Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Tahsin Görgün | 23. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=iRKsLzzh2Y0.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygıyla selamlıyoruz.
Yeni bir tarih söyleşileri programındayız. Bu programda misafirimiz İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim üyesi, Profesör Doktor Tahsin Görgün. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. İyisiniz inşallah. Teşekkür ederim. İyiyim sizler. Bizdeyiz çok şükür. Hele size ağırlamaktan ayrı bir mutluluk duyuyoruz. Teşrifiniz için çok teşekkür ediyorum. Estağfurullah. Hakikaten hayırlısı. Geldiniz. Sevgili seyirciler, Türk düşünce tarihini konuşacağız.
Hakikaten bir Türk düşünce hayatından söz etmek mümkün mü? Bu düşünce hayatının ana dönüm noktaları, kronolojisi, dönemleri nelerdir? Kahramanları, baş aktörleri, unsurları, kaynakları, mekanları nelerdir? Var mıdır, yok mudur? Bizim bugün bu düşünce tarihiyle, bu düşüncenin kaynaklarıyla, eserleriyle irtibatımız nedir? Bağımız nedir?
Bu bağın kurmada karşılaştığımız sorunlar, problemler nelerdir? Veya var mıdır, yok mudur? Ve geçmişle geleceğin birleştiği noktada, Türk düşünce hayatı ve tarihiyle buluşmanın sağlayacağı imkanlar veya imkansızlıklar nelerdir? Bunun gibi pek çok soruyu soracağız ve cevap aramaya çalışacağız Tahsin Görgün hocamızla.
Evet hocam, şimdi Türk milleti deyince çok klasik aslında biraz da bizim hoşumuza giden bir tabir var. Biraz asker millet, ordu devlet. Tarih yazımızda, ders kitaplarımızda da bu söylem ortaya çıkıyor. Tabi bu söylemin beraberine getirdi. Özellikle yaşadığımız zaman diliminde bazı problemler var, sorunlar var. En azından mensubiyet noktasında ister istemez bir alınkanlığı, bir kırılkanlığı, bir kompleksi beraberine getiren durumlar vardır.
O da bu milletin kılıçtan, savaştan, askeri harekattan öte bu dünya tarihine bir katkısı yok mudur? Kalemle, ilimle, fikirle, düşüncesi nedir? Dolayısıyla bu çerçeven hareketle aslında önce düşünce nedir diye sormak istiyorum.
Ve buna bağlı olarak da bir Türk düşünce tarihinden, özgün bir Türk düşünce hayatından ya da çok yaygın bir anlayışla batıyla mukayese edilebilecek bir Türk düşüncesinden, felsefesinden söz etmek mümkün mü? Buradan başlayalım isterseniz. Düşünce nedir sorusunda? Evet, hemen ilk olarak neticeyi söyleyerek başlayalım.
Sonra o neticeye nasıl ulaştığımızı, hangi gerekçilerin biz o neticeye götürdüğünü adım alıp konuşalım. Tabii ki çok önemli bir Türk düşüncesi var, çok büyük bir Türk düşüncesi var. Ve bu Türk düşüncesi aslında insanlık tarihinin gördüğü en büyük sistemi içinde taşıyor. Yani sadece varlık iddiasını bile kendi sistematiği var diyorsunuz da büyük bir sistematiği.
Kendi sadece batı düşüncesiyle değil, yani Çin düşüncesiyle, Hint düşüncesiyle, insanlık tarihinde bildiğimiz, tanıdığımız ne kadar büyük düşünce sistemleri varsa, bunların her birisiyle mukayese edilebilir ve hepsinin belki fevkında büyük bir sisteme sahip bir Türk düşüncesi var.
Dolayısıyla biz biraz bunun varlığını bildiğimizde yani farkına vardığımızda o zaman aklımıza gelen sorulardan birisi şu, peki bu var da biz niye? Haberdar değiliz. Bilmiyoruz, haberdar değiliz.
Bu biraz şey gibidir yani siz bir büyük bir dağın dibindeyseniz şayet, o dağın zirvesini göremezsiniz, dağın zirvesini görmediğinizde orada dağ olduğunu fark etmezsiniz. Bu acaba sadece dağın dibinde olmakla açıklanabilecek bir durum mu? Burada tabii başka bir şey daha olabilir. Eğer sizin yüzünüz dağa yönelik değilse, eğer dağ arkanızı döndünüzse o zaman dağı göremezsiniz.
Bu sadece kendi tercihlerimizle ilgili bir durum mu o zaman? Dolayısıyla, ama buradaki önemli olan noktalarda birisi şu, bir defa daha açık ifade etmek gerekirse, düşünce dediğimiz hadise tabii ki büyük işler yapan milletlerin olmazsa olmazı ve baktığımızda insanlık tarihinin en az bir
yaklaşık bir 7-800 yılına bütün bir insanlık tarihine hükmetmiş bir millet, bu topraklarda yaşayan millet, yani Türk milleti dediğimiz, Türkler dediğimiz insanlar. Bütün bir insanlık tarihinden, dünya tarihinden bahsediyorum ve bu dünya tarihi içerisinde bakıyorsunuz.
İşte Hindistan’ın kaderine, Çin’in kaderine, işte bütün bir Orta Asya vs. söz konusu olduğunda oralar Afrika’nın ve Avrupa’nın kaderine en az yani çeşitli bölgeler değişiyor. Bu bölgelere diğerine göre 400 yıl, 500 yıl, 800 yıl belki daha fazla hükmetmiş bir büyük bir hadiseden, bu milletin kendi varlığını, etkin varlığını sürdürdüğü çok farklı katmanlardan bahsediyoruz.
Bütün bunlar düşünce olmadan zaten anlamlı değil, mümkün de değil. Yani o bir defalık olup biten bir şey değil, kalıcı bir şey bu. Bunu nereden, neye dayanarak söylüyoruz? Bir defa önemli hususlardan birisi şu, bir defa bizim şu anda bildiğimiz nakarat haline getirilmiş olan işte bazı dönemlendirmeler var. İşte ilk çağ, orta çağ, işte yeni çağ gibi. Bu dönemlendirmelerin aslında yani şeyle, insanlık tarihiyle alakalı bir şey olmadığını, bunu 19. yüzyılın başında Batı Avrupalıların uydurduğu ve daha sonra bütün insanlığa dikte ettiği ve insanlığı o oluşturdukları sömürge yapıları, sömürge okulları üzerinden insanları ezberlettikleri bir şey olduğunu biliyoruz bugün. Bunu dikkate aldığımız vakit o zaman peki 19. yüzyılın bir adım gerisine 18. 17. 16. yüzyıllara gittiğimizde nasıl bir dünya ile karşı karşıyayız diye sorduğunuz vakit o zaman o meşhur bir dünya tarihçisi var Amerikalı Hudson diye. Hudson’ın bir ifadesi var, diyor ki 16. yüzyılda Mars’tan birisi dünyaya, yerküreye gelip bakacak olsaydı bütün bir dünyanın Müslüman olmanın eşiğinde olacağını, olduğunu fark edecek öyle düşünecekti diyor. Şimdi 16. yüzyıl dediğimiz vakit şöyle bir hatırlamamız lazım, düşünmemiz lazım. 16. yüzyılda ne vardı, kim vardı, kim ne yapıyordu? Bu soruyu sorduğumuzda bakıyorsunuz 16. yüzyılın 3 tane büyük devleti var, başka da büyük devlet yok dünyada. İşte Osmanlı Devleti, Safevi Devleti ve Babür Devleti. Bunlar Hindistan’da Türk, bunlar hepsi 3’ü de büyük Türk devleti. Babür Devleti, Hindistan coğrafyasında, Safevi deyince İran. Tabii, İran ve Osmanlı Devleti dediğimizde bütün Afrika ve Avrupa aynı şekilde kuzey bölgeleri dahil olmak üzere Avrupa’nın.
Yani daha doğrusu Avrupa’nın güney, batı tarafları, güney tarafları söz konusu olduğunda da orada artık etkin olduğunu görüyoruz. Şimdi ilginç olan nokta şu, 16. yüzyılda, 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin tesiri sadece dar anlamıyla siyasi sınırlarının içinde söz konusu olmuyor.
Bakıyorsunuz, işte Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da, yine aynı şekilde İngiltere, Almanya taraflarına bakıyorsunuz. Oralarda yaşayan insanlar da Osmanlı Devleti’ne bakarak kendi hayatlarını düzenliyorlar ve kendi hayatlarına çekil düzen veriyorlar böyle.
Mesela şeyden bir örnek vereyim size, bu Batı Avrupa’daki o siyasi oluşum süreçlerini, oradaki hem siyaset düşüncesinin hem siyaset felsefesini hem o devletlerin oluşum sürecini yakından inceleyen, işte Almanların önemli tarihçilerinden birisi, Friedrich Maynagge söylediği şey şu, diyor ki işte 17. yüzyılda Batı Avrupa’da yaşayan insanların siyaset düşünürlerinin kafasındaki ideal Osmanlı Devleti’nde tahakkuk etmişti, diyor, gerçekleşmişti. Yani sizin idealiniz nedir, nasıl bir devlet içerisinde yaşamak istiyorsunuz sorusunun cevabı Osmanlı Devleti gibi idi. En meşhur eserler hükümdar da. Tabii tabii, hükümdardadır, yani şeyde de onu görebilirsiniz. Yani hem MacGyver’in, hem Thomas Hobson, hem John Boden’in, hem John Locke’ın, hepsinin yazılarında bunları görebilirsiniz.
Sadece bunlar değil. Bokaliniden efendim şey varıncaya kadar yani o dönemde yaşamış Hugo Grotius’a varıncaya kadar bunların hepsi esas itibarıyla Osmanlı dünyasından ve kültüründen mülhem eserler ortaya koymuşlar. Şimdi bunu dikkate aldığınız vakit bunlar bakın o siyaset, siyasi düşünceli alakalı falan. Şimdi peki yani bütün bunları bu söylediğim izlimlerin batılı tarafların ayağını herkes biliyor. MacGyver’i bilmeyen var mı yani bu alanlarla ilgilenip efendim işte John Boden’i, işte şeyi Hobson, John Locke’u vesaire, Hugo Grotius’u vesaire bilmeyen var mı? Hepimiz biliyoruz. Peki bunların ilhamlarını aldıkları, mülhem oldukları o düzeni, o nizamı alemi taşıyan, etkilendikleri o düzeni tanıyan var mı? Bu soruyu sorduğumuz vakit duruyoruz yani öyle bir düzen var mıydı ki? Mesela orada zaten. Var da biz mi bilmiyorum. Şimdi buradaki esas mesele işte burada karşımıza çıkıyor. Biz biraz aslında özellikle 19. ve 20. yüzyılda bir anlamda şöyle bir 19. yüzyılın ortalarından itibaren ama 20. yüzyılda ağırlıklı olarak şöyle bir tavır oluştu.
Eğer klasik Türk düşüncesi, İslam düşüncesi veya ne diyelim Osmanlı düşüncesi diye bir şey olsaydı biz biliyor olurduk. Bir, ikincisi bunun tarihi olurdu. Üçüncüsü daha fazla böyle karşımıza çıkan şey şu. O zaman bu düzen devam ederdi. Devlet yıkılmazdı ve kendi etkin varlığını sürdürürdü.
Etkin varlığını sürdürmedi yıkıldığına göre demek ki onu taşıyacak. Güçte bir düşünce de söz konusu değildi. Dolayısıyla bilim yoktu, teknik yoktu, teknoloji yoktu. Bundan hiçbirisi yoktu. Dolayısıyla aynı şekilde baktığımızda da bu dönemde yaşayan insanlar kendi yaşadıkları yaptıklarının tarihini de yazmamışlar. Dolayısıyla yani olsaydı yazılmış olurdu gibi öyle bir şey aklımıza geliyor. Alın ki şunun arkada varmamız lazım. Düşünce bu yani. Ama bu düşünceyi tabi anlamak lazım ki. Bu nereden besleniyor? Nereden bu düşünce nereden kaynaklanıyor? Niye böyle düşünüyor insanlar? İlginç olan şeylerden birisi şu. 19. yüzyıla gittiğimizde 19. yüzyılın başına belki 18. yüzyılın ortaları. Aslında dünyada da bir fikir tarihi diye bir şey yok. Yani Avrupa’da her taraf işte düşünce tarihi eserleriyle dolu da biz düşünce tarihi eserleri yazmamış değiliz yani. Düşünce tarihi dediğim sadece belki felsefe tarihini öyle söyleyelim. Yazma geleneği tarzı 18. yüzyılın ortalarından itibaren teşekkür etmeye başlıyor. Bu bir süreç aslında ama yeni bir şey. Onu kabul etmek lazım.
Bir şey. Düşünce tarihini, düşünce hayatını, düşünce fikri gelişimi anlamamızı sağlayacak eserlerin mevcudiyeti ve tarih içerisinde gelişimi ayrı bir şey. Bunlardan hareketle bu düşünce sistemini veya ekollerini tasnif edip tarif edip bir tarihi sürekliliğe büründürmek ve bunu yazmak ayrı bir şey. Aynen. Siz ikincisinden söz ediyorsunuz. Yazmadan söz ediyorsunuz. Yani bu tarihin halini sonra da konuşacağız. Tabii ikinci konum yani o düşüncenin tarihini yazma dediğimiz hadisi ve bize bugün tanıdık geldiği haliyle düşünce tarihini yazma süreci, faaliyeti bir disiplin olarak düşünce tarihi aslında 19. yüzyıldan sonra etkin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yani 18. yüzenin ortalarından itibarında diyebiliriz buna.
Dünyayla ortalama aynı takvime mi denk geliyor bu? Yok şöyle. Bizim eksik bıraktığımız tarafı görmek için bunu ifade etmemiz lazım. Şimdi Batı Avrupa’da ortaya çıkıyor bu düşüncenin tarihini yazma ve belirli bir şekilde yazma Batı Avrupa’da ortaya çıkıyor.
Batı Avrupa’da bunu yaparlarken de aslında şöyle bir perspektif var diyorlar ki biz hem bugünümüzü kendimiz oluşturuyoruz hem de geçmişi kendimiz kurabiliriz, oluşturabiliriz. Dolayısıyla geçmiş dediğimiz şey geçiyor yani olup bitmiş olan bir sürü şeyler var, hadiseler var. Biz aslında oradaki verileri belirli bir düzen içerisinde yeniden kurup bir hayatımızın parçası haline getirebiliriz.
Dolayısıyla geçmişte olmuş hadiseleri biz eğer belirli bir düzen içerisinde hayatımıza katarsak şayet o zaman onu hem dönüştürmüş oluruz hem de istediğimiz şekilde ona şekil vermiş oluruz. Dolayısıyla da biz hem günümüzü kendimiz kurabiliriz hem de geçmişi kendimiz kurabiliriz.
Dolayısıyla düşünce tarihi dediğimiz şey aslında gerçekten de var olan bir şeyin yeniden anlatılmasından daha çok bugün açısından geçmişte olmuş hadiselerin veya neler varsa onun etkin kılınma süreci.
Tam bunun bu düşünme tarzı aslında özü itibariyle hakikatin de geçmişle yönelik olarak, günümüze yönelik olarak veya geleceğe yönelik olarak aslında orada olan ve bizim irtibat kurduğumuz bir şey olmadığı aksine hakikatin bizim tarafından icat edildiği, kurulduğu varsayımına dayalı.
Bu cümleyi tam buna yönelik bir soru soracak. Dediniz ki geçmişin ve günümüzün kurulmasının bir aracı olarak düşünce tarihini yazımız söz konusu. Bu hakikatin yazımı değil. Değil. Oluşturmak istediğimiz hakikatin inşaatı yönelik bir girişim. Dolayısıyla bu manada şimdi Müslümanlar, Türkler tarihi yapıyorlar, düşünüyorlar, düşünceyi ortaya koyuyorlar ama düşünce tarihini Batılıların yaptığı gibi kendi işlerine yarayacak şekilde bir kurgu halini getirip inşa etmeyi düşünmüyorlar çünkü hakikat kendilerini bağlıyor.
Ve Türk düşüncesinin ayrıca özelliklerinden birisi burada karşımıza çıkıyor. Türk düşüncesinin ayrıca özelliklerinden birisi bizden bağımsız bir hakikat var ve bu hakikat bizi bağlar. Halbuki modern batı düşüncesi dediğimiz batı düşüncesinde düşünce tarihini yazmaya sevk eden tavır diyor ki varsayım olarak aslında hakikat diye bir şey yoktur. Biz o hakikati kendimiz kendi konumuza ve çıkarlarımıza bağlı olarak kendimiz kurarız inşa ederiz. Bu çok iddialı, biraz da suçlama olmadı mı hocam? Suçlama değil ama akabu yani.
Bunu eğer bununla alakalı bir Batılılardan bir isim isterseniz hemen söyleyeyim. Mesela Amerikalıların çok önemli filozoflarından birisi Richard Rorty. Richard Rorty’nin mesela olumsallık, ironi ve dayanışma isimli bir kitabı var. O kitabı seyircilerimiz okusunlar, baksınlar. Orada bunun çok güzel hikayesini anlatır.
Hakikatin aslında kendisine ulaşılan, bizden bağımsız bir şey olmayıp bizim tarafımız, insanlar tarafından icat edildiği varsayımının bütün bir Batı dünyasını ama aynı şekilde bütün bir yer küreynası değiştirdiğini oradan takip edebilirsiniz. Şimdi hocam tamam. Batılılar diyelim ki bunu bu algı ve bu yaklaşımla bir düşünce tarihi yazıyorlar. Türkler, Müslümanlar da hakikat bizi bağlar. Biz hakikati inşa değil, hakikatin anlatıcısı ve taşıyıcısıyız sorumlu hareket ederek. Böyle bir yola girmiyorlar ama bu yine… Girmiyorlar derken işte burada bunu biraz şimdi konuşmamız lazım. Şu manada konuşmamız lazım. Ondan önce bir şey sormak istiyorum.
Yine ama bu durum, bu hürmet edilmesi gereken bu yaklaşım bizim geçmişle olan düşünce hayatıyla olan bağımızın, bağın kuvvet derecesini belirleyen ana unsur değil diye düşünüyorum. Yani niye biz bütün bunlara rağmen geçmişle olan düşünce hayatında kuvvetli bir bağ kurma veya algılamada biraz önce sizin arka arkaya soruları koyduğunuz tuzaklara düştük veya bir kopukluk söz konusu? Burada tabii şuna dikkat etmemiz gerekiyor.
İşte 19. yüzyılın başından itibaren bizim önemli meselelerimizden birisi şu oldu. Biz yani hem genel olarak Türkler ama genel olarak aynı zamanda Müslümanlar dünyanın dört bir tarafında biraz hani şöyle günlük dille ifade edecek olursak başımızın derdine düştük.
Şimdi başımızın derdine düşünce yani çok kısa yoldan hızlı bir şekilde içine düştüğümüz bir şey vardı. Bir savrulma, bir sürüklenme, bir istilaya, bir saldırıya maruz kalma ve bu özellikle Osmanlı Devleti ile alakalı sadece bir husus söyleyeyim.
Mesela Osmanlı Devleti’nin hayatında özellikle 18. yüzyılın ilk yarısı çok önemlidir. Yani ilk yarısı özellikle ilk çeyreği özellikle ön plan çok önemlidir. Yani ilk yarısı diyelim kısaca.
1700’lerden 1750’lere gelinceye kadar o zamanlarda bakıyorsunuz Osmanlı Devleti bazen bir diyelim böyle üç beş yıllık dönemler var aynı anda beş ayrı cephede çok büyük ordularla çok büyük düşmanlarla savaşmak zorunda kalıyorlar.
İnanılmaz bir şey bu. Yani düşünün her bir cephede yüz bin yüz elli bin tane askerin savaştığı beş ayrı cephe ve bu öyle bir defalık bir şey değil zaman zaman devam ediyor. Ve Osmanlı Devleti aslında o 18. yüzyılın ilk yarısında bu savaşların neredeyse tamamını kazanıyor aslında. Muzaffer çıkıyor ama bütün imkanlarını aynı zamanda tüketiyor.
Dolayısıyla işte 18. yüzyılın son çeyreğine geldiğimizde o küçük kaynarcı antlaşmasına götürecek olan o zamana geldiğimizde aslında imkanların büyük bir kısmını tüketmiş olarak çıkıyor Rusların karşısına. Oradaki o kayıpla birlikte artık çok büyük bir yani kendimize artık toparlanma konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığımız bir döneme giriliyor. Kaldı ki o döneme bile bakacak olursanız o dönem mesela şiir sanatının zirvesini orada görüyoruz. Şeyh Galip o dönemde yaşamış. Aynı şekilde mimaride çok farklı farklı alanlarda musiki de inanılmaz zirveler söz konusu ama aynı şekilde bakıyorsunuz.
İşte düşünce alanında mesela o dönemin önemli zirve isimlerinden birisi gelenbevi. Gelenbevi aslında varlık modaliteleriyle alakalı inanılmaz büyük çalışmaları var eserleri var matematik alanında. Ama aynı şekilde işte varlık meselesiyle ontoloji ile epistemoloji ile alakalı çok önemli eserleri var. Ama sadece değil mesela Esmael Hakkı Bursevi inanılmaz büyük bir düşünür aynı dönemin düşünürleri arasında aynı şekilde biraz daha yani o dönemde baktığınızda inanılmaz isimler var yani.
Çok büyük mütefekkirler var. Şimdi dolayısıyla şeyle mesela bir iki tane isim daha mesela isimlerden birisi Mısır’da yaşamış çok önemli isimlerden birisi Murtaza-e Zebidi. Yani o eserlerine bakıyorsunuz bütün bir İslam medeniyetinin özeti muhasalası olarak kabul edeceğimiz işte İtahavus Saadet-il Muttaqin diye bir eser yazıyor. İşte aynı dönemin önemli isimlerinden birisi mesela bu sözlük, lügat, dil ve dil felsefesiyle alakalı çok önemli çalışmaları olan mütercih Masum Efendi o dönemin aynı zamanda çok büyük bir tarihçi. Şimdi bakıyorsunuz aynı dönemde yaşamış olan isimlerden birisi işte diyelim Mısır’da çok farklı farklı yerlerde yaşayan önemli Osmanlı düşünürleri var.
Şimdi bunların hepsini bir araya getirdiğimizde bir taraftan o cephede kaybedilen savaşlar var ama başka bir tarafta düşünce alanında zirveler yaşanıyor.
Burada şöyle söyleyeyim işte 19. yüzyıla geldikten sonra her şeyi kendi çıkarları için kurmaya meyletmiş ve o amaca bağlı olarak bir düzen kurup onun üzerinden bütün bir şeyleri insanlığın bütün imkanlarını var olan şeyleri böyle amaca bağlı bir şekilde rasyonelleştirerek kullanan ve dolayısıyla ferdi bireyi ihmal ederek ferdi bütün bir toplumun parçası haline geliştirerek. Arasallaştırarak etkin kılan bir batı dünyası var. Ona karşılık o ferdi ve ferdiyeti ilahi isimlerin ve sıfatların en yüksek mazhariyeti olarak mazhar olarak kabul eden ve onu yok etmemeyi muhafaza etmeyi üst ilki olarak muhafaza eden dolayısıyla ferdiyeti ferdi özgürlükleri gözeten ve o çerçevede işte toplumun refahını vesairesini her şeyin üstünde tutan bir Osmanlı Devleti. Şimdi tabi Tahsin Hoca’m ben farklı bir soru sormayı düşünürken siz öyle bir bahis açıyorsunuz ki ister istemez konuda dağılmalar oluyor yani ilgi çekici mesela diyorsunuz ki batı bir faydacılığa doğru yani maddi bir faydacılığa doğru kendi toplumsal ve devlet düzenine sahiyecek bir faydacılığa doğru yürürken aynı dönemde Osmanlı dünyasında ferdi özgürlükler, ferdi yürüyetler ve haklar
korumaya yönelik bir gayret var diyorsun çok iki ayrı dünya görüşü iki ayrı yaklaşım. Şimdi bir Osmanlı cephesindeki savaşlar imkanların seferber edilişi bir yönüyle ortaya çıkan değerleri anlatmamıza fırsat vermedi. Bu bizim bu geçmişle olan düşünce hayatıyla olan bağırmamamızın ana aktörlerinden birisi. Yani başımızın derdine düşmemiz o bir şey ama diğer taraftan da. Diğer batının hegemanist yaklaşımı diyorsunuz anlatımda ve algıda. Evet öyle bir öyle bir yaklaşımı yani bizim aslında geçmişi şeyde kendi çıkarlarımıza uygun bir şekilde bir geçmiş inşa etme yönelişi bize garipti yabancıydı.
Öyle olduğu için de biz şeyde batı dünyasında gerçekleşen bir eğilimi o eğilime onu kavrayıp ona denk düşen bir tarih yazarlığı formu aynı şekilde düşünce tarihi yazarlığı formu geliştiremedik. Ama kendi formumuzu da hakim kılamadık.
Şimdi oradaki önemli olan önemli bir incelik var tabi şimdi burada aslında düşünce tarihi bizde eksik değildi yani şey söz konusu olana mesela basit misallerden birisi örneklerden birisi. Diğer bir yirminci yüzyılın başına geldiğimizde filozof rıza tevfik diye bizim çok önemli bir filozofumuz var. Ahmet Cevdet Paşa neler alırsanız? Özellikle filozof rıza tevfihi ben telaffuz edeyim.
Rıza tevfiye bakıyorsunuz okuduğu metinleri eserleri incelediğinizde orada aslında kendi hocaları var okuduğu eserler var ve hocaları ve eserleri üzerinden aslında düşünce tarihiyle yani klasik türk düşüncesiyle irtibatını muhafaza ediyor. Onda onun eserlerinde ve kendi hayatında aslında o klasik türk düşüncesinin tarihi etkin varlığını muhafaza ediyor.
Bizde zaten önemli olan şeylerden birisi kitapları genellikle hocalar ve düşünürler arasındaki hocalarla talebeler arasındaki senet ikame ettiği için yerine geçtiği için ayrıca bir düşünce tarihi yazmaya ihtiyacı yok. Yani nedir? Bizim o senet dediğimiz şey. İcazetname geleneği. İcazetname geleneği. Öyle söyleyelim. Şimdi Yunus Emre zamanında diyordu ya yani er koptu erden elin çekmez burdardan diyor ya işte erin erden kopmadığı şartlarda yaşıyoruz. Dolayısıyla orada bakıyorsunuz bir hoca kendisi işte o talebelerini yetiştirirken aynı zamanda düşünce tarihini de şey içerisinde derslerin içerisinde talebesini aktarıyor ve ona aracılık yapan metinler var.
O metinleri şeylerine öğrencilerine öğretirken aslında bütün bir düşünce tarihini de veriyor aslında. Şimdi ama bu bir sistematik bir düşünce tarihi yazarlığı haline gelmiyor. Buna ihtiyaç hissedilmiyor en azından öyle söyleyelim. Ama batı dünyasındaki o düşünce tarihi yazarlığı batıyı merkeze alan batı merkezci ve batı merkezci derken de burada tabii farklı şeyler var.
Almanlar Almanya merkezli, Fransızlar Fransa merkezli, İngilizler İngiltere merkezli düşünce tarihleri yazıyorlar. Mesela bakarsınız bu konuda diyelim İtalyanlar çok zayıf kalıyorlar. İtalyanların çok zayıf kalmalarının seyahatlerinden biri şu. İtalyanın yapısı 19. yüzyılın son çeyreğine kadar çok federatif bir yapısı var. Fenerhatif bir yapı olduğu için de orada yani o merkezi bir devlet etrafında organize olmuş bir entelektüel hayat söz konusu değil. Öyle olmadığı için de İtalyanlar mesela düşünce tarihi yazarlığı noktasında çok zayıftır. Benzer bir durum mesela düşünce tarihi yazarlığı açısından bakıldığında işte İngiltere’de de çok güçlü değildir, zayıftır. Mesela Fransa söz konusu olduğunda Fransa batı dünyası içerisinde biraz daha farklı bir konumu vardır. Ama en ağırlıklı olanlar da Almanlar. Ve Almanların önemli özelliklerinin birisi tabi 19. yüzyılda Almanlar kendi ulusal kimliklerini ve kendi vahdetlerini, birliklerini oluşturmanın asli yolunun bir geçmiş kurgusu üzerinden olduğunu fark ettikleri için düşünce tarihine ve tarihe çok özel ehemmiyet veriyorlar ve onun üzerinden de bakıyorsunuz tarihçilik sanki Almanların ikinci tabiatı haline geliyor. Ve bütün bir sadece düşünce tarihi değil bütün bir tarih alanında 19. yüzyılda bütün batı dünyasının efendileri ustaları da Almanlar. Ve buradaki önemli noktayı işte ifade edeyim. İşte bunlar oluşturulurken genellikle Cermen yani o kuzey kavimleri merkezli bir dünya tarihi yazarlığı ve düşünce tarihi yazarlığı ortaya çıkıyor. Ve bu düşünce tarihi yazarlığın ilkesini de Hegel ifade ediyor.
Hegel diyor ki bir milletin bir toplumun tarihte bu fikir tarihi düşünce tarihi fark etmiyor ne olursa olsun siyasi tarihi olabilir. Yer almasının bir tane gerekli ve yeterli şartı vardır. O da Cermenlerle kuzey kavimleriyle irtibatı. Bir kavim bir topluluk Cermenlerle irtibatı varsa o irtibatı kadar tarihte yer alabilir. Eğer irtibatı yoksa kusura bakmasın onlar tarihsiz tarihsiz toplumlardır diyor.
Şimdi bunu dikkat edelim ama ilginç olan noktadan birisi yani bir parantez açayım sadece. Hegel’in de aslında istifade ederek düşüncelerini oluşturduğu en önemli düşünür kim? Mevlana. Bileceksiniz ki yani tabi ya Mevlana Celalettinir Rumi. Şimdi Hegel’in mesela şeyini mantıkla ilgili kitabını felsefi ilimler ansiklopedisini okursanız orada hemen karşınıza çıkar.
Başında çok uzun uzun irtibatlar vardır Mevlana’nın divanı kebirinden irtibatlar ki o dönemde o şeyde Tulük diye bir zat var onun Berlin Üniversitesinde meslektaşı. Onun Mevlana’dan şeyden Çevüsteri’den daha başka işte atlardan vesaire yaptığı tercümelere bir araya getirdiği bir kitabı var.
Mesela o kitaptan irtibatlarla ki Hegel çok istisnâi yapar öyle bir şeyi Mevlana’dan çok şey yapıyor istifade ediyor ve ilginç bir şekilde söylediği şey de şu. Mevlana diyor bunu o kadar güzel anlatmış ki ben daha güzel anlatamayacağım için Mevlana’dan irtibat koyuyorum diyor. Peki fakat. Daha ötesi mi var dergin gibi yani? Tabii bunu bunu ifade ediyor ama bunu yaparken netice itibarıyla yani öyle bir şey yapıyor ki bütün bir tarih yazarlığı söz konusu olduğunda bütün bir Türk tarihini İslam tarihini İslam medeniyetini artık açılmış ve unutulması gereken zaman dilimi ve şartlar olarak şeyin o düşünce tarihinin artık ne diyelim çöplüğünü atıyor. Öyle.
Evet zaman çok hızlı geçmiş arkadaşlar hatırlatıyorlar biz daha düşünce tarihi yazımı konusunda odaklandık. Niye Türk düşünce tarihi yazılmadı onu konuşuyoruz ya. Ama bir parça unsur daha var hocam. Bir makalenizde Ahmet Hamdi Tampınar’ın meşhur romanı saatleri ayarlama enstitüsündeki bir hadiseyi anlatıyorsunuz.
Yani bir psikonalitik tedavi kafasına koyan bir psikoloğun ve buna karşı bir hastanın ızdırabını ve rüyalardan hareketle bir tedavi yapacak. Ama tedavi yapacağı şahsın beklediği rüyalarla onun hasta kabul ettiği şahsın rüyaları bir türlü örtüşmeyince en sonunda kahramanımızın şu ifadesini aktarıyorsunuz. Burada hareketle bir soru sormak istiyorum.
Psikonalitik yoruma elverişli rüya görmek zorundasınız diye hastaya bir dayatma var. Siz bunu biraz da bizim düşünce tarihi yazımında düşünce kaynaklarımızla buluşmada karşılaştığımız problem gibi görüyorsunuz. Yanılıyor muyuz neden? Bu tabi 20. yüzyılda yaşadığımız bir sorun. Ama bu dediğim gibi 19. yüzyıla konuşmadan 20. yüzyılı gerçekten konuşuyor. Hocam zaman çok az olduğu için hızlı atlayarak geçmek zorundayız.
Onu o zaman kısa ifade edeyim. 19. yüzyılda oluşturulmuş olan hem dünya tarihi hem düşünce tarihi insanların, felsefe tarihi söz konusu olduğunda orada artık Türklere hiç yer verilmiyor. Müslümanlara sadece Endülüs vs. o bağlamda çok kısa yer verenler var. Ama bu siyasi tarih yazımında da geçerli. Mesela Avrupa tarihi yazılırken 16. 17. yüzyıl Avrupa tarihlerine baktığımızda belli başlı tarihlere haritayla kitaplarını anlattığı bir bölüm çok ters bir olarak.
5-6 tarifayla geçiyor. Kesinlikle. Yani sadece düşünce tarihleri gibi bir sorun değil. Kesinlikle. Bütün bir siyasi tarih de aynı şekilde. Anoniklu da bir şüphe yok. Biz işte Türkiye’de 20. yüzyılda özellikle baktığımızda tabi ki bir istiklal harbi vermiş ve istiklal harbiyle de burada hak ederek varlığımızı tahkim etmiş bir milletiz netice itibariyle.
İstiklal harbini çok basit almamak lazım. Yani çok büyük bir hadise. Ve bütün bir tabi ki insanlığın geri kalan kısım, batı dışı toplumlar söz konusu olduğunda da bütün bir insanlığa bir ufuktur bizim istiklal harbimiz. Yani ne demek? Batı istilasına karşı direnirseniz başarılı olabilirsiniz. Şimdi bu tabi önemli bir husus. Biz bunu siyasi olarak başardık tabi ama bunun içeriğini doldurmak. Kültürel olarak.
Kültürel olarak, ilmi olarak, fikri olarak doldurmak söz konusu olduğunda işte orada bizim karşı karşıya kaldığımız önemli meselelerden birisi şu oldu. Biz sanki şöyle bir yola girdik. Eğer biz İslam medeniyetiyle yani kendi geçmişimizle İslam düşüncesi, klasik Türk düşüncesiyle irtibatımızı koparırsak şayet o zaman işte dünyanın saygın milletleri arasına gireriz gibi varsayım. Etkin oldu gibi.
Ve bu neticede yani şöyle bir düşünce ön plana çıktı. Netici itibariyle eğer klasik Türk düşüncesi diyelim İsmail Hakkı Busevi, Gelenbevi veya işte Bosnalı, Sofyalı, Bali Efendi veya ne bileyim bir Molla Feneri. Ne derece isim? Mesela şey Kadip Çelebi, şimdi biz onların onlarla irtibatlı olarak düşünmeye devam edersek şayet o zaman sanki modern dünyada işte tırnak içerisinde medeni milletler tarafından yani onların nezdinde kabul göremeyiz gibi bir bir varsayım.
Şimdi böyle bir varsayımla bakıp biz yaptığımız şeylerde çok radikal bir şekilde, zecri bir şekilde şunu yapmaya çalıştık şu anda işte batı dünyasında diyelim işte Fransız okullarında veya Alman okullarında bir bir bir konu nasıl anlatılıyorsa işte bir Fransız üniversitesi, Alman üniversitesi neyse, Amerikan üniversitesi, İngiliz üniversitesi neyse orada ne öğretiliyorsa biz de kendi üniversitelerimizde bunu öğretirsek şayet.
Yani bunun bizim için bir çıkış yolu bir medeni milletler arasında bir kabul görmenin tanınmanın tanınmayı sağlayacak bir yolmuş gibi gözüktü bize. Bu tabi belki bir yere kadar haklı olarak kabul edilebilir anlaşılabilir bir gerekç olarak kabul edilebilir.
Ama netice itibarıyla baktığımızda biraz yakından baktığımızda yani aslında Almanlar bizi İngilizler tanısın diye İngilizler bu işi nasıl yapıyorsa biz kendi işlerimizi hayatımızı böyle düzenleyelim demediler. Aynı şekilde Fransızlar işte İngilizler nasıl yapıyorlar İngilizlerin kraliçesi var bizim de kraliçesimiz olsun demediler yani.
Almanlar işte Fransa diyelim üniter bir devlettir biz de illa üniter bir devlet olacağız demediler. Yani onların kendisinin kendi tarihlerinin kendilerine aştığı imkanları kullanarak varlıklarını sürdürdüler.
Her millet biz bu noktada kendi tarihimizin bize sağladığı imkanlar söz konusu olduğunda sadece askeri ve siyasi kısım söz konusu olduğunda onunla alakalı kısımları bilmeyi araştırmayı sınırlı ölçüde kendimize yeterli olarak kabul ettik.
Ve kendimizi bir anlamda düşüncesiz ama savaşkan yani cephelerde büyük zaferler kazanmış ama bunu düşüncesizce yapmış bir millet gibi kendimizi görmeyi iyi eğledik. Biz daha çok Moğolları böyle tanımlıyoruz. Aynen.
Halbuki işte burada bizim kendi tarihimizde kendimizle alakalı eksik bıraktığımız şeyler var. Eksik bıraktığımız şey nedir? Aslında yani hani şey diyor ya yahya kemel bunlar bu kubbeler bu minareler Akçayla olacak şeyler değildi. Yani şimdi bir Süleymaniye külliyesine baktığınız vakit Süleymaniye külliyesi sadece bilek gücü ile taşları üst üste getiren bir getirebilen insanların başarısı değil. Diyor ya mimarı bir nefer diye. Tabii ki. Bütünlüğü vurguluyor. Tabii ki. Şimdi bunu dikkat aldığımız vakit o zaman bizim o Süleymaniye külliyesi söz konusu olduğunda sadece Süleymaniye külliyesini bir bütün olarak düşünen o düşünceyi bizim kavramamız lazım. Diğer taraftan da o Süleymaniye külliyesinin içinde asırlarca bu devleti taşıyan o eğitimin içeriğinin farkına varmamız lazım.
Biz bunun farkına varmadığımız vakit o bütün bir dünya devletini bütün bir dünya tarihini insanlığın kaderine hükmetmiş olan bir milletin buna hükmederken hangi içerikle hangi bilgi ile hangi bilgi birikimi ile hangi yönelişler ile hangi düşünce ile düşünce içerikleri ile bunu yaptığını bilmemiz lazım. Şimdi bu soruyu sorduğumuz vakit o zaman şöyle bir soru karşımıza çıkıyor. Peki o zaman böyle bir Türk düşüncesi var idi idi olması lazım.
Yani ne de bu Türk düşüncesi olması lazım. Peki bu düşünce ile biz nasıl irtibat kuracağız? Bu düşünceyi nerede bulacağız? Nasıl araştıracağız? Ama ondan önce hocam bu düşünce hep var diyoruz ya zamanımız dar biraz ama ben çok kısa cevaplarla bir hatırlatma kabilden işte bu düşünce var demek ayrı bir şey. Varlığının delillerini ve ispatlarını ortaya koymak ayrı bir şey.
Tabii bu uzun ve saatlerce konuşulması gereken bir şey ama izleyicilerimizin zihninde en azından şimdi ben de son zamanlar düşüren kolaycılığa düşmüş oluyorum ama karakteristik hatırlatmalarda bulunabilecek belli başlı bir tanımlamaları kısa kısa hatırlatarak bağır kurma meselesine dönsek diyeceğim. Önce tabii şunu düşünmemiz lazım bizim.
Çünkü baştan bir ifade de kullandınız dediniz ki Türk düşüncesi dünyanın kadim medeniyetlerinin kadim düşünce sistemler arasında kendisine özgü yeri olan ve azıla hatta pevkinde nitelendirebileceğimiz bir sistemden söz ediyoruz. Tabii bunun adını da söyleyeyim bunun adı vaat edi vücut. Vaat edi vücut öyle şey değil yani işte sadece mistik hayat yaşayan insanların böyle aklından geçen falan böyle ne olduğu çok da belli olmayan irrasyonel bir düşünce falan değil. Vaat edi vücutun kendisi bütün bir insanlık tarihinin gördüğü mantıkî tutarlılık açısından o tutarlılık açısından da en bir zirveyi temsil eden bir düşünce vaat edi vücut. Bunu yani şeyde o eserleri vaat edi vücutun dile geldiği eserleri yazıları metinleri okuduğunuzda çok açık görebilirsiniz. Bunu mesela şeylerde çok rahat görürsünüz. Farklı ekoller de var bunun yanında mutlaka bir tane değil. Yani siz yani şöyle söyleyeyim bir klasik Türk düşüncesi dediğimizde ben bu şeyde kendi talebelerime de öyle anlatırım yani Almanya’da falan da Avusturya’da Türkiye’de de aynı şekilde kendi talebelerimi anlatırken derim ki bakın yani İslam, İslam medeniyeti, Osmanlı, Türkler, Türk milleti bir köy falan değil yani. Fena ben sınırlarını çizelim şöyle neyse birkaç cümleyle anlatalım böyle bir şey yok. Bütün bir insanlık demek yani bütün bir insanlık ne kadar insanlığın içerisinde çeşitlilik varsa bu çeşitliliği içinde taşıyan o bütün o çeşitliliğe şemsiye olan zemin olan onu taşıyabilecek çok büyük bir imkandan bahsediyoruz. Yani bunu görmemiz lazım. Tabii kendi zamanında bu çeşitlilik açısından mukayesesi de olmayan bir devletle toplum bahsediyoruz.
Tabii çok inanılmaz büyük bir hadise büyük bir şey yani ve çeşitlilik çeşitliliği içinde taşıyor. Şimdi bunu dikkat aldığımız vakit o zaman şunu ifade etmemiz lazım bir defa yani o şunu bir defa Türk düşüncesi dediğimizde bu aynı zamanda İslam düşüncesi.
Aynı zamanda Osmanlı düşüncesi öyle diyoruz Osmanlı düşüncesi Türk düşüncesi ve İslam düşüncesinin ikinci klasik dönemi diyorum ben aslında tabii aslında bir ve aynı şey niye diyorum mesela çok basit bir şey söyleyeyim.
Hint alt kıtasına gidiyorsunuz Afrika’ya gidiyorsunuz Orta Asya’ya gidiyorsunuz oralara gittiğinizde mesela 18. yüzyıl 19. yüzyılda oralarda yazılmış olan metinlere eserlere baktığınızda bu metinlerin eserlerin oraların okullarında medreselerinde vs. okutulan eserlere baktığınızda.
Bunların çok büyük bir kısmı normal Osmanlı ulemasının Osmanlı medreselerinde okutulan kitapların oradaki şerh ve haşiyelerin devamı. Dolayısıyla merkez Osmanlı. Tabii şerh ve haşiyeler denilince başka tartışma yapalım başınıza buraya girmeyelim yani.
Mesela basit bir şey yiyelim Hindistan’da yazılmış olan belki çok güzel felsefi bir şeyde ansiklopediy olarak kabul edebileceğimiz keşcafı ıstıraatı funun diye tahanevi’nin çok muhteşem bir eseri var. Keşcafı ıstıraatı funun Hindistan’da yazılmış bir eser o Hindistan’da yazılmış olan esere bakıyorsunuz normal şeydeki Süleymaniye medreselerinde Fatih medreselerinde Ayasofya medreselerinde
ve şeyin yani Osmanlı dünyasının dört bir tarafındaki medreselerde okutulan eserlerin o şerhlerden haşiyelerden istifade edilerek hazırlanmış. İşte mesela Kefevi yani kendisi Kırımlı çok önemli bir alim onun Elkülyat diye bir eseri var 17. yüzyılda yazılmış bir eser o esere bakıyorsunuz aslında dil bilimi dil felsefesi ve ahlak felsefesi alanında yazılmış muhteşem bir felsefe sözlüyü Elkülyat adı şimdi bakıyorsunuz bu eserler hep Osmanlı kültürünün o bileminin düşüncesinin temsilcisi olan metin. Bir de hocam Osmanlı müeliflerinin farklı dönemlere tarihi zaman dilimlerine coğrafyalara ve medeniyetlere ait birikimleri cem etmesi toplaması ve bir aidiyet duygusuyla veya bir tecrübe olarak paylaşması söz konusu.
Mesela kanalı zaten ahlaka alayyesi hemen ilk akla gelen ve klasikleşmiş bir eser olarak dikkati çekiyor. Reddeden değil paylaşan ve paslaşan bir resiminden. Aynen başka bir şey daha tabi burada önemli olan şimdi bütün bunlar nasıl yapılıyor hangi vasatta ve vasıtayla yapılıyor.
Şimdi bu soruyu sorduğumuzda ilginç bir durum çıkıyor karşımıza klasik Türk düşüncesi dediğimizde klasik Türk düşüncesinin bir vasıtası ve vasatı var. Vasıtaları var diyelim bir de vasatı var. Kökenleri var tabi vasıtaları dediğimiz şey yani araçları kendisine dayandığı istifadettiği şeyler aslında iki ayrı dilde üç ayrı dilde demek lazım.
Birisi Farsça öbürü Arapça diğeri de Türkçe yani Osmanlıca falan deniyor da Osmanlıca diye bir dil yok yani Türkçe tabi sadece alfabe değişik yani başka bir şey değil. Şimdi demek ki üç ayrı dil ve o dilin içinde taşıdığı bir sürü şey ne varsa şimdi ama bizim o klasik Türkçe dediğimiz şey de vasatı bunun. Yani mesela Osmanlı medresesine baktığımızda Osmanlı medresesinin işte kullandığı kitaplar Arapça ama eğitim dili Türkçe. Osmanlılar Türkçe’yi bir dünya ve birbirliğinde dönüştüren birisi. Ve Osmanlı daha doğrusu İslam medeniyetinin üst dili o zaman Türkçe Arapça değil Farsça da değil.
Şimdi biz bunun farkında olursak mesela Ahmet Cevdet Paşa’nın veya Ziya Paşa’nın yani 19. yüzyılın işte önemli şair düşünürlerinden birisi. Mesela bakıyorsunuz Harabat diye bir eser yazıyor. Harabat’ta yani üç ayrı dilde şiirleri bir araya getiriyor.
Ve üç ayrı dilin birisi Türkçe söz konusu olduğunda iki bir Çağatay bir şey bir de Anadolu Türkçesi onlar için ayrı ayrı ciltler şey yapıyor. Ve bakıyorsunuz yani Ziya Paşa’nın ufku aslında o klasik Türk düşüncesinin ufku bu. Kalp vasatı vasatı ve vasatıyla birlikte ve Ziya Paşa bunun gayet iyi farkında Harabat mukaddimesini okursanız orada çok açık bir şekilde şunu söyler. Der ki bizim dilimiz yani Türkçe aslında Arapça’yı ve Farsça’yı da içinde taşıyan daha üst bir dildir. Dolayısıyla medeniyet dili. Şimdi bunların farkında farkında olduğumuz vakit ya o zaman biz şimdi mesela şu son zamanlarda konuşulan şeylerden birisi acaba biz işte bir felsefe dilimiz var mıydı yok muydu? Ve buradaki ilginç olan garip olan cevap şu biraz şey gibi.
Yani hani öyle anlatılır ya bu işte okyanusta bir balık genç bir balık daha yetişme aşamasında bir şekilde aklı bir şey duyuyor yani su diye bir kelime duyuyor. Merak ediyor suyun nesi nedir diye başlıyor aramaya arıyor arıyor arıyor sonunda grup büyüyor bir sürü balık su arıyorlar okyanusta. Sonra yaşlı bir balığa rastladıklarında diyor ki ya beye cahiller diyor yani.
Aslında su dediğiniz şey sizin kızı kuşatmış vaziyet içindesiniz onun için göremiyorsunuz. Şimdi şeye baktığınızda bakın 19. Yüzyılın Türkçesi aslında kendisi felsefedir kendisi düşüncedir. Yani Ahmet Cevdet Paşa’nın Ziya Paşa’nın namık Kemal’in ki bunlar netice itibariyle yani Ahmet Cevdet Paşa’yı bir kenara tutarsanız bunlar alim bile değil. Yani normal o dönemin aydınları bu aydınların metinleri de okursanız şayet orada öyle bir kavramsal örgü vardır ki o kavramsal örgü size onların arka pilerinde dayandıkları büyük felsefe sistemini düşünce sistemlerini de ifşa eder. Hocam çoğun dakikalardı ya arkadaşlar hatırlatıyorlar ben bir iki soruyla programı toparlamak durumda olduğumuzu belirtmek durumundayım. Hazır görünün lütfen. Şimdi çok sık karşılaştığımız sorulardan birisi çok beylik bir soru. Siz bunu da çalışmalarınıza cevaplandırıyorsunuz. Hep felsefe düşünce dedik de bizim batıyla mesela Almanlarla diyelim ki mukayese edilebilecek bir felsefemiz, felsefe tarihimizden söz edebilir mi soruları soruluyor ve şablon cevaplar bekliyor.
Bunun doğduğu mahsurlar, riskler. Ha bununla ilgili şöyle bir şey söyleyeyim yani o konuda bu İngilizlerin önemli tarihçilerinden birisi Toynbee’nin söylediği bir şey var. Diyor ki Toynbee aslında bütün medeniyetler felsefi olarak birbirlerinin çağdaşıdır. Eğer büyük bir medeniyet varsa şayet demek ki o medeniyette başka medeniyetlerin bütün alanlarına denk unsurlar vardır.
Düşünce de medeniyetlerin olmazsa olmazdır. Bunu dikkat aldığımız vakit bir Osmanlı İslam medeniyeti söz konusu ve bu medeniyet bugünkü çağdaş batı medeniyetine denk sadece geçmişte Alman düşüncesi falan değil. Yani bütün batı medeniyetine denk bir aynı şekilde felsefe, düşünce ve bilime sahip. Onu bir defa baştan varsaymamız lazım.
Şimdi bunu varsaydıktan sonra o zaman bunun ne olduğunu araştıracak olursak o zaman illa şunu aramaktan vazgeçeriz o zaman. Acaba işte biz de diyelim işte Kant gibi bir filozof var mıydı? İşte David Hume gibi bir filozof var mıydı? İşte John Locke gibi efendim Descartes gibi bir filozof var mıydı diye aramayız.
Çünkü şöyle düşünün yani işte Fransa’da Descartes var, Almanya’da yok, İngiltere’de de yok, İngiltere’de John Locke var, Almanya’da yok, Almanya’da Nietzsche var, İngiltere’de yok. Şimdi baktığınız vakit o milletlerin kendi şeylerinde de filozoflar biricik zaten bir tane. Yani şimdi tutup Almanlar vay bizde Descartes yok, onun için bizde felsefe yok demiyorlar.
İngilizler vay bizde Kant yok, o halde bizde felsefe yok demiyorlar. Bir de bu isimleri tanımlayış da kendi kültür ve medeniyet ikliminde farklı bir tanımlamayı da beraberinde getiriyor. Kesinlikle. Yani bunun bizdeki karşılığı filozof olmayabilir, düşünür olabilir, mütefekkir olabilir. Tabii ki şair olabilir, hiç şey değil fark etmez yani.
Şimdi bunu dikkat aldığımız vakit o zaman biz şunu sormamız lazım. Bizde ne var? Bizim varlığımıza refakat eden ve bizim varlığımıza refakat ederek bizim önümüzü aydınlatan düşüncemiz ve düşünürlerimiz kimlerdi, nelerdi? Bizde bilim, bilimsel faaliyet hangi manada nasıl yürütülüyordu ve bizim burada kendimize özgü tavrımız nedir? Bunu keşfedip inkişaf ettirmenin yollarına bakmak lazım.
Hocam şimdi bizim bu geçmiş düşünce birikimimizde bağ kurmak için ne yapmalıyız? Genç nesil kurmak ve kurdurmakla olsa ne tür bir sorumluluk ve yükümlülüğümüz var? Bunun için de bir dakikamız var.
Tabii sadece şu kadarını söyleyeyim, iki tane madde de söyleyeyim. Bir, şu anda klasik Türk düşüncesi veya İslam medeniyetinin ikinci klasik dönemi dediğimiz dönemin eserlerinin neredeyse %95’i hala yazma halinde duruyor. Neşredilmiş bile değil yani.
Bunları tercüme etmek, günümüzün diline aktarmak gerekir bir defa bu olmazsa olmaz. Bu sizlerin işi. Tabii. İkincisi bizim bir defa bütün bir eğitim sistemimizi bu çerçevede yeniden gözden geçirmemiz lazım. Bu devletin işi. Evet. Ve netice itibariyle bu çerçevede fertler söz konusu olduğunda da fertlerin yapacağı şey. Peki biz ne yapacağız? Kendi şeylerini, eksikliklerini, özellikle dil üzerinden kendi eksikliklerini, klasik Türkçenin asli kelimelerini hem daha fazla kullanarak hem o kelimelerin kullanıldığı metinlerle daha fazla meşgul olarak bunu başarabiliriz. Bir yol olabilir. Mesela şöyle söyleyeyim. Diyelim işte Mustafa Kemal Atatürk’ün nutkunu sadeneştirilmiş halinden değil de kendi orijinal metninden hatta orijinal baskısından okumayı teklif ederim ben yani. Ve o bize o klasik Türkçe veya klasik Türk düşüncesiyle irtibat kurmanın bir yoludur aynı zamanda. Evet. Peki bu bize ne sağlayacak diye bir soru sormak istiyordum ama.
Bu zaten şöyle söyleyeyim. Biz bize aslında aslında bizim kendi özümüze güvenme ve kendi özümüze dayanarak var olma konusunda ne gibi imkanlarımız olduğunu da gösterecek. Çok teşekkür ediyorum. Sevgili seyirciler, tarih sözleşilerinde bu programda İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tahsin Görgün ile aslında Türk düşünce tarihini ele aldık ama Türk düşünce tarihinden daha çok Türk düşünce tarihinin yazımında karşılaştıran problemler ve bunların sonuçlarını konuştuk. Farklı konulara da temas ettik. Tabii sonuçta nereye ulaştığımızın cevabını hep birlikte vereceğiz diyoruz. Hepinize bize zaman ayırdığınız, programımıza konuk olduğunuz için başta değerli hocam olmak üzere kalbi teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunuyoruz. Umarım sahip olduklarımızın kıymetini bilen,
bunu taşıyan ve geleceğe kıymete değer eserler bırakan nesiller oluruz. Hoşçakalın.
İlk Yorumu Siz Yapın