istediğim herhalde seyircilerimiz anlamıştır.
Ben diyorum ki böyle bir vesika bizim elimizde yok ama bunun olduğuna dair kaynaklarda bilgiler var diyoruz. Olmasına mani bir durum dolasıyla yani hocam değil mi? Şimdi Mehmet hocam çok güzel ve veciz bir şekilde hakikaten çok uzun ve karmaşık bir devreyi özetledi. Özetledi. Askeri… Siz söylediğiniz hassasiyetleri de kolla dili alabilirsiniz. Tabii tabii. Biraz… Benim Fahri Hocam sayılır doktor atezime. Ama maşallah.
Şimdi Anadolu coğrafyasında o kargaşayı, o göçü, o endişeyi anlattı. Tabii burada psikolojiyi çözmek önemli. Bu insanlar yayla göçüne çıkmıyorlar. Aslında bir yurt edinme göçü. Bugün nasıl bazı mesela Suriye ve benzeri ülkelerde insanlar savaştan, yokluktan kendilerine bir sükunet limanı aradıkları gibi
Ortas yani Türkistan coğrafyasına çıkan Türkler de kendilerine bir yurt arıyorlar. Ertuğrul oğulları da bir yurt arıyor. Bu kargaşa içerisinde hocam Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu bir sükunet limanları var. Manevi iklimler, dergahlar var. İşte burada tavsiyede görüyoruz. Ertuğrul Gazi bile, oğlu Osman Gazi diyor ki beni kır ama şeyh Edebali’yi kırma evlat. Evet.
Biraz bu ortamdan, bu merkezlerden bize bahseder misiniz? Evet. 12. 13. yüzyılda Anadolu’da manevi dinamikleri, Osmanlı’nın hazırlık iklimine. 12. ve 13. yüzyıl yani bizim tarihimizde baktığımızda hem Anadolu adına hem Orta Asya’daki Türkler ve Müslümanlar adına baktığımızda yani bu değişimin, dönüşümün çok hızlı şekilde yaşandığı bir dönemdir.
Ve bu dönemde gerçekten tasavvufi grupların da önemli bir etki sahibi olduğu dönem olarak görünmektedir. Özellikle bahsini ettiğimiz şeyh Edebali gibi yani özellikle fütüvvet geleneğinden gelen, bir mesleki grubu temsil eden, uhuvet geleneğini temsil eden,
biliyorsunuz fütüvvet dediğimiz şey aslında ta Abbasiler zamanında sühe verdiği tarafından ortaya atılan ve en nasirli dinillah tarafından sistemleştirilen ve gençlerin bir meslek sahibi olmalarını, eleme ile geçirmelerini sağlayacak bir teşkilatın ilk yapısının atıldığı dönemdir. Ve o da aşağı yukarı büyük Anadolu Selçukları dönemine tekabül ediyor, en nasirli dinillahın da yaşadığı dönem. Ve ufütüvvet teşkilatının akabinde Anadolu’ya gelen bu anlayış, akhilik, uhuvet teşkilatı olarak yansımaya başlıyor. Burada da yine hem gençlere ahlaki eğitim vermek, hem meslek sahibi olmalarını sağlamak,
hem de bir yandan da onları toplumla entegre etmek üzere hizmetler veren bir yapıtaşları bunlar, bu insanlar yani toplum içerisinde. İşte Şeyh Edebali bunlardan birisi ve Şeyh Edebali gerçekten Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda. Yani bugün tabi hocamızın dediği gibi çok tarihi vesike belki yok ama Menkebelerden öğrendiğimiz,
anladığımız ve kayıtlara da geçip daha sonra belgeler arasına da girmiş bulunan daha sonraki dönemlerde baktığımızda gerçekten o ahi anlayışının, uhuvet anlayışının kendi el emeğiyle geçinme, insanlara faydalı olma, cömertçe sahip olduğu imkanları başkaları ile paylaşma, sürülerini, davarlarını başkaları ile paylaşabilme özelliklerini
şahsında barındıran hem de aynı zamanda da iyi bir ilmi birikimi olan manevi eğitimden geçmiş bulunan, medrese eğitimi almış bulunan bir zat-ı muhterem ve bu bölgelerde de hatırı sayılır birisi. İşte Osman Gazi onun dergahına, onun sohbetlerine katılıyor ve evinde de misafir oluyor.
Ala rivayetinin, Özgün hocamızın ucundan kenarından temas edip, pasapize attığı malum rüyası onu ifade etmektedir. Yani rivayete göre Osman Gazi, işte Edebali’nin dergahında misafir olduğu bir gecede,
şey Edebali’nin göğsünden çıkan bir ayın kendi göbeğine girdiği ve oradan da dağların, suların ve sonra onun altından da bir ağacın çıkıp bütün dünyayı gölgesinin kuşattığı şeklinde görünce çok tabii heyecanlanıyor ve kendisinden yorumlamasını talep ediyor.
O da hayırlı olsun diyor, dünyanın fütuhatı size verilecek ve kızım Mal Hatun da sizin helaliniz ve zevceniz olacak diyerek yorumluyor. Gerçekten onun evladından, yani onun kızıyla zivaizinden sonra olan evlatları vasıtasıyla Osmanlı’nın geleceğini okuyan bir ifade olarak yorumlanıyor.
Yani bunun tabii biraz, ne bileyim Menkıbe arasında abartılmış olan tarafları olsa bile yani en azından yanındaki, çevresindeki insanlara hedef göstermesi, onları güzel ufuklara yönlendirmesi adına gerçekten bu arif insanların, hikmet ehli insanların ne kadar vukuf sahibi olduğu ve bir taraftan da bizim devlet ricalemizin böyle ehli irfana ne kadar saygılı olduğunu göstermesi bakımından da önemli.
Zaten o gelenek ta Orta Asya’dan beri devam edip gelen bir gelenek bizde. Yani Ahmet Yesevi ile başlayan, orada çok etkin olan bu zat-ı muhteremin daha sonraki süreçlerde Gazali’nin,
yine Büyük Selçuklular dönemindeki etkinliği müessiriyeti ve Büyük Selçuklular zamanında Bağdat’taki Sühreverdi’nin, İbn Arabi’nin, Anadolu Selçuklular döneminde Konya’daki, Mahatya’daki bulunuşu,
Sadreddin Konevi’nin, ondan sonra Hacı Bektaşüveli’nin ve diğer Babai Yesevi ve Dervişan’ın Bendegar’ın Anadolu’daki insanlara yapmış oldukları güzel uyarı ve bizim halkımızın bu işe olan merakı, ilgisi ve gerçekten o kaynaklardan beslenmesi.
Yani biz biraz da bir Arapça bilmeyen kavimlerin biraz da kaderi bu yani doğrudan kitaplardan ölmek yerine semai kültürle bu işin erbabı olan hoca efendilerden veya şey efendilerden ahzife izletme geleneği bizde o zamanlardan beri başlamış.
Ve bu tabi Osmanlı döneminde artık Osmanlı Devleti’nin başındaki padişahından sıradan insanlar varıncaya kadar hepsinde çok önemli bir tesir meydana getirdiğinden İngiliz tarihçisi Paul Whitwick bile Osmanlıya Derviş Devlet demek ihtiyacını istedi. Tabi kazanın önemli olduğunu söylüyor.
Tabi yani dolayısıyla bu şeydeki devlet ricaliyle sufilerin, Dervişan’ın, Bendegar’ın bu tür münasebetleri halk üzerinde bir gönül hareketi meydana getiriyor ve arada köprüler oluşuyor.
Yani devlet ricaliyle halktan insanların ne bileyim ulema ile insanların iletişimi gerçekten bu manevi eğitim vasıtasıyla çok daha yüksek seviyelere ulaşıyor. Ve tabi dergahlarda okunan ilahiler, şiirler daha sonraki süreçlerde ve daha sonra bunların beslenerek insanlar tarafından okunması yani o bir eğitim süreci olarak baktığınızda çok önemli bir başlangıç oluyor.
Ve biraz önce sözünü ettik, Moğolların Anadolu’ya yapmış oldukları o gerçekten çok baskılı tavır. Ondan önceki süreçlerde Avrupa’dan gelen haçlı akınlarının insanlara yapmış olduğu baskı, insanlar da gerçekten çok yüksek seviyede bir ümitsizlik duygusu da meydana getirmeye başlamıştı ki.
İşte bu halkın içinde bulunan bu maneviyat kaynağı olan Sufiler, İbn Arabi gibi batık kökenli olan bir mütefekkir veya Mevlana gibi doğu kökenli olan bir mütefekkir ve mutasavvuf. Bunlar insanlara ümit aşılayan ve ileri hedefler gösteren tavırlarıyla insanlar arasındaki dayanışmanın ve ileri yönelik adımların atılmasına yönelik bir heyecan oluşturuyordu.
Ve hakikaten halkı yönetmede, halkın duygularını yönlendirmede Mevlana’nın daha sonraki süreçlerde bu bölgede Yunus Emre’ye benzeri hem şair hem de tasavvuf ehli olan şahsiyetlerin çok önemli bir katkısı olduğunu görüyoruz. Yunus Emre’ler, Geyikli babalar, hepsi Dursun fakihler, bunların hepsinin ayrı ayrı bir katkısı var.
Ve tabi bunların en çok da birbirleriyle kaynaşan tavırları çok önemli. Yani böyle bir kitle oluşturmuyorlar. Donuk değil, camit değil, tam tersine birbirleriyle iletişim içerisinde. Yani devlet ricaliyle… Tabi hocam askerler geziyor. Seyircilerimize bir gösterelim. Ertuğrul Gazi’nin askerleri arkadaşlar da ekranlardan veriyorlar. Nöbet yürüyüşü yapıyorlar. Sırabak meclisinde… Sağ ol, yok istemedim. O da önemli değil. Bu görselleri bir paylaşalım istedim.
Dolayısıyla yani Şeyh Edebali dediğin zaman, Şeyh Edebali hakikaten bu manada bir sembolisin. Yani Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Gazi’nin manevi hayata yönelmesine, hayatını manevi bir mihver etrafında şekillendirmesine öncülük eden… Ve ondan sonra bu sürecin onun etrafında şekillendiği, işte Orhan Gazi’nin, Murat Ödevendigar’ın kendisinin bizzat bir ahi şeyhi olduğundan bahsedilen rivayetler var filan… Yani Osmanlı devletinde Tekke, Medrese, Ordu üçlüsü belki böyle kaynaşarak süreci yönettiği için toplumda çok daha iyi bir dayanışma oluştuğunu söylemek mümkün.
Yani Tekke ile Medrese arasında problem yok o zaman baştan güçte. Tekke’nin kendi problemleri kendi içli çok azıcık dimanada görünen problemleri yok. Yani o kuruluş ve yükselme dönemlerinde Ordu, Tekke, Medrese üçlüsünün birlikte ittifak halinde sultanın etrafında şekillenmiş olması halkı mayalayan önemli bir etke.
Davut’u Kayseri’ye de temas edeceğiz ama bir şey soracağım hocam ben. Hakkı Değerli isimli seyircimiz diyor ki, Şeyh Edebali özelinde ahilerin Ertuğrul Gazi’ye desteği bir devlet aklının tezahürü olarak mı karşımıza çıkıyor diyor.
Yani Şeyh Edebali özelinde Şeyh Edebali’nin ahilerin temsilcisi ya, Ertuğrul Gazi’ye desteği bir devlet aklının mı yoksa tabi bir gelişmenin ikliminin mi ifadesi diyor. Yani şimdi Şeyh Edebali’yi bir devlet izalinden bir adam görmezseniz yani bu doğal akışıyla meydana gelmiş bir şey. Hadise gibi görmek lazım değil mi hocam yani?
Evet. Eğer Osman Gazi’nin planladığı bir şey gibi görürse doğru ama devlet ilişkilerinin de bu işe dahlettiğini söylemek mümkün belki ama devlet politikası görmek mümkün değil. Şimdi hocam bir şey söyleyebilir miyim bu konuda ahilik konusunda çok önemli bir konu çünkü bu. Buyurun. Biliyorsunuz ahilik az önce siz de işaret ettiniz ahiliğin Anadolu’ya girişini 13. yüzyıl Anadolu’sunda çok önemli bir kurum ahilik. Evet tabi.
Yani 14. yüzyılın başında Orhan Gazi döneminde Anadolu’yu gezen bir seyyah var İbn-i Battuta. İbn Battuta tabi. Yani gittiği her yerde ahi zaviyeleriyle karşılaşıyor o kadar önemli ve bu dönemde ahilerin biliyorsunuz tüzükleri diyelim veya işte onların nizam nameleri, fitüvet nameler var.
Türkçe kaleme alınmış o dönem Burgazif falan var mesela. Arı duru şimdi gençlerimiz atsınlar okusunlar. Sade Türkçe ile iyi ahlaka güzel ahlakı. Adam olmayı. Adam olmayı anlatıyor sofra adabından. Şimdi biliyorsunuz aşık paşazade de bir şey geçiyor hocamın söylediği şeyi tamam daha doğrusu teyit ve teyit için söyleyeceğim bunu. Diyor ki Rum’da dört zümre vardır ki misafirler içinde anılırlar diyor. Birisi gaziyanırım savaşçılar öbürü ahiyanırım öbürü abdalanırım bir de baciyanırım bacılar teşkilatı. Bir de hocam şu fakih hanımın hizmeti olsaydı. Ben o kanaatteyim zaten fakihler var o ayrı ama ben aşık paşazadeyi söylüyorum. Yani ne demek istiyor burada savaşçılar var. Evet. Ahiler var bu ahiler sadece esnaflık özellikleri değil. Aynı zamanda tabi bu dini terbiye nasafi terbiye çok önemli bir unsur. Ve sonra abdallar var. Bu buradaki bu dervişler var derviş gaziler var öyle diyelim bunlar var. Bir de bacılar var tabi bu Orta Asya Türk geleneğinin de bir yansıması. Malibu Batu’da burayı gezdiğinde kadınların durumunu da anlatıyor Nülüfer Hatun’u falan. Bunu görüyorsunuz böyle bir teşkilat var yani bir bütünleşmiş toplum var. Tabi tabi. Burada manevi önderlerin Edebali gibi ya da diğer işte daha sonra işte Geyikli Babalar varmış mesela. Evet. Abdal Musa’lar bunlar gibi manevi önderlerin destekleri var. Bu sadece burada yok daha sonra belki konuşacağız Balkanlara geçince de. Orada daha da fazla. Devam edecektir. Hasan Kamil hocam şey Edebali tabi anlatıyoruz ama. Kaynaklara baktığımız zaman da bugünkü şeyh nasıl tabi bilmiyorum ama bir şey. Tarikat şeyhi ama aynı zamanda bir müderris. Yani Arapça, Fuku. Kadı aynı zamanda. Kadı. Evet. Yani bir hukukçu hakim. Tabi yani lafları çözen bir insan yani. Büyük bir alim. Evet. Yani o zaman aslında. Öyle oldu anlaşılıyor. Çok bilgisiyle, ilmiyle, irfanıyla, ameliyle temayüz eden bir isim. Aynen öyle. Bir de Dursun Fakih var onun damadı. Öbür damadı yani. Osman Gazi’nin. Müsaadenizle Dursun Fakih’e geleceğiz hocam Osman Gazi’nin bağımsızlığında. Onu da sizden ayrıca dinleyeceğiz. Tamam. Bu arada şu şeyh Edebali bir oturtalım istiyorum. Şimdi Mehmet hocam çok kısa birkaç soru ise sorup cevabı alacağım ve bir kısa filmimiz var. Onu izleyip sohbete devam edeceğiz. Fark Günaydın diyor ki Ertuğrul Gazi ile ilgili bunlar. Kişilerin çocuklarına babalarının, atalarının isimine verme adeti varsa ki var. Ertuğrul Gazi’nin oğluna Gündüz adını vermesi babasının Gündüz olduğu ihtimali kuvvetlendirmez mi diyor. Bir soru bu. Bir diğer soru. Ertuğrul Gazi derin devletin görevlendirdiği biri miydi? Bunu Özkan Küçükal sormuş.
Bu kadar tarihe yön vermesi Osman Gazi Osman’ın kuruluşu derin devletin planlaması mı diyor. Son Selçuklu mahlasını kullanan bir seyircimiz Ertuğrul Gazi’nin iki oğlunun adı Gündüz ve Savcı. Kardeşlerin adı ise Gündoğdu, Dündar, Sungur, Tekin gibi Asyatik isimlerken diğer adının oğlu neden Osman diyor. Bu sorulara birkaç cümleyle cevaplandım.
Bir sürü şey eseri bir hatamı düzelteyim. Ertuğrul Gazi’nin ölümü 1280’lerin başı olması lazım. 80-81. Biz 1380. 1280. Onu herhalde yanlış söyledim. Galiba öyle bir yanlış söyledim. 80-81 olması lazım. Şimdi Ertuğrul Gazi’nin isim meselelerine gireceğiz. Şimdi ben oradaki imayı da anlıyorum. Malumunuz bazı şarkıyatçılar Osman’ın adının Osman değil de Atman ya da Ataman olduğunu söylerler. O tabii Otman daha zor. Atman, Ataman, Türkçe ya. Şimdi böyle bir şey var. Herhalde seyircimiz onu ima etmeye çalışıyor. Bakınız şimdi bu şarkıyatçıların bazı şeyleri var. Bir Bizans kaynağının böyle yazması normaldir. Biliyorsunuz yani siz benden daha iyi biliyorsunuz. Hepimiz Osmanca biliyoruz. Osman Peltekse ile yazılır. Dolayısıyla bunu kendi dillerine alfabelerine çevirirken bunu TH şeklinde yazabilirler. Bu normal. Şimdi eğer bir rivayete göre bunlar var ama Sayın Hocam, Enveri’nin rivayetine baktığınızda da Osman’ın ataları arasında Süleyman ismi de var. Bir Süleyman diye birisi var. Şimdi tabii ki Türkler bu Asya’dan getirdikleri isimleri bu coğrafyada çok kullandılar. Daha sonra da kullanıyorlar hocam. Fatih’in torunlarından birinin adı Oğuz. Öbürünün adı Korkut değil mi? Şehzade şey… Birinin adı Oğuz, Cemil. Biliyorsunuz oğludur Oğuz. Korkut da beyazdır. Yani orada Selim ismini de kullanıyor, Ahmet’i de kullanıyor ama Korkut’u da kullanıyor.
Bence aslında denge uyguluyorlar. Tabii ki başlarda daha çoktur eski Türkçe isimler. Az önce bahsettiğim mesela, Burgazi’nin fitüvetnamesinde falan, Tangrit hala diye geçer. Doğru. Böyle geçer. Çünkü bu değil. Kendi dilin zaman içerisinde tabii Arapça kelimeler daha çok kullanılacak. İsimlere de ben böyle bakıyorum. Buraya Oğuzlar Müslüman olarak geldiler. Anadolu’da belki daha önce Bizans’ın
işte hizmetinde Oğuzlar, Peçenekler gibi gayrimüşlük Türkler vardı. Anadolu’da Hristiyan Türkler daha sonra da var. Ama bu Oğuzlar buraya Müslüman olarak geldiler ve bunlar gaziydi. Ama aynı zamanda Alp’diler. Bakın dikkat edin. Burada şu anda mezarları da olan işler içinde Alpler var. Alpler. Çünkü Alp, Orta Asya geleneği savaşçı demek. Ama hem Alpler var hem gaziler var. Şimdi Aşık Paşazade’nin
dip dedesi Aşık Paşa çok önemlidir. Türk tarihinde, garip namede. Kitabında Alp Erenleri anlatıyor bize. Alpler var diyor, bunlar işte savaşçı özelliklerini anlatıyor. Bir de Alp Erenler var. Orada da manevi özelliklerini sayıyor. Dokuz tane. Demek istediğimi anlatabildiğimi bilmiyorum. Yani burada tabii ki isimler önemlidir. Öyle bakmak da lazım. Ama bu bir geçiş dönemidir. İnsanlarımızın bazı şeylere çok fazla takılmaması lazım.
Yani Selçukların da başta isimleri işte tüktü sonra bilmem değişti. Niye de böyle bu sosyal medyada bir takım şeyler dönüyor. Halbuki baktığınız zaman Selçuk’un oğullarında isimlere bakın. Mikail. İsrafil. Ama daha sonra Tuğrul çağrı var. Mikail’in oğullarıdır bunlar. Tuğrul çağrı. Onun için isimlere çok fazla takılmamak lazım diyorum ben. Önemlidir, önemsiz demiyorum ama
bu bunu bazıları sanki işte Osman’ın atalarında bir Müslümanlık yoktu gibi yorumlayanlar var. Doğru değil kesinlikle. Bunu çok net bir şekilde ben söyleyebilirim. Sevgili seyirciler Mehmet Öz ve Hasan Kamil Yılmaz hocalarımızla TRT2 ekranlarında tarih Söyleşişleri özel programında Ertuğrul Gazi’nin türbesinden canlı yayınımız devam ediyor. Hashtag’imiz TRT2 Tarih.
TRT2 Tarih’e sorularınızı gönderebilirsiniz. İşte gördüğünüz gibi hocalarımıza sorup hep birlikte istifade ettiğiniz cevaplar. Bir derin devlet konusuna bir cevap verebilir miyim? Öyle bir şey tabii o zaman için söz konusu olamaz. Ama şu var. Tabii günümüzün kavramlarıyla tarihe bakıyoruz. Ama şu var uçta beyliklerin gönderilmesinde tabii ki o zamanki Selçuklu Devleti’nin bunları uçlara doğru yönlendirdiğini söyledik. Buna derin devlet mi denir başka mı denir?
Bu başka bir mevzu biraz fazla biraz günümüzün kavramlarıyla bakıyoruz. Devlet aklı diyelim isteriz. Tabii ki devlet aklı var. O zaman bunları uçlara gönderiyor yönlendiriyor. Evet. Evet sevgili seyirciler TRT2 Tarih eştekiyle sorularınızı alıp cevaplandırmaya çalışıyoruz. Ertuğrul Gazi türbesinden canlı yayınımız devam ediyor. Şimdi arkadaşlarımız programımızla ilgili kısa bir film hazırlamışlar hep birlikte onu izliyoruz. Sonra Mehmet Öz ve Hasan Kamil hocamızla sohbetimize devam ediyoruz efendim. Şeyh Edebali Osmanlı’nın kuruluşundaki en önemli isimlerden birisi. Şeyh Edebali kimi kaynaklara göre Horasan’ın Merv şehrinde kimi kaynaklara göre ise Karaman’da 1206 yılında dünyaya geldi. Merv ve Karaman arasındaki binlerce kilometrelik mesafe o dönemde yaşanan göçün güzelgahıydı. Edebali de Türkistan’dan Anadolu’ya göçenler arasındaydı. Şeyh Edebali dönemin önemli eğitim merkezlerinden biri olan Şam’a giderek devrin büyük alimlerinden dersler aldı. Bir rivayete göre Edebali Mevlana’nın sohbetlerinde bulunmuş tefsir, hadis ve özellikle İslam hukuku konularında uzmanlaşmıştı. Daha kesin olan bilgilere göre ise
Edebali’nin ahi evrandan ekilendi idi. Edebali bir ahi şehiydi. Ahilik ahlak üzerine kurulmuş bir yapıydı. Bu yapı Türklere has bir esnaf teşkilatıydı. Şeyh Edebali’nin yaşadığı dönemde Anadolu Selçuklu Devleti sarsılıyordu. Moğol akınları Anadolu’yu kasıp kavuruyordu. Bu akınlardan kaçan Türk göçerler burada da rahat yüzü göremedi. Bu dönemde Şeyh Edebali gözden uzak bir yaşamı tercih etti. Eskişehir’in bugünkü adı Uludere olan bir köyünde yaşamını devam ettirdi. Tasavvuf yoluna giren Şeyh Edebali, zaviyede öğrenci yetiştirdi ve halkı aydınlattı. Bilgisiyle ünü yayıldı. At sırtında gezen, yayla ve otlaklarda dolaşan Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmelerinde önemli rol oynadı.
Anadolu’ya yeni gelen boylar, hakim bir politik erkin olmadığı bu coğrafyada saygı, sevgi ve dayanışma içinde yaşama bilincini kazandıran Şeyh Edebali gibi mutasavvuflarla yol buldular. Toprağa bağlanınız, suyu israf etmeyiniz. Veriniz, elleriniz yumuk kalmasın. İlim sahiplerini koruyunuz. Ağaç dikiniz diye öğüt veren Edebali, medeniyetler beşiği Anadolu’da yeni bir medeniyetin yükselişinin habercisiydi. Medeniyeti omuzlarında yükseltecek kimseler uzun bir yolculuktan sonra Söğüt’e geldi. Selçuklular tarafından Bizan sınırına yerleştirildiler. Nüfusları 400 çadır kadardı ve başlarında Ertuğrul Gazi bulunuyordu. Şeyh Edebali ile tanışmaları ise uzun sürmedi. Ertuğrul Gazi’den sonra boyun başına Osman Bey geçti.
Uç Bey ilan edilen Osman Bey’in liderliğinde gaza yapıldı ve sınırları genişledi. Osman Bey sık sık Şeyh Edebali’nin Eskişehir’deki dergahını ziyaret ederek ondan tahsiyeler alıyordu. Osman Bey, Şeyh Edebali’nin dergahında kaldığı bir gece bir rüya gördü. Rüyasında Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkıp kendi göğsüne bir ay girdi. Göğsünden büyük bir ağaç bitip dalları alemi kapladı.
Ağacın dalları altında birçok nehir akıyordu ve insanlar bu nehirlerden geçiyordu. 1299 yılında Karacahisar ve Bilecik alındı. Şeyh Edebali’nin damadı ve Osman Bey’in bacanağı Dursun Fakı, Osman Bey adına hutbe okudu. Bu hutbe bağımsızlığın ilanı anlamına geliyordu. Dursun Fakı, Şeyh Edebali’den tefsir, hadis ve fıkı okudu.
Ona aynı zamanda mürid olduğu seyri sülûnü onun yanında tamamladı. Osman Gazi ile birlikte savaşlara katılır ve gazilere imamlık yapardı. Osman Bey, beyliğin merkezi ve aynı zamanda Şeyh Edebali dergahını da Bilecik’e taşıdı. Şeyh Edebali burada da Osman Bey’e hep yol gösterdi. Uzun bir ömür sürdü. 1326 yılında öldüğünde Bilecik’te küçük bir tepe üstüne türbesi yapıldı. Türbenin olduğu vadi, Şeyh Edebali adını taşıyormuş. Sevgili seyirciler, her programın kendine mahsus bir hatırası, bir heyecanı, bir duygusu oluyor. Ama bu son üç programımızdan ikisinin ayrı bir heyecanı var. 26 Ağustos, Malazgirt meydanından, Malazgirt’ten yaptığımız canlı yayın. Ve şimdi Söğüt’ten Ertuğrul Gazi Türbesi’nden yaptığımız canlı yayın. Aslında burada yapmak istediğimiz sadece size tarihi bir bilgi aktarmak değil. Tarihin zamanı yanında, mekanını da bir atıfta bulunmak. Mekanı hissetmek. Aslında tarihi anlamanın, tarihi yaşamanın,
tarihi muhasebe ve murakabe etmenin temel şartlarından birisi bilgi ise, ondan daha önemli olanı, o bilginin test edildiği mekanlardır. Biz Bilecik’ten buraya doğru gelirken, Hasan Kamil Hocam ve Mehmet Özyurt Hocam ile gelirken, yolları, dağları, tepeleri, taşları konuştuk. Sonra da Mehmet Hocam,
rahmetli Halil İnalcı’yı yad etti. O 70-80 yaşında geldi. Troniklerde anlatılan, bu mekanları tek tek gezdi ve doğruluğunu, yanlışlığını ortaya koydu. Hakikaten, şu yürüdüğümüz toprakları, hangi dünya görüşüne sahip olursanız olun. Bunu bir hamasetle söylüyor değilim. Sadece hissetmek açısından söylüyorum. Bu yürüdüğünüz topraklardan, bu yollardan,
sizden önce, kimlerin yürüdüğünü anlamaya çalışmak, bilmeye çalışmak, aslında önce kendimizi anlamak ve bilmekle eşdeğerdir diye düşünüyorum. Ne dersiniz hocam? Valla aslında, zaman tüneli diye bir şey var. İnsanın zaman zaman, bu zaman tünelinden geçmesi, geçmişle irtibat kurup, geçmişi bugüne, bugünü geçmişe taşıyarak
bir muhasebe yapması bence çok önemli ve anlamlı diye düşünüyorum. Mesela, Hac ibadeti, bana göre bizim zaman tünelinde geçmişi, Hz. Adem’i, Hz. İbrahim’i, Hz. Peygamber’i yaşamak ve o duygularla bugün coşkulu Müslüman olmak için çok önemli bir üyesiyedir. Aslında bizim buralarda, işte siz güzel söylediniz, bu topraklarda bu gezinmemiz, yürümemiz, bunun otantik yapısıyla karşılaşmamız bizim 700 sene geriye giderek burada işte Şeyh Edebali ile, Osman Gazi ile, Ertuğrul’a ve o dönemde yaşamış insanları bugün yaşıyorlarmış gibi idrak etmemiz ve oradan ders alınacak konular varsa onu bugüne taşımamız ve bugün Müslüman Türk olarak bu topraklarda nasıl olmamız lazım geldiğine dair bir bilgi taşımamızdır. Çünkü
tarihi biz dün bilgisi olarak dün bilgisi olarak değerlendirirsek dünün güne taşınması bir de gün bilgisi var. Bir de din bilgisi var. Yani dün bilgisi, din bilgisi, gün bilgisi, dil bilgisi. Yani bunların hepsini üst sesle koyduğunuz zaman gerçek rahsiyet karşılığımıza çıkıyor. Yani dün bilgisi, tarih bilgisi. Gün, bugünü
bileceksiniz ama bir de iletişim için dile ihtiyacınız var. Ama hepsi bunun bugün için lazım. Bugün bundan ben ne anlıyorum? Ve bundan nasıl isfade etmeliyim? Yani Şeyh Edevali’yi konuştuğumuzda, Dursun Fakih’i konuştuğumuzda, Ertuğrul Gazi’yi konuştuğumuzda biz dünden bugüne Ertuğrul Gazi bize ne söylüyor? Ne mesaj veriyor? İnsan ilişkileri adına ne mesaj veriyor? Eğitim adına ne mesaj veriyor? Onlara bakmamız lazım. Osman Gazi ile Şeyh Edevali arasında olan ilişkinin Dursun Fakih ile Osman Gazi arasındaki ilişkinin Dursun Fakih’in işte Alacahir’de onun adına ilk defa hutbe iade etmesinin ne anlama geldiğinin üzerine düşünmek ve o devletin kuruluşundaki o gaza ruhunu, cihat sevgisini, insan sevgisini ve özgür olma iradesini yeniden hayal etmek gerekiyor. Zannediyorum bizim Türk milletinin gönlündeki ve deriliğindeki bu özgürlük duygusu ve hükmetme arzusu aslında ta o derinlerden gelen adalet duygusunun damarlarına işlemiş olması hak duygusunun, hakkat duygusunun gerçekten gönlüne egemen olmuş olmasından kaynaklanıyor ve hakikaten bakıyorsunuz o gaza yapan gaza sahibi olan Alperenlilerimiz de devlet sultanlarımız da hepsi hakkı, hakikati ikamet etmek üzere yola çıkıyor. İşte burada okuduğunuz biraz önceki nasihatte olduğu gibi yani incitecek kimseyi de incitmeyecek kimseyi de hak ve adalet adına incitmemek adına söz söylüyor insanlarımız. O bakımdan baktığımızda hakikaten yani dünü yaşamak bugün için önemli. Yani dündeki bilgileri bugüne taşımak adına önemli diye düşünüyorum.
Hakikaten de baktığınızda Osman Gazi ne kadar önemliyse Şeyh Edebali o kadar önemli ve işte diğer Alperenlilerimizin hepsini yaptıkları ve yaşattıkları duygular bu manada o kadar anlamlı ve önemli. Onun için yap sabuduğumuz bir şey var. Arkadaşlar galiba üşüdüğünüzü mü hissettiler çay getiriyorlar. Sevgili seyirciler önce o ifadenizle Kerem Mehmet Hoca’na döneceğim.
Bize düşen aslında tarihi övgü veya yergi duygusuyla değil. Tarihin bir şeye ihtiyacı var. Olduğu gibi anlaşılması ve olduğu gibi anlatılması. Çarpıtılmaya, dünya görüşümüze, ideolojimize fikirlerimize, övgümüze veya yergimize ihtiyacı yok. Ama bir türlü tarihi olduğu gibi anlamak ve algılamakta da zorlanıyoruz.
Tabii sevgili seyirciler şimdi siz ekran başınızda böyle güzel bir mekan görüyorsunuz. Ertuğrul Gazi’nin türbesi. Zaman zaman nöbet yürüyüşü yapan askerlerimiz, diriliş alplerimiz diriliş size bir alp beyefeti giydiremedik mi Mehmet Hoca? Alplerimiz derken böyle gözlerinizin içi gülüyor ama
hocam alp beyefeti giyerek televizyon programa çıkabilir miyiz dediğimizde de yok bugünün kıyafetini giyeyim ben dediniz ama. Öyle oldu. Alplerimiz yemyeşil bir arazi ama onlara yakışıyor. Size de yakışır hocam. Şeyiniz müsait. Evet. Allah tabi her birimize yaşadığımız zamana, mekana yakışan hukuklar eylesin. Ama burada havanın biraz
değil, epeyce soğuk olduğunu da hatırlatalım ama heyecanına hakikaten hissedemediğimiz bir ortam. Şimdi Ertuğrul Gazi tahtı değil de beyliği Osman Gazi’ye bıraktı. Osman Gazi’ye baktığımızda aslında bir eşdeğerler grubu görüyoruz. Arkadaş grubu arasında diğer beylikler arasında bir eşdeğeri olan insanlardan birisi fakat kısa sürede temayüz ederek eşitler arasında, affedersiniz, eşitler arasından öncü lider konumuna geçiyor. Ve tabi bağımsızlığa. Şimdi sizden Kurluş Tarihi deyince 1299 mü 1300 mü 1301 mü 1302 Bafavuz Savaşı mı bu 1299. Nereden çıkmış vesaire sorularını soracağım. Hatta biliyorsunuz bu Abdülhamid veya sonraki devirde şu Osman’ın ne zaman kuruldu deyince ciddi bir arayışa girmişler o ona sormuş, gazetelere yazmışlar. Bunlarda konuşacağız ama şu beyliğin ilk dönemini ve bağımsızlığa istiklale giren süreci çok kısa anlatmaya çalışayım. Edilim döndüğüca anlatacağım.
Şimdi bir kere şunu bilmemiz lazım. Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’de ilan edildi. Bunu biliyoruz değil mi? Bu bir tarihtir. Kuruldu demediniz ama ilan edildi. Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet ilan edildi. Çünkü devlet devam ediyor. Onu bilinçli olarak söyledim. Fakat Osmanlı için böyle bir tarih, bir isim kesin olarak söylememiz söz konusu değil. Bu bir süreçtir. Yıllar önce bunu bana sordular televizyonda. Aynı şeyi söyledim.
Bu bir süreçtir ama sembolik tarihler vardır. Bu sembolik tarih 1299. Bizim kroniklerimizin çoğunda böyle geçiyor. Bu bir sembolik tarihdir. Az önce söylediğim gibi muhtemelen bu şeyle alakalı olabilir. O dönemde uçlarda nisbi bir bağımsızlık eğilimiyle alakalı olabilir. Moğollar arasında bir çatışma çıkıyor. İstiyandan dolayı. Fakat sonra biliyorsunuz ki biz Orhan Gazi zamanında bile ta ki 1335’te
Ebu Said Bahadır’ın ölümüne kadar İlhanlıların Anadolu üzerinde şubeye bu şekilde bir kontrolü var. Ama şimdi o dönemdeki hakimiyet ve bağımsızlık sembolileri deyince aklımıza sikke geliyor değil mi? Şimdi bunda çok derine girmek istemiyorum ama biliyorsunuz tabi devletler de sikke bastırabilir. Tabi bir hükümdar da sikke bastırabilir. Yani onun için çok kesin şey söylemek mümkün değil. Onun için ben sembolik tarihe riayet ederim. 1299’su sembolik kabul edelim.
Rahmetli Halil Hoca’nın söylediği şeye şu açıdan son derece saygı duyuyorum. Doğru bir şey söylüyorum. Şudur. 1302’nin önemi şu. Hani bu kaynaklara çok girmeyin diyorsunuz ama ister istemez ona döneceğim. 1302’yi 1302 savaşını yani 1302’de olan hadiseyi çağdaş bir Bizans kaynağı not ediyor. Dolayısıyla Osman’la ilgili Osman Gazi’yi bir düşman
bir lider olarak Bizans kabul ediyor. Onun üzerine ordu gönderiyor. Dolayısıyla bu önemlidir diyor hoca. Çünkü savaş Bafeyos Savaşı. Neden önemli? Bafeyos Savaşı. Bizans İmparatoru burada Osman diye bir adam var. Bu tehlike deyip onun üzerine adam gönderiyor. Bir savaş oluyor. Onun için bu savaş da çok önemlidir. Tabi savaşın geri konusu falan üzerinde bir takım spekülasyonlar var. Rahmetli Hoca bununla ilgili çok çalıştı. Onun için 1302 tarihinin önemi burada. Yani çağdaş o dönemde yazılmış bir kaynakla bu savaş anlatılıyor. Diye. Diye bu çok önemlidir. Olmalı ki 1302’ye savaş Evet. Onun için ben diyorum ki hocam bu bir süreçtir. Bu bir süreçtir. Daha öncesi var. 1280’ler var. 88’ler Yarhisar, Bilecik vs. Karacahisar var daha önce. Bütün bunlar önemlidir bence. Bunu bir süreç olarak görmek lazım. Osman Gazi’nin de sikke bastırıda dair orada elinizde bizim daha önce burada yaptığımız bir toplantı var. Nezi Aykut Hoca bunu anlattı. Yani Osman Gazi’nin de sikke bastırması var. Demek ki Osman Gazi döneminde Orhan Gazi döneminde bu bir süreçtir, kurumlaşmadır. Bunu böyle kabul etmek lazım. Sembolik tarihi üzerinde de çok fazla oynamamak lazım. 1299’da duralım hocam. Evet. Burada biz de sohbetimize kısa bir ara veriyoruz.
Eyvallah. İkinci nöbet değişimi olacakmış program içinde. Hadi bakalım. İzleyen seyircilerimize veya izlemeyenlere Ertuğrul Gazi Türbesi’nde Alplerin nöbet değişimini izliyoruz sevgili seyirciler canlı yayıncında. Şu anda nöbet değişimi
Başlamak üzere.
Yerinde say. Kalk. Dikkat. Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum. Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum. Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum.
Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum. Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum. Ertuğrul Gazi Türbesi saygı nöbetini vukuatsız olarak devrediyorum.
Yerimde say! Uyguladım! Maaş! İyil orda! Maaş!
Yerimde say! Uyguladım! Maaş! Evet, program ekibimiz. Değerli yönetmenimiz, yapımcımız, editörümüz, kameramanımız. Sizlere çok teşekkür ediyoruz. Bizleri aktardığınız için değil sadece.
Bu güzel nöbet değişimini hatırlattınız, gündeme getirdiğiniz ve seyircilerle paylaştığınız için. Bunu biz 10 sayfa anlasak böyle güzel anlatamayız değil mi hocam? Evet. Çok güzel. Evet. Leysel haberükel ayan demişler. Yani anlatmak, görmek gibi değil. Evet. Görmek gibi değil. Gördük ve gösterdik. Çok şükür.
Ama hocam, hakikaten bu arkadaşlar çok yiğit yapılı insanlar. Biraz önce içeride programın açılışında şöyle bir yan yana durduk. Dedim ki ben biraz öne çıkayım. Bunların yanında çok zayıf kaldım. Siz bile maşallah yani. Ben de onun için giysilerini, dediğim ben, biz giymeyelim. Onlara yakışıyor yani. Giymiyor hocam. Allah onları nereden saklasın. Allah adetlerini arttır. Amin.
Şimdi Osman Gazi’ye, Osmanlı beyliğinin Anadolu’daki beylikler arasındaki yerini, ilerleyişini, onun altındaki hikmeti, adaleti, gazayı, siyaseti konuşalım hocam. Evet, sen de Mehmet Bey. Rahmetli Fuat Köprülü’nün çok önemli bir tespiti var. Biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruşu adlı kitapta bu Gibbons diye bir müsteşrik bir kitap yazdı. İşte Osmanlı gibi büyük bir devlet, 600 küsür sene yaşamış, cihana yükbetmiş. Bu nasıl kuruldu? Çok özetleyerek geçeyim. Bunu Tırnakçı’nda, Orta Asya’dan gelen göçebe Türkler yapmış olamazdı. Asyatik bir halkın işi değil.
Burada bunlar şeylerle karıştılar, romalı unsurlarla. Böylece ortaya çıkan yeni ırk bunu kurdu gibi bir tezi vardı. Ona cevap verdiği kitabında. Osmanlı’nın kuruluş dinamiklerini anlatırken bir şey söylüyor. İlk Osmanlı hükümdarların hepsi önemli liderlerdi. Bunu Osman Gazi’de görüyoruz, bunu Orhan’da görüyoruz, bunu Murat’ta görüyoruz. Bunların hepsi Yıldırım Beyazıt’ta görüyoruz.
Hakikaten Müslüman. Şimdi tabii tarihi kişilerle izah etmek doğru değil. Ama kişiler olmadan da tarih olmaz. İnsan olmadan tarih olmaz. Osman bulunduğu bölgenin şartlarını, imkanlarını çok iyi okumuştur. Etrafındaki beylerle kimisiyle düşmanken kimisiyle dost olması gerektiğinin çok iyi farkındadır. Yani sürekli böyle herkeste düşman olarak olmaz, ittifaklarını çok iyi kurmuştur. Bakın hocam burası çok önemli. Mesela Kösemihal ile dosttur. Bunu biliyoruz. Daha sonra Müslüman oluyor Kösemihal. Ve onlarla iyi geçiniyor. Ve bu bölgede nereye doğru ilerleyeceğini çok iyi biliyor. Bu bölgenin stratejik imkanı. Çünkü bu bölge ana yolların kenarında duruyor, stratejik olarak. Ama bakıyorsunuz onları kontrol ediyor. Bu liderlik kabiliyeti, askeri kabiliyeti, bütün bunlar çok önemli Osmanlı.
Tabi etrafındaki diğer unsurları da çok iyi değerlendiriyor. Onlara tekrar dönmeyelim. Az önce anlattık. Hangi zümrelerin olduğu. Onların içinde sizin de işaret ettiğiniz gibi fakihler de var. Yani onlardan da yararlanıyor. Çünkü Osmanlı Devleti kurulduğu zaman ilim üzerine… Bakın şunu unutmayalım. Hiçbir medeniyet, hiçbir büyük devlet sadece kılıçla kurulmasın. Kalemle kurulu, düşünceyle kurulur. O insanları da etrafında topluyor Osman Gazi. Başka neler oluyor diye baktım. Bu liderlik kabiliyetini vurguluyorum. Osmanlı’nın kurulduğu coğrafya uçta yer aldığı için gazaya en uygun uç hattıdır. Tabi başka beylikler de var hocam. Yani sadece Osmanlı değil ki uçları. Ama Osmanlı öbürlerinden nasıl öne çıkıyor diye baktığımız zaman başka birtakım faktörleri de devreye getirmemiz lazım. Yani Bizans’ın tekfurların zaafları var burada. Bunları çok ustaca kullanıyor. Daha sonra Rumeli’ye geçtiklerinde Osmanlılar oradaki siyasi parçalanmışlığı da çok iyi kullanıyor. Ama şöyle değil bakın. Hepsini karşı cepheye atmıyor. Kimisiyle ittifak yapıyor. İstimalet politikası dediğimiz şey. Osmanlı Kroniklerinden müdara dostluğu dediği şey. Yani onlarla iyi geçinme politikası. Bütün bunlar usta siyasetçiler. Bunu görmemiz lazım diye ben düşünüyorum. Bir de bir şey yapıyor Osmanlılar.
Türklerin öteden beri Selçukluları da dahil olmak üzere bir uygulaması var. Hanedan üyelerinin ülke topraklarında ayrı hakimiyet alanları kurması. Bu Osmanlı da şehzade sancağı usulüyle devam ediyor. Ama merkezi otoriteyi paylaşmıyor. Bölmüyorlar. Yani tek hükümdar. Malumunuz Timurlar Anadolu’ya geldikçe beylikleri tekrar ihya ediyorlar.
Şah Ruh tabi Çelebi Mehmet’e bir şey yazıyor. Diyor ki sen bu kardeşlerini niye şaftın? Bu bizim geleneğimizde, adetimizde böyle bir şey yoktur. Kardeşler öldürülmez, kardeşlerle mücadele. Diyor ki bizim de tecrübemiz bize gösteriyor ki bir iklimde iki hükümdar olmaz. Bir dervişte bir posta 10 derviş uyuyabilir. Belki 100 bir asırda uyuyabilir. Ama ülkeyi, bunu şunun için söylüyorum, hakimiyetin bölünmezliği ilkesini çok iyi uygulamışlardır. Bir şey daha söyleyeyim. Bu göç dedik ya nüfus birikmesi. Rumeli’ye geçiş Osmanlılar için çok kritik olmuştur hocam. Gerçi Osman Gazi’den Orhan Gazi’ye atlamış oluyorum ama bunu şunun için söylüyorum. Osmanlı beyliği uçta küçük bir beylik olarak kalabilirdi. Ama Kalesi Beyliği topraklarını aldıktan sonra Balkanlara geçince önüne yeni fetih alanları açıldı. İşte bu artık dervişler için, gaziler için, hepsi için yeni bir alandı. Orada kazandığı gücü Anadolu’da da alanını genişleterek kullandı. Anadolu’da da tekrar kazandı. Bu ikisi birbirini besledi. Onun için şu görüşümü de ifade etmeme müsaade edin. Bazıları der ki Osmanlı bir Balkanlar Devletiydi.
Kurluş da böyle genişti. Bir Rumeli. Ben buna katılmıyorum. Evet tabii ki çok önemli. Rumeli, Beyler, Veli vs. bunlar çok önemli. Ama Anadolu olmasa orası olmazdı. Orası olmasa da burada büyüyemezdi. Bu ikisi, bu şeyi de iyi kullanmışlardır diye düşünüyorum ben. Şimdi Osman Gazi’nin fetih politikasıyla ilgili bir şey daha söyleyeyim. İznik kuşatması. Halle Hoca bunun üzerinde çok durmuştur.
İznik neresidir hocam? İznik tabi Hristiyanlığın tarihinde de çok önemli ama… Anadolu Selçukları için de çok önemli. Anadolu Selçukları başkenti oldu. Ama Haçlı Seferleri sırasında kaybedildi. Bir kere İslam yurdu olmuş bir toprağın tekrar geri alınması… gaza düşüncesini benimseyen Osmanlılar açısından çok önemliydi. Onun için Osmanlılar İznik’i fethine çok büyük önem vermişlerdir. Yani burada dikkat ederseniz çok usta bir strateji var. Yani bir yandan bir kadim, artık ona göre kadim. Çünkü İslam yurdu olmuş elden çıkmış olabilir. Bunu geri almaya çalışıyor. Buradan kendisine bir avantaj sağlıyor. Hristiyan konuşularının bir kısmında doğru iyi geçiniyor. Oradan kendisine bir imkan sağlıyor. Karşı tarafla diğer beyliklerin siyasi parçalanmışlıklarını çok iyi kullanıyor.
Coğrafyasının imkanlarını çok iyi kullanıyor. Yani bunları çok kısaca birer cümleyle ifade ediyorum. Yoksa üzerinde saatlerce konuşabiliriz. Ve tabii ki ben burada Pol Vittekin gaza ile ilgili görüşüne katılıyorum. Çoğu tarihçi daha sonra onu çok eleştirdi. Gaza düşüncesi de Osmanlının gelişmesinde Halleco’nun ifade ettiği gibi dinamik bir unsurdur. Yani bunu tabi din savaşı gibi görmek doğru değil. Hocam oye geleceğim. Gaza bölümünü müstakil olarak ele almak gerektiği kanaatim. Ama anlattığınızdan şunu çıkarıyoruz. Bir defa siyasi dinamikleri çok iyi kullanıyorlar. Çok iyi okuyorlar. Geopolitiği iyi okuyorlar. Geopolitiği değerlendiriyorlar ve coğrafyayı, evet, coğrafya kaderdir sözünün sanki bir tecellisi gibi zuhur ediyorlar. Bu süreçte tabi bizi çok ilgilendiren bir konu var. Hasan Kamil hocamdan onun cevabını isteyeceğim ama bağımsızlığın alametleri var. Sikke bastırmak, hutbe, adına hutbe okumak.
Tabi bu hutbede çok önemli. Devletin din ile olan irtibat. Müslüman devletlerde olan bir şey. Tabi yani Osmanlı ve bütün Türk-İslam devletlerinde, İslam devletlerinde ve aynı zamanda halkla ilişkileri de veriyor. Hutbe okunması, alem verilmesi devam edip gidiyor. Mehter çalınması. Mehter çalınması, kılıç kuşanılması bunlardan birisi. Neyse, ilk hutbe ne zaman okundu Osman Gazi adına Mehmet hocam? Karacahisar, yani bizim kaynaklarımız öyle geçiyor. Karacahisar’ın fethi ile ilk hutbe okunuyor Osman Gazi adına. Yıl? Yıl 1200, dedemin söylediğim tarih olmasınlar. Yıl 99. Yok, 98, daha 99 istiklal. O itibar. Evet, Karacahisar’ın fethi daha önce hocam.
Bilecik falan daha sonra. 1299, o kuruluş tarihi olarak belirlediğimiz tarih. Belirlediğimiz tarih. Daha önce. Evet hocam, ilk hutbeyi kim okuyor? Dursun Fakih. Dursun Fakih kim? Biliyorsunuz o da Şeyh Edebali’nin. Ve Osmanlı tarihini nasıl bir yere sat? Şeyh Edebali’nin damadı, işte ismi üstünde Fakih kadı, ulema’dan bir saat ve aynı zamanda damadı. O zaman Osman Gazi’nin de bacanak.
Bacanak oluyorlar o mağana da baktığınız zaman önemli bir şahsiyet. Ve Osmanlı döneminde ilk şairlerinden kendisi. Yani günümüze ulaşmış şiirleri de var, kitabı da var. Bir takım kitapları var tabi yayınlandı onlar. Evet, bizim Hasan Aksuoy onlarla ilgilendiği yani Asibe’deki maddeyi de o yazmış. Marmara ile Hayattaki. Marmara ile Hayattaki Hasan Aksuoy kardeşimiz.
Yani Dursun Fakih dil bakımından da önemli. Ama daha çok tabi onun Fakih özellikleri ayrı bir yere oturuyor baktığınız zaman. Şimdi tabi o dönemin dervişlerinin bir de bu halka yönelik yaptıkları hizmetler. Yani bu Kolonjotör Türk dervişleri diye Ömer Lütfü Barka’nın ilk kitabına da bahsettiği gelenek var ya. Yani o devletin vakıfların peyda olup yol boylarında efendime söyleyeyim hizmetin uzak olduğu yerlerde toprak birimlerinin beli şekilde dervişana verilip oralarda gelene geçene, ayende vereven diye hizmet etmek üzere
dergah kurmalarını, hizmet ocağı kurmalarını sağlamış olması da çok önemli sosyal bir etkilik aslında. Devlet açısından baktığınızda. Yani bir güvenlik sağlıyor. Çok önemli bu. Güvenliğin ötesinde bir de barınma imkanı temin ediyor kendi ülkesin içerisindeki insanların ulaşımlarında ve dolaşımlarında.
Gerçekten o Kolonjotör Türk dervişleri makalesinde anlatıldığı gibi Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren bu timar sistemin, toprak sistemin, bunlara verilen bu sistemlerin gücünü gösteriyor ve halkla iletişimi de göstermesi bakımından çok önemli bir şey. Mevlana’nın da özellikle bir dikkatimizdeyken boyutu var.
Mevlana şey çok vurgu yapıyor Mesneviz’inde. Köylü ile şehirli arasındaki farkı anlatırken köylü olmaktan çok şehirli olmaya atıfta bulunan bir yapısı var.
Adeta bu bahsettiğimiz dergahlar ve benzeri yapılar Orta Asya’dan çıkıp bir şekilde batıya doğru gelen Türk aşiretlerinin
şehirlerle tanışmasını, insan kitleleriyle tanışmasını, medenileşmesini ve güç sebeblikten yerleşik düzene geçmesini sağlayan önemli bir adım olduğunu da görüyoruz. Çünkü hakikaten yerleşik düzene geçmemiş böyle dağınık güçleri anlamı yok ama yerleşik düzene geçtikçe, eğitim düzeyi yükseldikçe, medeniyetten nemalandıkça insan daha güçlü hale geliyor.
Bence tasavvuf tarikatlar ve bu bahsettiğimiz iskan hareketleri bu manada Osmanlının bulunduğu yerlere sahip olmasına ve oralarda güç sahibi olmasına vesile oluyor. Balkanlardaki timar ve zahmetler hatta bizim Sabahattin Zahim hocanın da böyle bir zahmet sahibi olduğu o yüzden zahim soyadıyla maruf olduğu ifade edilir.
Bir de biraz önce siz bir atıfta buldunuz Mehmet Bey, bu çok önemli bir şey. Yani iznikle ilgili söylediğiniz. Doğu Makedonya’da iş tipte Atah Efendi’yi bir zatı muhterem, 1930’lu yıllarda Makedonya’daki Müslümanlar Türkiye’ye gidelim,
burada artık Müslüman olarak kalamayacağız dediklerinde Atah Efendi diyor ki ”La hicrata ba’del fethi” Fethihten sonra hicret yoktur. Biz bu topraklarda kalmalıyız ve bu toprakların Müslüman olmasını sağlamalıyız.
Çok önemli bir şey bu. Atırlarsınız rahmetli Aruçin’in cenazesini İstanbul’dan Makedonya gönderdiği. Aruçin’in babasının dostu o Atah Efendi ve hakikaten bugün eğer Makedonya’da Müslüman varsa,
o zatı muhteremin verdiği fetvanın halk tarafından tutulmasının tesirledir. Mesela Bulgaristan’da ve Yunanistan’da Müslüman kalmadı ama Makedonya’da, Kosova’da ve benzeri yerlerde, Arnavutların olduğu yerlerde Müslümanlar kaldı. Bu önemli bir politika. Yani bu politikayı ta o zamanlar başlatmış Müslümanlar ve Türkler bugüne taşımışlar. Bence çok anlamlı bir şey. Yani belli yerlerde hakikaten insan baskıya dayanamayıp terk edip geliyor belki ama yani orada direndiği zaman çok daha farklı neticeler istihdal edebiliyor. Bunu da görmek gerekiyor. Hedefinde yani sahip olduğu toprağı kaybettiği zaman bile yeniden almak şeklindeki bir amacı oldu mu o amacına ulaşması mümkün olabiliyor.
Gerçi tabii insanlık tarihinin çok böyle dramatik şeyleri var. 19. y. y. sonu ve yani 19. y. sonu 20. y. başlarında Balkanlarda Osmanlı Müslümanlar olarak çok dramlar yaşadık. Çok acılar yaşadık ve hakikaten oradan kaçıp gelenlere de söyleyecek bir sözümüz yok yani. Balkanlardan, Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan kalkıp gelen insanlar gerçekten çok büyük bir dramlar.
Kalsalar da orada elbette çok önemli ve güzel bir şey ama kalamadılar yani. Büyük katliamlar yaşandı. Kalamadılar yani. Kadını, erkeğine tecavüz edildi, zarar evreledi vesaire edildi ama Cenab-ı Hak nuru tamamlıyor. Yine başka vesileyle bir yerlerden işte Makedonya’da olduğu gibi yeniden insanlar imkan bulabiliyor. Demek istediğim yani Osmanlı’nın oluşumunda o işte bahsettiğimiz gaza duygusunun ve ondan sonra İskan politikalarının ve bu İskan politikalarında da dervişanın özellikle yer ve yöre tutarak oralarda hizmet yapmış olması, AYN Efendi ve YN Efendi’ye hizmet vermiş olması sosyal dokunun güçlenmesine çok önemli bir katkısı olduğu tarihi bir gerçek olarak karşımızda duruyor.
Özellikle bu Müslüman, Türk nüfusunun yerleştirildiği hatta hakikaten oraları çok ilişki politika var. Bu daha önce başlıyor hocam. Sarı Saltuk hakkında şeyler. Malum daha önce. Sarı Saltuk, Menkıbeleri tabi Osmanlı döneminde de çok böyle hani etkili oluyor. Neticede Cem Sultan gibi birisi biliyorsunuz bunları derletliyor, toplatıyor. Çünkü neden? Hafızada çok önemli bir yeri var bunun.
Bu gazi dervişlerin, işte rahmetli Ömer Lütfü Barkan’ın tabiyle, siz dediğiniz gibi kolonizatör dervişlerin. Türk dervişleri evet o. Çok önemli bir rol var Balkanlardaki bu fetih hareketlerinde. Ta Romanyada hocam, Romanyada gittik biz. Romanyada şey var. Sarı Saltuk’un türbesi var. Tabi, tabi hocam. Daha ilerlerde var. Ocam tabi. Derslerinde pek çok yerinde var. Zaman çok hızlı geçmiş. 2 saate yaklaşmış biz programa. Öyle mi olur? Demiyor. Demek ki bu bir yalı. Ama birkaç soruyu da hızlıca cevaplandırmamızda fayda var. Osmanlı beyliğinin kuruluş safaları var. Ertuğrul Gazi dönemi, Osman Gazi’nin ilk dönemi, sonra bir istiklal dönemi, sonra Orhan Gazi Balkanlar bölümü. İlhanlılarla olan mücadele ve İlhanlıların kendi içindeki çözülmeleri var. Çözülmeleri.
Osmanlı’nın biraz önce sözünü ettiğiniz siyasi dinamikler, jeopolitik ve coğrafyayı okuyarak ilerlemesi. Bu süreçte Hasan Kamil hocamın ifade ettiği askeri harekatı besleyen bir dinamik, canlı, uyumlu dergah, medrese, tekke, alp eren, Gazi derviş grubunun varlığı.
Şimdi Osmanlı’nın ilerleyişini rahmetli Halil Aziz de açıklarken, ben de üniversitede İskantari dersini verirken bir şey görüyoruz. Halil Aziz Osmanlı Devleti’nde bir gaza, bir cihat devleti olarak tanımlıyor. Çok net olarak. Ve Osmanlı motivasyonunu gazaya bağlıyor Osmanlı ilerlemesinin. Ama sizin de sözünü ettiğiniz bir husus var. Her savaşan devlet olamıyor veya kalıcı olamıyor. İşte bu topraklarda hakim olan Moğollar bunun en güzel ifadesi 600 dediniz. Bir, Osmanlı’nın gaza anlayışı, gaza siyaseti, ikinizden de cevabı istirham edeceğim. Bu uygulama ve adalet anlayışı, gazayı besleyen, askeri ilerlemeyi besleyen adalet anlayışını rica edeceğim hocam. Şimdi tabii gaza bir amaç içindir. Yani kendi içinde bir şey değildir. Osmanlılar gazayı genişlemek için bir strateji olarak benimsemişlerdir. Gaza fikri Osmanlı’nın kuruluşunun dinamik unsurudur. Ben burada Halil Hoca’ya %100 katılıyorum. Bu böyledir. Ama tabii tek başına bununla açıklayamazsınız her şeyi. Bir ideal götürüyorsunuz. Bakın. O gazanın da bir ahlakı var. Kroniklerde de bu geçer. Bu bölgenin avalisi Osmanilerin ya da Osmanlı adli dadını gördüler ya da tavırlarını gördüler ve Müslüman oldular. Böyle bir ibareler var. Şimdi biz şunu çok iyi biliyoruz. Osmanlı’nın kuruluşundaki en önemli faktörlerden birisi Halil Hoca’nın rahmetlinin yerine Osmanlı fetih yöntemlerinde kullandığı bir tabir var. Tedrici fetih siyaseti.
Yani bir yere girdiği zaman oranın halkının adetini, örfünü hemen değiştirmiyor kanunu. Ne zaman ki onlar Osmanlı sistemini istemeye başlıyorlar o zaman böyle bir geçici… Cümleyi bir daha tekrar mı? Tedrici fetih siyaseti aşamalı. Tedrici fetih yani yerli halkın… Yani yerli halkın adetlerine, uygulamalarına saygı gösteriyor. Onları birden bire her şeylerini değiştirmiyor. Onlar istediği zaman, onlar diyorlarsa ki ya biz Osmanlı adeti bizimkinden dahi o zaman değiştiriyor. Bunu kanunamelerde de bilirsiniz. Bu sadece Hristiyanlardan anılan bölgelerde uygulanmıyor. Mesela Doğu Anadolu’da veya Suriye’de mesela Memluk Kayıtbay kanunu var. Doğu Anadolu’da Akkoynlu yani Türkmenlerin kanunu var. Zamanla oranın hâlici diyor ki bize Osmanlı kanunu uygulayın. Yani aşamalı fetih siyaseti. Bunu şöyle de yapıyor biliyorsunuz bazı bölgeleri doğrudan bağlamıyor, bağlı bir elik halinde tutuyor. Ama sonra bazılarını doğrudan da bağlıyor. Yani demek istediğim şu… Bacar İstanbul’un en iyisi çöplüğü. İstimalet, aşamalı da öyledir. Dolayısıyla bu başından böyle bir siyaseti var. O zaman bu siyaset Osman Gazi’den başlıyor. Kanuni döneminde devam ediyor. Devam ediyor. Yani istimalet ve aşamalı fetih siyaseti Osmanlı’nın uyguladığı çok gönül kazanma. Bakın bu çok önemli.
Adalet ilkesi zaten hani sistemini sağa sağa… İlahi kerimetullah ve… Eğer bir Osmanlı sistemini hakikaten Osmanlıların çok uzun yaşamasını bir şeye bağlayacaksak burada adalet kavramı çok önemli. Tabii ki tek faktörle açıklanmaz ama bunun altını çizmek için bunu özellikle vurguluyorum. Biliyorsunuz onları hani sizin de çalışmalarınızda çok rastladığınız meşhur daire-i adliye kavramı. Bugün devlet adamları da artık çok vurguluyorlar. Adalet mülkün yani devletin temelidir diye bunun uygulanmasına çok önem veriyorlar hocam. Esası bu. Bununla şunu demek istemiyorum. Osmanlı tarihinde haksızlık olmadı. Öyle değil. Ama göreceli olarak baktığımız zaman hakikaten adaleti çok iyi uygulamışlardır. Nizam-ı alem kavramını yani ülkenin düzenini ve hocamın az önce ifade ettiği gibi ilahi kerimetullah. Kavramı çerçevesinde uygulamışlardır. Böyle bir anlayışla hakimiyetlerini yayabilmişlerdir. Yani bunun Osmanlının gelişmesinde çok önemi var. Gazayla bakın bir şey daha söyleyeyim müsaadenizle bu gazayla ilgili çok önemli bir anektut olduğu için bunu söylemem lazım. Son 3 dakikaya gelmişiz hocam. Trabzon’u FET’e giderken Fatih Sultan Mehmet yanında Uzun Hasan’ın annesi var, Sara Hatun. Tabii böyle arkadan dağlardan bu halardan gidiyorlar. Sara Hatun diyor ki buna oğlum o büyük olduğu için. Bunca zahmet bu Trabzon için niye? O da diyor ki ana diyor bu zahmet Trabzon için değil. Allah rızası için. Yoksa diyor öbür dünyaya gittiğimizde biz Allah’ın yüzünde boynumuz eğik kalır. Yani bu tamamen bu düşünceyle yapılmış bir fetih siyasetidir. Yoksa kuru cihangirlik davası değildir.
Evet en önemlisi bu. Cihangirlik davası değil imtisali fillahi l-lubturniyyetun dini mübinin mücerret gayretidir gayretin diyen Fatih aslında bunu söylüyor. Dedelerinin uygulaya geldiklerini kendisi de uyguluyor ve torunlarına da adeta bunu yol ve yöntem olarak bırakıyor. Yani ilahi kelimetullah hakkın hukukun ikamesi, adaletin tesisi için tek yol budur.
Sonunda yöntemi Resulullah’ın bendesi olmaktır onun arkasından gitmektir. Tabi hocam biz programın sonuna geldik farkında olmadan. Burada medreseyi çok zikredemedik. Davud’u, Kayseri’yi konuşamadık. Kurumlaşmayı konuşamadık hocam. Yani Osmanlı Devleti’nin kurumlaşma sürecini anlatamadık. Hocam biz daha kuruluşu konuşalım dedik. Devleti konuşalım demedik. Çünkü o çok önemli. Konuşacağız. İnşallah ilerleyen programlarda son iki dakikamız kalmış. Ama Davud’u, Kayseri’yi birkaç cümleyle sizden alalım. Kurucun arasında önemli bir yeri var. İlk medrese, ilk müderrisi değil mi hocam? Evet. Ben kendi hakkımı da size devrediyorum. Bir dakikamız var hocam. Davud’u, Kayseri hakikaten Osmanlı’da ilk medreseyi kuran bir insan. Hem medrese müderrisi olması hem de İbn Arabi Ekoline bağlı bir tasavvuf ricalı olması bakımından tekkeyle medreseyi birleştiren, temsil eden çok önemli bir şahsiyet. Yani Osmanlı da ilimle irfanın cemi açısından da önemli bir insan. Belki biraz önce bahsettiğimiz hani Osmanlı’nın derdiş devlet olmasına da önemli etkilerden birisi.
Yani hem medrese kurucusu hem de tekke temsilcisi olması açısından önemli bir insanda Davud’u, Kayseri Hazretleri. Evet hepsine rahmet, minnet, şükranlanıyoruz. Tabii sevgili seyircilerim elimde kitaplar görüyorsunuz. Bu kitaplar Bendeniz’in bu programı hazırlanırken ulaşmaya çalıştığı kitaplarda bir kısmı. Hepsini getiremedik ama kısaca size bahsedelim.
Bunu burada gördüm tabii Osmanlı tarih üzerine Kuruluş, Kimlik ve Siyasi Düşünce Mehmet Öz Hoca’nın kitabı. Söğüt’ten İstanbul’a Oktay Özel ve Mehmet Öz Kuruluş’la ilgili bir değerleme çok çeşitli yazarlar. Herif değil. Hanni Razık ve farklı yazarların çalışmaları var.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş meselesi sempozyumu Azmi Özcan ve Mehmet Öz çalışması. Ve yine ben de Feridun Emesen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükselişi kitabı bu programı hazırlanırken istifadettiğim kaynaklardandı. Tabii en önemli kaynağımı hatırlatmak istiyorum. Hemen hemen her konuda Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiküvedisi.
Gerçekten her fırsatta hatırlatmaya çalışıyorum. İnternet ortamında da var. Hem bu tarihi yapıp inşa edenlere hem bu eserleri okuyanlara çok teşekkür ediyoruz. Rahmetli hocam derdi ki insan olana yaraşan teşekkür edilecek cesi görmektir. Şimdi Rejideki program üyesi arkadaşlarım diyor ki hocam teşekkür etmeyi unuttuğunuz kimse yok mu? Yok unutmadık hemen söylüyorum. Bilecik Valiliğine çok teşekkür ediyoruz. Ev sahipliğinden dolayı, ilgisinden dolayı, bütün ayrılarla yakından ilgilerinden dolayı, Söğüt yerel yönetimine, kaymakamlığa ve diğer ilgililere çok teşekkür ediyoruz. Hakikaten ve yine buradaki jandarmaya çok teşekkür ediyoruz. Askeri birliklerimize çok teşekkür ediyoruz. Emniyet birimlerimize çok teşekkür ediyoruz. Bize sağlamış oldukları katkılardan dolayı. Efendim bir başka tarih söyleişlerine buluşmak üzere ki hemen hatırlatayım. Bu özel yayında mutat yayınımız pazartesi günü saat 23’te Mahı Muharrem ve Kerbela’yı ele alacağız. Profesör Doktor Mustafa Fayda ve Profesör Doktor Mustafa Karay ile. Evet rahmetle, minnetle, şükranla değerli hocalarımıza ve program ekibimize ve siz değerli seyircilerimize kalbi teşekkürlerimizle.
Tarihin yeniden inşası için efendim. Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir