"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Mustafa Sabri Küçükaşçı & Mustafa İsmet Uzun | 22. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Mustafa Sabri Küçükaşçı & Mustafa İsmet Uzun | 22. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=J3a4dffOfeU.

Bülbül Şahıt, güllerin ikramı ikram üstüne, haneniz yine görsün bayram bayram üstüne.
Merhaba sevgili seyirciler, TRT2 ekranlarında tarih söyleşileri programında kurban bayramının ikinci gününde sizlerle birlikteyiz. Tabi olarak bu programda bayramı, daha doğrusu kurbanı, kurbanın tarihini, Hz. Peygamberin sahabenin bayramını, emeviler, abbasiler, Selçuklar Osmanların bayramı, kadim bayram gelenekleri, unutulan adetler, kurban kesmeler, yaşanılan ve unutulan bir tarihin, bir geleneğin, bilinen ve bilinmeyen yönlerini, kâh öğrenmek, kâh hatırlamak için konuşacağız.
Bayramı bir yönüyle vuslat, bir yönüyle hüzün olarak, bir yönüyle sevinç, bir yönüyle muştu, bir yönüyle özlem olarak ele alacağız. Kısacası, bayramınız bayram olsun diyerek bayramı bayram olarak ele alacağız. Kurban bayramının bu ikinci gününde misafir olduğumuz hanelerinizde belki dostlarla bayram sohbetlerinizde biz de bir nebze bayramı gündeminize, bayramı yadınıza, bayramı gönlünüze, bayramı hatrınıza, bayramı hanenize, bayramı yurdunuza getireceğiz.
Bayramın bayram olmasına bir nebze katkıda bulmaya çalışacağız. Kimlerle diye merak ediyorsunuz, hemen söyleyelim. Kültür tarihimizde çok önemli eserlere, çalışmalara imza atan, bundan da daha önemlisi,
kültür tarihimizin son dönemlerine yetişmiş, yaşamış, çok önemli isimleriyle son devir Osmanlı uleması başta olmak üzere çok kıymetli isimlerle beraber olmuş, onların rahle-i tedisinden geçmiş, bayramın nasıl yaşadıklarına şahit olmuş ve aynı zamanda da ilmini tahsil etmiş ve tarihini yazmış bir hocamız da. Mustafa Uzun hocamız da. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk efendim sağ olun. İyisiniz inşallah. Elhamdülillah çok şükür. Nasıl geçiyor bayram? Elhamdülillah Allah lütfetti hep beraber dostlarla yeni bir bayrama kavuştuk. Onun mutluluğu, onun sevinci, onun bize bahşettiği güzellikler içinde inşallah iyi bir bayram geçireceğiz, geçiriyoruz. İnşallah. Ve sevgili seyirciler diğer hocamız, diğer konuğumuz İslam tarihinde Osmanlı tarihini ama bilhassa İslam tarihi alanda yapmış olduğu çok kıymetli çalışmalarıyla tanıdığımız İslam tarih yazımının önde gelen ve önemli isimlerinden kalem ve kelam erbabı Mustafa Küçükarşı. Hoş geldiniz Mustafa hocam. Çok teşekkür ederim. İyisiniz inşallah.
Elhamdülillah hayırlı bayramlar diliyorum ben de. Bugünlere kavuşmanın bir anlamda hem heyecanı var hem hüznü var. Bugün ikinci günü. Biliyorsunuz bu günler çabuk geçiyor. Fuslat bir ayrılığın habercisi gibi. Aynen öyle. Üzerinizdeki sükunet biraz da bu ayrılışa giden zamanın hasreti mi? Belki öyle düşünmek gerekebilir sayın hocam. Evet peki. Teşekkür ediyorum.
Şimdi tabi bu tarih söyleşileri programında kurban bayramının tarihini, kurbanın tarihini ele alacağız ama merak ediyorum Mustafa hocam. İlk kurbanınızı hatırlıyor musunuz? İlk kurbanımı hatırlıyorum. Çünkü ilkler hatırlanır. Hem de bizim kurbanlarımız bugünküden farklı bir hava içinde olurdu.
Onun bir manevi yahut ruhani deruni bir havası olurdu. O hava içinde kurbanı bizim yerimize huzura arz edilen bir hediye olarak büyükler. Öyle anlattığı için onun bir tarafıyla hüznü bir tarafıyla sevinci içinde kutlardık. Yahut idrak ederdik.
Benim ilk hatırladığım kurban İstanbul’da Unkapanı’nda bir büyük konak yavrusunun mutfak kısmında bahçeye bakan açılan bir bölümdeydi. Baba evinde mi? Babamın evinde tabi. 1950’li yıllar, 55’ler, 54’ler. O zamanlar İstanbul’da herkes küçük baş hayvan, daha doğrusu İstanbul’unun tabiriyle koyun kurban ederdi. Tabi satır arasında bir rahmetli babanızı yad edelim mi? Onu İstanbul halkı Fatih, Ricali, Ali Uzun Hoca Efendi diye mi tanırlardı? Evet.
Yani babam İstanbul’a geldikten sonra İstanbul ulemağısından istifade etmeyi hedef ittihaz ettiği için her ilmi meclise, her hocanın meclisine, her tasavvuf meclisine büyük bir şevk ile gitti. Çünkü hocası yani babamı İstanbul’a çağıran hocası şöyle bir şey söylemiş. Evladım İstanbul avuç içi kadar kalsa Fatih’den ayrılma ilim ve ulemağın muhiyetinden uzak düşme demiş. Çünkü ilim buradadır demiş bu sebeple. Evet yani Fatih. Biz de geldiğimiz zaman Fatih’te o zaman İstanbul’un muhtena bir yeri ev kiralık bulamamışız. Fatih’in Haydar mahallesinin aşağılarına doğru bir yerde bir ev bulmuşuz. Orada benim çocukluğumun bir yeri. Bahçeli bir konağı. Bahçeli bir konağın mutfak katı. Yani konakta oturmak mümkün değil. Çünkü o konakta 5-6 tane kiracı vardı. Biz de en aşağıda oturan kiracıydık. Kurban kesileceği zaman da bütün kurbanlar kaç tane kesilecekse bahçeye gelir bizim evden geçerek. Ve bahçede onlar bir hafta 10 gün bakılırdı. Nasıl bakılırdı? İhtimamla bakılırdı. Eskiden böyle bir adet vardı değil mi? Keseceğimiz kurbanı, kurban sahibi veya sahipleri mal sahibinden alır ve en az bir hafta kendilerine bakarlardı. Niye böyle bir hafta bakıyordu? Yani o işte benim bahsetmek istediğim şeydi o. Yani kurbanın manevi havasını bütün ev halkı çoluk çocuk kadın erkek tatsın diye.
Ve ona mesela kurban bizim o zamanki alınayışımıza göre, kurban bizim yerimize huzuru ilahiye takdim edilen bir şeydir. Onun için biz dahi çocuklar ona işte yeşillikler toplar, marullar bulur, yiyeceği şeyler getiririz. Karpuz kabuğu yazsa eğer, onları böyle elimizle küçük küçük kırarak yediririz.
Bunu herkes yapardı ve herkes zaten eski İstanbul’un evlerinde her birinde küçük bir bahçe vardı. Ben diyeyim 3 metre kare, siz de yiyin 13 metre kare yahut 23 metre kare. Bizim oturduğumuz evin bahçesi de eski Türk bahçeleri gibi kat kat idi. Efendimize söyleyeyim, gelen kurbanlar o bahçenin katlarına kesileceği zamana göre yerleştirilir. Herkes oraya gelir, kurbanını besler ve kurban kesileceği gün sabah namazından sonra da yukarıya alınır, teker teker kesilirdi. Şimdi Mustafa Hoca’nın ilk kurbanı hatırasını dinleyince biraz hazırlık yapsın ama hocam benim çocukluk hafızamda, hatıramda kalan şöyle bir duygu var. Kurban kesmek bir ibadet ama kurbana hizmet etmek de sanki bir ibadet gibiydi.
Yani onu yıkamak, temizlemek, güzel beslemek, böyle şu adet aracık özel bir misafir gibi ağırlamak bu bir ibadet duygusuyla yapılıyordu diye hatırlıyorum çocukluğumdan. Aynen. Yani ki ben hani ordunun bir köyünden gelmişim. Bu kurbanı tamamlayan bir şeydir.
Yani kurbanla o zaman bütün ev halkı bütünleşiyor ve kurban kesildiği zaman hem biz çocuklar bizim kesilmekten kurtulmamızın sevincini yaşar hem de o baktığımız, beslediğimiz kurbanın efendimme söyleyeyim kesiminden dolayı bir hüzün yaşardık. Dolayısıyla bu hüzün ve sevinç eğitimini de bugünkü modern tabirlerle söyleyecek olursak beraber yaşamaya yönlendirdi.
Mesela büyükler üzülürdü, ağlarlardı, gözleri yaşarırdı efendimme söyleyeyim. Ona bir ibadet zevki ve şevki içinde hizmet edip onunla beraber hani ayet-i kerimede Allah-u Teala buyuruyor ya kurbanın kanı ve eti huzura varmaz sizin takvâınız var. İşte o takvayı zannediyorum ben. Artırmanın örften geçen yolu bu olabilir.
Şimdi ilginç bir ifade kullandınız aslında yine bana çocukluğumun kurban bayramı günlerini hatırlatan. Biz kurbanın bizim yerimize Allah’a arz edildiğini bilirdik çocuklar olarak dediniz. Çok Hz. İbrahim ve İsmail kıssası çok eski Osmanlı kısa geleneği Ahmediye Muhammediye geleneği de olsa çok anlatılırdı ve o duygu hani ile bakılırdı değil mi?
E tabi şimdi bir de mesela benim çocukluğumda hatırladığım şeyler vardır halk resimleri primitif halk resimleri sonra deniyor. Orada bir efendimme söyleyeyim melek, güya o Cebrail aleyhisselam bir koçu tutmuş getirmiş.
Efendim Hz. İbrahim aleyhisselam elinde bıçağı efendim onu yanında oğlunun gözlerini bağlamış onu kesmeye çalışırken. Yani kartpostallar olurdu öyle bayram kartpostallar. Bunlar hakikaten tam yani kelime doğrudur primitif halk resmi şimdi onu sen görünce yani Hz. İbrahim oğlunu kurban ediyor. Efendim söyleyeyim Cebrail de dur yapma diye koçu getiriyor. Böktem koçu uçarak getiriyor. Getiriyor böyle boynuzlarından tutmuş ve bir de onu o zamanlar böyle boyarlardı çeşitli hani kınalı koç kınalı kuzu gibi. Dolayısıyla bütün bunlarla birleşiyor bütünleşiyor. Şimdi arkadaşlar tam onu resmeden bir minyatür ekrana getirmişler. Bu Osmanlı 16. Yüzyıl.
Bu minyatür bayağı da yani kaliteli bir şey yani. Bu 17. Yüzyıl minyatür ama hakikaten çok güzel. Evet. Kırmızı l-Esmail aleyhisselam arkasında İbrahim aleyhisselam teşhüve ediyor. Tabi yüzleri resmedilmemiş. Tabi. O bir gelenek. Cebrail koçu getiriyor. Koçu böyle arkadan tutmuş. Evet. Getiriyor. Arkadaşa teşekkür ederim.
Ama bu sizin dediğiniz ben kartbostlar şundan dedim hocam bayram kartları göndermeye alışkanlılık vardı eskiden. O başka. Onlarda biraz daha güzeli vardı. Şimdi SMS mesajları gönderdi. Şimdi bunların bu benim dediğimi halk ressamı denilen yahut çarşı ressamı denilen arşivdeki isimleriyle adlandıracaklar. Onlar yapar ve muhayirelerinden onları biraz da tezihin ederlerdi.
Demek ki o resim geleneği bu biraz önce arkadaşlarımızın gösterdiği bir Osmanlı minyatür geleneği. Tabi. Yani aslında o resmin de çok asırlık bir geleneği var. Tabi. Resim tasavvuru çerçevesinden günümüze intikal etmiş bir duygu. Hocam. Yani belki aslında hocamızın anlattığı hususlar biz Türklerin kurbandan ne anladığımızın bir özeti gibi aslında.
Yani nasıl Hz. İbrahim’in en sevdiği evladı olan İsmail’in bir şekilde devreye girmesi ve o evladını Allah’a bir anlamda kurban etmeyi göze almış olması maddi anlamda insanın evladıyla bir ilişkisi var biliyorsunuz.
Fakat oradaki asıl ilişki o sevgi Allah’a kulluk maksadıyla aradaki manevi bağlantıyı bir anlamda Allah’a teslim etmek, teslim olmak anlamında düşünmek gerekiyor. O bakımdan Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek istemesi, bunun resimlere yansımış olması, hayata yansımış olması işin bir tarafını veriyor.
Diğer tarafı da işte aynı nasıl İsmail babasına teslim olduysa, babası Allah’tan gelen bir emri yerine getirdiyse evimize getirmiş olduğumuz kurbanlık da aynı düşünceyle bakılmasını sağlıyor ve onunla ilgili oluşturmuş olduğumuz sembollezim veya ritüellerin tamamı da bir anlamda geçmişle, tarihle, tevhid inancıyla Hz. İbrahim’le ve Allah’a kullukla bağlantı kurmak olarak belki düşünmek gerekir ve birebir bunu özdeşleştiriyor.
Çünkü biz Türkler mesela bizim Türklerin dini hayatına baktığımız zaman biz Kur’an-ı Kerim’e çok hürmet ederiz, Kabe’ye çok hürmet ederiz, ondan sonra Peygamber Efendimiz’e çok hürmet ederiz. Bütün bunların hepsini niye yaparız? Çünkü kurbanı keserken bir anlamda Allah’a kulluk maksadıyla onun kulu olduğumuzu göstermek için. Ama bu dediğim hususları da niye devreye sokuyoruz? Bir dua olması için. Mesela salih kimselerin duasının ehemmiyetine inanırız, aynı şekilde Peygamber Efendimiz’in de şefaatine inanırız. Aslında bunların hepsi bizi aynı anlamda Allah’a kulluk yoluna götürmeyi ve oradaki Hz. İsmail’in babasına teslimiyetini, babasının da Allah’a teslimiyetini anlatmakta. Mustafa Hocam sanki ilk kurbanını soracağım, kurban kestiniz mi? Sorusuna cevap vermemek için konuyu mu değiştirdiniz? Yok, konuyu değiştirmedim. Aslında benim rahmetli dedem, aynı biraz önce Mustafa Hocamızın da buyurduğu gibi… Rahmetli deden kim? Rahmetli dedem Hacı Veysade Mustafa Sabri Efendi’din Konya’da. Onun damadı. Konya’nın meşhubu.
İhsan, küçük aşçı. Ben yaklaşık 7 veya 8 yaşımda olduğumu hatırlıyorum. Bizde de koyun kesme adeti var kurbanda, daha çok küçük baş. Zaten Türklerin yoğunluklu olarak tercihleri eskiden beri bu şekilde gelişmiş. Efendimiz’in de öyle yani. Evet, Peygamber Efendimiz’in de aynı şekilde. Yani ondan birazdan belki bahsederiz.
Diğer taraftan şöyle bir gelenek de var bizde. Bazen diyelim ki bir hanede 4 tane kurban kesiliyor, bir veya iki tanesinin keçi olma durumları da var. Keçinin üretilmiş olduğu yerlerde. Ben bir sene hatırlıyorum bizde 4 tane kurban kesiliyordu.
İkisi koç, iki tanesi de keçiydi. Dedem beni o keçinin üzerine bindirip gezdirmişti. Oradan hatırlıyorum. Mustafa hocamız biraz anlattı ya aynı şekilde bize de, gerçi evimiz müsaitti ama önceden gelip evde bakma adeti vardı. Ama aslında kurbanla ilgili bizim en çok… Ama şu enteresan bak, siz Konyalısınız. Evet. Uzun hocam diyeyim ben. Mustafa yan yana gelince küçük harçım ve uzun. Mustafa Uzun hocam Karadeniz’de ama Fatih ortamında büyümüş. Fatih de büyümüş birisi. Efendimiz ordunun bir köyünde bu günleri yaşamış birisiyim. Hepimizin de ortak bir noktası var. Kurban en az bir hafta önce eve getirilir ve kurban sahipler ona çok özel bir duygu ve düşünceyle bir ibadet neşvesi içerisinde bakar, hürmet eder. Tabii burada şu önemli bir şey daha var. Benim dikkatimi çeken bir husus benim dedem, babam ticaretle iştigar ettikleri için.
Mesela kurban kesme konusunda çok böyle meleke kesp etmiş insanlar değillerdi. Onun için belki kurbanla ilgili en önemli hatıralardan birisi de kasabın gelmesi. Siz hiç kurban kesmediniz mi kendinizi? Yok biz kendimiz kestik. Ben babamla da annemle de beraber kurban kestim. Ayrı bir şey. Hayır onu demiyorum. Bıçak çalmadınız mı? Yaptım, onu da yaptım. Derisini yüzmedin mi? Derisinde yüzdük ama çok yaptığımı söyleyemem yani. Kayıçlık mı oldun ama azlık mı oldun? Evet işte ortası diyelim ikisinin ortası. Ama belki kurbanla ilgili insanların en çok hatıra’sı bu kasap beklemeyle ilgilidir. Çünkü eskiden yolla kasap size söz vermiştir ama hemen bir komşunun birisi gider rica eder, dur onu hallediveriyim diye gelecek. Tabi bir de Peygamber efendimizden itibaren bir sünnetimiz var. O sünnet de şu kurban bayramında hemen kurban etinden orucu aşmak.
Evet, o ne güzel bir duygudur. Hemen hayvan kesilir, yüzüdür, güzel bir tarafından güzel bir kavurma yapılır. Ve hemen bütün hissederler veya tek kurban kilitleri, aile efradiyle birlikte oturur. Güzel bir sofra kurulur, yiyinilir. Sabahleyin. Yani ona kurbanla iftar etmek denirdi ve güzel bir kavurmayı falan beklenmez o. Kesilir kesilmez. Hocam, güzelliği sizin anladığınız anlamındaki gastronomi güzelliği değil. O sıcaklığı, o tazeliği, o heyecanı bekleme duyulur. Evet, hemen oradan millet onunla iftar eder. Yoksa sizin pişirdiğiniz kavurma geleneği. Bir de mesela rahmetli babaannemden hatırlıyorum.
En çok yaptığı adet de şudur. Hemen, tabii çok yaklaşmaz, geriden vekalet verir ve kurbanın kesilmesini gördükten sonra, hemen o işte ilgili duaları okuduktan sonra işte birincisi, ”İnni veccetü veçye lilleti” yani siz nereye yönelirseniz manasındaki ayetle. Hafızsın, ayeti tam oku manasında birerlikle.
”Ve velâti ve nuski ve vevemâti lillâhi rabbil âlemin” yani kurbanı kesmenin manasını, ibadetlerin manasını söyleyip ve Allah’a şirk koşmamanın devamında vurgulanmış olduğu ayeti okuduktan sonra kesilmesine bizzat şahit olur. Daha sonra da hemen odasına gider kurban namazı kılar mesela. Evet, iki rekat şükür namazı. İki rekat şükür namazı. O namaz kılmayan bile kılar o namazı. Evet. Bayram namazı gibidir.
Yani o sanki kurban yükselmez gibi bir böyle zımni bir telakya. Namaz kılmasa kurban tamamlanmamak, eksik kalmış. Evet, tamamlanmamak bir duygu. O sünnettir. Yani evet, ilk zamandan itibaren örnekler var kılındığına dair. Evet, kılındığına dair örnekler var.
Ama tabii bizim biraz önce milletimiz yani Türk milleti bu konuyu çok böyle bir erkan haline getirmiş, bir düzen ve intizam içerisinde sembolik anlamlar yüklemiş diye söyledik ya. Bunları yaparken aslında baştan sona eğlense bile bunu bir ibadet meşvesiyle yapıyor. Bir şey soracağım kasap dediniz ama ben çocukluğumdan hatırlıyorum hocam.
Bizim köyde ben imantipte okuyordum o zamanlar. Sanki böyle Kur’an-ı Kerim okumasını bilen ve dua eden birisinin kurban kesmesi çok önemliydi. Hatta şimdi yadıma geliyor. Karadeniz’de köyler çok dağınık. Birinci gün bizim mahallede ben kurbanları keserdim, sıraya koyarlardı. Ben keserdim. Ortaokul ikinci, üçüncü sınıf öğrencisiyim. Hatta orada bir, orta iki o zamanlarda çok kurban kestim.
Diyelim ki uzak bir mahallemizde de beni beklemişlerdi ve ertte sabah gidip oranın kurbanını kesmişlerdi. Böyle bir şey de vardı. Evet yani kurban kesecek kişinin salih kişilerden olması, ağzı Kur’an’lı, abdestli, namazlı öyle derlerdi. Ağzı Kur’an’lı, abdestli, namazlı birisi kurbanı kesecek.
Kurban sahibi velev damaz kılmayanlardan olsa bile. Ona çok dikkat ederler. Evet yani bu bir gelenek. Onun için mesela benim babam da bizim bahçeye gelen kurbanların çoğunu keserdi kendisi. Ondan sonraki işleri kurban sahiplerine falan bırakırdı. Bu dediğiniz gibi kurbanda böyle bir gelenek var. İşte bakın ben şimdi mesela çocukluk şeyimi hatırlıyorum.
Kurban kesilirken hayvanın gözü bağlanır zorlamadan ağzına işte bir mağrul bir şeyler uzatılarak kesileceği çukurun başına getirilir. Çünkü oraya çukur kazdırıkan etrafa… Doğru kurbanın kanı da muhafaza ediliyor değil mi? Tabii. Ondan sonra orada Itri’nin o tekbiri ki yani ben onu her zaman hatırladığımda tüylerim diken diken…
Çocukluğumda okunan o kurbanın başındaki tekbire insan şey yapıyor. Sizde musik işiniz de var biraz hocam. Estağfurullah. İtarenemedin isterseniz. Mustafa da şey yaparsa kurban kesildi ama yani şey yapalım.
Allahu Ekber Allahu Ekber La ilahe illallahü Allahu Ekber Allahu Ekber ve Lillahü’l-Ad Mesela bu mutlaka 3 kere tekrar edilir.
Kurban sahipler buna katılmaya herkes katılır. Çoluk çocuk kadınlar içinden okur. Şimdi o hava kurbanın başındaki o esnadaki o hal yani ben onu hala şimdi tüylerim diken diken oluyor. İşte o kurbanın manevi tarafı ruhaniyeti efendim belki hazı şevki bizim için şey yapardı. Siz kurban kesildikten sonra böyle bütün aile herkes hafiflemiş yani huzuru ilahiye yönelmeye yüzü olan insanlar yahut aileler olmuş gibi. Büyükler hemen namazı kılar efendim onlara işte su dökersiniz ibriklerle şunlarla bunlarla. Orada Mustafa’nın dediği gibi zahiren baktığınız zaman bir törenden bir rütelden ibaret fakat bütün her şeyi sizi kurbanla bütünleşmeye ibadetle bütünleşmeye ibadetin şevku zevkini almaya yöneltiyor. Şimdi biz bugün bundan uzaklaştık. Şimdi benim çocukluğumun bir kurban hatırası da şöyle onu kısa söyleyeyim köyde dedem hoca efendim ve söyleyeyim kurban kesilecek alan müsait olduğu için yakındaki bütün komşular hani karadeniz hep bayırdır ya yokuştur. Hepsi gelirler orada güzel güzel çukurlar kazılır. Efendim özellik dedem hepsini keser her birinde ayrı tekbir getirilir o şeyler bittikten sonra beş altı tane hayvan kesildikten sonra yaşlılar belirlerinden efendim getirdikleri bıçaklarını çıkarırlar kurbanın bıçağı özel olur.
Onu başka işte kullanmazlar bilirler hayvana eziyet vermesin diye orada böyle bir sessizlik içinde herkes kendi işini kimisi yüzer kimisi parçalar kimisi bir şey daha yaparlar ama hocam onu da söyleyelim bari kurban kesime adetini de gözlerini bağlarlar. İşte onu söyledim ben şeyde yani İstanbul’daki kurbanlığı tekrar atmayayım şimdi bütün bunlar efendime söyleyeyim bizim için bir ruhani hal yani ben ona kurbanla bir şey yapmaktadır. Üç ayar bağlayıyorlar değil mi kurbanı? Tabii bir tanesi canı çabuk çıksın hayvan debelenilsin diye bir tek ayağını bağla bırakırlar diğer ayakları şey olursa can havliyle hayvan ayağa kalktığı da olur.
Onun için öyle bir şey var bakın ben ara ülkelerinde bulundum nasıl kurban kesildiğini gördüm en çok merak ettiğim deveydi mesela ayakta kesilir. Fakat zihnimden hep şu tabir geçmiştir yahu amma kanlı kasap bunlar yani doğru yanlış çünkü anında kesiyor şimdi sonra bizim İstanbul’da çeşitli kurban törenlerine katıldım fakültede de vardı.
Kasap geliyor şak şak şak yani kimin verdi mi vekaletini aldım verdim allahü ekber filan yani bütün o ruhaniyetinden sıyrılıyor. Bizim Necla hanımı sen tanırsın sen de bilirsin Mustafa’cığım mesela buna rağmen o mutlaka koyun kurban ederdi efendim onu gözlerini bağlar ter temiz hiç kirlenmiyor. Yani kullanılmış bir Amerikan beziyle bağlar. Çift hasedeler. Evet efendime söyleyeyim.
Beyaz tülbent de bağlar. Bazıları hani gelinler şey hazırlarlar çeyizlik hazırlarlar böyle oya dokudukları bazıları öyle süslü şeylerle de bağlarlar. İşte bunlar yani bizim geleneğin getirdikleri buna gerek var mı? Kanaviçede işlenmiş şeyler de bağlarlar. Yani yok ama işte bu medeniyet dediğimiz şey böyle medeniyet ritüeldir, törendir, merasimdir ve ruhuna uygun işler yapmaktır.
Ve Necla hanım kasaba şey yapardı ben giderdim kasaba derdim ki hocamınkini de üç kere tekbir getireceksin ben de başında duracağım. Çünkü İstanbullu Fatihli olduğu için hoca hanım öyle kesildi. Kesildikten sonra hayvanı orada bırakır biraz dinlendirir yani canı iyice çıksın filan diye. Halbuki bir gün bir kan kıyamet bıçak kasap. Bir de hocam kurbanın kanının o çukur açılmayı söyledik ama tamamen çukura akması etraftan da yıkanır temizlenir okuyuya toplanır kurban kanını çiğnemek de bir hürmetsizlik haddi. Tabii tabii yani onu öyle duvar dibine vesaireye kenara yani çiğnenmeyecek yere şey yapılırdı.
Yani burada aslında hayvana olan şeyden ziyade hayvanın kurban edildiği iradeye gösterilen hürmeti yaptım. Hayvana da çok saygı var yani ben mesela murakıplık yaptığım zaman Sütlü Cerki Mezbahı alıp. Murakıplık nedir? Murakıplık camileri kontrol görevi 1970. Cami müfettişi. Cami müfettişi. İman müfettişi. Mahalli müfettiş demek Sütlüce mezbahasına gittiğim zaman. Yani orası bir alem yani. Gene besmele çekiyorlar, yine şey yapıyorlar ama bir fecaat. Nitekim Divan şiirinde onun örneklerini görüyoruz. Zaten vaktimiz olursa Divan şiirinde günümüzün de türkülerde ilahilerde kurbanında girecek. Yani o kasaplık başka bir şey. Bizim kurbanda kasaplar herkes kendi kurbanını kendi eviyle kesecek. Sizin işaret ettiğiniz gibi ağzı Kur’anlı, abdestli, namazlı birisine kestirecek. Bakın arada ne kadar… Şimdi biz bugün ne yapıyoruz? Çoğumuz kurbanı kesecek yerimiz yok, kesmiyor. Hocam yalnız kurbanları kestik bunları kurban kesmelerine de hatırlasaydık. Tamam ama yani hatırlansın bu programın zamanı icabı böyle. Yani biz bu ruhu yeniden mümkün olduğunca yakalamak durumda.
O zaman ibadetimiz ibadet olur hani bayram o bayram ola. İşte bayramım imdi. O zaman bayram olur. Bayramım şimdi benim. Çünkü ben o bayramda kurbanımla beraber Allahü Teala’ya tekarrül ediyorum. Zaten kurban kelimesi de tekarrüpten yaklaşmaktan yakınlıktan geliyor. Şimdi bugünkü bizimki sadece vazifeyi yerine süratle getirmek. Belki en önce benimki kesilsin. Sonra tatile mi gideceğim gideyim yahut gezmeye mi gideceğim? Yok. Vekalete veriyoruz zaten kesildiğini de görmüyoruz. Siz yine imsalsınız. Yani biz hala kesmeye çalışıyoruz başında görmeye gayret ediyoruz. Ben oğullarımla bir iki defa gittim oğullarımı götürmeye gayret ediyorum kurban kesimlerine. Biri 10 biri 13 14 yaşında.
Şimdi bakın bizim hatırlarsın Mustafa’cığım Ali Murat Daryel hocanın kurban kesmenin psikolojik temelleri diye. Allah rahmet eylesin. Şimdi aman çocuk kan görmesin kurban kesilmesin işte vahşi olur bilmem hayvan. Yahu insan her zamanında o zamanın o devrin şartlarına göre her şeyi görecek. Görmezse o zaman hanım evladı olur.
Bak ne diyorsun ben İmamozif Okulu’nun 1.2. sırfında kurban kesiyordum. Yani yaşın kaçtı o zaman? 12 13. Belki yani duruma göre. Şimdi 12 13 yaşındaki çocuğu biz evden bakkala bir şey almaya yahut kasaba git şunu almaya kurban etini kıydır demeye gönderemiyoruz.
Şimdi de hocam bayramada bir yer ayıralım mı? Çocuğun kurbanı hissetmesi babında küçük çocukların alınlarına kurban kanının sürülmüş olması. E hocam madem başladık bir kurban geleneğimiz var. Çocukların alınlarına kurban kanı sürüyorlar kesmeyenler en azından bunu yapsınlar. Bir de kurban gönderilme durumları var. Arap’e günlerinde ölüler için kurban kesilir. Tabi.
Nişanlıya kurban gönderilir mi? Nişanlıya koç gönderilir. Koç mu gönderilir? Evet. Erkek gönderir. Ben unutmuştum. Efendim onu işte. Biz gönderdiniz mi? Ben gönderdim. Nasıl gönderdiniz? Yani annem hatırlattı rahmetli. Dedi ki oğlum bayram geldi. Şey yaptı. Ben o zaman maaşlı alıyorum. Murakıptır yaptığım için. Bir şey alıver dedi. Gönderelim dedi. Koç mu aldı?
Fatih’ten bir beyaz koç aldık. Beyaz olması da makbul. Çünkü yani işte rengi kahverengi olanlar var Mustafa’cığım. Sen adlarını bilirsin onların. FM siyah olanlar var vesaire. Beyaz böyle. Gösterişli falan. Onu süslediler, püslediler. Başında gelin telleri bir şeyler taktılar. Kırmızı falan. Evet. Kırmızı falan. Belki altın da takılır. Altın biraz da şey. Hocam altın bizim o zamanlar halimiz yoktu. Kurbanı gönderdik. Ama hali vakti olan onu ahlal bala ile şey yapar. Bir de alay ile götürüyor değil mi? Bir de omuzunu alır. Kurbanı taşıyan. Kişi damat da olur başka birisi de olur. Sağ dış da olur. 12 bacağı da bağlar. Böyle omuzunda o hayvan böyle bütün etrafı temaşa ede ede. Arkasından da bir alay çocuk. Böyle gidilirdi. Bakın bunlar bütün. Özür dilerim hocam. Aslında bu kendi hatıralarımı da baktığımda
mesela nişanlıya sözlüye kurban göndermemek ayıp da bazen saygımlıklara da sebep oluyor. Niye böyle bir adet neşet ettiler? Yani neden neşet ettiğini bilmiyorum ama o orada da bir yakınlık var yani. Bir değer vermediyebilir miyiz? Bir değer veriyorsunuz. Ve kurbiyet. Yani aile zaten kurbiyetle akraba da oradan. Geliyor yakınlık. O yakınlığı perçinleyen bir duygu oluyor. Sen beni sayıyorsun ben de seni sayıyorum. Sen beni adam yerine koyuyorsun. Sen bana Efendimiz aleyhisselam buyuruyor ki herhalde oradan geliyor. Teha bu teha du teha bu. Birbirinize hediye veriniz. Muhabbetiniz artsın. Sevginiz artsın. Şimdi sen de yuva kuracağın bir haneye ya çocuğunu alıp yuvanı kuracağın birine
böyle bir hediye kurban bayramı yaklaşınca en makbul hediye nedir? Budur. Gelen Hanım da herhalde epeyce keyiflenir o hediyeyi görünce. Herkes keyiflenir. 5’i 1’e 6’ın 5’i 1 yerden. O daha çok keyiflendir. Yani aslında şöyle bir şey de var bizim mesela Konya’da da var biraz önce hocam da bahsetti. Evin kayınvalidesi ve kayınpederi gelinine hayatta oldukları sürece imkanları yettikleri sürece kurban kesmekle kendilerini yükümlü tutarlar. Mesela oğullarının durumu iyi değildir. Oğulları kurban kesmez. Fakat kayınpeder mutlaka ben gelinime kurban keseceğim diye bizim orada mesela Konya’da öyle bir adet vardır. Bu bakımdan bu çok önemli bir şey. Çok. Yani onu kendine yükümlü kılıyor ve o yükümlülük ne zaman başlıyor?
Nişan olduğunuz andan itibaren. Bizim kurbanla bütünleşmemiz Allah-u Teala ile bütünleşmemiz. Resulü ile bütünleştirebiliyorsunuz. Kurban bizim mezhebimizde vacip. Diğer mezheplerde. Sünnet. Şimdi ben Mısır’da bulundum, Suud’da bulundum birtakım yerlerde bulundum. Bizim mezhep derken Hanefiyyette. Şafi, Malik, Amiriyette. Sünnet. Şimdi mesela benim Mısır’da bulunduğum zaman kurban bayramı geldi.
Kahireye bayram gelmedi. Çünkü biz ne anlıyoruz her yerde kurbanlıklar olacak, millet gidecek, alacak, getirecek mahallelerde sesler, efendim söyleyeyim kurban günü ayrı bir telaş filan. Dedi ki oğlum, baba dedi ya burası Müslüman yer dedi. Niye bunlar dedi kurban bayramına hürmet etmiyorlar? Yani Mısırlar şafi. Dolayısıyla onlar da sünnet. Ama ben sonradan düşündüm yani biz bu ilavelerle birlikte kocaman bir kurban medeniyeti meydana getirmişiz. Her şeyiyle. Kesmesiyle, parçalaması ile, dağıtması ile, pişirmesiyle, iftarıyla vesaireyle. Tabii etler henüz tam dağıtılmadığı için bayramın ikinci gündüz hatırlatmakta fayda var. Eskiden kurban eti dağıtmak ise çok önemli.
Bir defa hane sahibi kendisi götürdü, doğru mu? Bu komşuya bir sayerin ifadesiydi. Bir saygın ifadesi. Talebelere verirler, askerlere verirler, ihtiyaç sahiplere verirler. İşi askerde olan gelinlere verirler. Asker eşlerine. Asker eşlerine verirler. Yani mahallede herkes herkese kurban verir. Şimdi ben vaktiyle kurban kestiğim bir seferde
hanıma dedim ki apartmandaki herkese ver. Birkaç kişi, efendim biz kurban kestik teşekkür ederiz demiş. Ve geri gönderirler, kabul etmediler. Halbuki bunun kurban kesip kesmemekle bir alakası yok. İlla yoksullukla da alakalı değil. Tabii yani bugünkü telakkiler ne kadar değişiyor. Peki bir adet daha var. 7 hisse en az dağıtılması lazım diye. Hani üçte 1 haneye üçte 2’si dağıtılacak ama 7 haneye dağıtılmasına da bir özen niye o 7? İşte o 7 rakamı bizim bütün milletlerin hayatlarında bir takım kült rakamlar vardır. Üçler, yediler, kırklar gibi. İşte o 7 parça tek olması da İnna allaha vitrin yuhaybül vitrden herhalde çıkıyor. Böyle 7’ye bölerler. En az 7 parça 7 haneye gitsin diye. Bunun dini bir zorunluluğu yok. Ama bu bir örf işte.
Bir uygulama var. Aslında buradaki temel amaç herkesin bayramdan haberdar olması. Ramazan bayramında bayramdan haberdar olmanın yolu tatlıdan geçiyor. Kurban bayramında da etten geçiyor. Herkesin bir şekilde haberdar olması lazım. Mesela devlet de önceden tedbir alıyor. Hani biraz önce dedik ya gelin için gönderiliyor, uşunluşun gönderiliyor. Mesela diyelim ki Padişah sarayda Padişah için 9 tane kurban kesiliyor. Kurbanın 2 tanesi. Kırk diyen de var? Yok. Genel olarak 9 olarak Padişah adına kesiliyor. Onun 2 tanesi arefe günü akşam kesiliyor. Bir medrese seçiliyor. Oraya gönderiliyor mesela. Mesela bizzat devletin kayıtları var. Tekkelere, medreselere kurban göndermek. Ve onların hatta arefe günden kesilmesini sağlamak.
Ertesi gün kurban etinden herkesin aynı anda yemesini temin etmek. Bu bakımdan böyle bir düzen kurulmuş yani. Şey de var değil mi hocam? Tarikat erbabı, bir dergaha müntesip olanlar arefe gününden kendi dergahlarına da bir kurbanlık gönderiyorlar. Hocalarına gönderiyorlar. Tarebe hocasına gönderiyor. Biz hep gelinleri konuştuk ama. Bazen babalar da
öğrencilerinin, affedersiniz oğullarının, kızlarının, çocuklarının, hocalarına ve mürebbilerine de kurban gönderildi ifadelerini. İşte bu imkanla alakalı bir şey. Dolayısıyla herkes ne kurban bayramı geldiği zaman en mühim hediye kurbanlık olduğu için onu bir şekilde göndermeye gayret ediyor.
Şimdi değerli seyircilerimiz bizi dinlerken ya kurbanla başladınız, kurbanla gidiyorsunuz, bayrama ne zaman geleceksiniz diyecekler belki ama aslında ben bayramı konuştuğumuza inanıyorum çünkü bayram sadece anla ilgili değil bir hazırlık süreci ve idrakla ilgili değil mi Mustafa Hoca? Şimdi hem bayram onunla idrakla ilgili olan bir husus hem de bir anlamda hissetmekle ilgili bir şey.
Yani idrakın da ötesinde bayram demek aslında tarihle bütünleşmek demek, gelenekle bütünleşmek demek. Aynı zamanda dolayısıyla dinimizle de bütünleşmek demek. Çünkü biz kurban keserken işte birtakım bir hususlardan bahsettik.
Aslında Peygamber Efendimiz kurban bayramı günlerinde oruç tutmayı uygun görmemiş mesela. Ve öyle bir gelenek oluşmuş çünkü o günler aynı zamanda bir şeylerin yenilip içileceği günler. Ve bizzat kendisi veda hatçında yüz tane kurbanlık götürüyor ve bunun her yıl birine sayılmak üzere 63 tanesini
bizzat kendi eliyle kesiyor ve daha sonra geri kalanlarının Hz. Ali’ye kestiriyor. Yanlarında olmuş olan hanımları için de ayrıca kurban kestiriyor ve ondan sonra onun kavurmasını bizzat yaptırıp kendisi yiyor ve oradakilere ikram ediyor. Mesela Peygamberimizin hayatındaki veda hatçı, onun bir tane hatçı var biliyorsunuz. Ve biz ondan gördüğümüz gibi nasıl Cebrail Hz. İbrahim’e öğrettiğinden sonra Peygamber Efendimiz’e kadar tevhid inancına inananlar hatç yaptılarsa Peygamber Efendimiz de bize gösterdi. Biz de hatçı aynı şekilde yapıyoruz. Zaten hatçla kurban arasında doğrudan bir bağlantı var. Fakat mesela burada şöyle bir ayrıntıyı belki söylememiz gerekir. Peygamber Efendimiz veda hatçına 10. yılda gitti ve o zamandan itibaren biz kurban kestiğini biliyoruz. Gerçi Hudeybiye’ye giderken de şükür niyetiyle kurbanlık götürdü aynı zamanda. Ve hatta onları ziyaret edemeden anlaşma şartlarına göre geri dönmüş olmalarına rağmen onları orada kurban ettiler. Ama bu şükür niyetiyle, Allah’a yaklaşma niyetiyle götürmüştü.
Aynı şekilde veda hatçından sonra bu kurbanlarını kendisinin bizzat kesmiş olması. Ama arada ikinci yıldan itibaren yani hicretin ikinci yılından itibaren Peygamber Efendimiz o güne kadar 8 tane kurban geçirmiş. Ve o 8 kurbanın içerisinde kendisi kurbanı bizzat Medine’de kesmiş. Nereden başlıyor ilk başta? Namaz kılmak meselesi. Bayram namazıyla başlıyor. Mesela Mescid-i Nebevi’yi inşa etmiş, takva üzere kurulmuş olan iki mesciden birisi diye kendisi bizzat Kuran-ı Kerim’de işaret ediliyor. Ama Peygamber Efendimiz bayram namazını Musalla adını verdiğimiz bir gün Mescid-i Nebevi’nin yakınında yaklaşık 500 metre ilerisinde Gamame Mescidi var. Mescid-ül Gamame diye bir mescit var. O mescitte biz bayram namazını kılıyor ve oraya herkesin katılmasını istiyor. Beraberinde herkesle toplu olarak gidiyor. Gidip gelirken farklı bir yolu takip ediyor. Ve bayram namazına o gün namaz kılması uygun olmayan hanımların gelmesini bile istiyor. Ve onların da tekbirlere katılmasını istiyor. Biraz önce biz kurban kesilirken tekbil dedik ya, aynı zamanda biliyorsunuz tekbir,
kurban bayramının özelliği de teşrik tekbirleri dediğimiz tekbirlerin getirilmesi. Arefe Günden başlayıp biliyorsunuz dördüncü bayram günü ikinci namazına kadar yaygın olan adet o şekildedir. Ve özellikle farz namazlardan sonra mutlaka getirilmesi gerekir. Ve burada bir de gene haçla bütünleşme var. Çünkü Mescid-i Nebevi’nin Mescidi Haram’ın içerisinde Kabe’yi tavaf eden hacılar,
Allah’ın misafirleri mekareinde bulundu. Ve onlar orada, orada onlar nasıl tekbir getiriyorlarsa, onların tekbiriyle bütün Müslümanlar kıbleye yönelmiş olarak büyük bir huşu içerisinde, birliktelik içerisinde hem tevhid inancını hatırlatıyorlar hem Allah’a bağlılar hatırlatıyorlar. Bu bakımdan tekbir getirmenin de böyle bir anlamı var.
Aslında bizim bugün hocam daha iyi bilir alkış diye bir tabir var. Hani bir şeyi onayladığımız manasınadır. Halbuki Kaşgarlı Mahmud divanı lügatı Türk’te alkış kelimesini aynı zamanda Peygamber efendimiz’e salatü selam getirmek olarak söylüyor. Çünkü bizim kültürümüzde alkışın daha geniş bir manası var. Yani biz nasıl tekbir getiriyoruz, tehlil getiriyoruz aslında bu o anlama geliyor.
Peki Mustafa hoca, Peygamber efendimiz’in bayramlarını bize özetler misiniz? Namazı kıldı, sonra nasıl geçiyor bayram günleri? Şimdi tabii Peygamber efendimiz namazı Musallâ’da kılıyor. Yani ayrı bayram namazını. Bayram namazını ayrı olarak. Hatta şöyle oluyor. Mescid’de kılmıyor. Mescid-i Nebevi’ye sabah namazını kılmak için gidiyor ve sabah namazını orada kıldırdıktan sonra
törenle bir anlamda toplu olarak namaz kılına Musallâ’ya gidiliyor. Ve o Musallâ’ya gidildikten sonra… Musallâ nedir? Onu da bir açıkla. Musallâ’da toplu olarak namazın kılınmış olduğu, herkesin geniş bir alanında katılmış olduğu. Yani bütün şehir ahalisinin katılabileceği düşünülecek kadar geniş bir alanda hep beraber namaz kılınıyor. Yani mesela bir gün Anadolu’ya gittiğiniz zaman Anadolu’nun pek çok yerinde, ilçelerinde özellikle…
Musallâ ateşi oradan geliyor. Evet, Musallâ ateşi oradan geliyor. Pek çok yerinde, ilçelerinde pazarlar cuma günü kurulur. Bunun sebebi nedir? Köylerde cuma kılınmadığı için ilçede sadece cuma kılınır. Ve herkes cuma günü çarşıya, pazara gelir, o gün ilçeye gelir. İşlerini hallederler. Namazını kılıp geri döner. Musallâ yerinde namazı eda ettirir Resulü Zişan Efendimiz. Sonra ne yapıyorlar? Daha sonra şöyle oluyor. Mescidinebevi’den giderken farklı bir yoldan gidiyor, dönüşte bir farklı yoldan gidiyor. Ve daha sonra dönüş esnasında evine varmadan uygun bir alanda kurbanını kesiyor. Ve kurbanını kestikten sonra o gün mutlaka ilk şeyini kurbanla, kurban etinden orucunu açıyor bir anlamda.
Ve daha sonra da güzel kıyafetler giyilmesini ondan sonra ve insanların meşru bir şekilde bayramdan istifade etmeleri, bayramı bir eğlence kültürünü bir anlamda, eğlene kültürü olarak. İşte Hz. Ayşe Validemizin bir takım habeçli gençlerin oyunlarını görmesi, hatta Hz. Ebu Bekir’in müdahale etmek istemesi ama Peygamber Efendimiz’in bırakın diye kendisinin bizzat o şeye izin vermiş olması. Yani oyun, gösteri, eğlence bayram günlerinde bizzat Peygamber Efendimiz teşvik ediyor. Bizzat kendisi şahit oluyor, katılıyor. Zaten şöyle bir şey var, bayramın önemli manasından bir tanesi de insanlara neşe vermiş olması. Yani o bayramda onun ne yapılmış hissedilmiş olmasına büyük ehemmiyet veriyor.
Tabi bu arada bayram ziyaretlerinin yapılmış olması, bayramlaşmanın olması, kendisi kurbanını keserken Muhammed’den, Muhammed ailesinden ve Muhammed’in ümmetinden diyor. Onun için kurbanını keserken. Bu bizim kültürümüzde de çok yaygınlaşmış. Onun için Teqappü’l-Allah minna ve minküm. Yani bizden ve sizden Allah kabul etsin diye söylenme adeti gelişmiş.
Ve bütün aslında belki bugünkü sohbetimiz içerisinde pek çok söyledik. Sonraki dönemde bizim adetlerimizin tamamı bir anlamda Peygamber Efendimiz’in zamanındaki onun bizzat yaptıklarıyla birebir ilişkili şekilde. Tabi oradan kaynaklanıyor. Biz onun biraz belki alanlığını genişletmişiz. Abartıyoruz belki. Belki biraz abartmış da olabiliriz. Tamam abarttığımız şey Resulü Zişan Efendimiz’e duyduğumuz muhabbeti. Evet. Abartı mı olur mu böyle sevgiden? Tabi. Bir de işte belki onu da özellikle söylemek lazım. Bayram bir anlamda sevgi demektir. Diğer taraftan aynı zamanda bereket demektir. Yani bizim Peygamber Efendimiz’e bu kadar bağlı olmamız, millet olarak bağlı olmamızın sebebi de aslında onun şefaatini ummamız.
Onun şefaatinin bize bereket getireceğine inanmamız. Mesela biz Kuran-ı Kerim’e saygı gösterirken, Kabe’ye saygı gösterirken salih insanlarla oturup kalkmak, onlarla bir arada olmak diye düşünürsek, bunların hepsi aslında bize birer bereket vesilesidir. Çünkü Kuran-ı Kerim ile beraber olursak birçok alanda güzel Kuran-ı Kerim okumak, Kuran-ı Kerim ile hemhal olmak size birçok bereket getirir.
Güzel insanlarla bir arada olmak, güzel sözleri duymak, onların sohbetinde bulunmak bereketini getirir. Yani o bakımdan bayramı da kurbanı da bu anlamda bir bereket olarak düşünmek lazım. Mutlaka. Ama bizim zaten hayatımızda bereket denen bir kavram vardı. Bereket vardı. Bereket tam tersine en çok talip olduğumuz şeydi. Tabi.
Bu önemli. Peygamber efendimiz bir neşe, eğlence içerisinde sahabesi ile, ayrı efrade ile bayramlaşıyor. Ve bayram günlerini bir yani sevinç içerisinde, neşe içerisinde ziyaretlerle geçiriyor. Mesela ziyaretler yapıyor. Aynı zamanda Medine-i Münevvere’de bizim cennetül baki dediğimiz kabristam var. Mesela onu ziyaret etmeyi hiç ihmal etmiyor. Nasıl bizim kültürümüzde, arefe günden itibaren kabir ziyareti, kabristam ziyareti adeti var ise aynı şekilde bizzat Peygamber efendimizin hayatı. Peygamber efendimiz de arefe günümüz ziyarete başlıyor. Bazı yerlerde bayramlarda ziyaret ediyor. Bazen öyle olur, bazen o şeye göre yani. Onu biraz insanların meşguliyetlerine göre düşünmek lazım. Bunu Efendimizin sünnetinden hareketle, mevtalarla bayramlaşmak diyebilir miyiz? Tabi.
Yani bizim kültürümüzde öyledir zaten. Yani büyüklerle isterseniz mevtalar demeyin büyüklerimizle. Yani evvel gidenlerle, bizden öncekilerle bayramlaşmak demektir. Zaten arefe günde gitmekten de kasıt şudur. Aile efratıyla bayramlaşmadan önce büyüklerle bayraşmamak lazımdır. Bayramlaşmada bir gelenek var değil mi? En büyükten başlanır. Evet en büyükten başlanır ama vefat edenlerden başlanır önce.
Mesela, ya affedersin Mustafa hoca. Bayramlaşmaya büyüklerden başlamak bir temel gelenektir. Dolayısıyla arefe günü mezarlığa gitmek evvel gidenler ailenin en büyüğü olduğu için mi? Evet tabi onlarla başlamaktır. Hatta şöyle bir adet daha vardır. Bayram namazından sonra eve gitmeden önce kabristana gidilir. Doğru kabristana gidilir çoğu yerde ve daha sonra ev halkıyla gelip bayramlaşılır.
Yani bayramın ikinci günündeyiz ne arefe günü gittik ne bayram namazından önce gittik ne yapacağız? Biz gittik hocam. Biz gittik hocam yani. Hayır hayır yani gitmeyenler için diyorum. İzleyenlerimizin yokuşusuna. Onlarla bayramın üçüncü günü dördüncü günü gidebilirler. Yani bayram günü gitmekte bir bir iş yok. Tam tersine gitmeden de fayda vardır. Zaten kabir ziyareti önemlidir tavsiye edilen de odur. Ama bayramda bunu önceliyoruz. Önceliyoruz evet.
Yani efendim söyleyim alife günü gidiyoruz ya namazdan hemen sonra gidiyoruz. Şimdi sahabe Hulef-i Raşid’in devri var. Emevi devri var. Kronç Abbasid’in devri var. Sonra Memluklular, Selçuklular, Gazneliler, Karahanlılar, Artuklular diye uzanan dağılan bir tarihi zincir ve silsile var. Bu dönemde Osmanlılara gelince bayramda bir ihtişam bir devlet töreni uygulaması var.
Bunu konuşacağız ama İslam’ın sonraki asırlarında, asrı saadetten sonraki devirde bayramlar genel olarak nasıl tutlanıyor Mustafa Hoca? İlk başta Peygamber Efendimiz’in zamanındaki musalladan bayramın başlaması, musalla adını verdiğimiz alandaki birtakım törenlerin düzenlenmiş olması sonraki dönemlerde de hepsinde sürüyor.
Ve bayram bir anlamda devletin ihtişamının görünür kılınmış olduğu bir adet olarak özellikle… Görünür kılınmış değil sadece devletin ihtişamının paylaşılması tebaa tarafından, halk tarafından. Nimetin paylaşımı.
Yani hem nimetin paylaşımı hem de bizim devlet büyük devlettir diye çünkü o duygu, o hamasi duygu, o milli duygu da bayramda tezahür ediyor. Onun için bütün hanedanlar sizin saydığınız hepsi sonraları bu işe bazen aşırıya varacak kadar da diye tenkiledilenler de oluyor. Önem veriyorlar. Neden? Çünkü bu bir nimet var.
Mesela şimdi bütün İslam dünyasındaki hanedanlarda bayram günü mahkumlar affediliyor. Bir umumi af çıkarılıyor ve bayram günü mahkumların affedilmesi, sevincin paylaşılmasını ve herkesle beraber yaşanmasını da temin ediyor. Dolayısıyla bunlar hep paylaşma esasına dayanışıyor. Şimdi hocam ilginç İslam tarihinde bayram kutlamalarına bakınca mesela Tarsus gibi Avasım adını verdiğimiz, hani bu Hıdut boylarında yakın İslam şehirlerinde bayramı biraz daha bir coşkuyla kutlandı. Daha böyle bir törensel kutlamalara konu olduğuna dair kayıtlar var Mustafa Hoca. Tabii onlar var. Bir de tabii özellikle bu bayram musallalarında okunan hutbeler çok önemli. Yani orada hutbelerde bir anlamda siyasi mesaj da veriliyor. Yani devletin tebaasıyla mesela hocamın buyurduğu mahkumların bırakılması durumunu şeyden gösteriliyor. Ve özellikle sınır bölgelerinde, bu Avasım dediğimiz, Suhur dediğimiz sınır bölgelerinde Müslümanların bayramının ehemmiyeti uygulanıyor. Ve aslında sadece sınır bölgelerinde değil, biliyorsunuz Müslümanlar gayri Müslümlerle İslamiyet’in ilk asrından beri hep beraber yaşamışlar. Ve burada şu hususunu özellikle altını çizmek gerekir. Ve onlarla bir arada yaşarken kendi kimliklerinden ve kendi üstünlüklerini hiçbir zaman için geri plana atmamış devletler. Bu çok önemli bir şey. Bir de ikincisi onlarla dinlerinde zorlamamışlar. Ama onların bir gün Müslüman olacaklarını hep ummuşlar. Bu çok önemli bir şeydir yani. Ve onların Müslüman olmalarını temin etmek için göstermiş olduğu hususlardan bir tanesi de bu bayram törenlerinin ihtişamı. Ve işte siz Müslüman olursanız, bak bu sevince ortak olacaksınız demeyi göstermek istiyorlar. Bir tür tebliğ ve irşad fali. Tabii aynen öyle yani. Bu tabi Selçuklular da çok devam ediyor. Hatta bizzat sultanlar… Ya işte bizim o eski Türklerden gelen toy geleneğinin en zirveye çıkmış olduğu uygulamalarını Selçuklular gösteriyorlar. Ve daha sonra bu biraz da Osmanlılar’da daha böyle sarayla bütünleşen… Ama Memluklar var. Memluklar da biraz hakkını teslim etmek lazım. Memluklar da pek çok geleneğin aslında… Tabii yani şimdi bu şuradan herhalde geliyor ben. Türk milleti diğer milletlere nazaran, törene, merasime, isterseniz amiyane tabirle söylüyorum. Gösterişe biraz daha düşkün. Bu bizim hem iyi tarafımız hem kötü tarafımız. Şimdi bu dini konulardaki bu imkanlar bizim kendimizi göstermemiz. Dinimizi göstermemiz, gücümüzü göstermemiz, üstünlüğümüzü göstermemiz manasına geliyor. Dosta ve düşmana karşı. Hem de bu vesileyle toplumda ciddi bir hareket oluyor. Yani nasıl oluyor? Osmanlı padişahları bayramlarda özel törenler düzenliyorlar. Bayram alayları yapıyorlar vesaire. Yani bunun öncesi de bu bahsettiğimiz devletlerde var. Aslında şöyle bir şey de söyleyebiliriz. Hanedan mensupları, sultan bir anlamda halkla da bütülleşiyor. Halkın arasına katılıyor. Hem Memlüklerde hem Selçuklularda Sultanın halkın arasına bu kadar çok katılmış olduğu belli törenler var. Ve bunların başında bayram törenleri geliyor. Cumana mağazada bir anlamda bayram yani. Cumana da bizim bir bayramımız olduğu için. Bayramını nitelendirdiğimiz için o bakımdan bitiyor. Ve tabi burada hutbe de çok önemli. Çünkü hutbe bir anlamda o zamanın enformasyon aracı yani. Çünkü başka şekilde halkla irtibat kurma yolunuz yok. Hutbeler vasıtasıyla halkla şey kuruyorsunuz. Onun için eski kültürde imam kadar hatip de çok önemli. Yani sadece imamlığı yapmak, imamlığın şartları var. Ama hatipliğin ilave özellikler gerektirdiği için. Bazen sultanlar okuyorlar o hutbeler. Tabi, hutbeler okumuşlar. Başlangıçlarda okumuşlar ama sonraları daha ehline bırakmışlar. Şimdi hocam, İbn-i Batuta ve benzeri seyahatnamelere, kaynaklara baktığımızda aslında namaza gidiş ve namazdan dönüşün de başlı başına o yoğun ve coşkulu katılışla.
Ama bugün de böyle, İslam sokaklarında mesela bayram namazı yaklaşınca böyle bir hareketlilik gözüküyor. Ama o dönemlerde insanlar tabi böyle esvaplarını güzel giyinmişler, yeni giyinmişler, renkli. Artı da bir bayram alayı yani devletin bayram alayı yanında halkın da bir bayram alayı oluşur diyorlar. O günden gelen bir şey soracağım ben. Bu bayramlarda şeker ikramı, tatlı ikramı çok yaygın günümüzde. Bunun aslında tariften gelen bir gelenek olduğunu görüyoruz. İbn-i Batuta’nın seyahatnamelere baktığımızda bunun çok açık beyanları var. Çok uygulanıyor mu bu tarifte? Peygamber efendimizin zamanından itibaren uygulanıyor. Tabi peygamber efendimizin zevmi ulaşı bu. Tabi, hurma. O zamanın şekeri hurma. Evet, onu veriliyor. Onun için mesela biz bayram namazına giderken, babam Ramazan bayramında mutlaka ağzımızda birer tane huyma saklattırırdı bir yerlerden. O zamanlar fazla bulunmazdı.
Onu ağzımıza alır. Efendimize söyleyeyim, ta camiye kadar ağzımızda adeta afide şekeri gibi eriterek giderdik. Çünkü bu bir tat. Hurmanın olmadığı yerde nedir? O da şeker. Mesela Tabi’nin den İbn-i Sirin anlatıyor.
Apasiler zamanında büyük sofralar kurulurmuş tatlı dağıtılan ve helvaların dağıtılmış olduğu, tatlının dağıtılmış olduğu. Tabi o zaman bugünkü gibi insanların şeker kolesterol problemleri de olmadığı için… Hayır şeker yok ya hocam. Şeker yok tabi, evet. Yoğunlukla tabi şeker var. Tabi evet. Yani bu anlamda. O bakımdan bu adetlerin hepsinin bir nüvesi, çekirdeği erken dönemden itibaren var. Daha sonra biz bunu zenginleştirmişiz. Biraz da imkanlarla ilgi olan hususlar. Mesela belki bizim bugün için konuşmamız gereken en önemli hususlardan bir tanesi, biz imkanlarımız iyileştikçe geleneklerimizle bütünleşmek yerine geleneklerimizi terk ediyoruz aslında. Biz halbuki onlarla nasıl bütünleşiriz? Dün bayram nasıl kutlanıyordu? Biz bir gün nasıl kutlamamız gerekir? Veya çocuklarımıza mesela bizim dede… E tabi bu konuda sözünü kestim mazur gör ama siz hocalara da büyük vebal düşüyor. Yeterince gayret etmek hep böyle millete birtakım şeyler söylüyoruz ama… Evet. Aslında hocalar olarak da oturup bu geleneği zamanın ihtiyacı, dili ve yaşantısı dikkat alınarak nasıl uyaranılır, nasıl taşınır konusunda kitab-i bilgiyi aktarmanın yanında ve daha ötesine geçerek geleneği adeta zamanın ruhu ve şartlarla yeniden üretmek lazım. Yoksa gençleri gelenekten koptunuz vesaire falan diye suçlamak… Yok biz… Haklı olmakla beraber bir bebal ve mesuliyetimizi de göz adetmemek gerek. Tabii hocam burada ben… Dönelim hocam şeye.
Buna bir itiraz edeyim, şöyle itiraz edeyim, şimdi hayat bizden, bizim şu doğrudur, bu doğrudur dememizden daha hızlı ve önde gidiyor. Şimdi ben Mahir hocadan gördüm, Hacı Vekil’in akide şekeri bayramda alınır. Bir de lokum, rahatül hulkûmdan geldiğini düşün yani boğazı rahatlatan en güzel şey.
Şimdi bugünkü çocuklara akide şekerini yedirtemezsin, yedirtemiyoruz. Ben çok uğraştım. Efendim lokumu zaten hiç beğenmiyorlar. Ama Jöle denen, efendim, çeşitli şekillerde boyanmış, şekillendirilmiş şeylere reklamlar dolayısıyla çocuklar bizden şey daha düşkün. Şimdi ben… O zaman demek ki biz tanıtım meclasını veya… Ama reklamı yapamıyoruz. Yani şimdi oradan kaynaklanıyor sıkıntımız.
Yani hayat bizden önce gidiyor. Ben evde Ramazanlarda ya işte bayramlarda birkaç böyle şekerlik beraber olan şekerim. Bir tanesine akide şekeri, bir tanesine efendim söyleyeyim işte konya şekeri o hani yumuşak yaşlılar. Onu şey yapıyor. Bir tanesine lokum koyuyorum, bir tanesine de hani çikolatin diyorlar ya çikolatamızı şeyler. Gelenlerin hepsi onu alıyor. Çoluk, çocuk, büyük, küçük.
Yani bir de tabii eskiden çikolata tabii çok kıymetli bir şeydi. Olmaz zaten. Bir de hocam biz gençlere falan şey yapmadık. Özünüz de hoca biliyorsunuz. Hocam topu bize attı biliyorsunuz. Olsun yani bunun toplumun şeyidir. Bu konuda hayatın bizden önüne gitmesine fırsat vermemek temel görevimiz. Tabii doğru. Ve bu konuda en masum olan gençlerimiz. Önce sorumluluk biz de bu bayram günü bu muhasebeyi de yapmak durumundayız diye düşünüyorum. Dönelim şu Osmanlı tarihine. Genelini anlatalım biz yine bir şekilde. Osmanlı bayramlara. Şimdi çok hızlı konuşmamız lazım. Programın sonlarına doğru yaklaşıyoruz. Çok keyifli bir sohbet oldu. İkinize de çok teşekkür ediyorum değerli hocalarım. Ama şu türküleri, şiirleri de birer nebze de olsa temas edelim ama Osmanlı bayramlarına bir anahtarla Mustafa…
Ya ben aslında çok kısa belki hocam İdia’den bahsedecektir. Mehmet Akif’in bayram şiirinden bahsedecektir ama ben oraya geçmeden önce çok kısa saraydaki bayram kurbanla ilgili onu söyleyeyim. Bayram kutlamalarını konuşalım. Kurbandan zede bayram kutlamalarını. Kurbanı çok konuştuk yani. Kutlamayla ilgili onu da söyleyeceğim yani. Padişahın şeyini o anlamda söyleyeceğim.
Çünkü Padişah biliyorsunuz arefe günden itibaren bayram şeyine başlıyor. Arefe günden itibaren. Bayramın birinci ve ikinci, üçüncü günü konuşalım. Tamam şimdi bayramın hazırlığına başlıyor. Arefe’yi geçtik. Evet arefe’yi geçtik. Ondan sonra bir kere Sultanahmet Cami’si yapılmadan önce genellikle Ayasofya’ya namaza gidiyor.
Nasıl Peygamber Efendimiz Mescid-i Nebevi’de sabah namazını kıldıktan sonra bayram namazı için Musallaha gidiyorsa da Osmanlı padişahlar da Hırkayı Saadet Dairesinde, Haso’da da sabah namazını eda ettikten sonra daha sonra bayram alayı dediğimiz bir tören içerisinde namaza gidiyor. Daha çok Ayasofya, daha sonra Sultanahmet yapıldıktan sonra Sultanahmet’in…
Bayram alayları ama çok görkemli oluyor belki biraz daha arkadaşlar bize o bayram alayları ve görselleri paylaşacaklar. Yani çok şey olarak yapılmış oluyor ve tabii Osmanlı ile ilgili belki şunu söylememiz lazım. Osmanlılar, padişah kimlerle bayramlaşacak? Ekranlarda son dönem… Bayram törenine kimler katılacak? Bunların hepsi bir anlamda belirlenmiştir ve o gidiş geliş ona göre yapılır. Padişah hangi yolu takip edecek ve yolda kimler kendisine eşlik edecek? Suri alayı bu. Hac öncesi. Yani nereden gidip nereye ulaşacaklar? Bunların hepsi önceden belirlenmiş hatta belge ile kayıt altına alınmıştır. Ve padişah o şekilde camiye gider ve daha sonra camiden döndükten sonra binek taşı dediğimiz… Harem’in girişinde var şu anda o binek taşının olduğu yere gelince atından indikten sonra… Kendi sene o sene hazırlanmış üç tane bıçak getirilir. Sanatkarların hazırlamış olduğu bir kese içerisinde. Padişah o şeylerden üç bıçaktan bir tanesini kendisi seçer. Eğer bazı padişahların kendisi kendisi şey yapıyor, kesiyor ama kesmeyecekse de… Oradaki kesecek kimseye seçtiği bıçağı verip daha sonra kurbanın o şekilde kesilmesini sağlamış oluyor. Ve bu arada daha sonra tören yapılıyor. Mesela padişahın ayakta tören yapmış oldukları bayramlaştıkları var.
Oturarak bayramlaştığı olan var, arz odası ve özellikle Kur’an-ı Kerim okunması bakımından… Ağlar Mescidi yani Hünkar Mescidi dediğimiz Ağlar Mescidi’nin olduğu yerde Kur’an okuluyor. Ve burada bayramlaşmada öncülük yapanlar, Kur’an okuyanların hepsine ayrı ayrı bahşiş veriyor. Hatta bayramlaşma esnasında Sultan II. Ahmet’in ayaklarından rahatsızmış. Sultan II. Ahmet ayaklarından rahatsızmış.
Onun için onun oturacağı yere sarık sarılmış başlığı götürülüyor ve o konuluyor. Ve o bayramlaşma oluyor. Yani bu çok ayrıntılı. Bu işte 3. Selim zamanındaki bayramlaşma törenini anlatıyor. Topkap Sarayı’nın içerisinde. Babus Saad’a önünde. Osman Sarayı’nın tören alanı. Ve şu sağ tarafta gördüğümüz ağaç hala ayakta.
Ağacın davları görünüyor. Evet, gövdesi de biraz görünüyor. O şu anda ciddi anlamda geçen sene büyük bir afet olmuştu biliyorsunuz. O afet de zarar gördü. Ama çok şükür muhafaza ediliyor. Ve şu anda baktığınız zaman Babus Saad’in sağında ve solunda da mevcut olmayan şeyler de var. Aslında kaybolmuş olan. Tabii burada aslında bu resimde canlı bir bayramlaşman ve Osman’ın en canlı resimlerinden birisidir bu.
Padişah’ın otuzuna baktığımızda sağ tarafta yeşil sarıklar var. Beyaz sarıklar. Naki Bül Eşraf peygamber efendimizin. Tabii zaten burada töreni Naki Bül Eşraf başlatıyor. Naki Bül Eşraf Hazreti Hasan’ın soyundan gelen peygamber efendimiz. Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelenlerle. Peygamber efendimizin torunlarıyla. Torunlarıyla ilgisi olan. Onun soyundan gelenle ilgili görevli. Çünkü Naki Bül Eşraf defterleri var.
O defterlere çünkü bizim kültürümüzde efendimizin soyundan gelenlerin toplum içerisinde görünür olmaları. Onların adi işlerle meşgul olmamalarıyla ilgili bir kültür gelişmiştir. Onun için Osmanlılar Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelen Seyyid ve Şeriflere ayrıcalıklı. Sadece Osmanlılar değil, Abbasiler de bunu yapmıştır. Memlükler de, Eyübüler de bunu yapmıştır. Bütün devletler Peygamber efendimizin soyuyla ilgi kurmuşlardır. Ama Osmanlılar da daha bir kurtsal hale geliyor. Peygamber efendimizin bir önemli özelliği daha var biliyorsunuz. Peygamber efendimizin soyu Hazreti Fatıma’dan devam ediyor. Bu çok önemli bir ayrıcalıktır. Çünkü başka bir kültürde bu durumda böyle bir durum söz konusu değil. Ve bir de tabii kızından. Kızın kurulamak istediğini o sanıyor. Tabii evet. Aynen öyle. Yani kız çocuklarına önem vermemiz gerektiğini söylemek istiyorsun. Zaten belki Kurban Bayramı’ndayız. Kurbanla ilgili söylememiz gereken hususlardan bir tanesi de o. Dediğiniz doğrudur. Onunla ilgisi var hocam. Bir de şöyle bir şey var. Bizim, bizde Kurban Bayramı’nda doğanlara İsmail adı verilir. Mesela Hamamızade İsmail Dede Efendi buna örnektir. Meşhur meslekârımız. Aynı şekilde İsmail Hakkı Altunbezer. Hatat son devirinin meşhur hatatından İsmail Hakkı Altunbezer buna örnektir. Hatta biz ismini mahlasıyla bildiğimiz Sami Efendi’de Kurban Günü doğduğu için onun da asıl adı İsmail’dir. Göreve başladıktan sonra kendisine bu Sami mahlası verilmiş. Devlette göreve başladıktan sonra. Aynı şekilde İsmail adı yani kültürle bütulleşmek babında. Yani bayramla bütulleşmek kurbanla bütulleşmek anlamında bunu söyleyebiliriz. Evet. Saray kutlamaları var. Bir de halk kutlamaları var ama bayramda. Ama halk kutlamaları da bizzat saray kutlamalarına padişah belli bir nizama göre deftere kayıtlı olanlar katılabiliyorlar. Esnaflar. Ama halk kutlamaları bizzat padişah tarafından destekleniyor. Ve orada da herkes şey yapıyor katılıyor. Ve buna da çok büyük ehemmiyet veriyorlar. İşte bu halk kutlamalarına bir örnek.
Burada tabi hilal şeklinde bir yerleşim durumu söz konusu ve onun ortasında da padişahın otağı konuyor. Yani halk bir yarım hilal şeklinde oturuyor. Evet. Yarım hilal şeklinde mevzi alıyor. Mevzi alıyor ve tabi ortasında da padişahın oturmuş olduğu taht kuruluyor. Evet. Halkın tabi mesire yerlerine gidiyorlar. Evet. Bayramlaş madetleri var Osmanlı’da.
Bir kısım misafirler yemek vaktine denk gelmemesine özen gösteriyorlar ziyaretlerine. Evet. Bir de şöyle söyleniyor hocam ne dersiniz? Bayramlaşmaya gidenler ev sahibini bulamadan geri dönmesin diye mesela kasabalarda mahalleleri… Anadolu’da var. Nasıl oluyor? Evet hangi mahalle ne zaman hangi mahalleye bayramlaşmaya gidecek diye.
Bir taraf evden çıkmıyor oturuyor gelecekleri bekliyor ziyarete gelecekleri. O gün o mahalle halkının evde olduğunu bildikleri için gelecekler de ona göre geliyorlar. Böyle bir intizama konulmuş. Bu neyi gösteriyor aslında? Bu bayram ziyaretinin önemini ve bayramda görüşmenin önemini. Çünkü biliyorsunuz bayramlarda dargınlar barıştırılır bizim kültürümüzde. Mesela insan evinde oturup da geleni bekleyecekse ona herkes gelebilir. Dargın olduğu kişi de gelebilir barışık olduğu da. Böylece sevinci paylaşma ve dargınların küslere barıştırılması oluyor. Mesela az adet az devam eden adetlerden birisi benim çocukluğumda mesela Konya’da vardı. Bir mahalle diyelim ki birinci kurban bayramında ikindiden sonra çünkü herkesin işi olur. Ramazan bayramında öğle namazından sonra camide buluşup mahalledeki bütün kapıları tek tek uğrarlar. Ve herkes de bayramlaşmış olurlar. Ve herkes şeyine göre misafirlerine şeker ikram eder. Ve bütün kapılar dolaşılmış olur. Ve bu arada komşular arasında küslüğe imkan vermemek için bu ziyaretler de yapılır.
Ama bir anlamda bayramla herkesin kapısının açılmış olduğu. Çünkü bayramda kalmaz. Evet onu ben hatırlıyorum. Önce sağ taraftan başlar evin ev sahibi gençler. Yaşlılar gitmez gençler. Sağ taraftan başlar mahallenin sonuna kadar. Hiç kapı atlamadan atlamak ayıp sayılır. Çok suçlanır yakın hata.
Sonra da sol taraftan bütün hanelere giderler. Aslında bugün herhalde bizim o zaman sitelerde apartmanlarda herhalde yarın başlayıp tek tek… Evet ama bunları kapısını çaldığınız kişinin sitede bulunan sizi kabul etmesi meselesi var. Bugün maalesef hani daha önce söyledim mi kurban etini biz kestik teşekkür ederiz diye geri gönderen zihniyet bunu da kabul etmesi ve buna hazır olması lazım. Peki hocam apartmanında zile bastık. Hayli bayramlar efendim dedik. Buyur etmedi ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz ama şöyle oluyor kapısını çaldık bizi içeriye buyur etmedi. Yani bir başka yanlışın devamına o olgunlukta… Gönül koymamak lazım. Belki durumu müsait değil pat diye gidiyoruz kabul etmeye. Ama tabi biraz bu işin altyapısını da yapmak lazım.
Normal zamanlarda insanlar birbirleriyle görüşmüyorlar şu anda yani aslında o kaybolmuş şeyi düşünceyi yeniden canlandırmak lazım. Oradan devam etmek lazım yani biliyorsunuz aynı apartmanın içerisinde oturan birçok kimse birbiriyle hiç görüşmüyor. Hatta birbirlerinin bir takım… Bayram işe belki bir fırsat olur. Evet işte olabilir. Kendime söylüyorum. Evet. Yani hepimiz kendimize bunu sık sık söylememiz ve uygulamamız lazım.
Mesela 5, 6, 7, 8 katlı gerçi gökdelenler de var da 8, 9, 10 katlı apartmanda oturuyoruz. Çift daire ise 20 daire var. Acaba bir insan 10 sene oturduğu bir apartmanda kaç kişiyle tanışıyordu hocam? 2-3 kişiyle. Hanımlar bütün apartmandakilerle, hanımlarla tanışıyorlar. Çünkü onların günleri vesaireleri oluyor. Ama erkekler asansörde karşılaşırsa… Hanımlar açısından da çok imser bir şey söylediniz geçmiş zaman. Herhalde hiç apartmanınızdan ayrılmadınız hocam siz doğduğunuzdan mı? Yani yok ayrıldım ama yani… Hanımlar tanışır deyince ben o kadar imser değilim. Hanımlar daha bize göre daha iyi durumdalar. O zaman bayramı bir fırsat vermek lazım. Mesela yarın, şimdi biraz geç oldu ama yarın çıkıp şöyle 11, 12 gibi zire bir basıp merhaba arkadaş. Ben senin alt katında oturan plancayım. Eskiden gidilip de bulunamayınca bir kart vizit benim çocukluğumda bir kart geldik bulamadık. Efendim bayramın mübarek olsun filan diye yazılır kapının kenarına. Bırakılır. Bırakılırdı. Yani bunlar biz bunları kaybettik şimdi. Hane sahibi de bir şekilde geri döner. Evet o da. Bayramlaşmada gözetilen bir adet daha var. Onu biraz satır arası konuştuk ama biraz açmak lazım. Bir eve girdik ki bizim çocukluğumuzda mesela hemen camide, mahalle camiinde bayramlaşılır. Sonra davet yapılır. O davet yemek yenir. Bütün köylü toplanır bir yerde ve herkes orada bayramlaşılır. Ama bir eve bir haneye girdiğinizde de veya bayramlaşma programını yaparken en yaşlıdan, akraba dan değil köyün en yaşlısından veya tanıdıklarının en yaşlısından başlanır. Eğer buna riayet edilmezse de hem buna riayet etmeyen biraz saygısız atledilir, büyükler de gönül koyar. Belki bugün biz bunu en azından telefonlarla ayıp sorarak bunu da ihya etmekte fayda var. Hocam bir şey konuşmadık biz. Neyi konuşmadık hocam? Çocukların bayramını. Evet.
Şimdi zaten bayram çocuklara ve gençlere ve biraz da kadınlara, kızlara daha ziyade gelir. Bütün bir şeylerde. Bu böyledir. Özellikle çocuklara bayramın gelmesi bizim kültürümüzde çok önemlidir. İslam kültüründe de öneminden dolayı bizi de öyle intikal etmiş.
Ve herkes çocukları bayram dolayısıyla sevindirmek noktasında elinden geleni yapar. Şimdi bu elinden geleni yapmak buna eskilerin tabiriyle kifafı nefs etmek. Yani neye gücün yetiyorsa önce çocukları onunla sevindirmek. Fakat bugünkü toplumda bizim eski değerlerimizle bugünkü toplumun yaşama biçimi arasında ciddi bir farklılık ve hatta bazen uçurum olduğu için bunu sağlayamıyoruz. Bunu da sağlamaya özen göstermeli. Mesela bize eskiden zaten senede iki tane ayakkabı alınırdı. Bir yazlık bir kışlık. Bayramlara da rast gelirdi o. Ve biz onlarla dünya bizim olmuş olurdu.
Şimdi öyle değil ki çocuklara yaz ayakkabısı kış ayakkabısı deniz ayakkabısı kar ayakkabısı bilmem ne yani bebeğinden itibaren böyle bir şey. O zaman çocuğu bir ayakkabıyla sevindiremiyorsun. Bir elbiseyle sevindiremiyorsun. Yaşı belli seviyede olursa gene oluyor da bu. Ama büyükler şimdi benim mesela torunlarım var. Efendim her birinin bayramda beklentisi farklı. Kimisi telefon istiyor bekliyor. Kimisi laptop istiyor vesaire. Bunları biz şey yapabiliyor. Herkes o kadar yüksekten istemiyor. Bazen zile basıyorlar. Sizin uzatacağınız 1 lira 2 lira aşağı çok sevinen çocuklar da var. Ama bunlar işte bu. Orkestirin torunlar gibi değil. Ama şimdi şu ver. Yani ben sen biz aynı nesliz aynı yerlerden geldik. Aynı köprülerden geçtik. Aynı çeşmelerden su içtik.
Fakat bizden sonrakileri şimdi güç yetiremiyoruz. Mesela biraz önce ben şekerden bahsettim. Kapımı çalan çocuğa ben hem 1 lira veriyorum 2 lira veriyorum. Beğenmiyor artık 5 lira istiyor. Hem de verdiğim şekeri şeyi kabul etmiyor. Evdeki çocuk biraz daha şumarık olunca o iyice bunlara karşı tok çıta yükseltiyor.
Ama çocuklarla bayramı sadece hediye üzerinden düşünmemek lazım. Mesela onlarla alıp eğlenmek, gezmeye götürmek, belli eğlence yerlerine götürmek de mümkün. Şimdi bakın burada bir şey var. Eski kültürümüzde bayram yerleri diye bir kavram vardı. Ve İstanbul’un çeşitli yerlerinde bayram yerleri kurulurdu. Orada her şeye arzuya cevap verecek büyük küçük birtakım şeyler olurdu. Ne diyelim programlar yahut aletler. Kimisi salıncağa binerdi. Mehmet Akif’in Fatih’teki bayram yerini anlatıyor ya. Orada develer var, atlar var, eşekler var, salıncaklar var, hokkabazlar var, cambazlar var.
Japonya’dan gelmiş, Efendim’e söyleyeyim Akif’in yazdığı tabirle insan başlı yılan boylu şeyler var. Şimdi bütün bunlar bir şeyi karşılıyor. Bugünkü çocukların çoğunu bunları tatmin edecek yaygınlıkta ve basitlikten mürekkebe kadar giden bir çeşitlikte sunamıyoruz biz. Bayram yeri var mı şimdi İstanbul’da?
Çocuklarını aramak lazım hocam. Var mı yok mu deyip kaçmak yerine. Çocuklar da oluşturacak ortamları oluşturmak görevimiz yani. Evet. Görevimiz yok deyip kenara çekilmeyelim. Mesela belediyeler bu manada çocuklara rahat gidip oyun oynayacakları şeyler kurmalı, yapmalı yani. Şuna inanıyorum hocam. İki çocuk babası olarak şuna inanıyorum her halükarda çocuklarımıza bayramı hissettirecek, bayramı yaşattıracak, bayramı donatacak bir iklimi ve ortamı oluşturmak mümkün. Buna inanıyorum. Mümkün ve vazifemiz. Emeyi arttırmak lazım. Evet. Dikkati, beceriyi, ilgiyi ona göre yönetmek lazım. Çocuklarımıza vermediğimiz emeyi kime vereceğiz?
Biraz önce Akif’in şiirden söz açtınız bayram son 3-4 dakikanın içerisine girdik. İsterseniz edebiyatımızda, kültürümüzde bayramla ilgili kısa bir değerlendirmenizi alalım. Şimdi… Belki hocam öydeye’den başlayın da… Yani öydeye’den başlarsan… Yok sadece onun… Şimdi bizim edebiyatımızda bayram hem şiirde var yahut bizim kültürümüzde hem şiirde var öydeye denilen tür. Geleneksel klasik şiirimizde var. Hem musikimizde var. Hem resmimizde var. Hem bayram yerleri ve bayram mekanları oluşuyla tanınan yerler var. Yani bayramiyelere, öydeyelere baktığımız zaman… Efendim kağıthanenin ayrı bir zevki var. Üsküdar’ın ayrı bir zevki var. Beykoz’un ayrı bir…
Büyükler oralara gidip Tenezzüht’e bulunuyorlar. Bunlar şiirlerde uzun uzun anlatılıyor. Hem de efendim Akif’in şiirinde gördüğümüz gibi bayram yerleri var. Mesela Kasımpaşa’daki o büyük bayram yerine ben çocukluğumda ulaştım ve unutamadım bir şey. Bayramda oraya insanlar kafesler dolusu sakakuşları getirdilerdi. Kırlangıçlar getirdiler, yakalarlardı onları.
Ve tanesi 100 paradan, 5 kuruştan onlardan alıp azat ederler. Şimdi bakın eski kültür bayram yerine giden çocuklara cebinden birkaç kuş öyle derlerdi. Hepsinin salıncağa binmekte kullanmayın. Hepsini efendim söyleyeyim başka ata binmekte kullanmayın. 3 tane de kuş azat edin. Yarın onlar sizi Sırap’ta geçirecekler diye.
Dolayısıyla bütün bunların hepsi bir tarafıyla eğitim, bir tarafıyla da yaşamak, neşelenmek, coşkuyu paylaşmak için idi. Akif’in mesela bakın çocuklarla ilgili şu şeyi söyleyeyim. Afak bütün hande cihan başka cihandır. Bayram ne kadar hoş ne şetaretli zahandır. Şetaret sevinç demek.
Bayramda güler, çehreyi masumu sabavet. Çocukların o masum çehreleri bayramda güler. Ümit çocuk suretinde afaka iandır. Ümit çocuk yüzünde geleceğe bakar, ufuklara bakar. Ve her cephede bir nuru müjerretlemeandır, parlamaktadır. Her didede bir ruh demadem cevelandır.
Şimdi bütün bu anlattığı şiirin uzun kısımlarında bunlar var. Şunla bitirelim. Bir zavallı kızcağız, yetim çocuk salıncağa binemiyor. Bakın salıncak sahibinin, salıncağa sallayan kişinin keremine bakın, efendime söyleyeyim, cömertliğine bakın. Diyor ki, uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor. Niye? Salıncağa binemedi. Gelen geçen bu niçin ağlıyor diye soruyor. Yetim ayol diyor. Bana evlat acısıdır bu. Çocuk değil mi? Salıncak istiyor. Çocuğu oraya getiren büyüğü. Kuzum biraz da bu bilsin. Ne var sevabına say. Yetim sevindirenin ömrü çok olur. Salıncakçının cevabı hay hay.
Hemen o kız da salıncaksının mürüvvetine, bakın bu mürüvvet işte. Katıldı ağlamayan kızların şetaretine. Şimdi bizim musikimize, ilahilerimize, efendime söyleyeyim, sanat eserlerimize baktığımız zaman, bunların hepsinden miktarı kafi eskilerin tabiriyle yer almış. Siz bunları okuduğunuz zaman o duyguları yakalıyorsunuz. Ben bunu küçük çocuğuma, torunuma okudum. Efendim, anlattım da binemiyormuş falan. Adam salıncakçı ne kadar iyiymiş dedi. Sen de iyi olabilirsin. Arkasından bu geliyor. Onun için yani kültürümüzde bayramı bayram gibi kutlamak lazım. Bayram gibi bakmak lazım. Bayram gibi yaşamak lazım. Diyelim eksiğimizle fazlasıyla Allah bize bu bayramları bayram gibi yaşamayı nasip etsin ve bizden sonraki de bunları aktarabilelim. Evet Mustafa Hoca, sizin son cümlenizi alayım. Hocamızın cümlesinin üzerine ben de aynen bütün söylediklerine katılıyorum. İnşallah her bir yeni gelecek, ulaşabileceğimiz her bir bayramda
geleneğimizle daha çok bütünleşmiş olmayı ümit ediyorum. Efendim çok teşekkür ediyorum. Mustafa Küçükaşçı ve Mustafa Uzun hocalarımıza geldiniz. Hakikaten biraz hatıralar, biraz tarihten kaynaklar, biraz yaşanmışlıklar üzerinden bu bayramın ikinci günde kurban bayramını dolu dolu konuştuk.
Aslında daha konuşacak çok şey var, birkaç saat daha konuşabilecek bir malzeme, bir imkan olduğu ortaya çıkıyor. Fakat ben çok istifade ettiğim, çok keyiflendim. Bayram içerisinde bayramı hissettiğim bir program oldu. Umuyorum sevgili seyirciler sizin için de en az bizim hissettiğimiz bu duygular geçerlidir.
Misafir olduğunuz hanelerinizde, dost sohbetlerinizde, sohbet sofralarınızda, şeker ve tatlı ikramlarınızda, belki bir yetimin başını okşarken, belki çocuğunuzun yüzünde bir tebessüm olurken, belki annenizin gözünde yaş, babanızın yüzünde bir mutluluk alamet olurken,
belki bir kimsezin, bir yoksulun kapısı çalınmayan bir hanenin kapısından geçerken misafir olduk size. Belki şimdi, belki yarın ve öbür gün bunların hepsine birden merhaba demenize vesile olacağız. Kim bilir? Ümidimiz ve temennimiz bayramın bayram olduğunu, en azından şu bayram saatlerinde, şu bayram günlerinde,
yadımızdan, hatıramızdan, duygumuzdan, gönlümüzden, sözümüzden, sesimizden, sohbetimizden, iklimizden, iklimimizden, dünyamızdan uzak etmemek. Bayramı bayram gibi yaşamak, bayramı hissetmek, hissettirmek.
Evet, biz müsaadenizle başladığımız gibi bitirelim. Ümit edelim ki, kabul buyrulan bir dua olsun. Bülbül şahıt, güllerin ikramı ikram üstüne, haneniz görsün yine bayram, bayram üstüne.
Bayramınız bayram ola ve hep birlikte nice bayramlara.
Allah’a emanet olun efendim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir