"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Adnan Çevik & Cihan Piyadeoğlu | 24. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Adnan Çevik & Cihan Piyadeoğlu | 24. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=rLmr3dmljqQ.

Merhaba sevgili seyirciler. Dokuz yüz kırk sekiz yıl oldu. Malazgirt meydan muharibesi yapılalı.
Ama geçen her sene, her yıl, her asır bu zaferin, bu savaşın millet tarihimizde, coğrafya tarihimizde ne kadar önemli olduğunu teyit eden, artan bir vurguyla önemi anlamaya konuşulmaya devam ediliyor. Biz de sizlere bu gece bu tarih söyleşileri programında özel yayınımızda Malazgirt’ten sesleniyoruz.
Hatta bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın katılımı ile gerçekleşen Malazgirt Zaferi kutlama törenlerinin yapıldığı alandan hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Aynı zamanda nice zaferleri yaşamayı ve yaşatmayı da niyaz ediyoruz.
Bu gece sadece Malazgirt Zaferi’ni konuşacak değiliz. Malazgirt gökten inen Hüdaynabit bir savaş değil. Evveli var, sonu var, hazırlayan sebepler var. Bu coğrafyanın tarihi var. Bu zaferi kazanan devletin geçmişi var. Malazgirt’in diplomasisi var, lojistiği var, teknolojisi var. Malazgirt’in cephede yaşananları, cephe sonunda yaşanmışlıkları var. Hulasa, aslında Malazgirt’i çok konuşuyoruz ama bizi sonuna kadar sabırla dinlerseniz, ne kadar bilip bilmediğimizi hep birlikte bir de muhasebe yapmış olacağız. Kiminle? Adnan Çevik Hoca ile hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk. İyisiniz inşallah. Teşekkür ederim. Sağ olun. Ve Cihan Piyadeoğlu ile hoş geldiniz.
Sağ olun hocam. İyisiniz inşallah. Şükür, teşekkür ederim. Öncelikle çok teşekkür ediyorum. Yoğun mesainiz arasında ta Muğla’dan, İstanbul’dan kalkıp geldiniz. Malazgirt’in ruhunu, Malazgirt’in heyecanını bizlerle paylaşmak, seyircilerimle aktarmak için nezaket gösteren çok teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ediyoruz. Sevgili seyirciler, şöyle bir soru geldi aklıma.
Aslında Malazgirt’i çok konuşuyoruz ama bir tarihçi olarak sonra 15 gündür Malazgirt’i yeniden okumaya başladığımda şahsen kendi adıma ne kadar az şey bildiğimi veya bilmediğimi fark ettim. Ama bir şeyi çok merak ediyorum ve bu iki değerli hocamızdan öğrenmek istiyorum.
Sultan Alparslan devasa bir ordunun karşısında, çok küçük bir orduyla savaşmak üzere yola çıktığında 42 yaşındaydı. Dereleri, tepeleri, Fırat’ı açtı. Malazgirt’e geldi ve ordugahını kurdu.
Muzaffer ve başarılı bir komutandı ama her zamanki savaştan veya kuşatmadan farklı bir psikoloji içerisinde olduğunu, bir duygu içerisinde olduğunu görüyorum ben okuduğumuz metinlerden. Şimdi sizden şunu istirham ediyorum.
Sultanın Malazgirt meydan muharebesinde 26 Ağustos 1071 Cuma günü, öyle saatlerine doğru psikoloji nasıl, ne hissediyor acaba? Ne dersiniz Andan?
Evet, tabii sultan birkaç gün olmuştu aslında. Hemen 24’ü gibi karşılaştı. İlk Romendiojen ordusunu Malazgirt önlerinde, ordugahında uzaktan izledi. Bilgiler de almıştı ama dediğiniz gibi muharebe alanında, bizzat karşılaştığında öncesiyle biraz psikolojisi alakalı.
Çünkü çok kalabalık bir ordu karşısında, muhtemelen yarısı kadar bir güçle acaba bu var olma yok olma mücadelesinden nasıl çıkacaktı? Sultan endişeliydi ama ümitsiz değildi. Ordusuna güveniyordu, kendi askeri dehasına yeteneklerine güveniyordu ve tabii ki tecrübesine. Ve bence yaptığı hazırlıkların bir kaynağımız şöyle söyler, belki sorunuzun cevabı orada gizli psikolojisini anlamak adına El-Hüseyni’yi de uzaktan Süpan Dağların eteklerinden Malazgirt’te Bizans ordusu ordugahını gözlediğinde ordugahın etrafı hendeklerle, derin hendeklerle çevrilidir ki bu klasik bir Roma ordugah taktiyidir.
Gördüğünde yanındaki kurmaylarına bu kadar kalabalık olmalarına rağmen bir de hendekle mi kendilerini koruyorlar bu kadar kalabalıklıklarına rağmen demek ki korkuyorlar dediğini nakleder bize. Dolayısıyla Sultan bence o mücadelede kendi özgüveniyle psikolojisinin romandiyocene göre çünkü o gelene kadar çok büyük hatalarla gelmişti ama Sultan bir defakto durumla karşılaşmasına rağmen bence psikolojisi muharebeye ilk başladığı andan itibaren sonuna kadar da yerindeydi ve ordusunu iyi sevk ve idare etti ki zaferde ardından.
Evet Cihan bey.
Şimdi Sultan Alparslan Torulbey gibi başarılı bir kümbardan sonra tahta geçmiş biri. 1040 yılında devlet kurulduğunda Abbasid hilafetine bir bağlılık bildiriliyor ve 1055 tarihi itibariyle artık Abbasid başkentine girilmesiyle de birlikte artık İslam coğrafyasının, Sünni İslam coğrafyasının koruyuculuğu görevi de Selçuklulara geçmiş oluyor.
Burada sadece Alparslan’ın başarılı olması Selçuklu Devleti adına bir başarı olmayacaktı veya bir başarısızlık Selçuklu Devleti adına başarısızlık olmayacaktı. 1064 yılında Kafkasya’da başarısız olması sadece Alparslan’ın ve dolayısıyla Selçuklu Devletinin bir başarısı veya başarısızlığı durumuydu. Fakat burada durum tamamen farklıydı çünkü burada başarılı olmak zorundaydı Alparslan çünkü bütün İslam coğrafyası ona bakıyordu.
Bağdat’ta halifenin emriyle hutbeler okunurken bütün İslam coğrafyasında onun başarısı için hutbeler okunurken Sultan Alparslan’ın bütün İslam coğrafyasının koruyuculuğunu kabul etmiş o İslam coğrafyası.
Biraz da Alparslan’ın üzerine bir yük bindirmişti. O yük Alparslan’a daha da büyük bir şevk vermiş olmalı ki daha bir şevkle savaşmış ve İslam coğrafyasını büyük bir dertten beladan kurtarmıştı Malazgirt Savaşı’nı kazanarak. Peki metinleri okuduğumuzda, yürüttüğü diplomatik faaliyetlere baktığımızda askerine ki onlar ilerleyen dakikalarda konuşacağız ama hitabetine baktığımızda savaş anında haline baktığımızda hatta malumunuz o elinden okunu ve yayını hiç bırakmaz.
Ama Malazgirt Savaşı’nda gürzü ve kılıcını ele alıyor. Bunun manası şöyle uzaktan değil yakından savaşmak. Bunun askerine de verdiği bir mesaj var.
Buna baktığımızda, dualarına baktığımızda aslında ciddi bir kaygı, endişe ve vasiyetini yapması, hani ben ölürsem Melikşah’ı velia hatta aynı diyorum ve benzeri vasiyetini yapması, duası, konuşma, savaş anını beklemesi,
etrafa gönderdiğe baktığımızda aslında çok ciddi bir endişe ve gerçekten Allah’a bir çaresizlik ama onun gücüne inanan bir tevekkülle ve ümitle yani kulluk sınırını bilen, gücünü çok iyi yani güçsüzlüğünü de gören.
Ama ilahi güze sunan böyle çok özel bir psikolojisi olduğunu düşünüyorum. Bunu biraz daha uzatabiliriz ama ilerleyen dakikalarda konuşuruz. Yani çok hakikaten onu anlamaya çalışıyorum. Şimdi dün bugün Malazgirt, Ahlat vesaire bu bölgeleri gezerken biraz onu anlamaya çalıştım. Bana göre biraz çok endişesi olan… İyi bir asker zaten endişeli olmalı mevcut şartlarda. Ama yani bu diğer savaşlardan çok daha farklı olduğunu görüyorum ben. Yani hiçbir savaşta Malazgirt’teki psikolojisi gibi… Tabii ki. Çünkü karşınızdaki güç Doğu Roma İmparatoru. Basit bir düşmanla savaşmıyorsunuz ve karşınızdaki güç o döneme kadar toplamış belki en büyük ordulardan bir tanesi. Sizin durumunuz belli. Aslında bakıldığında asker sayısı olarak çok fazla değil, aparslan karşı tarafın gücüne karşılaştırmalı baktığınızda çok fazla bir gücü yok.
Bunu zaten çocukluğumdan itibaren ilk askeri başarısını 13 yaşında kazanmış bir komutandan bahsediyoruz. Askeri taktik uzmanı, babası Çağrı Bey’den bu anlamda çok önemli dersler almış, öğrenmiş askerliği bilen birisi. Coğrafyayı az buçuk biliyor. Nispeten coğrafya Selçukların hakim olduğu ve bildiği coğrafyadan uzak alanı bilmiyor. Bu sebeple karşınızdaki büyük ordu karşısında endişe duymamanız zaten anormal bir durum. Ben Sultan Alparslan’ın duasını okuyunca biraz Kosova şehidi Birinci Murat’ın duası aklıma geldi. Yani o bağlantılar ile de onu biraz daha konuşacağız ama orada hakikaten çok özel bir psikolojik durum var ki bunu tahlih etmek çok zor ama
kanaatimce hem uzmanlar olarak hem de izleyiciler, dinleyiciler, okuyucular olarak o psikolojiyi tahlil edebilir, o cephedeki o ruhu, o kimliği hatta yolculuğu, lojistiği idrak edebilirsek biz Malazgirt’i, Malazgirt ruhunu daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Onun için bunu biraz daha hazırlıksız geldi belki sonra ama ilerleyen dakikalarda konuşuruz değerli hocalarım.
Şimdi müsaadenizle arkadaşlarımız bir vetele, bir kısa film hazırladılar konumuza ilgili. Hep birlikte onu izliyoruz sevgili seyirciler. Küçük Asya diye tabir edilen Anadolu tarihin her döneminde uygarlıkların birbirine karıştığı ve birbirinden meslendiği kadim bir coğrafyaydı. Bu coğrafyayı yurtutmak Türkler için oldukça cazipti.
Malazgirt’e zafer kazanan Oğuzlardan önce, Saka, Hun, Hazar ve Peçenek gibi boylar Anadolu’ya geldi. Ancak Oğuzlara kadar bu parça bölük göçler Anadolu’da dar mevzilerin ve geçici hakimiyetlerin ötesine geçemedi. Uzun zaman Bizans mülkü olan bu topraklar Konstantinopolis’in gözünde asker toplanan ve vergi alınan bir yerdi. Ancak doğudan dalga dalga gelen Türk göçleri Bizans’ın Anadolu’ya bakışını değiştirdi.
Çünkü göçler sürekliydi ve Türkler yetenekli, güçlü askerlerdi. Anadolu’nun doğusunda göçler sürerken, Horasan gazileri Adana ve civarına çeşitli yoğunluklarda seferler düzenliyordu. Bu seferlere 1006 yılında Selçuk Oğulları katıldı. 1018’de Çağrı Bey, 3000 süvariyle geldiği Vangölü çevresini ve Anı’yı fethetti.
1040 yılında yaşanan Dandanakan Savaşı, Bizans hakimiyetindeki Anadolu’nun kaderinde bir dönüm noktası oldu. Bu savaşta gaz nenileri yenen Selçuk Oğulları, Türk Hakanlığı tahtına oturturdu. Selçuklular bu olaydan itibaren Anadolu’ya sistematik seferlere başladı. İlk Selçuklu Hakanı, Doğrul Bey’in iki önemli hedefi battı. İki, İslam dünyasında söz sahibi olmaktı.
İkincisi ise bağımsız hareket eden ve sürülerini beslemek mecburiyetinde olan Türkmenlere istikamet göstermekti. Doğrul Bey Türkmenleri Anadolu’ya gönderirken hem devletin düzenini sağlıyor hem de Bizans’a karşı bir emniyet kuşağı oluşturuyordu. Bu akıllar Anadolu’nun uzun vadeli fetih planlarının üt basamaydı. Bu aşamada Bizans ordusu yıklatılıyordu. İleride yapılacak kapsamlı bir askeri harekat için karakolla hazır oluyordu. Anadolu’nun hali hazırdaki etnik ve dini durumu Türkmen akınlarını kolaylaştırıcı bir niteliğe sahipti. Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan Ermeniler ve Süryaniler, Bizans’ın dini, idari, ekonomik ve askeri baskısı altındaydı. Dini baskıların sebebi doğrudan imparator kaynaklı değildi. İmparatorlar üzerindeki etkin bir nüfuzu olan ortologç padrikleri Süryani ve Ermeni kiliselerine tahammül edemiyordu. Tahammülsüzlük sonuç getirdi ve kiliseler kapatıldı. İmparator Anadolu halkına ağır vergiler getirdi. Ermeniler ve Gürcüler bu bölgede bulunan Müslüman emirliklerle iş birliği yaparak Bizans’a karşı isyan etti. İkinci Basileus Doğu Anadolu’ya bir sefer yaptı. Sefer sonunda bazen silah zoruyla bazen satın alma yoluyla Ermenileri ve Gürcüler’i yeniden Konstantinopoli’ye bağladı. İsyandan vazgeçmeyen Ermeni kabileleri geleneksel gök siyasetine uygun olarak Orta Anadolu’ya tehdit edildi. Tuğrul Bey vefat edince tahta Alparslan geçti. Ancak aralıksız akınlar sürdürüldü. Bizans’ın ağır baskıları altında bulunan Anadolu halkı Türk akınlarına hiçbir ciddi direniş göstermedi. Alparslan Bey Azerbaycan’a geldi. Burada akın yapan beylerin emrindeki askerlerin de katılımı ile ordu güçlendi ve Alparslan nahçı validirdi. Bölge ele geçirildi. Alparslan’ın komutanı Gümüştekin 1066’da Adıyaman önünde Afşin Bey bir sene sonra Malatya önünde bölgede bulundurulan Bizans ordularını mağlub etti. 1068’de Kayseri ve Konya fethedildi. Aynı yıl Afşin Bey Bizans’ın Antakya üstünü tamamen çökertti. Bu sayede Güneydoğu Anadolu’da Bizans vardı son buldu. Anadolu’da bunlar yaşanırken Bizans başkentinde iç çatışmalar, saray entrikaları ve iktidar mücadleleri sürmekteydi.
Bizans İmparatoru 1067 yılında şaibeli bir şekilde ölünce imparatoriçe cesur bir komutan diye tanınan Roman Diogen ile evlendi. Bu evlilik Diogen’i imparator tahtına çıkardı. Diogen ilk iş olarak bitmek dükkanmak bilmeyen Türk akınlarını kökten çözmek için 1068’de hareket etmişti. Yıllar süren bu harekat Malazgir seferi ile son buldu.
Sevgili seyirciler, televizyonu yeni açan veya programımızı yeni denk gelen veya televizyon başına yeni oturanlar için bir kere daha hatırlatalım. Sizlere Malazgirt’ten sesleniyoruz. Bu haftaki tarih söyleşileri programını Malazgirt’ten canlı yayınla sizlere sunuyoruz.
Bildiğiniz gibi Malazgirt seferinin 948. yılını kutluyoruz. Bu yıl münasipetiyle Malazgirt’ten canlı yayında Cihan Pehlibanoğlu ve Adnan Çevik ile Malazgirt seferini ama Malazgirt seferinden öncesini Selçukluları, cepheyi, sonrasını lojisti çok farklı konulara konuşacağız. İlginç güzel bir program olacak diye ümit ediyoruz.
Ve tabi sizlerin katkısı bizim için son derece önemli. Merak ediyorsunuz katkıyı nasıl yapacağız veya nereden yapacağız diye hemen hatırlatalım. Twitter üzerinden TRT2Tarih hashtagi ile bize yazabilirsiniz. Soru sorabilirsiniz, fikirlerinizi paylaşabilirsiniz veya herhangi bir katkıda bulunduğunuz konuyu bize iletebilirsiniz. İlginç güzel bir program olacak diye ümit ediyoruz. Trt2Tarih hashtagi ile bize ulaşabilir ve canlı yayınımıza katkıda bulunabilir. Merak ettiğiniz soruların cevabını hocalarımıza sorabilirsiniz. Evet Adnan Bey arkadaşlarımız kısa güzel bir veterayla pek çok sorunun cevabını vermişler. Ama biz biraz daha açalım. Selçuklular diyoruz.
Tabi Selçuklu tarihini ayrı bir ele almak lazım. Türk tarihinde nerede durur, ne anlam ifade eder bunları da satır aralığında konuşalım. Ama kimdir Selçuklu, bu isim nereden geliyor, bunlar İslam’la buluşması, Anadolu’ya doğru yönelişleri’nin hikayesi nedir? Evet, Hanedan adını veren Selçuk Bey. Selçuk Bey tarih sahnesinde Aral ve Hazargölü’nün kuzeyindeki Oğuz Yabgu Devleti’ne bağlı ve o devletin önce babası Dukak, subayısı ordu komutanlarından biri. Onun ölümünden sonra da bu görevin Selçuk Bey’le devam ettiği anlaşılıyor. Oğuz’un Kınık boyundan gelen bir aileden bahsediyoruz.
Oğuz Yabgu Devleti de Hazarlara bağlı bir devlet olarak orada varlıklarını sürdürüyorlar. 10. yüzyılın sonlarına doğru kesin tarih bilmiyoruz ama… Şimdi Hazar deyince tabi tarih-ceoğraf ilgisi son derece önemli. Hazar’ın bulunduğu bölgeyi veya bu Oğuz Yabgu Devleti’nin Selçuk Bey’in bulunduğu bölgeyi bir kısaca… Şimdi Oğuz Yabgu Devleti bugünkü Hazar denizi ile Aral Gölü’nün kuzeyindeki bölgelerde hakimiyet sürüyorlar. Hazarlarda bugünkü Karadeniz’in kuzeyinde özellikle Hazar’a doğru olan bölgelerde bugünkü İdil Nehri’nin de içine kapsayan bölgede büyük bir Türk İmparatorluğu Hazarlarda. 7. 8. yüzyıldan itibaren o bölgede varlıklarını sürüyorlar. Oğuzlar da bunlara tabi olarak orada varlıklarını sürüyorlar. 10. yüzyılın sonlarına doğru geldiğimizde kaynaklar bize tabi Selçukluların orada mı Müslüman olduklarını, Selçuk Bey’in hanedana veren Selçuk Bey’in orada mı Müslüman olduğunu yoksa mavera ünnehir dediğimiz…
…ve o esnada 10. yüzyılın sonlarında Samaniler adıyla o bölgede hakimiyet süren Fars gökenliği tabi Türk gökenliği olduğuna dair de iddialar var son zamanlarda. Sunni bir İslam hanedanın kültür ortamında mı Müslüman olduğu konusu çok net değil.
Yine kaynaklarda şöyle bir hadise anlatılır Selçuk Bey ile Oğuz yapguluğu arasında vergi memurlarının Oğuz yapgusunun Selçuk Bey’in bulunduğu bölgeden vergi almak için geldiğinde……Müslüman biri kafire vergi vermez diye tepki gösterdiğini böyle erken kayıtlı bir bilgimiz var elimizde. Bunun zamanla bu ve başka konuların gerginliğe sebep olduğu ve Selçuk Bey’in mahiyetiyle birlikte, aşiretiyle birlikte, obasıyla birlikte……Yenikent hemen Aral Gölü’nün Seyhun Nehri’nin tam Aral’a döküldüğü bölgede bulunan Yenikent’ten onun güneyindeki mavera ünnehir adını verdiğimiz Cend bölgesine göçtükleri.
Ve işte tarih sahnesinde Selçuklar adıyla bileceğimiz ve İslam tarihinin biraz önce dediğiniz gibi yani Selçuklar Türk tarihinin hakikaten neresinde duruyor? İslam tarihinin neresinde duruyor? Bu çok önemli. Bunu konuşacağız ilerleyen bir dakika la hocam. Evet işte mavera ünnehir bölgesine girdikten sonra artık İslam kültür ortamının, İslam coğrafyasının bir parçası haline dönüşüyorlar. Ve muhtemelen buradaki İslamlaşma süreci de devam ediyor.
Yani onlar yukarıda tamamen İslamlaştılar değil ama bir şekilde buraya indikten sonra hem aile hem de diğerleri aileye bağlı kınık boyunun mensupları burada İslamlaşarak hikaye buradan başlıyor diyebiliriz.
Cihangir Bey aslında Adnan Bey’in anlattığından da anlıyoruz ki İslam coğrafyasının genel manzarasına baktığımızda o dönemde Selçuk Bey bizzat kendisi Müslüman olduğuna göre taze taze bir yeni bir Müslüman kuvvet, yeni bir dinamizm geliyor. İsterseniz şunu biz izleyicilerimiz zihninde canlanırabilmek için Selçuk Bey Alparslan’ın kaçıncı dedesi?
Selçuk Bey’in Mikail oğlu, Mikail’in oğlu Çağrı Bey, Alparslan’ın babası Çağrı. Yani dördüncü oluyor dört kuşak sonrası. Selçuk Bey, Mikail, Çağrı, Alparslan. Dördüncü dedesi. Çok yakın bir nesil aslında. Bu bağı unutmamamız lazım sevgili seyirciler. Çünkü ilerleyen dakikalarda devasa bir Selçuklu coğrafyasından ve gücünden söz ederken aslında ne kadar kısa sürede bir ilerleme olduğunu bu kuşaklar arası sürecinden anlamak daha mümkün. Evet sizinle devam edelim. Selçukluların hikayesi geldiler. Samanoğlu’ya, oraya bölgesine yerleşler ama çok da huzurlu bir ortam olmadı. Değil tabii ki. Aslında bakıldığında 961 olarak kabul ediyoruz Selçuklu’nun cennet gelişini. Devletin kuruluşu 1049. 79 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Ve bu 79 yıllık süreç gerçekten Selçuklular açısından çok büyük zorluklar taşıyor. Artık ikiye bölünmüş durumdalar. Arslan Yabgun’un idaresinde Muavera Nehri’ye gelenler bir nevi paralı askerlik yapıyorlar Samaniler Devleti için.
Tabii bu çok uzun sürmüyor çünkü 999 yılında Samaniler Devleti ortadan kaldırılıyor. İki, Türk Devleti tarafından ortak bir harekat sonucunda. Kim bunlar? Karahanlılar. Zaten bugünkü Türkistan bölgesinde Muavera Nehri’den biraz daha doğuda kurulan, daha sonra da Muavera Nehri ele geçiren Samanilerin ortadan kaldırılması ile Karahanlılar.
Ve Samanilerin bünyesinden çıkmış 963 tarihi itibariyle ilk defa bir devletçik olarak ortaya çıkmış. Ve özellikle Sebükteg’in iktidara gelmesiyle birlikte de iyice güçlenen Gazneliler Devleti. Şimdi Karahanlılar tabii bir hatırlatmakta fayda var. Bizim tarihimizde ilk Müslüman Türk Devleti olarak. Kabul edilir. Onun farklı görüşleri var ama genel görüş olur.
Genel bir kabul olarak Divanı Lugatı Türkutatku Bilik gibi ünlü kültür eserlerimizin. Pata Betül Hakaik gibi. Ünemli kültür eserlerinin günümüze gelmesini sağlayan önemli bir Türk Devleti. Ve tipik anlamda bakıldığında bir Türk organizasyonu yönetim olarak bakıldığında Türk organizasyonu. Evet. Selçuklar her ne kadar ona benzer bir yapı ile kurulsa da daha sonra merkezi otoriteye geçiş sağlıyor. Tabii Arslan Yabgun’un Mavere Avnihir’e gelmesi işte Cend ayrı bir yönetim Selçuk’un idaresinde. Turul ve Çağrı Beyler dedelerinin yanında Cend’de kalıyorlar. Çünkü Mikail, 900’lerin sonu itibariyle Turul ve Çağrı’nın babası olan Mikail göndermiş olduğu bir savaşta şehit oluyor. Ve dedeleri tarafından büyütülüyorlar. Turul’un doğum tarihi 993 olarak kabul edilir. Hicri tarihi ama 995 olması gerekir bana göre o.
Ağabeyi de Çağrı Bey de ondan üç yaş büyüktür. Bakıldığında henüz çocuk yaştılar Turul ve Çağrı Beyler. Fakat 1009 veya 1007 tarihinde Selçuk’un ölümüyle birlikte bu iki kardeş de dedelerinin korumasından mahrum kaldıkları için Cend’de tutunamıyorlar. Çünkü eski düşmanlara Oğuz Yabgu Devleti’nin herhangi bir baskınına maruz kalma endişeleri var. Onlar da kalkıp amcalarının yanına geliyorlar. Artık onlar da bir mavera nehirli diyebileceğimiz bir düşünce içerisinde Arslan Yabgu amcalarının yanına geliyorlar. Fakat Arslan Yabgu 999 tarihinde Selmaniler Devleti ortadan kalkınca bu sefer Karahanlıların iç taht mücadelelerinde taraf olmaya başlıyor. Ve bundan da önemli ölçüde etkinlik kazanıyor.
Kim bu? Özellikle 1016 tarihinden itibaren mavera nehir bölgesinde faaliyet gösteren Karahanlı Hanedanına mensub Ali Tekin ile işbirliği yapıyor. Ali Tekin ile birlikte Buhara ve çevresini ele geçiriyorlar. Ali Tekin orada doğu ve batı Karahanlılar’dan farklı olarak bir de ayrıca Buhara merkezinde şehir devleti kuruyor. Ve tabi biraz daha genişliyor.
Tabi bu noktada Selçuk’un iki torunu Çar ve Tuğrul’un bu bölgeye gelmesi muhtemelen Ali Tekin’in çok hoşuna gitmiyor. Amcalarının onlara mesafeli bir tavır takınmasına neden oluyor bu. Tuğrul ve Çar beyler de bu sefer doğu Karahanlıların hakimiyet bölgesine gidip orada yaşama gibi bir düşünceleri var. Fakat bunda da başarılı olamıyorlar.
Tuğrul Bey’in esir edildiği Harun tarafından, kendilerine davet eden Karahanlı Hükümdarı tarafından o bölgen isvicap sanıyorum hakimi. Daha doğrusu o olmalı diyoruz. Harun esir ediyor Tuğrul’u. Çar’ı baskınla kardeşini kurtarıyor ve ilk askeri başarısını sağlamış oluyor. Bir şey fark ediyorlar bu baskından sonra iki kardeş. Mavera ünnehir bölgesinde kalmalarının çok da kolay olmadığını olamayacağını fark ediyorlar.
Kendilerine yaşayabilecekleri yeni alanlar aramaya başlıyorlar. Meşhur, Çar’ı Bey’in 2018 olarak en azından benim kabul ettiğim ve genel geniş görüş 1018’dir Anadolu Seferi var. Ve bu Anadolu Seferi’nde özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki küçük yerel Ermeni krallıklarıyla mücadeleler var. Van Gülü havzası biraz daha Naçivan bölgesinde faaliyetlerde bulunuyor ve geri dönüyor. Geri döndükten sonra kardeşine verdiği rapor şu. Bizim bu bölgede tutunmamız mümkün değil çünkü siyasi otoriteler, mavera ünnehir, karanlılar var. Karanlılar var, gazneliler var, Ali Tekin var. Onların orada tutunması mümkün değil ama biz batıya gidersek, bizimle mücadele edebilecek devletler yok.
Fakat bunu gerçekleştiremiyorlar hiçbir zaman. Yine mavera ünnehire mahkum bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Tabi gaznelileri de birkaç cümleyle. Aslında Karahanlıları biz ilk Müslüman Türk Devleti olarak ifade ettik ama siyasi bir organizasyon olarak o dönemde dünyanın sayılı güçlerinden birisi. En güçlü. Çünkü gazneli Mahmut gibi bir liderleri var artık. 998 tarih itibariyle. Yok, Karahanlıları diyorum. Karahanlılar. Karahanlılar da sayılı güçlerinden birisi.
O bölgenin en azından büyük bir gücü. Gaznelil ise zaten dünyanın… O da yani Asya için, Orta Asya için ya da Türkistan dediğimiz bölge için konuşmak lazım. Dünyanın geri kalanı mesela Ortadoğu diye tanımladığımız, Anadolu ya da diğer yani bölgesel güçler bunlar henüz. Türk tarihinin çok önemli unsurları. Karahanlılar belki bunları şöyle de meslektaşımız söylediklerine ilave etmek adına şöyle de diyebiliriz yani bir kere aynı çağdaş üç güçten bahsediyoruz. Önce Karahanlılar, gazneliler ve Oğuzlar onların temsilci olarak Selçuklular. Henüz Selçuklular ortaya çıkmadı. Biz şeyi anlamaya çalışıyoruz Adnan Bey. Selçuklular niye zorlanıyorlar? Evet. Şimdi Maveraun Nehiri bir paylaşım söz konusu. Selçukluların biraz önce söylediğim gibi Maveraun Nehri inmesi, Samanilerin bu bölgeye ilişkin Karahanlı tazikiyle de alakalı.
Yani bu Oğuzlardan askeri destek almak istiyor Karahanlılara karşı. Ama bu destek yine de Selçukluların veya diğer Oğuz topluluklarında yardımına rağmen başarılı olamayacak ve Karahanlılar Maveraun Nehri ele geçirecekler. Daha sonra çözülen Samanilerin içerisinde güneyde Gazne, bugünkü Afganistan’da bulunan Gazne şehri merkezli gazneliler.
Fakat Gaznelilerle Karahanlılar arasında hani anlamak adına dediğiniz için söylüyorum Karahanlılar nasıl bir devlet. Karahanlılar İslam öncesi Türk devlet geleneğini İslamlaşarak devam ettiren, coğrafyası, kültürü, dili, ordusu bütün organizasyonu Türk olan bir devlet iken, Gazneliler Samanilerin içinden çıktığı için Fars devlet geleneğini ve kültürünün temsisi olarak bir Türk hanedan olarak ortaya çıkıyorlar.
Biri hanedan esaslı devlet, biri gulam kökenli dediğimiz asker yani işte çocuk yaşta alınıp köle pazarlarından yetiştirilen Sebük Tekin, Alptekin gibi komutanlar eliyle kurulan bir hanedan bu da. Bir nevi Memlukluların ön organizasyonu gibi. Memluklarla Gazneliler arasında bir ciddi bağ var bu anlamda. Kesinlikle yani iki Türk devleti var gulam kökenli dediğiniz gibi aynen. İlki Gazneliler ikincisi de Memluklular. Bizlerimizi hatırlayacaklar, biz Memluklularla ilgili uzun bir program yaptık geçmiş yıllar. Evet yaptınız güzel bir programdı. Dolayısıyla Karahanlı-Gazneli mücadelesi nere için? Samanilerin mirası için. Nere o miras? Bugünkü Özbekistan ve Türkmenistan toprakları. Kimin elinde ne kalacak? İşte böyle hocam ya Maberağın nehir diyorsunuz orasam diyorsunuz ama birazcık güncelleyelim değil mi? Evet, günlük getirelim. Bugünkü Özbekistan ve Türkmenistan topraklarını konuşuyoruz. Karahanlılar dediğimizde de tabi ki Kırgızistan ve Doğu Türkistan’ı konuşuyoruz. Yani Uygur coğrafyası Kaşgarı, Urumçi’yi konuşuyoruz. Çin içindeki? Evet Çin’in doğu kesimini aslında orası Türkistan tabi ki yani Doğu Türkistan. Buraları konuşuyoruz bütün hikaye buralarda dönüyor. Tabi dünyanın geri kalanında başka hikayeler var. Henüz burada doğan hikaye dünyanın geri kalanına Selçuklularla birlikte mal olacak.
Şunu soracağım niye aslında Çağrı Bey’i biz Anadolu’ya açılan ilk Türk beyi olarak tanımlamak daha doğru. Hep Malazgirtli Anadolu’ya ilk geldiğimiz gibi bir algı var ama bunun çok doğru olmadığını, bunun Çağrı Bey ile başlayan bir tanıma keşif faaliyeti olduğunu görüyoruz. Niye gelemiyorlar?
Niye gelemiyorlar? Çünkü Gazneli topraklarından geçiyorlar, Horasan’dan yani bugünkü İran’ın biraz daha doğusu olarak kabul edilen Türkmenistan’ın güneyi, o Horasan’dan geçiyorlar. Horasan kimin hakimiyetinde? Gaznelilerin hakimiyetinde. Gazneli Mahmud’un kendi ve zaten Karaanlılar var, kendileri var. Herhangi bir şekilde üçüncü bir siyasi anlamda veya asker anlamda güce tahammülü yok. Selçukluların buradan geçmesi, Çağrı Bey’in buradan geçmesi, onun topraklarından izin alarak geçmesi, kaynakların ifadesiyle söyleyelim, çok fazla rahatsız ediyor Gazneli Mahmud’u. Hatta biraz hazırlıksız yakalanıyor Gaznelilerin Horasan Valisi Arslan Cazip. Çağrı Bey’in geçişini geç haber alıyor, takip etmeye çalışıyor fakat başarılı olamıyor. O sırada Hindistan seferinde olan Gazneli Mahmud’dan çok iyi bir azar yiyor bundan dolayı.
Yani sen ne iş yaparsın diyor benim ülkemden elini kolunu sallayarak gidiyor bu insanlar. 3-5 bin kişi geçiyor. Geçip gidiyor ve sen buna engel olamıyorsun. Çağrı Bey dönüşte daha farklı bir taktikle çünkü Arslan Cazip onu bekliyor. Yağmaladığı şeylerle birlikte biraz da tabi kendini tüccar kılığına sokuyor. Ordusunu, askerlerini farklı bölüklere, yüzer kişilik gruplara bölüp tüccar kılığıyla Horasan’dan geçiyor.
Tekrar geri geldiğinde Anadolu’ya geçmek istediğinizde veya Batı’ya geçmek istediğinizde, asker olarak geçtiğinizde veya sadece geçtiğinizde çok büyük anlamda sıkıntı bunu eden Gazneli Mahmud’un siz koyunlarınızla geçmeniz lazım. Sürüleriniz var çünkü. Askeriniz var, daha geniş anlamda aileleriniz var, bütün var. Çünkü Horasan’dan geçtiğinizde bir şekilde o bölgenin gelişik hayatına rahatsızlık vereceksiniz. Gazneli Mahmud’un bunu kabul etmesi veya bunu onaylaması gibi bir şey mümkün olamaz. Bu noktada bakıldığında biraz da hani Gazneli Mahmud’un 1030 tarihinde ölmemesi Selçuklar için büyük bir şans. Onu da kabul etmek lazım. Çünkü 1025’te özellikle Semerkant görüşmesi var, oradan başlamak lazım esasında. Biraz süreci hızlandırmamız lazım yoksa Malazik’te gelebileceğiz, program birbirine gelmez. Semerkant görüşmesini özellikle vurgulamamız lazım.
Ali Tekin’in ortaya çıkması, Arslan Yabgu’nun desteğiyle Ali Tekin’in ortaya çıkması, Karanlılar ve Gazneli rahatsız ediyor. Ve onlar bir görüşme gerçekleşiyor Karanlı Hükümdarı ile Gazneli Hükümdarı. İkisini bertaraf etme hususunda anlaşıyorlar. Hem Arslan Yabgu’yu hem Ali Tekin’i. Fakat Ali Tekin bertaraf edilmiyor Gazneli Mahmud tarafından, Emniyet Sübaba olarak tutuluyor. Fakat Arslan Yabgu davet edildiği bir şölende tutuklanıyor.
Ve Hindistan’a hapse gönderiliyor. Bunu neye neden oluyor? Selçuklu Hanedanında ailenin liderinin değişmesine neden oluyor. Artık ipler Tuğrul ve Çağrı Bey’in eline geçiyor. Ne kadar Musa Yabgu ailenin lideri olsa da artık Tuğrul ve Çağrı Beyler artık Selçuklu ailesinin lideri. Ki bu süreç 1035 tarihinde Selçukluların bir şekilde ilk önce Harizmin günleri var.
Harizmde tutunamayınca artık Gaznelilerden izin almadan 1035 tarihinde Horasan’a gelmeleri. Ve Horasan’da 5 yıllık bir mücadeleleri var. Sultan Mesut’la 1030 yılında Gazneli Mahmud’u öldürmüştür. Yeni hükümdarımız Mesut. Yaklaşık 5 yıl süren mücadelelerin neticesinde de Dandanakan Savaşı gerçekleşiyor. Ve bu Dandanakan Savaşı ile de artık Selçuklular siyasi anlamda yeni bir devlet olarak bu coğrafyada bir etkin güç haline gidiyor. Tabi burada aslında çok ibaretamiz olaylar oluyor. Selçuklular önce geliyorlar ama onlara metbu bir, yani onlara bağlı bir bey olma talebinde bulunuyorlar. Bir iki şehir istiyorlar. Tabi ki. Sonra bu tanınmayınca savaşa giriyorlar. O savaşta Gazneli ordusu yenilince onlara bir heyecame güç veriyor. Aksi ne? Mesela sözümüzü keseyim.
İlk savaştan sonra yeniyorlar fakat ondan sonra müthiş bir pişmanlık duyuyorlar. Biz ne yaptık? Gazneli Mesud’u yendik. Bu bölgenin en büyük devletini yendik. Bizim başımızda daha büyük belalar gelecek. Ne yapalım, ne yapalım tartışmasından özür dilemek. Galip geldikleri için özür dilemeye karar veriyorlar Gaznelilerden. Biz yani ki canımızı kurtarırken savaştık ve galip geldik. Bunun için özür dileriz diyorlar. Bu mealde mesajlar gönderiyorlar Gaznelilere ve bunun neticesinde 1035 tarihinde de bir anlaşma var.
Ve anlaşmalarda Tuğrul Çağrı ve Mursa’ya yönetebilecekleri Nesa, Dihislam ve Ferave şehirleri veriliyor. Aslında ilk muhtariyet 1035 tarihinde Hurasan bölgesinde bu şekilde başlamış oluyor. Ve bu süreçler daha sonradan danakana kadar gidiyor. Tabii izleyicilerimizden sorular geliyor. Ben bu vesileyle bir kere daha hatırlatayım. TRT2 tarih hashtagı ile sevgili seyirciler programınıza katkıda bulunabilir, katılımda bulunabilir. Sorularınızı yönlendirebilirsiniz. Bir izleyicimiz şu soruyu sormuş. Belki bunu ileride sormak daha doğru olurdu ama Selçuklar Müslüman olmasaydı bugün 1071 Malazgir Savaşı’nı kutlayacak mıydık? Böylesine dini ideolojilerle okumak ne kadar sağlıklı diyor. İsterseniz bunu biraz ilerleyen süreçle birlikte cevaplandıralım. Tarihi olgular üzerinden okuma durumundayız herhalde. Olmayan bir şey konuşmuyoruz. Olanı geriye doğru anlamak istiyoruz. Sultan Mesut’un burada ciddi bir stratejik hatası oluyor tabii. Sultan Mesut ve Romanos aslında birbirine çok benziyor. Çok iyi askerler. Orduyu biliyorlar, güçlüler. Başarıları var nispeten. Fakat belli noktalarda çevresindekileri dinlemiyorlar veya yanlış kararlar alıyorlar bol miktarda. Romanos’un İstanbul’dan kalkıp Erzurum’a kadar geldiği süreçle yapmış olduğu hatalar ki Alparslan tarafından bizzat kendisini hatırlatılıyor esir düştükten sonra. Şurada şu hataları yaptım ki bunları yapmaman gerekiyor. Bunlar senin kaybetmene neden oldu. Çağrı Bey’in Anadolu’ya açılışını Osmanlıların Söğüt’te izledikleri stratejiyle çok benzetiyorum. Yani onlar da bir Müslüman beylikler arasında devletle sığırılıp yeni bir Hristiyan coğrafyasına kendilerine bir imkan açmaya çalışıyorlar.
Aslında belki gazneliler o yolu açmış olsalar farklı bir devreyi konuşacaktık bugün. Gazneliler Doğu Devleti. Gelmiyorlar bu tarafa peki. Onlar Hindistan. En batı sınırları Rey, bugünkü Tahran. Ama Tahran’ı Selçuklar başkenti yapmış. Belki bir ilave yapabilir miyim buraya? Şimdi tabii tarihsel süreçler içerisinde devletler durup dururken çıkmazlar ortaya. Onların sosyöekonomik, sosyokultürel dinamikler onları besler. Şimdi biraz Selçuklu devletini doğuran şey aslında göçtür. Tarihin akışını ve tarihi yapan da göçtür. Göçlerle de alakalıdır bu. Bugün de son 10 yıldır muazzam göçlere şahit oluyoruz değil mi? Yani işte Suriye’den, Afganistan’dan, oradan, buradan ve bu belki önümüzdeki günlerde, önümüzdeki 10 yıllarda içinde bulunduğumuz tarihsel süreci de dramatik bir şekilde değiştirecek. Etnik yapıyı değiştiriyor her şey. Evet. Dolayısıyla geriye baktığımızda Selçuklular bu Oğuz göç dalgasının ürettiği bir sonuçtur. Cihan hocamın da söylediği gibi ister istemez, ister gazneliler olsa ister karanlar. Karanlar bulundukları bölgeyle evet onlar da göçebek kitleler barındıran bir devlet değil hiç şüphesiz ama gazneliler tabii daha yerleşik bir kültürü ve değeri temsil ediyorlardı oradan. Büyük bir medeniye aslında.
Tabii hiç şüphesiz yani gazneliler de bütün Hindistan’ın, bugünkü Pakistan’ın, Bangladeş’in, İslamlaşması, Afganistan’ın İslamlaşmasının adıdır aslında. Hani dediniz ya konuşmanın başında bu devletleri nereye konumlandırarak anlamalıyız biz illa tarihçi olmamız gerekmez. Hayatı ve hayatın içerisindeki yerimizi tanımlayabilmek için gazneli devleti. Ne bilmeliyiz yani bildiğimiz şey aslında bu bölgenin İslamlaşmasını, İslam tarihasından, Türk tarihasından baktığımızda bir katkıdır.
Selçuklu Devleti Oğuz göçünün yani 10. yüzyılın ortalarındaki o Kıpçak boy birliğinin dağılmasıyla bir nüfus hareketi söz konusu, otlaktarlığı, mera yokluğu ve bu hareket doğuruyor aslında Selçuklu Devleti’nin. Yine bu hareket Orta Asya, Mavere-un-Nehre ile sınırlı kalmayacak bir dinamiği doğurduğu için biz Anadolu’yu konuşuyoruz, Malazgirt’i konuşuyoruz ve konuşacağız. Ve bu bir şans hocam.
Kesinlikle, biraz önce söylediğimiz Osmanlı’da öyle yani Osmanlı’yı Balkanlara sıçratan da göçtür çünkü Anadolu dolmuştur ve Osmanlı nereye gidecek? Gidecek yer yok, denize dayanmış vaziyette işte Gelibolu Yarımadası’ndan bu sefer önünde bir başka tarihsel ve coğrafya imkanı açılacaktır. Yani aslında Malazgirt’le başlayan süreçtir ki Osmanlı’yı Balkanlara taşıyarak büyütmüştür.
Malazgirt böyle bir perspektif ve derinlikten görülmesi gereken bir tarihsel evredir. Adnan Hoca tabi göç deyince iki göç kolu var. Biri batı üzerinden, biri doğu üzerinden. İlginç olan şu, doğu üzerinden gelen göç Selçuklular da dahil Müslümanlaşmayla neticeleniyor ve etnik kimliğini de muhafaza ediyor ve batıya doğru yol alıyor.
Batı üzerinden gelen Türk göçleri ise onlar da farklı din tercihlerine muhatap olma, benimseme ve etnik kimliği kaybı gibi bir sonuçla. Kesinlikle, kesinlikle çok doğru. Mesela Oğuzların dediğiniz gibi güneye inip Anadolu’ya gelenler işte bizler Türkiye olarak varlığını devam ettiriyor. Ama kuzeyden dediğiniz gibi Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru akanlar, orada da Oğuzlar var, orada da Oğuz boyları var.
Oğuzlar peşenekler, tıpkaklar. Kaybolup gittiler. En azından Bizans ordusuna gelip Alparslan’la savaşıyorlar Alparslan’a karşı. Şimdi tekrar şu 1040’a bir dönelim. 1040 hakikaten tarihin dönüm noktalarından birisi. Ne oluyor 1040’te Cihan Bey?
1040, 1035’de Orasan’a geldik. Artık iki tane önemli savaşımız var. Gaznelilere karşı kazandığımız 1035 ve 1038. 1038 tarihindeki Serah Savaşı’ndan sonra Selçuklular artık o ilk kendilerine verilen topraklardan daha geniş alanlara yayılma çabası içerisine giriyorlar. Bir kere artık bağımsızlık kafalarına girmiş aslında. Yani 1035 tarihinde her ne kadar Gazneli Mesud ile bir anlaşma imzalamış olsalar da 4 ay sonra, sadece 4 ay sonra genişleme faaliyetler içerisine giriyorlar. Ve 1040 sürecinde, 1039 tarihi itibariyle diyelim, Gazneli Mesud’un Selçukluları tamamen Orasan’dan, Ceyhun’un öte tarafını atmak düşüncesiyle, bütün varlığıyla, askeri anlamda söylüyorum varlığıyla harekete geçtiğini görüyoruz ve bir zafer kazanıyor. Telhap Savaşı, ardından Serah Savaşı, Selçukluları Ceyhun’un öte tarafını atma noktasında Gaznelilere büyük güç veriyor. Fakat bu noktada Selçuklar kendi aralarında bir toplantı yapıyorlar. Ne yapalım, kaçalım mı, burada mı kalalım? Ve bu noktada Turul dahil olmak üzere Selçuk Beylerinin çoğu kaçmaktan yana oy bildiriyorlar. Özellikle Mesud’un ulaşamayacağı bölgelere, ya Reyve ötesine gitme veya Balhan Dağları’na, bugün Hazar Denizi’nin güneydoğu uçlarındaki Balhan Dağları’na gidip Mesud’un takipatından kurtulmak gibi bir düşünce ileri sürüyorlar. Karşı çıkan tek kişi var Çağrı Bey. Yenilmesine rağmen. Yenilmesine rağmen. Ki mesela o Talhap Savaşı vardır, çok enteresan.
Özür diliyorum, Uliyabat Savaşı karıştırdım. Uliyabat Savaşı 6.000 kişilik kuvvetle çok büyük sayıda olabilecek, 50.000 kişiden bahsediyor kaynak. O kadar olmasa bile 30.000 kişilik gazdeli kuvvetin karşısına çıkıyor. Herkes şaşkın bu kadar küçük bir kuvvetle bu kadar büyük bir orduya saldırmasının hangi askeri mantığı olabilir? Yeniliyor tabii, geri çekiliyor. 3-5 gün sonra esir alınanlardan öğreniliyor ki Çağrı Bey’in düşüncesi bu savaşta gazdeli ordusunun ne kadar savaşabilir bir ordu olduğunu veya neresinin güçlü neresinin zayıf olduğunu görebilmek. Bunun için savaşa gelmiş. Çünkü düşüncesinde en son artık dandanakan var. Yani dandanakana giden, bağımsızlığa giden o en son mücadeleye bir hazırlık aşaması bu aslında.
Ve neticede bu karar alındıktan sonra daha doğrusu gazdeler karşısında işte bu toplantı yaptıktan sonra Çağrı Bey hayır diyor biz savaşalım zaten yenileceksek savaştıktan kaybettikten sonra kaçarız. Şu an için kaçmamız için hiçbir sebep yok ama bir de diyor kazanırsak bütün bu coğrafyayı kendi elimizde buluruz. Yani artık devlet sahibi oluruz. Çünkü Selçuklular bu bahsetmiş olduğumuz 79 yıllık süreçte çok büyük sıkıntılar çekiyorlar. İnanılmaz bir çile yani. İnanılmaz bir çile yani.
Tabeci cesedi bir gizli yataklarında rahat uyuyamama gibi bir durum. Daha dandanakanla 3-5 ay evvel Tuğrul Bey’in çizmesini ayağından çıkarmadığı, yatarken kalkanını yastık yaptığı şekilde bilgiler var. Çünkü gazdeler onları iyice sıkıştırmış durumda. Sadece dandanakanla birkaç ay evvel gerçekleşen bunlar. Bu noktada siz artık ya hep ya hiç diyorsunuz. Ya var olacağız ya da yok olacağız.
Biraz Selçuklunun kaderi gibi bu. Heplik ve işlik sanki. Ve o noktada da dandanakan savaşına giden bir süreç başlıyor. Aslında dandanakan savaşı bir süreç savaşı. Yani birden iki ordu karşı karşıya gelmiyor. Gazdeler Merve doğru ilerliyorlar. Selçuklular da sağdan soldan en iyi yaptıkları şeyi pusu kurarak onların vurkaç taktiği, onların işte yiyecek imkanlarını yok etmek, su imkanlarını yok ederek
bir şekilde Gazdeler ordusunu iyice yıpratıyorlar ve en son artık dandanakan düzlüğünde Gazdeler ordusu dağılma emareleri gösterdiğinde son saldırıyı gerçekleştiriyorlar ve son darbeyi indiriyorlar. Sayılarla ilgili bir rakam vermek mümkün değil mi? Gazdeler ordusu hakkında tabii çok büyük bir ordu. 50.000’den aşağı olduğunu zannetmiyorum. Beyhakî’nin vermiş olduğu ifade Selçukluların 16.000 kişi olduğu yönünde. Sivare olarak savaşıyor. Bir de üçe bir. Üçe bir gibi ama Gazneli ordusu çok hantal bir ordu. Mesud’un kendi ifadesi biz kendi ağırlıklarımızı korumaktan savaşmaya imkanımız kalmıyor. Çünkü o kadar çok ağırlıklar, mühimmatlar var ki. Savaş sırasında Mesud emir veriyor Mesud. Şuraya yapın ama şu mühimmata zarar gelmesin. Şuraya gidin ama şuna zarar gelmesin. Hep bu endişeler var.
Bir yerde fark ediyor ki artık Selçuklular kendi ağırlıklarını kendilerinden çok uzakta tutuyorlar. Bu taktikle biz de savaşmalıyız. Biraz 1039’dan sonra bu taktikle savaşmaya başlıyor ama yine de fazla mühimmatı var. Evet. 1040’dan da ne kadar ve bir tarih… Yalnız bir şey ben burada vurgulamak istiyorum.
Aslında yaklaşık 70-80 yıllık tarihten söz ederken çok acı ve dramatik bir olgudan da söz ediyoruz. Tabi tarihi Selçuklu üzerinden okuyunca biraz bizimle de bağını dikkate alarak hoşumuza giden bir kahramanlık hikayesi çıkıyor. Ama aslında Karahanlar da bizden, etnik olarak da bizden, din olarak da bizden. Ve onlar bir bölgede cihat ediyorlar, savaşıyorlar, din uğruna savaşıyorlar. Hele Gaznerler, onlar da yine biraz önce ifade ettiniz, Müslümanlar ve Türkler. Hele Hindistan coğrafyasına müslümanlaşıyorlar. Gazner Mahmud efsanevi bir devlet adamı. Ve burada Selçuklular. Birbirimizin savaş hikayesi aslında bu. E tabi birbirimizin bünyesinden çıkmışız hep. Ama belki şöyle de görünebilir bu bir bayrak yarışı bir boyutuyla da. Yani bayrak yarışı ama hazin olan şu. Belki biz bugün okurken bu nokta bakmamız lazım. O bayrak yarışı yerine bayrak birleştirilmesi yapılmış olsaydı nasıl bir sunuç ortaya çıkardı? Tabi hiç şüphesiz ama roller değişecek, tarih akacak. Yeni hükümdeler, yeni devletler gelecek hiç şüphesiz. Ama devletlerin çöküşleri de artık misyonlarını tamamlamalarıyla alakalıdır. Yani o Dandanakan adı Malazgirt olur, adı Mirya Kefelon olur, adı Çanakkale olur, ob olur, bub olur. Tarihi biraz da bunun için okumuyor muyuz? İvret almak için. Evet, kesinlikle. Tam onu söylüyorum. 1040 Selçuklu Devleti kuruldu. Burada ben belki ilerleyen dakikalarda cevap aramak istediğim bir konu var. İyi bir örnek olarak görüyorum. Farklı okumalar var mı? Sadece onunla sınırları görmüyorum.
Tuğrul ve Çağrı Bey’in Türk tarihinin akışının hilafına uyumlu bir ittifak sergilediği kardeşlik olarak. Kesinlikle öyle. Ve bu ittifakın Selçuklu’yu doğurduğu, yani eğer Tuğrul ve Çağrı Bey’in o iki kardeşin birlikteli dayanışması birbirine itimadı olmasa, kendilerinden önceki veya sonrakiler gibi bir taht kavgasına veya hükümranlık kavgasına girmiş olsalar… Türk tarihinde nadir böyle kardeşler. Genelde rakiptir kardeşler.
Başka var mı? Kültügil ile Bilge Kaan var. Onlar da öyle. Onlar da sırt sırta vermiş ve hükmettikleri toprakları paylaşarak ve zor anlarda da sırt sırta vererek hükmeden iki kardeş… Belki bizim bugün biraz Tuğrul ve Çağrı Bey’in tarihini biraz da bu gözle okumamızda fayda var. O kesinlikle okumamız gereken. İyi düşünüyorum. Şimdi Cihan Hoca, Adnan Hoca, benim merak ettiğim hususlardan birisi bu. Madazelik’e doğru geliyoruz. Biraz daha hızlanmamız lazım ama Anadolu coğrafyası nasıl bir gelecek takip ediyor 1040’ten sonra? 1045 tarihi itibariyle zaten Selçuklular devletlerini kurduğunda Türkmen göçebeli unsurlara dayanarak kurulmuş bir devlet. Yani aslında kendi içerisinde bir nasıl diyeyim boy konfederasyonu gibi biraz benzetme oldu ama çok farklı boylar bu savaşın kazanılması
veya Selçuklu devletinin bağımsızlığını kazanması noktasında önemli faaliyetlerde bulunmuş. Tabii devlet kurulduğunda İran’da yerleşik bir Müslüman nüfus var. Esri o yerleşik Müslüman nüfusu atamayacaksınız oradan. Atmanız mümkün değil. Selçuklular kurulduğu için de merkezli İran olduğu için, Horasan merkezliği kurulduğu için Maveraü Nehir bölgesinden daha kuzey bölgesinden çok yoğun şekilde Türkmen İran coğrafyasına akılıyor.
Bu sefer göç dalgası herhalde Selçuk başarısına daha bir yoğunluk ve ivme kazanıyor. Bunlar gelen insanlar hayvancılıkta geçiniyorlar. Hayvanlarıyla birlikte gelmişler. Otlak ihtiyaçları var. Bol miktarda otlak bulamıyorlar. Sıkışıyorlar. Özellikle Turulbey’in hakimiyet bölgesinde. Turulbey diyor ki onlara dağ batıya gidin. İşte Rey, Hemedan, Cibal bölgesine gönderiliyor.
O bölgedeki makim İbrahim İnal Turulbey’in anne bir kardeşi, baba tarafından amca oğlu. O bölgeye hakimler bir süre sonra orası da dolmaya başlıyor. İbrahim İnal onlara diyor ki Azerbaycan’a gidin, Ira’a gidin, Anadolu’ya gidin. Bir süre sonra ben sizin peşinizden geleceğim. Bu aslında biraz da bu yoğun şekilde Türkmen akıcılığının, akışkanlığının diyelim belki Anadolu’ya gelme zorunluluğu, batıya doğru gelme zorunluluğundan kaynaklanıyor.
Anadolu’ya geldiğinizde ne yapıyorsunuz? Bizans var. Hristiyan bir devlet. Onlarla bir kere cihat edebilme şansınız var doğrudan. Savaşın meşru sebepleri var. Var. Şimdi iki Müslüman devlet karanlarla doğrudan gidip Selçuklar savaşamaz. Bunun için bir şey gerekiyor. Fetva gerekiyor. Fetva nedir nasıl denir? Sebeb gerekiyor daha doğrusu. Ama Bizans için böyle bir şey yok.
Yoğun şekilde Anadolu’ya geliyorlar ve Anadolu’da 1045 tarihinden itibaren, 1045’li tarihlerden sonra diyelim Anadolu’da artık Selçukluların yoğun şekilde faaliyetleri başlıyor. Özellikle Doğu Anadolu bölgesinde. Nedir bunlar? İşte şehirleri gidip ele geçiriyorlar, yağmalıyorlar, giriş ediyorlar. Nereler mesela? Doğu Anadolu’nun tamamı. Özellikle Erzurum’dan başlıyor mesela. Kafkaslardan giriyorlar. Özellikle Selçukluların Anadolu’ya giriş noktası Kafkaslar üzerindendir.
Yani Kars üzerinden Erzurum’a iniyorlar. Oradan Anadolu’ya doğru yayılıyorlar. Irak’ta büyük sıkıntılar patlak veriyor. Bu şeylerin yoğun şekilde Türkmenlerin… Konya’ya ne zaman ulaşıyorlar mesela? Konya’ya farklı zamanlarda gelmişler. İlk var sahile. 1056’larda geliyorlar. Geliyorlar evet. 1056. Çok erken. 1071’e daha çok var. Tahir seri, Malatya tabi buralar. Yani şöyle belki ilaveten şunları da söyleyebiliriz. Şimdi 1018 tarihinden bahsettik ya. Kiş-Ferikat’ı deriz. Ve biz Anadolu’nun Türkleşmesini, İslamlaşmasını 1018 ile başlatırız aslında. Fakat evreler var. 1018’den 1040’a kadar Akın Evresi diye tanımlarız. Burada düzensiz Türkmen kitleleri, İran’da, Maveraun Nehiri’de kendine yurt, otlak, mera bulamayan… Türkmen kitleleri kendilerine yurt arıyorlar.
Oğuz kitleleri. Azerbaycan üzerine yığılıyorlar ve bunlar her baharla birlikte Anadolu’ya akınlar yapıyorlar. Kah yağma için, kah gaza cihat için. Fakat Bizans güçlü garnizonlarından çıkan ordularla bunların buraya yerleşmesini engelliyor. Baharın bitiminde de akın üstleri diyebileceğimiz Azerbaycan’a. Bu süreç mesela Azerbaycan’ın Türkleşmesini sağlıyor. Daha Selçuklular Anadolu’ya doğrudan yönelmeden önce Azerbaycan.
Ve Azerbaycan sanki Anadolu’ya ile Türkiye’den Orta Asya arasında bir oluk gibi… Akın Türkmen kitlelerini Anadolu’ya yönlendiren bir coğrafi, konum işlevi görüyor. Dolayısıyla 1040’da ne oluyor peki? 1040’da artık bu kendine yurt, otlak, toprak, mera arayanlar devletleşiyorlar. Yani o Karahanlı gazineli sıkıştırmasından çıkıyorlar ve onları da tabiiyetlerini alarak……bir büyük devlet olarak ortaya çıkıyorlar. Peki bundan sonra nasıl bir sehir takip ediyor Anadolu ile ilişki? Bu Türkmen kitlelerinin işte burada Tuğrul denen bir deha çıkıyor. Tuğrul müthiş bir vizyoner, hükümdar gerçekten. Bilmiyorum katınlarım mı? Kesinlikle öyle. Hocam yani bir batı stratejisi, bir de doğu stratejisi için. Sizin de dediğiniz gibi bir kere çok olgun bir ağabey var. Öyle iktidar hırsıyla yanıp tutuşmayan, gerektiğinde sultanlı, hükümdarlığı, hakanlığı……kardeşine bırakmayı bilen o doğuya, Türkistan’a hükmetmek üzere karar kılıyorlar. Tuğrul ise İran’a yerleşiyor. Selçukluların tarihine baktığımızda hep bir batıya gidiş söz konusu. Oğuzlara önderlik yapan bir hanedan hep bir batıya gidiş. Peki İran nasıl? Biraz önce söylendi. İran Müslüman bir coğrafya, yerleşik bir coğrafya. Ama Oğuz Selçuklu devletini doğuranlar göçeve kitleler.
Türkler de, Hakan, hükümdar aynı zamanda tebasının, boydaşının, soydaşının babasıdır. Onu ye, giydirecek, doyuracak, az milletini çök edecek, aç milletini tok edecek, açık milletini giyinik edecek. Abidelerde Kültekin’in söylediği gibi bu Osmanlı sultanları için de böyledir, Selçuklu sultanları için de böyledir.
Bu Türkmen kitlelerine hayvanları için yurt bulmalı, toprak bulmalı ama aynı zamanda da hüküm kurduğu İran coğrafyasındaki yeni tebasını da rahatsız etmemeli. Onlara da layıkıyla hükümdarlık yapmalı. Bunu nasıl yapabilir? İşte burada Tuğrul’un büyük devlet adamlığı vizyonu karşımıza çıkıyor. Bu kitleleri Anadolu’ya yönlendirirken çünkü Anadolu coğrafya olarak bu Oğuz kitlelerinin yerleşmesi için son derece uygun. Şimdi içinde bulunduğumuz bölgede öyle yüksek yaylaları var, otlakları, bol otlakları var ama karşısında da bir Bizans gücü ve direnişi var. Onları 1040’tan itibaren yönlendiriyor. Zaman zaman engelle karşılaştıklarında da hanedandan şehzadeler İbrahim İnal Örneği’nde olduğu gibi Selçuklu ordusuyla gidip müdahale ediyor ve Bizans engelini ortadan kaldırıyor. Hatta Tuğrul bizzat kendisi Anadolu’ya giriyor. Bu Malazgirt önlerine şimdi program yaptığımız Malazgirt kalesini kuşatıyor. O alamıyor ama yeğeni Alparslan’a nasip olacak burayı almak, gerisi seneye gelmek için gidiyor ama başka başarılar nasip oluyor, o olmuyor. 1040’tan 1071’e kadar ki evre ikinci evredir. Artık Selçuklu Sultanlarının Sekve idaresinde Anadolu’ya akın evresidir. Fakat hala yerleşemiyoruz çünkü Bizans ayakta.
İşte Malazgirt 1018’den başlayıp 1071’e kadar ki akın sürecinde direncin kırıldığı tarihin adıdır. Şimdi burada hocam Anadolu’nun tarihini konuşurken iki hususun altını sizmekte fayda var diye düşünüyorum. Onu sormak istiyorum size daha doğrusu.
Yerleşemiyor derken sıfır yerleşmeme değil, sanki 1071’den sonra bir toplu yerleşme başlaması değil. Bir yerleşme evresi var. Mesela Ahlat. Ahlat’tan geldik bugün. Ahlat’a çok önce yerleşildi. Tabi Ahlat’a gitmeyen pek çok şey eksik. Yerleşmeler var ama 1071’den sonra daha sistematik bir yerleşme var. Artık yurt tutma safhası başlıyor aşama aşama.
Ama bir şeyi daha dikkate almamızda fayda var diye düşünüyorum. O da mesela ben Ahlat’ta Abdurrahman Gazi’nin türbesini ziyaret ettim. 641’de Hazreti Ömer döneminde geliyor. Bu bölgede Malatya, Kayseri, Urfa, bu coğrafyanın bir Müslümanlarla tanışma ve Müslüman hakimiyetine girme süresi var. Bunu da bir iki cümleyle zikredebilir miyiz?
Yani Selçuklu başarısının Anadolu’da Müslüman Türk başarısının alt yapısına bir de Müslümanların Hazreti Ömer’den başlayan, Emevi’yle Rabbas’a devam eden Müslümanların da fetih siyasetinin, iskan siyasetinin de bir rolü var mı yok mu? Var kesinlikle. Çok yerinde bir müdahale yaptınız. Çünkü biz zannediyoruz ki konuştuğumuz tarihle şimdiki sınırlarımız aynı zannediyoruz.
Aslında biz Anadolu dediğimizde Güneydoğu Anadolu’yu, o Elcezir’e dediğimiz, işte Bilad-i Şam dediğimiz bir başka tarihsel tanımın içerisine giriyor. Bugünkü Güneydoğu Anadolu topraklarımız dediğiniz gibi Hazreti Ömer döneminde fethedilmiş, islamlaştırılmış topraklar. Nereden başlayarak? İşte Antakya sınırından başlayıp bugünkü Güneydoğu Anadolu Toroslar dediğimiz o yayı çizip şöyle haritada Zaros dağına kadar indiğimizde
biraz önce söylediğiniz Malatya, Harput, Elazığ, işte Antep buralar Suhur bölgeleri. İyaz bin Ganam komutasında, İyaz bin Ganam komutasında Suriye ordugahından çıkan Hazreti Ömer’in hilafeti dönemindeki İslam ordusu aşama aşama Ahlat’a kadar, hatta Erzurum’a kadar bu coğrafyayı 640’larda islamlaştırıyor. Güneydoğu Anadolu için bu geçerli. Yani Ahlat o dönemde, Diyarbakır, Umfa, Mardin…
Anadolu denince kuzey, güney, doğu, batı ayırmıyoruz. Biz Anadolu kültür birliğinden yanayız. Bu vesileye rahmet Alık Dursun da burada rahmetlenelim. Evet, rahmetlenelim. Evet hocam. Onun için o sınırlamayı da ben biraz çok kullanmamaktan yanayım Şahesem. Buyurun. Evet. Tabii şimdi Biladir Rum diyoruz ya biz. Tarihçi olduğumuz için tarihsel tanımlamalarda kullandığımızda Biladir Rum dediğimizde bugünkü Güneydoğu Anadolu topraklarını içermiyor. Orası Hz. Ömer döneminde islamlaşan coğrafyalar. Türkler Anadolu’ya girmeye başladığında, Selçuklular Anadolu’ya girmeye başladıklarında bu bölgeler zaten İslam hanedanları elinde. Abbasi merkezi otoritesi, bu dediğiniz rahşit halifelerden sonra tabii Suriye’nin fethi, Irak’ın, İran’ın fethi, Türklerin de islamlaşması bu fetihlerle oluyor zaten. Yani Arap İslam orduları Maveraun nehre geldikleri için Türkler Müslüman oluyorlar bir anlamda.
Abbasilerde ciddi bir Türk varlığı var Müslümanlar. Ordular da kesinlikle. Dolayısıyla fakat 10. yüzyıla geldiğimizde İslam sanki hamle gücünü kaybetmiş. Din olarak değil hiç şüphesiz ama Müslümanlar hamle gücünü kaybetmiş. Taze bir güce ihtiyaç var. İşte Türklerin İslamlaşması o İslam’ın, İslam dünyasının taze güç ihtiyacını karşılıyor.
Ve bu da Türkler eliyle, Selçuklu Türkleri eliyle başlanıyor buna. O Abbasi merkezi otoritesinin zayıflamasıyla hanedan esaslı yapıların çıkması, merkezi otoritenin çökmesi, Bizans’ın tekrar canlanması ve Anadolu’da Doğu’ya kadar sınırlarını tekrar güçlendirmesi arefesidir tam Selçukluların Müslüman olması, Anadolu kapılarını zorlaması.
Malazgirt Zaferi deyince biz sadece cepheyi konuşacak değiliz. Diplomasiyi konuşacağız, lojistiği konuşacağız, teknolojiyi konuşacağız, istihbaratı konuşacağız, psikolojiyi konuşacağız. Cepheyi tabi olarak ele alacağız ama cephe sonrasını konuşacağız, cephe gerisini konuşacağız ve Sultan Alparslan’ı, Selçuklu kültür ve medeniyetini zamanımızın elbiyeti ölçüde konuşmaya gayret edeceğiz.
Kiminle Cihan Piyadeoğlu ve Adnan Çevik hocalarla canlı yende sizlerle birlikteyiz. Değerli meslektaşlarım, gelen bir iki soruyu ben sizlerle paylaşayım. Programın akışı içerisinde bunları da yeri geldiğinde soruya da atıp da bulunarak cevaplandırsak seyircilerimizin emeğine katkıda bulunmuş oluruz. Değerli seyircilerimiz TRT2 Tarih hashtagını kullanarak bize bazı sorular göndermişler. Bunlardan bir tanesini biraz önce strategist mahallasını kullanan izleyicimiz sormuş, hatırlatalım. Selçuklar Müslüman olmasaydı bugün 1071 Madazgi Savaşını kutlayacak mıydık? Tarihi böylesine dini ideolojiler okumak ne kadar sağlıklı? Bu iki boyutu olan bir soru, tarih nasıl okunmalı sorusunu da beraberine getiriyor. Olcan Ersoyz isimli izleyicimiz bir soru yönlendirmiş. Bu da Malazgirt Savaşı ile ilgili, bunları da unutmayalım diye hatırlatıyorum. Savaş esnasında Bizans ordusundan sultanın tarafına geçen boylar veya kitliler var mıydı? Varsa kimlerdi? Teşekkürler, iyi yener. Özellikle bu Uzlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Türk boyları toplar diye savaşa, Selçuklu Orsa geçtiler ve savaşın gidişatını değiştirler diyor. Ne kadar doğru değil. Bunu da biraz duygusallıktan öte konuşmakta fayda var diye düşünüyoruz. Son derece değerli buldum ben bu izleyicimizin de sorusunu. Yine bir başka soru, Türk akıllarının gerçekleştiği coğrafyalarda hangi halklar bulunmaktaydı? Dinler, yaşayışları neydi? Türk yarışımından sonra o dönemin Anadolu halklarına ne oldu? Şu anda neredeler diye bir soru sormuş. Bunların bir kısmını aslında cevapladık. Yani 1070-1040-1071’e kadar olan kısmını en azından cevapladık. Bundan sonraki kısmına da devam ederiz. Evet şimdi Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’in birlikteliği, bunu hakikaten vurgulamakta fayda var. Sadece tarihte yaşanmış bir olgu değil. Bugün aynı evin içinde veya aynı organizasyonun içinde veya aynı ülkede çok iyi analiz edilmesi ve birlikteliğin doğurduğu faydaların değerli olumsuzlar önemli bir örnek diye düşünüyoruz. Bu ikili ilişki nasıl devam etti 1040’tan sonra? Siz biraz vurguladınız ama Adnan Hoca, biri oradan biri buradan. Hiç aralarında çatışma olmuyor. Tuğrul Bey daha önce İmparator, Devletler hepsi. Çağrı Bey demiyor mu? Ya dur bir arkadaş ne oldu falan. Evet demiyor. Tabi aslında hükümdar yapılan kurultayda Tuğrul Bey belirleniyor ama ona rağmen Çağrı Bey yaşça büyük olması, orduya da komuta etmesi. Bize Çağrı yaşça büyük değil mi? Ağabey.
Ağabey tabi ağabey ama bunlar Türk tarihinde çok az çok yüzde yüz iyi anlaşan ağabey kardeşler. Sonuna kadar kardeşine her konuda destek verdiği gibi Tuğrul da ona hiç saygısızlık etmiyor. Hatta yanılmıyorsam kaynağını şimdi hatırlayamıyorum ama Cihan Hocam Nişabur’un kuşatmasında herhalde kuşatma uzuyor değil mi uzuyor ve Çağrı Bey orduya komuta eden o kuşatmaya o yürütüyor. Sinirleniyor ve artık son bir hücumla şehri düşürmek istiyor. Fakat Tuğrul Bey de kuracağı kurmasının hayalini kurduğu devletin başkenti olarak Nişabur’u düşündüğü için teslim olsun istiyor şehir. Ve tartışıyorlar şöyle hatırlıyorum ben kaynağını şimdi hatırlayamayacağım ama otağa sinirle bir hışımla giriyor Çağrı Bey ve artık yeter son şehri düşürecek hücum emrini vereceğim dediğinde
Tuğrul belindeki kamasını çıkarıyor eğer bu emri verirsen ben de kendimi öldürürüm diyor. Yani o kurulacak devletin kızıyor Çağrı Bey de otağı terk ediyor. Yani yine de kardeşine uyuyor bu anlamda. Şöyle tabi Çağrı Bey bulunduğu yerde kendi adına para bastırıyor, hutbe okutuyor yani aslında denk bir süreç söz konusu.
O Türkistan dediğimiz Karahanlı ve Gaznelilere karşı Selçukların kurulduğu doğduğu coğrafyada hüküm sürmeye devam ediyor. Tuğrul Bey ise İran’a, İran’da reyi başkenti yaparak İran’da hüküm sürdüğü için o artık hedefi batıya doğru taşıyor. 1055’te Bağdat’a biliyorsunuz belki ileride konuşacak mıyız bilmiyorum çünkü…
Çok hızlı geçelim hocam çünkü bir izleyicimiz diyor ki namık açık göz. Zaman bitti Türklerin kendi aralarındaki savaşları geçip Bizans ile savaştığı Malazgirt’e gelemedik. Adnan Bey’e sorun Malazgirt Savaşı’nın ön hazırlığı nasıl yapılmıştır diyor. Namık Bey üniversitemden bir profesörü, bir yat profesörü sanıyorum. Evet ben de çalışmaların ilgili okuduğum bir hoca. Nabi’nin hayriyesi de vardı. Hızlıca lütfen şu süreci o zaman hocanın da… Ben birkaç cümle söyleyeyim belki Cihan Hocam da ilave edecektir mutlaka. Yani evet Tuğrul ve Çağrı devlet kuruluyor. 1040 öncesi dedik 1018-1040-1041 arasında burada batı siyaseti çok önemli. Türkmenler Oğuz kitleleri Anadolu’ya yönlendirilirken Bizans direnişi ile karşılaştıkça şehzadeler veya Bizans Selçuklu Sultanları Anadolu’ya girerek onların bu bölgeye yerleşmesini sağlıyorlar. Diğer yandan da bu yeni kurulan devletin İslam toplumu karşısında bir meşruiyetini de sağlaması lazım. Bu tabi şunu da sormayı gerektiriyor. Selçuklu Devleti’nin doğduğu dönemde İslam dünyasının genel durumu neydi acaba? Hocam çok kısa. Evet ikiye bölünmüştü bir tarafta Mısır’dan Suriye’ye kadar uzanan hatta Irak’a kadar uzanan Şii Fatımi Devleti vardı. Diğer tarafta da bütün enerjisini kaybetmiş Bağdat’a sıkışmış bir Abbasi hilafeti vardı. Selçukluların tarih sahnesine çıkması ve İran üzerinden merkezi İslam dünyasına kadar gelişleri
Şia’nın tam zirveye çıktığı siyaseten anında Selçuklular eliyle tekrar Sünniliğin egemen olması ve Mısır’a kadar gerileterek Selahaddin’le birlikte de Fatımilerin ortadan kaldırılması ile yani Selçukluların İslam tarihindeki, Türk tarihindeki yeri sadece Malazgirtli Anadolu’nun İslamlaşması ile ilgili değildir. Bugünkü İslam dünyasının sosyokültürel yapısıyla da doğrudan alakalıdır. Sonra zaten bir Selçuklu değerlendirmesi alacağım ikinizden. Evet yani Tuğrul’un vefatından sonra Alparslan tahta çıkar ve amcasının bıraktığı yerden batı siyasetini tıpkı Türkmenleri yine Anadolu’ya yönlendirmek, amcasının bıraktığı Suriye harekatını da devam ettirmek üzere kaldığı yerden devam eder ve Malazgirt’e gelişimiz de tam bu politika çerçevesinde
Sultan Alparslan’ın Mısır seferi münasebetiyle Halep ve geldiğinde Malazgirt hikayemiz başladı. Evet. Bu ara ile ilgili kısa bir katkıda bulmak ister misiniz? Bu Çağrı ve Tuğrul ilişkisinden ben biraz da bahsedeyim. Ama bu namık hocanın uyarısını dikkat et. Çağrı’nın Tuğrul’a katkısı bir anlamda da şudur. Tuğrul Bey hiçbir zaman doğu sınırlarını düşünmek zorunda kalmamıştır.
Yani Karahanlı’lardan, Gaznelilerden gelebilecek herhangi bir tehlikeden endişe duymamıştır. Dolayısıyla sadece batıyı hedeflemiştir ve hızlı bir şekilde batıya doğru ilerlemiştir. Çünkü doğudan gelen yani Karahanlı ve Gaznelilerden gelen tehlikeleri bertaraf eden Çağrı Bey’dir. Bu anlamda da Çağrı Bey’in o hızlı yani 1040’da devlet kurulup 1048-1049’da Pasinler’de Hasan Kale’de doğru ismiyle söyleyelim.
Bizans’ı yenen Selçuklular, 1055’te Bağda’da ele geçiren Selçuklular, biraz da Çağrı Bey’in desteğiyle mümkün olabilmiştir. Yani buralar ele geçirmiş olması. Sanırım başka şeylerin devam ederiz. Evet şimdi Malazgirt’te geliyoruz ama ben izleyicilerimizi hatırlatmak istiyorum. Malazgirt’ten yaptığımız bu canlı yayında TRT2 Tarih Eşleki’yle bize sorularınızı sorabilirsiniz.
Mehmet Eren Gür bir soru sormuş değerli hocalarım. Bunu program içerisinde cevaplandırsanız memnun oluruz. Malazgirt Savaşı’ndaki asker mevcut hakkında farklı rivayetler var hangisine inanalım. Buna zaten geleceğiz. Bekir Bakkal’ın bir sorusu var pardon. Affedersiniz ama Bekir Bakkal Bey’e teşekkür ederiz diyor ki TRT2’de günün önemine binaen güzel program var, izlemeye değer diyor.
Teşekkür ederiz. Zülal isimli bir okuyucumuz ben hocamı izlemeye geldim diyor. Bakalım. Evet böyle devam edip gidiyor. Sorular geldikçe Oğulcan Ersöz’ü söyledik. Sorular geldikçe paylaşmaya devam edeceğiz sevgili seyirciler. Malazgirt şimdi Malazgirt’e iki durumda karşı karşıyız. Tabii ben bu arada yine size ve arkadaşları hatırlatmak isterim. Savaşın safasına geldiğimizde savaşın nasıl ceran ettiğine dair arkadaşlarımız bir de kısa film veteri hazırlamışlar onu da izleyeceğiz ama ondan önce biraz diplomasiyi konuşalım. Logistik konuşalım ve bir genel değerlendirme yapalım bizans hakikaten biraz önce Adnan Hoca siz de söylediniz. İslam dünyasının parçalanmışlığını fırsat bilerek Müslümanlar önündeki o geri çekilmişliğini acısını çıkarmaya çalışan ve coğrafyasını genişleten devasa bir günç. Roma demek daha doğru buna. Tabii doğru. Roma İmparatorluğu var diğer tarafta Selçuklu. Şimdi Cihan Hoca üç beş dakika ile Roma’yı Malazgirt’e getiren, Roman diyoceni Malazgirt’e getiren unsur husus ve Bizans’ın Roma’nın iç durumunu üç beş cümleyle bize bir hatırlatın. Aslında Bizans’ın durumu da çok iyi değil. Orada da çok yoğun bir şekilde karmaşa var.
Özellikle 1067 tarihinde imparator öldükten sonra bir naive dönemi var. Evdokya eşi naibelik görevine üstleniyor. Fakat bakıyor ki naibelik ki bu iş olacak gibi değil. Çocuklar da küçük. Bir Romanoz Teo Yenes var o sırada.
Büyük ün kazanmış. Özellikle Balkanlardaki peçeneklerle yapmış olduğu mücadelelerden dolayı önemli ün kazanmış birisi ve misyan etmiş ve misyan sonrasında hapsedilmiş biri. Bir şekilde onun bir kurtarıcı olabileceği düşüncesiyle Evdokya onunla evleniyor ve bir ocak 1068 tarihi itibariyle Romanoz Teo Yenes Bizans İmparatorluğu. Bizans tahtına oturuyor.
Peki Roman’ın Roman Dözen tahta oturduğunda Roman’ın en büyük düşmanı kim görünür? Balkanlarda peçenek tehlikesi uz ve peçenek tehlikesi hala devam ediyor aslında bakıldığında ve Anadolu’da zaten yoğun şekilde Selçuklu faaliyetleri var. Balkanlarda zaten başarı kazanmış olan Romanos’un doğrudan hedefi bu sefer Anadolu oluyor. Yani Anadolu’da bir şekilde bir de çok yoğun bir muhalefetle karşılaştığı için bir şekilde kendini ispat etme zorunlu olayı hissediyor. Bunu da yapabileceği en kolay veya en başarı bunu yaparsan başarı kabul edilir ve kendi tahtımı sağlamlaştırırım düşüncesiyle. Tahta çıkar çıkmaz ilk gerçekleştirmiş olduğu sefer Anadolu’ya. Anadolu’ya sefere çıktığında çok büyük bir ordu yine sefere çıkıyor fakat demin de söylediğim üzere çok yoğun bir muhalefetle karşılaşmış tahta çıkması hususunda. Özellikle Dukas ailesi, önceki hükümdarın ailesi Dukas, tek hükümdarlığın kendi ailelerinden, hanedanından başka bir hanedana geçime endişesi içerisinde olduğu için çok yoğun bir muhalefet gösteriyor. Onun neticesinde de aslında biraz da Romanos’un ayağını kaydınma çalışmaları var. Romanos 1068’de Anadolu’ya geldiğinde düşüncesi Türkleri bir şekilde Anadolu’dan atmak fakat bunun mümkün olamayacağını anlıyor. Çünkü Membiç’e kadar iniyor, Membiç şehrini ele geçiriyor. Geri dönüş yolculuğu sırasında öğreniyor ki Türkler Afşin idaresindeki Türkler, Emir Dağı yakınlandı ama Orion şehrini ele geçirmiş. Yani kendisi Membiç bugünkü Kuzey Suriye’de ama Türkler gitmiş Emir Dağı bölgesini ele geçirmiş durumdalar. Bir şeyin farkında artık yani Türkleri doğrudan yani karşısında bir güç olarak göremiyor. Yani bir şekilde Türkler savaşmak için karşısına çıksa belki mağlup edecek ama Türkler zaten seyyar şekilde hareket edebilen topluluklar,
eden topluluklar bunu kendiler için bir taktik olarak benimsemişler. Akıncı mantığı ve bunda da büyük başarı sağlıyorlar. Neden toplu olarak bir ordunun karşısına çıkıp kendilerini mağlup ettirme durumuna, pozisyonlaştırdıklarını? Ve bu noktada imparator geri dönmek zorunda kalıyor ve geri döndüğünde de muzaffer bir komutan edasıyla İstanbul’a girdiği,
özellikle en büyük muhaliflerinden biri olan Pselnos’un ifadesi, büyük bir muzaffer bir komutan edasıyla girdi ama diyor hiçbir başarısı yoktu, getirisi yoktu, kazancı yoktu, herhangi bir şekilde de diyor köle bir dahi getirememişti diyor. Yani bu başarı falan değil. 1068-69’da tekrar aynı sefere çıkıyor. Bunda da doğru dürüst bir şey yok, başarı yok.
Ve en sonunda 70’te çıkma düşüncesi engelleniyor. 71’de artık Malazgirt’te sonuçlanacak o büyük seferine bütün Bizans’ın bütün her şeyiyle, organizasyon anlamında, askeri anlamda, ekonomik anlamında bütün varlığını bir araya getirerek 1071 tarihinde Anadolu’ya tekrar bir sefer yapma düşüncesi var.
Burada da artık Anadolu’yla sınırlı değil düşüncesi. Anadolu’dan Türkler attıktan sonra İran’a gidip İran’ı ele geçirmek, Türkleri Ceyhun’un öte tarafına atmak, kışı İran’da geçirdikten sonra dönüşte Irak, Suriye’yi ele geçirip artık tam manasıyla bir hükümdar olarak İstanbul’da. Aslında 1. Dünya Savaşı’nda öncesinde veya sonrasında şu Türkler’i Anadolu’da atalım fikrinin fikir babası Roman Diyoce.
O bunu 1071’de yapmak istiyor. Şimdi Sultan Alparslan’ın kısaca konuşalım. Roman Diyoce’n yola çıkıyor, Malazgirt’e geliyor. Bu arada Sultan Alparslan ne yapıyor? Evet, Sultan Alparslan da Mısır seferine çıkmış vaziyette, Halep’te, Suriye’de. Çünkü Mısır’da Fatimi Devleti’nde ciddi bir siyasi kriz var.
Bu siyasi krizden vezir Nasrud Devle bin Hamdan iktidarını kaybedince Alparslan’ın Selçukların Suriye’ye doğru, Doğu Akdeniz’e doğru inmek istediklerini bildiği için ona Mısır’a doğru gelmesini,
geldiğinde kendisine teslim edeceğini söylüyor. Biraz önce söylediğim o Tuğrul Bey’in batı stratejisi bağlamında Alparslan’da 1071 ve 70 yılında Mısır seferine çıkıyor. Diyari Bekr adını verdiğimiz, işte İran’dan yola çıkıyor rey, ordu Diyari Bekr bölgesi, Yukarı Dicle, bugünkü Yukarı Dicle havzasının o dönemdeki adı Diyari Bekr’dir. Bugünkü Diyari Bekr, Amit, Mardin, Hasankeyf şehirlerin içine alan bir bölge. O bölge üzerinden Urfa önlerine geliyor, Urfa’yı kuşatıyor. Fakat Urfa kuşatması hiç de onun beklediği gibi neticelenmiyor. Bir aydan fazla bir süre olmasına rağmen, şimdi detayı anlatmak istemiyorum çok, seyircilerimizi de sıkmamak bir an önce Malazgirt’le ilgili detaya gelmek için. Oradan Halep’e doğru hareket ediyor. Burada ilginç bir kayıt var. 19 Ocak yanılmıyorsam Fırat’ı geçiyor Sultan. Yanında Halep Kadısı Nasrud Devle Hamda’nın Alparslan’a Mısır’a davet için mektubunu gönderdiği kadı yanında Ebu Cafer.
Ebu Cafer Fırat’tan geçince, bu arada Sultan’ın canı da Urfa gecikmesi sebebiyle sıkkın diyor ki Sultan’ım bu nehri köle harici. İlk Türk hükümdarı sensin buna şükret. Geçen diyor. Geçen, bu nehri geçen Fırat Nehrini. Geçen dediğinde Alparslan şükrediyor. Hatta çok hoşuna gidiyor bu söz.
Yanındaki kurmaylarını çağırıp kadıya bir daha tekrar et. Bunu dediği rivayet edilir. Ardından Mirdasi’lerin egemenliğinde olan bu arada bazı merkez otostresi dağılınca çeşitli beylikler var bölgede. Diyarbakır bölgesinde Mervaniler, Musul civarında Ukaililer, bu Urfa’dan, Harran’dan Halep’e doğru da Kuzey Suriye’de Mirdasi’ler adında. Bunlar ikili politikalar gözeten ve kah Selçuklu’nun yanında kah aleyhinde davranan. Buranın kuşatmasına girişiyor. Bu kuşatma da uzuyor. Nisan bir rivayete göre 26 Nisan’da neticeleniyor, itaat ediyor Halep’te Selçuklu Sultan’ına.
İşte Romendiojen’in hazırlıklarını tamamlayıp 13 Mart’ta İstanbul’dan çıkıyor ve Sivas istikameti, Sakarya Sivas üzerinden Erzurum’a doğru gidecek. Şimdi burada iki elçilik eyeti var. Biri daha başında, Sultan Suriye’deyken ondan Membici geri iade etme karşılığı Bizans, Erciş ve Malazgirt istiyor.
Çünkü Alparslan Suriye seferine çıkarken amcası Tuğrul’un alamadığı, şu an içinde bulunduğumuz Malazgirt’i fethediyor. Burayı da İslam sancağıyla sancaklandırıp. Burası geçiş noktası. Gürtelge sateljik bir meclis. Kesinlikle. Fakat Türk akınlarında, Anadolu’ya yapılan Türk akınlarının, özellikle de Selçuklu akınlarının asıl harekat üstü Ahlat.
Malazgirt, Ahlat’ın da güvenliğini ya da riskini artıran bir konumda stratejik olarak. Biz siz de sanıyorum o yolu takip ettiniz. Ahlat üzerinden geldik buraya. Bulanık, Buş üzerinden gelmedik. Kuş uçusu 45 kilometre, araçla 50-52 kilometre güzergahtan geldik. Dolayısıyla Malazgirt, böyle stratejik önemli bir yer.
Burayı alarak Alparslan, Ahlat’ın da aslında Anadolu’ya harekat üstü olarak kullandığı Ahlat’ın da güvenliğini sağlamış oluyor. Ve amcası Tuğrul’un da ruhunu şad ediyor, muazzez ediyor diyelim biz. Bizan seyirçisi Erciş ve Malazgirt’in iadesini istiyor. Çünkü yine Erciş de aynı süreçte fethedilmişti. Selçuklu topraklarına dahil edilmişti.
Bunun, Sultan’ın nasıl bir cevap verdiğini bilmiyoruz ama sonraki harekata baktığımızda olumsuz cevap verdiği açık hiç şüphesiz. Tabii casusları aracılığıyla Bizans imparatorunun bir harekat içerisinde oldu ve bu harekatın da daha önceki,
biraz önce Cihan’ın anlattığı 68-69 harekatı gibi sadece Anadolu’daki Türkmen kitlelerini kovalayarak değil daha büyük ve doğrudan İran’ı kendi başkentini kendi topraklarına hedef aldığını anlayınca Sultan harekatı yarım kesiyor. Bunun da aslında epey geç farkına varıyor yalnız değil mi yani o harekatlardan alması? Aslında geç vardı söylenebilir mi emin değilim çünkü daha başında Sivas’a geldiğinde o da bir taraftan da tabii Halep önlerine kadar gelmiş oradan da bir netice almak istiyor. Biraz uzamasının sebebi o ama Sivas’tan da Erzurum’a kadar gideceğine dair bir şey yok Romendiojen’in hatırlarsanız belki konuşacağız.
Orada da kendi kurmayları arasında bir şey var yani burada kalıp bir savunma savaşı mı yapalım yoksa Türklerin yoğun olduğu bölgeye doğru daha da ilerleyelim mi? Bu Erzurum’da da gündeme gelecek ve yanındaki genç generallerin biraz bu kadar büyük bir gücü toplaması tabii biraz önce Cihan anlattı. Romendiojen tahta çıktı ama Bizans’ta bir sivil bürokrasi hizip var bir de askeri hizip bürokrasi var.
Tabir caizse bu adamcağız kendini kabul ettirmek için bir zafere ama büyük bir zafere ihtiyacı var. Kendini imparator olarak bütün her iki hizbede bütün Bizans’a kabul ettirebilmesi için bir zafere. O dönemde kimin üzerinde büyük bir zafer sizi gerçek imparator yapar? Türklere karşı çünkü Bizans’ın karşısındaki en büyük risk ister Balkanlar olsun ister Doğu Türkler. Sultan haberi aldı hızlıca.
Evet şimdi bu hızlıca konusu biraz tartışmalı kaynaklarımız iki görüş var birisi hızlıca hatta o kadar hızlı ki Fırat’tan geri dönerken ağırlıklarını hayvanlarını kaybettiğini söylüyor. Diyarbek üzerinden yine geldiği istikamet üzerinden Ahlat’a gelip bu arada Romendiojen’de Sivas’tan Erzurum’a Erzurum’dan güneye Alparslan’ın aldığı Malazgirt’i alarak asıl hedef tabii Anadolu’dan çıkmadan biraz önce söylenen hedefe ulaşabilmesi için Romendiojen’in Ahlat’ı alması lazım öncelikle Ahlat’a doğru iniyor. Benim görüşüme göre Sultan Diyarbek geldiği güzergah üzerinden değil ya Van Gölü’nün güneyinden ya da Musul üzerinden Ho’ya geliyor
İran’a. Oradan Nizam-ül Mülki emirler vererek çünkü ordusunun bir kısmını terhis ediyor. Bizans’ın da büyük bir orduyla geldiğini öğrendiği için kendi de oradan ordusunu tahkim etmek istiyor. Ben burada keseyim istersen. Buraya kadar iki ordunun karşı karşıya gelmesinin hemen öncesi. Şimdi Malazgirt’e yaklaştık. Arkadaşlarımız bir vetere hazırlamışlar. Malazgirt Savaşı ile ilgili hem de bir nefes almakla aldırmak istiyorlar. O vetereyi izleyelim sevgili seyirciler. Sonra savaşı, orduyu, lojistliği konuşmaya devam edeceğiz. TRT2 ekranlarında tarih söyleşirleri programında Malazgirt’te canlı yenide hatırlatıyoruz tekrar. Hashtag’imiz TRT2Tarih. Sorularınızı bekliyoruz efendim. Şimdi sıra kısa filmimizde Malazgirt Savaşı ile ilgili. Bir milletin doğuşunun yeniden varoluşunun adıydı Malazgirt. Anadolu’nun kapıları ardına kadar Türkler açıldı. Malazgirt Savaşı ile Türkler yeni bir ülke kurdu. Bir cuma sabahı yola çıktı cengaberler. Kılıçlar kanından çıktı Allahu Ekber nidalarıyla. Anadolu Türkiye vatan olsun denerek cenge yürüttü. Malazgirt ovası böyle bir kahramanla daha önce hiç şahit olmamıştı. Selçuklular ise gün geçtikçe büyüyor, hem kendilerini hem de oğullara yurt arayışlarına devam ediyordu. Bizanslılar doğudan gelen Selçuklu tehlikesini bertaraf etmek istiyordu. Tarih 26 Ağustos 1071’i gösterirken Selçuklular ve Bizanslıları karşı karşıya getirdi. Selçuklu ordusu 30.000, Bizans ordusu ise en az 200.000 kişiydi.
Hilal taktiğini kullanan Selçuklular kendilerinden yaklaşık 7 kat büyük Bizans ordusunu yenilgiyi battı. Bizans İmparatoru Ryojen savaşı kaybetti ve esir düştü. Savaşın kazanılmasıyla Sultan Alparslan’ın ağzından size öyle bir toprak bırakıyorum ki iri lebet Türk kurdu olarak kalacak sözleri döküyordu. Kazanılan bu zafer İslam tarihinde önemli bir dönüm kasıtı.
Yüzyıllardır ayakta olan Doğu Roma’nın kayda değer bir kısmı Selçuklular haliyle istanmıştırıldı. Bu zaferin uzak sonuçlarından biri İslam coğrafyasının en önemli devletlerinden Osmanlı’nın gururunu soktu. Selçuklulardan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne tıpkı Sultan Alparslan’ın dediği gibi Anadolu Türk yurdu oldu.
Riyamete kadar da Türk yurdu olarak kalacak. Sevgili seyirciler, Malazgirt’ten canlı yayında Tarih Söylesileri programında 948 yılında Malazgirt’in zaferini konuşmaya devam ediyoruz. Tabii buradaki hava iklimine, rüzgara baktığımız zaman yavaş yavaş savaşı başka bir iklimde hissetmeye çalışıyoruz. Biz biraz öngörülen zamandan daha hızlı toparlama durumundayız programı hocam. Ordular Malazgirt’in önlerine yaklaştılar. Burada iki soru var, onları da ben size aktarayım gelen hemen. Hasan Uzun Malazgirt’te İslam adına verdiğimiz bu anlam, Türkmen askeri heterodoks veya az bir ölçüde İslamiken ne kadar doğrudur? Türkmen askeri cihat için orada değildi, İslam’ı bilmeyen Gari Suni Unsur neden cihat etsin diyor herhalde gayrimüslim Türklerden mi söz ediyor? Selçuklu ordusu, Müslüman ordusu. Tabii herhalde bu Bizans ordusundaki şeyleri… Evet o da abartılacak bir şey değil, isterseniz hemen ona cevap verelim bir soru vardı. Bir de Mesut Çetintaş’ın bir sorusu var, Malazgirt Savaşı olduğunda Bizans hakimiyetinin Anadolu nüfusu ne kadardı, Sultanı Afbastan’ın arkasına aldığı Türk nüfusu ne kadardı diye bunu sormuş. Sadia Güney o dönemde kaynaklarda Bizans mı Doğu Roma mı vardı? Doğu Roma. Doğu Roma diye geçiyor, biz de öyle biliyoruz. Bizans zaten sonradan 15-16. yüzyıldan sonra verilen bir isim. Evet sorular geliyor ama şimdilik bunlarla iktifa edelim. Şöyle diyebiliriz, orduların isterseniz sayılarıyla başlayalım hemen. Bizans tarihinin Doğu Roma en büyük ordusunu topluyor, mütecanist bir ordu değil bu.
Burada askerler var, çeşitli birlikler var, Franklar var, Normanlar var, Almanlar var, Peçenekler, Uzlar vesait. Peki bunların Türk birliklerinin sayısına kadar ya da Bizans ordusu şimdi rivayetler muhtelip. Yani 100 binden başlayıp 600 bine kadar giden rakamlar var. Hiç şüphesiz bu 600 binler, 300 binler, 500 binler dikkate alınacak rakamlar değil.
Yani Bizans ordusunun muharip güç olarak benim tahminim 30-40 bin civarında, 20 binde bu İstanbul’dan çıkıp Malazgirt’e kadar, gelene kadar katılan ihtiyat birlikleriyle 60-70 bin maksimum, 60-70 bin civarında olduğunu. Ama büyük bir lojistikle geldiğini biliyoruz, askeri teçhisatla geldiğini biliyoruz. Bu konuda hem Bizans kaynakları hem İslam kaynakları ittifak halindeler. Askeri malzemeleri taşıyan 3000 arabadan bahsediliyor. Sadece bir mancını, 8 kirişli bir mancını 100 hayvanın taşıdığından bahsediliyor. Yani hakikaten muazzam büyüklükte bir orda. 5000 manda, 400 arabayı 5000 mandanın taşıdığı. Yani bu rakamlar biraz abartılıyor hiç şüphesiz ama yani bunun onda biri bile doğru olsa, 500’ü bile doğru olsa muazzam. Tabii bir orduyla birlikte o ordunun yağışlısı ve yeme içmesi için muazzam da bir hayvan sürüleri vesait var. Yani biz muhtemelen bilmiyorum Cihan katılacak mı ama işte 60-70 bin civarında maksimum. Yani onu zaten hani John Alder’ın makalesi de söylüyor. Evet, olması. Peki Selçuklu ordusu ne kadar? Tabii iki orda arasındaki temel fark bu ordunun biraz böyle derleme toplama ama bu şeyi hafifletmiyor tabii. Karşınızdaki ordu bir Doğu Roma ordusu. Yani bir imparatorluk ordusu. Öyle sıradan bir devletin ordusundan bahsetmiyoruz. Yani buradan şöyle anlamasın, Malazgirt Muharebesi’nde Alparslan’ın askeri dehasını, yeteneğini, o mücahitlerin verdiği mücadeleyi hafifletmesin. Bu hiç şüphesiz. Selçuklu ordusu ne kadar? Selçuklu ordusunun da işte 12-15 bin civarında gulam dediğimiz profesyonel işi sultanla savaş tecrübesi yoğun. Bir o kadar da maksimum bir o kadar da ihtiyat gücü ile 20 ila 30 bin civarında. Yani yarı yarıya bir şey söz konusu. Oranlar daha fazla olmalı hocam. 3-1 gibi belki. Yani dediğim gibi rivayetler fakat. Senin kanaatin ne bu konuda Cihan hocam?
Bizans ordusunun Erzurum’a gelen Bizans ordusuyla Malazgirt Muharebesi’ye giren ordu aynı değil. Erzurum’a geldikten sonra ordunun bir kısmını Kars’a gönderiyor Malazgirt. Evet 20 bin kişilik bir kuvveti. Kuvveti Kars’a gönderiyor. Oradan ekstra da bazı şeyler getirilmesi için işte o çevreden. Bir kısmını asıl hedefimiz olan Ahlat’a gönderiyor. Ki bu en seçkin birlikler olarak Bizans kaynağında geçiyor.
Bu da Selçuklu ordusunun veya Ahlat Selçuklu üstünün doğrudan ele geçirilmesi düşünüldüğünde en az 20 binden aşağı olmaması gerekiyor. 60-70 bin ordunun 20 sonrası 20 binde burada gittiğinde aşağı yukarı 20-25 bin 30 bin kişilik bir kuvvet var Romanos’un yanında. Romanos aslında düşüncesi Ahlat’a gitmek ama bu arada hemen Bizans tarafından Selçuk tarafından yeni ele geçirilmiş olan
ve küçük bir garnizon tarafından savunulmakta olan Malazgirt’i iki günlük veya bir günlük kısa bir sürede kuşatıp alma düşüncesi ve doğrudan yine daha evvel gönderilmiş olan Ahlat kuvvetlerine katılmak. Onun düşüncesi en azından bu. Fakat düşünemediği şey kendi planlarının aslında Selçuklar tarafından Alparslan’ın bu kadar erken gelebilme gibi bir düşünce içerisinde değil. Çünkü kendisine söylenen şey şu, casusları tarafından Alparslan doğuya doğru gitmekte. İran’a kaçtı dediği gibi. İç İran’a kaçıyor. Alparslan’ın düşüncesi aslında doğudan gidip asker toplamak ki bu doğu çok da fazla doğu yapmak istemiyor. Kaçıyor endişesi yaratmak gibi düşünceye neden olur diye. Dolayısıyla en fazla Ho’ya git diye söyleniyor. İbn-i Lesir’in söylediği bilgidir bu. Ho’ya kadar gidip oradan Vezir-i Nizam-ül Mürk ve eşit seferi hatunu Hemedan’a gönderip oradan yardımcı kuvvetler talep ediyor. Onlar üzerinden kuvvetler. Tabınızda siz 60.000 ve üzeri gibi. 60.000-80.000 civarı. 60.000-80.000 arası bir askerden söyleniyor. Selçuklu ordusu ne kadar? Çünkü Alparslan ordunun yarısını. 50.000’i geçeceğini tahmin etmiyorum ben. Yani 20-30.000 civarında. 50.000-40.000 aslında. En ideali 40.000’dir.
Çünkü bazı askeri tariçi arkadaşlarımızla konuşuyoruz. 100.000 kişilik bir orduyu bir yerden alıp bir yere götürmeniz o kadar kolay bir şey değil. Yok şey diyorum, Selçuklu ordusunu diyorum. Selçuklu ordusu. Ama Selçuklu ordusunun avantajı şu. Dün akşam Muharrem Hoca’nın ifade ettiği bir şey var. Biraz da şeylere takılmamak lazım. Sayılara takılmamak lazım. Çünkü sevk ve idare burada biraz ön plana çıkıyor. Yok önce bir şu Sayılar konusunda bir fikir edinelim. Yoksa biraz önce Adnan Hoca sözü nette.
Bir tarafta bir dağınıklık var, bir tarafta bir ideal birlikteliği var. Tabii birbirine bağlı ve iyi komuta edilen ve seyyar olarak çok hızlı şekilde hareket edebilen bir Selçuklu ordusu var. Ama 50.000’i geçtiğini pek zannetmiyorum. İhtiyat kuvvetleriyle bir de. Bu 50.000 kişinin doğrudan savaşa girdiğini de ben düşünmüyorum. Farklı bölgelere çekinmiş durumdalar. Çünkü Bizans kaynaklarının vermiş olduğu bazı bilgiler var.
Romanos savaşma kararı aldığı zaman Selçuklular bazı ordu içerisinde bulunan bazı gayrı savaş diyelim unsurları uzaklaştırdığı şeklinde. Yaşlı unsurlar mesela ter hissediyor. Ter hissediyor. O haricinde bir de mesela savaşma durumu olmayan veya kendisini yavaşlatabilecek mesela Selçuklu ordusunda piyade unsurunun bulunduğuna dair ben hiçbir şeye rastlamadım.
Tamamen atlı süvari. Yani tabi 15.000 süvari 15.000’de atı olan bunların yedek atları olan diğer birliklerle yani 25-30.000 civarında en çok hani 50.000 rakamı bilmiyorum olabilir mi? Abartılı bir rakam gibi duruyor.
Kaynakları konuşturursak mesela işte 4.000 Sıplimül Cevzi, Garsunliğme’den Naklen, 4.000 Hassa Birliği’nden Gulam Birliği’nden bahsediyor. Yani işte 15-20.000 civarında maksimum 30.000 civarında kaldı ki savaşın taktik boyutu aşamalarına da baktığımızda eğer sultan denk bir güçle görseydi kendini herhalde farklı bir taktikte uygulayabilirdi.
Belki bir göğüs göğüse meydan muharebesini ama yaptığı strateji pusu taktiği, burkaç taktiğine falan baktığımızda yine de yani o biraz önce söylenen Bizans ordusunun parçalanmasına rağmen hem Erzurum’dan hemen hareket eder etmez hem muhtemelen Buldan tarafında tekrar bu önce Russell’ın arkasından Tarkaniyates’in gönderilmelerine falan baktığımızda da yine de Malazgirt’te ordugâhta.
Muhtemelen 30-40.000 civarında bir Bizans gücü var görülüyor. Tabi bu iki ordu arasındaki temel fark birisi piyade ağırlıklı bir ordu.
Bu ordusunun geleneksel karakteristik özelliği piyade olması, düzenli böyle bölükler şeklinde ve bir sicam içerisinde muharebe etmesi ve alanını koruyarak hamle hamle gitmesi, Selçuklu ordusunun üstünlüğü ise kıvrak atlarla, hızlı atlarla, okçu birliklerle hareketli süvari bir ordu olması. Bu iki ordu arasındaki temel nitelik farkı bu.
Şimdi kaynaklara baktığımızda, burda seni değerlendirmenize baktığımızda, Sultan Alparslan’ın iki ordu karşı karşıya geldiğinde bile yürüttüğü diplomatik faalite baktığımızda aslında ve Sultan Alparslan’ın duasına, dini motivasyona, moral güce baktığımızda orantısız bir güç, iki gücü karşı karşıya oldu.
Yani 1’e 3 hatta daha fazla açık ara oldu, oran olarak konuşacak en azından. Bir tarafta en az 3, bir tarafta en fazla 1 var. Bu oran daha ters orantıcı artılamış. Doğru mu bu tabuk eski? Yani yarı yarı. Şu oranları bir belirleyelim istiyorum. Böyle olmasa, biliyorsunuz Hala Savaş Meydanı’nda bir barış arayışı var Sultan Alparslan’ın. Son gün zaten. Ciddi bir çekincisi var. Kesinlikle. Vasiyetini yapıyor. Evet evet.
Aslında başından beri çünkü Sultan Alparslan’ın doğrudan Anadolu’ya ilişkin, Anadolu’nun fethine ilişkin Bizans’ı doğrudan hedef alacak bir politikası da yoktu. Onu o hala aklında Halep kuşatması kaldı, Suriye kaldı, Mısır kaldı. Dolayısıyla burada sonunu da tam öngöremeyeceği bir muharebeye girmek istemiyor. Sonuna kadar diplomasiyi kullanıyor. Sonuna kadar. Ama bu diplomasiyi kullanırken bir taraftan da bunu stratejik olarak kullandığında göz ardı etmemeliyiz.
Hocam şöyle ilginç bir olay var. Halep’ten geri döndüğü zaman komutanlarından bir tanesini, Aytegin’i, mirdasilerin emiri, Halep emiri onları görevlendiriyor. Mısır seferini devam edin diyor. Fakat Aytegin’i savaş alanında görüyorsunuz daha sonra. Demek ki ciddileşince iş onu geri çağırıyor. O tabii bölgeyi tanıyan iyi savaşçı komutanlardan. Asker ihtiyacı var. Sağdan solda mümkün olabildiğince fazla savaş.
Ama diplomasiyi sonuna kadar yürütüyor. Yani onu da göz ardı etmemek lazım. Yani hani romandiyojen razı olsa bir anlaşma yolu bulup ayrılacaklar. Ama o kendinden çok emin. Meşhur bir konuşma var Cihan. O konuşmayı aktarabilir misin? Savaşın son günü aslında. Elçiler gidiyor ya. Bu elçilerle ilgili konuşmayı bir aktarmanı icat edeceğim. Bunu İbn-i Ezrak anlatır. İbn-i Ezrak son Alparis’ten elçilik heyetini gönderiyor. Elçilik heyetinde giden iki emir Savteg’in var. Bir de Abbas halifesinin Alparis’ten göndermiş olduğu bir mahleban var. Yani Abbas halifesinin elçisini elçi olarak gönderiyor. Orada söylenen şey şu. Hani biz barış yapmak istiyoruz. İstiyorsanız bu barış Alparis’ten isteği Abbas halifesinin üzerinden gerçekleşsin. Aracılık Abbas halifesi yapsın. Ki daha evvelki bir meselede Romanos’un bir barış teklifi var. O Abbas halifesini aracı olarak tayin etmek istiyor. Alparis’ten bu sefer tersini yapıyor.
Diyaloğa geçebilir miyiz? Tabii. Çünkü şöyle hava şartlarından dolayı süreyi biz biraz öne çıktık. Alparis’ten yıldırım harekatı gibi bizim de yıldırım bir savaş anlatımı yapmamız gerekiyor. Teklif gelince Romanos’un söylediği şey şu. Söyleyeceği şey şu. Kesinlikle olmaz. Eğer bir barış yapılacaksa bu rey de gerçekleşecektir. Rey de barış zaten Selçuk’un başkası. Meşhur sorusu var ya. Rey mi daha güzel? Isfahan mı? Ondan sonra sorusu şu. Hemedan mı daha güzel? Isfahan mı daha güzeldir?
İşte İbn-i Maliban’ın cevabı Isfahan daha güzel. O zaman diyor bizim atlarımız Hemedan’da kışlar. Biz Isfahan’da kışlarız. Gelen cevap çok manidaldir. Atlarınız Hemedan’da kışlayabilir ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem diyor. Evet. Bunu da Sevtekin’in söylediği söylenir yani. İki tarafın da aslında birbirine karşı bir burada şey var. Üstten bakışı var aslında. Elçi de iyi bir elçi. Elçi çok iyi bir elçiymiş. Diploması bu kadar. Diploması anlamında. Ama tabii bu barış görüşmeleri bir yere varmıyor.
Aslında Bizans kaynakları Romanos’un karşı tarafa elçi gönderdiğini söylüyor. Fakat yanındakiler kafasına girerek Alparslan’ın zayıf olduğu fikrini ona aşılıyorlar. Zayıf olduğu için barış istediği şeklinde onun aklını çeliyorlar. Ve bir anda kendi elçileri karşı tarafa gitmiş ve geri dönmemişken bu tarafta savaş hazırlıkları ve savaş davaları çalmaya başlıyor. Ve şaşkınlığa neden oluyor bu. Şimdi dönüyoruz tekrar Alparslan ordusuna. Çarşamba günü geliyor değil mi cepheye? Savaşın yapıldığı yer neresi? Şimdi hocamla konuda anlaşamıyoruz. Çok kısar. Şimdi şu anki sit alanı Malazgirt’in güneydoğusu. Bana göre Malazgirt’in güneybatısı. Bugünkü dereboğaz olarak bilinen, halk arasından dereboğaz olarak bilinen yer. Size göre? Bana göre güneydoğusu çünkü sultan Süpan dağının kuzeybatı eteklerinde ordugahını kuruyor. Ve kurduğu yerden de Malazgirt’teki Bizans ordugahını gözlüyor ve bütün taktiğini de ona göre geliştiriyor. Peki bu ihtilafı ne çözer? Hocam arkeolojik kazı tabi. O zaman ben size buradan bir müjde vereyim. Bugün Kültür Turizm Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy, Bakan Yardımcımız Nadile Alparslan, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürümüz Gökhan Yargı ile birlikte bu konuyu müzelerle. Ahlat’a Bakanlığı, Kültür Turizm Bakanlığı çok büyük bir kaynak ayırdı ve ayırıyor kazıları. Bundan sonra çok daha hızlı gidecek. Malazgirt Meydan Savaşı’nın yapılan alanlarla ilgili de arkeolojik kazı yapılması gündeme geldi. Bakanlığımız Kültür Turizm Bakanlığı hakikaten bu kazılara ve bölgen hikayesine çok büyük bir şekilde katkıda bulunacak. Şimdi dönüyoruz savaş alanına.
Malum, kısaca özetlim ben çünkü süremiz kızardı. Siz teydiniz sonra sizden sonuç değerlendirmesini alacağım. Halifenin teklifi var diyor ki savaşa cuma günü girin bütün Müslümanlar sizin için dua etsin. Halifenin gönderdiği bir hutbe var hutbelerde okunuyor.
Hepiniz Allah için savaşan Alparzlan için dua edin ve onun galip gelmesi, İslam oğlularının galip gelmesi diye. Alparzlan’ın o meşhur duası var. Ey Allah’ım vekilim sensin. Eğer ben senin dinle samimiyetle bağlıysam ve hizmet edeceksen bana ve orduma zafer nasip et. Eğer zerrece hilafın varsa bizi kahret.
Kosova duası andıran bir dua var ve tabii o meşhur konuşması. Atının kuyruğunu eliyle bağlaması, okunu yayınlatıp kızış ve gürzü ile sahaya inmesi. Diğer tarafta Roman Diyojen ordusunda yine aynı şekilde dini ayinler ve şeylere kapışma. Savaş taktikleri. Evet.
Savaş taktiği, Sultan Alparzlan bu sayı dengesizliği sebebiyle taktik ağırlıklı bir savaş stratejisyon görüyor. Buna göre de vadinin yani bahsettiğimiz Malazgirt’ten baktığımızda, sırtımızı Malazgirt’e verdiğimizde, Güneydoğu istikametinde Süphan’dan baktığımızda da karşımızda Malazgirt var. O iki ova da, Malazgirt ovası dediğimiz ova da tabii düz bir ova değil, yer yer yarlar olan, engebelik alanlar olan bir bölge burası. Buraya ordusunu üçe bölüyor, merkezde kendisi bulunuyor. Sağ ve sol kanatlardaki birliklerin bazı kısımlarını bir gün önceden pusuya yatırıyor bu araziye. Zira göğüs göğüse doğrudan bir müdahale, bir muharebe kabul ettiğinde sayılar denk olmadığı için bu ciddi bir risk barındırıyor. Dolayısıyla pusu taktiğini kullanarak o klasik Turan taktiği dediğimiz hilal şeklinde orduyu konuşlandıran sahte ricat,
sanki savaşıyormuşçasına karşı tarafı hissettirmeyecek şekilde adım adım geri çekilerek ama vuruşarak geri çekilerek karşıdaki düşman gücün ordusu birlikler arasındaki insicamın ve mesafenin bozulmasını, açılmasını sağlamak. Nitekim bu amacına da muvaffak oluyor Sultan. Tahminen biraz önce de konuştuk Cihan’la, işte 10 ya da 12 kilometre karelik bir alanda cereyan ediyor bu savaş.
Romendiojen ordusunun kendi ordugahından kilometrelerce uzaklaştığını gördüğünde yani Selçuklu Sultan’ın tuzağına düştüğünü anladığında, çoktan pusuda bulunan birlikler Bizans ordusunu sağ ve sol kanatlardan vurmakta, ilk yanılmıyorsam sağ kanadı çöküyor Bizans ordusunun.
Romendiojen karargahından çok uzaklaştığını ve gününde ikindi vakti işte 4-5 saatleri gibi gece yarısına kadar hala göğüs göğüse bir muharebe olmuş değil, geriye ordusuna ricat emri yani geriye dön emri veriyor fakat birlikler arasında mesafe çok açıldığı için geride kalan birlikler bunu tam anlamadığı için tam bir karmışa ve kaos. Selçuk Sultan da bunu fark ettiği an geriye dönüyor ve tam göğüs göğüse işte biraz önce söylediğiniz sadağını ve yayını bırakıp gürzünü ve kılıcını aldığı sahne tam orasıdır. İşte aslında burada bir şey ortaya çıkıyor savaşta ve barışta iletişim. Evet kesinlikle. İyi sevk ve idare. Sevk ve iletişim. Evet. Bütün bunun merkezini oluşturuyor aslında bugün de çok hepimizle özen göstermemiz erken bir husus.
Cihan Hoca kitabında yazıyorsun aslında Sultan Alparslan’ın savaş işindeki psikolojisini aktaran bir anektot var. Komutanlar ona yalvarıyorlar. O olayı bize bir anlatır mısınız? Okuyayım mı anlatayım mı? Nasıl istiyorsanız isterseniz aynı ile okursanız daha…
Aytekin hani Mısır’a göndermiş olduğu komutan ve daha sonra savaş alanda gördüğünüz komutan, savaşın bir vaktinde atından iniyor, Sultan Alparslan’ın önüne geliyor, yer öpüyor ve ona şu şekilde sesleniyor. Sultanım diyor, biz Müslümanların, bize, Sultanın biz Müslümanlara merhametli olması gerekir.
Eşi olmayan kıymetli varlığını savaşa sokmamalı, ölüm tehlikesine atmamalı, rahatı savaş meydanında tercih etmedi. Yani dediği şey şu, Sultanım sen savaşma. Senin başına bir şey gelirse biz de alırız, mahvoluruz. Sen çekil, kenardan savaşı yönet. Bu şekilde bize katkıda bulun.
Ama Sultanın cevabı çok daha farklı bir şekilde diyor ki, bu zalim kavme karşı zafer kazanılınca ben rahat ederim diyor. Zafer kazanmadan rahat yok. Müslümanların huzur ve refah içinde olmaları için çekilmesi gereken bu güçlük ve zahmeti bir huzur ve rahatlık sayarız. Yani kendi orada bulunmasını, orada savaşmasını Müslümanlar adına savaşıyor olmasını rahat ve huzur olarak görüyor kendisi için.
Tabi Alparistan’ın çok çok farklı bir ruh halinde bu savaşa katıldı. Açık. Her şeyiyle kendini savaşa vermiş, her şeyiyle kendini mücadeleye vermiş. Burada bir şey kaçınmamamız lazım. 1068-1069 savaşlarından, daha doğrusu seferlerinden bahsettik Romanus’un. Bu seferlerde Alparistan yok meydanda. Yani Anadolu’da çıkıp Romanus’u karşılamak gibi bir düşünce içerisinde değil. Ne zaman ki kendi ülkesi ve İslam coğrafyası tehlike altına giriyor, o zaman Romanus’u karşılamak ve aslında İslam coğrafyasını savunmak, Türk toplumunu, Türk milletini savunmak düşüncesiyle bu kadar orta çağın belki toplamış olduğu, orta çağda toplanmış en büyük orgulardan biri olan bu ordunun ve bu komutanın karşısına çıkmayı kendisi için bir zorunluluk olarak görüyor. Çünkü Abbas-i Halife sonra Ebul Feth umvanı vermiş.
Feth’in babası umvanı vermiş. Yani Feth’in babası olarak siz kaçamazsınız. Böyle bir lüksünüz asla ve asla olamaz. Alparistan zaten böyle bir düşünce içerisinde de değil. Velev ki şunu söyleyelim, madem biraz şeylerden gidelim, varsayımlardan gidelim, soru en azından o şekilde geldi. Burada yenilmiş olsa bu pusuda başarılı olamazsa Alparistan ne olacak? Romanus belki ilerlemeye devam edecek ama Alparistan’ı rahat bırakmayacak.
Vur kaç takdili onu yoracak, yoracak, yoracak. Hemed Han’da hedef belki ama Hemed Han’a ulaşmasına asla ve asla izin vermeyecek. Belki uygun bir yerde sıkıştıracak. Atalarının yapmış olduğu, babasının yapmış olduğu, amcasının yapmış olduğu gibi orada mağlup edecek. Savaşın adı belki Malazgirt olmayacak. Hemed Han savaşı olacak. Ama zafer yine Alparistan’ın olacak.
Şimdi ben kendi kapanış süremi sizlere vererek bir iki soruyu da neticelendirmek istiyorum. Bu Türklerin, Müslüman olmayan Türklerin Selçuklu ordasına geçip zaferi buna borçlu olduğumuz gibi bir algı var birer cümleyle. Evet, veya hayır. Bu yanlış. Bu bizzat Bizans kaynağı savaşta bulunan Ataliyates, muharebede bulunan Ataliyates’in kayıtlarıyla bu doğru değil. Evet, bazı Şaman, Oğuz kitlelerinin Selçuklu ordusuna geçtiği doğru. Fakat ertesi gün o bir kargaşa olduğu gece, 24 gecesinde oluyor. Ertesi gün sayım yapılıyor. Çok ciddi bir miktarın olmadığı, kalanların da Bizans İmparatoruna sadakat yemirleri alınarak savaşa girdiklerini biliyoruz. Yani bu savaşın seyrini değiştirecek bir geçiş değil. Evet, bu Elifalt’ın farklı unsurlardan kimler var diye bir soru soruyor. Sultan Alparslan’ın ordusunda? Sultan Alparslan’ın ordusu, sultanın hükmü Seyhun’dan Halep önlerine kadar uzanıyor. Bu coğrafyada kim varsa Arabı, Acemi, Türkü, Kürdü hepsi bu sultanın ordusunda. Kendini Müslüman kabul eden? Herkes var tabii ki. Hiç şüphesiz var. Gönüllü birlikler var ama muharebeye girdiği biraz önce anlattığımız taktik dün orduya toplanan birliklerle gerçekleştirebilecek bir taktik değil.
Bu böyle bir stratejik muharebeyi ancak üç beş savaş sizinle savaşmış birliklerle yapabilirsiniz. Yani sahte ricat pusudakilerin çıkması bunun senkronize yapılması lazım ki başarı gelsin. Dolayısıyla geri kıtalarında mutlaka başka etnik unsurlar, Müslüman kitleler tabii ki vardı. Sultan Alparslan İslam dünyasının sultanı. Halifeye biraz önce mektuptan bahsettiniz. O mektup Hoy’da gönderiliyor. Cuma hutbelerinde okunmak üzere hazırlanıyor bir metin ve o metin her cuma hutbede okunuyor. İşte 26 Ağustos 1071 hutbesinde okunurken de muharebe ceriyan ediyor. Ahmet’in bir sorusu var. Malazgir savaşı vezir nizamül mülkün rolü nasıl açıklanabilir Cihan? Orada değil. Malazgirt’te değil ama aska ihtiyat kuvveti.
Çünkü Alparslan onu merkeze gönderiyor. Kendisine bir şey olduğu zaman Melikşah’ın tahta çıkma sürecini yürütecek kişi nizamül mülk. Onun için onu merkeze gönderiyor. Aslında bizim daha konuşacak çok konumuz var. Tamam konuşacak konularımızın ortasına geldik ama ama şartları biraz cephede cepheyi konuşunca böyle bir durumla karşılaştık. Ama şu ortaya çıkıyor bizim aslında Selçuklu’yu Malazgirt savaşının sonrasında uzun uzun konuşmamız gerekiyor. Malazgirt ile birlikte birinci beylikler döneminde ortaya çıkıyor Anadolu’da. Ben sizden son olarak bir iki cümleyle şu değerlendirme alırım dediğim gibi kendi süremi de size vermiş bulunuyorum. Bir iki cümleyi mümkünse üç cümleye geçmeyecekler. Selçuklu deyince biz İslam tarihinde ve Türk tarihinde nereye oturtmalıyız ve ne anlamalıyız? Türkiye tarihinin başlangıcıdır Selçuklu. Selçuklu ve Malazgirt İstanbul’un fethinin başlangıcıdır.
Bugünkü İslam dünyasının sosyokültürel dokusunun mayasının karıldığı tekne tabir caizse Selçuklu dönemidir. Selçuklu olmasaydı Osmanlı olmazdı, Türkiye olmazdı. Dolayısıyla bu perspektiften baktığımızda Selçuklu tarihi sadece Anadolu için değil İslam dünyası için de. Çünkü Abbasid merkezi otoritesi zayıfladıktan sonraki İslam tarihinin hamle gücü Selçuklar eliyle yürütülmüştür. Cihan Bey? Çok şey fark ediyor. Bugün Orta Doğu’da etnik, siyasi, kültürel anlamda bir yapılanma varsa bunun sebebi Selçuklu. Bugün dünyanın Türkiye bakışı, Türkiye bakış açısı nedir nasılsa sebebi neyse bunun başlangıcı Selçuklu.
Aslında bu üç cümleyle asla ve asla anlatılabilecek bir şey değil. Bana sorulabilecek zor sorulardan bir tanesi. Selçuklu her şey aslında çok şey. Batı Türklüğünün başlangıcı bu an bu programı yapmamızın sebebi tek kelimeyle. Aslında Selçuklu demek bir başlangıç değil, bir varlığın ala dinamiği, devam ettiricisi.
Sadece savaş noktasında değil kültürde, medeniyette, eğitimde, sanatta, bilimde ana yapı, ana çatı. Anadolu coğrafyası için ana çatı, sonraki tarihi için ana çatı. İslam coğrafyası ve İslam tarihi içinde bir orta köprü bağlayıcı demek mümkündür değil mi herhalde? Kesinlikle etkileri halen canlı şekilde devam eden bir devlet. Ve Selçuklu’yu anlamadan öncesinde sonrasında tam değerlendirmek mümkün değil.
Selçuklu’yu daha çok konuşmamız. Ve okumalıyız. Ve okumalıyız diye düşünüyoruz. Sevgili seyirciler, bazı konuları konuşmak gerçekten zordur. Bir tarih üniversite hocası olarak yaklaşık 15 gündür yoğun bir şekilde Selçuklu’yu okuyorum. Daha doğrusu Malazgirt’i okuyorum. Ve hakikaten çok zor bir program oldu.
Çok bilindiğini zannettiğimiz ama ayrıntılarına indiğimizde aslında pek az şeyini bildiğimiz bir dönem. İnşallah önümüzdeki günlerde bu dönemi, bu konuyu, bu tarihi, bu coğrafyayı daha çok konuşacağız. Daha çok anlatacağız. Ve anlatmak zorundayız. Ama sizlerden bir istirhamım var. Lütfen mesela internete girip Diyanet İslam Askeri ve Selçuklu’nun maddesini okuyabilirsiniz.
Tuğrul Alparslan ve Malazgirt Savaşı’nı okuyabilirsiniz. Çok kolay. Bunu hemen şimdi yaparsanız biz de kendimizi çok bahtiyar hissedeceğiz. Mesela Osman Turan hocayı mutlaka okumalıyız. İşte burada konuşan Cihan Hoca, Adnan Hoca ve başka hocalarımızın çalışmaları var. Bize düşen ise tarihi bir menkıbe olarak algılamaktan çok. Yaşanmışlığın tarihi, yaşanmışlık ve hakikatin kendisi olarak algılamak ve hayatımıza ve istikbalimize bir yön belirleme noktasında istifade edilir bir tecrübe olarak ele almak ve değerlendirmektir diyoruz.
Efendim yeni programlarda farklı misafirlerle ama tarihimizin her daim konuşmaya değer konularını da buluşmak üzerine Malazgirt’ten canlı yayından hepinize sevgi ve saygılarımızı sunuyor.
Ve diyoruz ki Allah’ım bize sadece zaferleri konuşmayı değil, zaferlere şahit olmayı, zaferleri yaşamayı ve nesillerimize nice zaferleri kazanabilecek altyapıyı, şuuru, idrakı ve mirası bırakmayı nasip eyle.
Haydi geceler efendim.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir