"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Feridun Emecen | 35. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Prof. Dr. Feridun Emecen | 35. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9WrtEFfPcqo.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söylesi’leri programından hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla,
gönül dolusu sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Bu programda ülkemizin çok değerli, çok önde gelen bir tarihçisi, misafirimiz Feridun Emrecen. Hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk efendim. Sizin bir de meyanız var arada. Ne anlama geliyor buna? Feridun ve Emrecen. Evet Mustafa, diğer ad. Mustafa’yı niye Feridun ve Emrecen’e mahkum ettiniz de bir harf olarak kullanıyorsunuz, açılımı kullanmıyorsunuz hocam.
Halbuki biz de Mustafa da… Aslında kullanıyorum zaman zaman ama biraz Rum’uz olsun. Yani olur ya böyle şeyler. Merak olsun. Tabii. Feridun çok yagi kullanan bir isim midir bizde? Bildiğim kadar öyle pek yok. Yani Osmanlı döneminde var tabii. Farsi attır malum işte. Müşahat. Fars krallarından birisinin ismidir. Diyelim daha doğrusu eski İran şahlarından, en önde gelenlerinden birisidir ama yani İskender name kanalıyla, biraz bize yani Firidh evsinin şah name kanalıyla isim olarak çok yaygın olan bir durum haline gelmiş. Bu İslam dünyasında daha sonraki dönemlerde. Pek yaygın bir ad değil tabii. Giresun’a sizler nereden intikal etmiş? Şimdi ahiret sualleri başladı. Şimdi aklıma geliyor. Evet doğru. Vallahi şimdi tabii muhtelif şeyler var.
Öyle anlaşılıyor ki rahmetli dedelerden birisinin çok sevdiği birisi onun isimden kinayet olarak konulduğunu söylüyorlar. Anlatılan şey bu yani. Özel bir bizim ailede bu ad taşıyan kimse yok. Ama ikinci adam Mustafa adı benim dedemin babasının ismi. Bir Karadeniz geleni. Evet öyle var. Ama dedenin sevdiği birisinin ismi. Diğeri öyle. Asıl öyle. İyi seviyormuş ama. Karuşmaması için de tabii birincisini kullanıyoruz. Çok Mustafa olduğu için malum.
Ocağım şimdi tarih kaç yıldır tarihçilikle meşgulsünüz? Ne diyelim yani fakülteye başladığımız yıllardan itibaren tarihle hemhal olmuşuz. Başladığımız tarih 75’dir aşağı yukarı. 75 25 20’de buradan 45 senedir. Matematik’in iyi gayet güzel. Ben hesaplayamadım doğrusu. 45 senede tarihçilikle meşgulsünüz.
Şimdi bir soru soracağım ama tereddüt ediyorum. Hani ben bir tarihçi olarak bazen öğrencilerime diyorum ki yavrum kız istemeye gittiğinizde kayınpederinize tarihçi olduğunuzu söylemeyin. Hani şahsen tarihçi olduğumu kayınpederime söylemeyin diye bir kitap yazsam epey satarım. Çok güzel. Sizin de böyle bir sıkıntınız oldu mu? Hiç olmadı. Çünkü benim hanım da tarihçi olduğu için problem yok yani. Birbirimizi bulduk diyorsunuz. Evet öyle oldu. Şöyle tarih ve tarihçilik Türkiye’de hep ne olduğu nasıl olduğu nasıl yapılması gerektiği tartışılan konuşulan. Kanki ortak mutabakat oluşamamış gibi bir alan bir tarafta resmi tarih söylemi diğer tarafta gayri resmi tarih söylemi bir taraftan aman akademisyenlerin yazdıklarına bir şey anlaşılmıyor. Bir taraftan tarihin ideolojik ve farklı alanlar yanında bir ticari alan olarak da görülmesi derken.
Türkiye’de tarih yazılığı nasıl değerlendiriyorsun? Yani şimdi Türkiye’deki modern tarih yazılığından söz etmek mümkün daha doğrusu. İşte belli bir 20. yüzyıla itibaren başlayan bir döneme doğru baktığımızda aşağı yukarı. Tabii çok değişik safhalar içerisinde müteala edilmeli. Çok farklı görüşler ortaya çıktı. Ama bizim daha temelde tarih nedir? Tarih ne iş yarar? Sualinin cevabını doğru dürüst üdülüstü verebilmiş değiliz. Gelen öğrencilere ben ilk dersimde bunu sorarım. Tarih nedir? Tarihte ne anlıyorsunuz? Tarihin facası nedir? İnanın ki doğru dürüst cevap verebilen kimse yok. İlginçtir yani ne iş yarar dediğiniz zaman duruyor. Hakikaten ne iş yarar bu tarih? Bu daha başlangıçta böyle bir sıkıntılar var. Neyse tabii bu ayrı bir mesele ama tarihi tabii geçmişe yönelik olarak malum bir iftihar vesilesi gibi adetme ve ondan şevk alma hastası popüler kesimlerde daha çok yaygın bir durum arz ediyor. Yani tarih daha doğrusu ameliyane tabiyle bir hamaset alanı olarak görme meselesi. Yani tarihten efendim örnek alınarak ondan ders çıkarma gibi beylik laflar çok yaygındır. Herkes bunu bilir. Ama gerçekten tarih böyle mi? Şu anda ulaştığı merhale var. Dünyada bakış açıları çok farklılaştı. Türkiye’de de tabi bu anlamda azınlıkla olmakla beraber çalışanlar söz konusu bu değişik alanlarda. Ama tarih yani insanın geçmişiyle alakalı bütün her şeyi kapsadığı için aslında insan geçmişi nasıl efendim merak eder veya geçmişiyle alakalı hususları hatırlarsa toplumlarda geçmişiyle ilgili olan değişik efendim hadiseleri
ve geçirdiği değişimleri bilmek zorundadır. Bu niye ihtiyacı var bunun sebebi de bugün de bulunduğumuz durum anlamak bakımından. Ben tarihi eşittir anlamakla beraber adlediyorum. Yani ondan ders çıkar mı? Ders almaya kalkarsınız ama bakarsınız sizi çok yanlış yöne yönlendirebilir. Ani bir olay olur çünkü vakalar değişkendir. Denenip de hani ortaya koyabilecek bir kanu şekli değil ki. Hani sosyoloji bunun biraz kanunu yapmaya çalışır ama biz tarihler tek tek vakalar ilgilendiğimiz zaman bunu pek görmeyiz yani tarih tekerrurden ibaret ile lafız bizim için doğru bir alan değildir. Yani biz bu kelimeyi kullanmamaya çalışırız ama benzerlikler olabilir ama illa o aynı sonucu verecek de değildir yani. O bakımdan gelecek artık bir kahanet alımına giriyor. Fakat en azından bizim tarih olarak hani öğrenmek istediğimiz şey kendi toplumumuzu anlamak ve o dinamiklerin farkına varmak. Çünkü etrafımızda olup bitenler bugün de Türkiye etrafında olup biten pek çok siyasi hadiseler var.
İmajlar var karşımızda. Peki bundan nasıl oluşuyor? Nasıl bu hale geldi? E bunu nereden anlayacağız biz? Tarihinize dönüp bakacaksınız. O zaman anlarsınız niye bu insanlar böyle bu zihindeki imajlar nasıl gelişiyor ve biz nasıl davranmalıyız. Eğer iyi tanırsak tarih de iyi bilirsek mücehaz bir şekilde kendimize yönelik bu günün şartları çerçevesinde yeni efendim planlar yeni politiklere ulaştırabiliriz.
İla tarihte örnek alarak onları önümüze uygulayarak değil anlamba istediğim şey başka. Ondan önemli ölçüde onu bilerek anlayarak bakabiliriz. Kendi toplumumuz için de böyle. Yani kendi toplumumuza muhtelif problemler var. Bunların çoğunun kaynağı inanın ki tarihe dayanıyor. Tarihi doğrudurüst bilinirse onlara doğru teşhis konulabilir. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Evet. Onun üzerinden gidebiliriz. Yoksa tarihte böyle oldu hadi biz de bunu böyle yapalım. Bak şöyleydi bak böyle yapalım. Tarihde şöyle büyük muazzam bir adam vardı. Onu örnek alalım. Bunları ben pek uygun bir şey olarak karşılamıyorum. Örnek almak. Örnek almak. Yani bana bir öğrencim ya daha örencim başka birisi sormuştu hocam biz Fatih’i bugün uygulamak istiyoruz nasıl yapabiliriz falan diye. Fatih anlayın yeter yani siz bugüne Fatih’i. Klonlanmıyor bu. Olmuyor tabii yani. Anlayın yeter o kadar yani buna gerek yok böyle şeylere. Çok yaygın bir şey. Popüler kesimlerle özellikle şu anda çok ciddi bir Hamas tarihi algısı var. Bu biraz tabi tarihe ilgiyi artıran bir hususta olmadı değil. Tabi ki artırıyor. Yani popüler yazarların tarihi ilgiyi artırmaları çerçeve içerisinde ben yaptıklarını tabi düşünsemiyorum. Fakat doğru bir algı içerisinde ve doğru bir çerçeve içerisinde sunmaları önemli.
Yoksa tarihi çarpıtarak efendim ondan olmayacak olayları abartarak anlatma eğilimi tabi zora sokuyor bazı olmayacak insanları parlatarak daha doğrusu. Onlardan bir kahraman yaratma. Bu çok sık yapılan şeyler tabi popüler kesimlerle özellikle. Aslında bunun mahsulları da var. Yanlış bilgilerle yalan bilgilerle hayali bir karakter üretmek. Tabi. Sonra onun karşılığının olmaması ve güvenirlik yıkım beraberine geliyor. Tabi ki. Tabi bu tarihe son zamanlarda ilgi arttırdınız. Burada dizilerinde çok önemli bir rolü var. Ve siz Diriliş Ertuğrul dizisinin hem Türkiye’de hem dünyada çok ilgi gören dizinin de danışmanlığını yaptınız. Sonuna kadar yaptınız başından sonuna kadar. Evet öyle oldu. Yeni kuruluşta da var mısınız Osmanlı? Yani irtibat kurmaya çalışıyoruz birbirimize bakalım irtibat kurarsak devam edeceğiz.
Peki tarih dizisi danışmanlığıyla tarih ilgisi ve doğru tarih bilgisi arasında nerede konumlandınız? Yani o zor bir durum çünkü. Çünkü siz akademik ve dizi iddialı bir tarihçisiniz. Tabi şimdi şöyle. Ben hani ilgi çarşıdaki içerisinde konuştum ya demin onu söyledim. Bu ilgiyi biz akademik, pür akademik bir çalışmayla bunu yayamıyoruz kimseye. Yaymamız zor gerçekten. Çünkü uğraştığımız metinler bilindik metinlerin nakli gibi değil. Daha çok işte çok farklı çok teknik meselelerle uğraşabiliyoruz. Bunları nasıl okutabiliriz endişesi olabilir. Ama yani insanların ilgisi ve tarihi o ilgi çerçevesini götürebilmek için bir takım araçlara ihtiyaç var. Bu araçlar işte o merakı uyandıran araçlar olabiliyor. Dünyada da böyle yapılıyor. Dünyada da pek çok dizi, belgesel, yarı belgesel diziler tarihi anlamda çok yapıldı. Türkiye’de bu çok az oldu ve doğru işte yapılmadı bu zamana kadar. Yani ilk defa doğru dürüst yani tabi ki pek çok problem var onu bir tarafa bırakıyorum. Ama böyle bakmak lazım Türkiye’de bu anlamda bir altyapı yok ki yani bakın bir ata nasıl binir, nasıl gider, atın hangi efendim aksesuarları vardır, çadır nasıldır, kılıç nasıldır, nasıl giyiliyordu. Biz bunları hakkında hiçbir bilgimiz yok. Hiçbir bilgimiz yok. Miniatürlerden de çıkmıyor çünkü erken tarihi çalışıyorsunuz.
Kılıç dönemini çalışıyoruz Farz-ı Muharrem. Zaten kısıtlı üç beş kaynak var elimizde. O kaynaklar da verdikleri olaylar bile yani onların hayli tartışmalı ve masallarla dolu anlatım da var bunların yanı sıra. Ama hiç birisi oradaki günlük hayatı nasıl olduğunu anlatmıyor ki biz hani ondan bir şey çıkaralım veya birisi bir şey çizmemiş ki önümüze gelsin. Dolayısıyla burada kurgu ve hayaller devreye giriyor. Kılık kıyafetten tutun her şeye kadar. Bu günden geriye doğru bir geliş.
Dolayısıyla bu tür çok zorlukları var. Bir de tabii onun dili yani dizi dili ve film dili biraz farklı. Çünkü orada bir roman gibi yahut burada yazılan efendim bir kitap gibi olayları karşı anlatmak orada uygulamak kolay değil. Onun kendine yönelik birtakım farklı efendim hususları var. Biz bunu bilmiyorduk. Ben de işin içine gelince anladım ki onlar hak vermek zorunda kaldım bazı noktada gerçekten. Mesela küçük bir örnek vereyim. Yani ekran başında konuştuğunuz gibi değil. Olmuyor. İşin içine girince ne kadar zor bir iş olduğunu anlıyorsunuz. Çok zor bir iş yani kolay bir iş değil. Hele bu Ertuğrul Dili’si muazzam bir iş yapıyorlar. 24 saat çalışıyorlar adeta. Yani öyle bir şey değil az buz bir iş değil yani. Değildi diyelim daha şimdi bitti gerçi. Yani o kadar zor bir şey. Şimdi o kurguları yaparlarken özellikle mesela şimdi Fatih’in Bizans’ın portalına gönderdiği teslim mektubu var.
Şimdi nasıl gönderecek bunu? Bir erçi alsa bunu götürse saraya koysa, önde mektubu açıp okursa bu bir etki etmez diyor haklı olarak. Ben bunu hocam diyor birbirine karşı karşıya getirmeliyim ki sahne etkili olsun diyor. Düşündüm hakikaten hak verdim yani. Çünkü karşı karşıya gelip konuşunca böyle bir şey olmadı. Birbirinin yüzünü göremediler belki hiç. Belki Fatih onu orada cesedini teşhis etti ancak belki o zaman gördü.
Yani demek istediğim şey bu gibi uygulamalar ve kurgular yapılabiliyor. Bu dünyada da böyle yani sahne bize ait olan bir şey değil. Yani onun şeyi farklı. Yani burada önemli olan ben hep onu söylüyorum. Daha önce de defalarca bunu konuştuk başka mercilerde. Esas itibariyle burada yani o tarihi şahsiyeti mevcut olduğu konumunun dışında ona bir rol biçmek bu tehlikeli bir şey. Sultan Süleyman gibi mesela ona biçilen rol orada çok farklıydı.
Böyle değil yani o tarihi kendi efendim akış içerisinde o şahsıları kendi atmosfer içerisinde olduğu gibi resmetmek. O meydana gelen boşlukları kurgularla makul bölüşe tamamlamak mesele bu. Belgeseli, doku dramayı bir dizi ve sinema filmini birbirinden ayırmak lazım. Konumlandırmak lazım şüphesiz.
Şimdi bir cümle kullandınız tabi biz size akademik çalışma ve akademik taricik neyse bunu da çok anlamadım ya ben akademik taricik demek ne demek. Çözemedim yıllardır ben de okumaya çalışıyorum ama hassas bir isimsiniz yani. Ama bir ifade kullandınız. Biz bir yazı yazıyoruz işte yıllarca araştırma yapıyoruz. Arşive giriyoruz yazıyoruz ama okunmuyor. Bunun da halka taşınması lazım dediniz.
Diğer taraftan popüler tarihçilik yapanların önemli bir kısmı da satır arasında hakikatleri saptırmakla ve başka bir hakikatlerin ötesinde hakikat üzerine muhayyel bir dünya kurmakla iddiam ettiniz. Ne yapacağız şimdi nasıl öğreneceğiz biz tarih? Şöyle ben o bir ara formül lazım diyorum ben. Bu da nedir biliyor musunuz? O da bizim biraz dilimize sahip çıkmamız lazım yani anlatış biçimimiz, üsluyubumuzu yeniden ayarlamamız lazım.
En kötü konu bile en teknik konu bile anlatım üsluyubu ile beraber cihaz ip hale gelebilir. Bu hatta da bunun çok örnekleri var. Yani çok hassas bir konu veya yani benim çok spesifik bir konu ama el alış biçimi anlatış biçimi doktorlardan sonra farzı malı kitap haline geldiği zaman bunu yapıyorlar ve herkes rahat anlaşılabilir okunabilir bir hale getirebiliyorlar. Bizim de bunu yapmamız lazım.
Yani biz akademik üsluyubumuz yani akademik daha doğrusu çalışmamızdan taviz ermeden efendim üsluyubumuzu doğru düzgün ayarlayarak ve karşı tarafa hitap edecek bir çerçeve yakalamamız lazım. Bunu yapabilirsek gerçekten yani okunulabilir bir hale getirmiş olabiliyoruz. Ama bunu yapan ne kadar akademisyen var onu bilmiyorum.
Hocam biraz haddimi aşarak hani üniversite hocası olduğum olmam hasebiyle ve kendimi biraz sizin gibi akademik çalışmaların yanında veya yöresinde gören bir isim olarak bir tespitte bulunacağım. Bu hatta aşmak olmaz.
Olmaz. Olmaz umarım ama şimdi hocalarımızın profesörlerimizin ya da akademisyenlerimizin yazdıkların önemli bir kısmını baktığımızda çok sert bir yolda arabayla gidiyor gibi hissediyor insan kendini. Cümlelerin başlangıcı, kurgusu, bitişi ve takır tukur ama bir de şimdi rahat bir arabaya kurulup Sakarya ile Düzgü arasında otobanda arabayla gitmek gibi var. Bu noktada bizim tarih metin yazımımız problemli mi sorusu veya problemli tespiti sizce ne kadar kabul görür veya reddi olunur? Akademik dünya için bu yani bu şekilde bakmak gerekir yani onlar belki haklılarak çünkü nihayet doktor tezleri yine akademik dünyaya hitap eden bir tarz içerisindeler.
O üslu bunu ona göre ayarlamak zorundalar. Zaman zaman bu jüriyeler arasında bazı sıkıntıları oluyor işte nasıl üslu akademik üslu değil falan deyip itiraz eden arkadaşlarımız var. Nedir bu akademik üslu? Ya Türkçe’nin çok mu dışında? Ben de tam bilmiyorum yani açıkçası söylemek lazım. Bir vahiyle mi? Yeni bir arayış ve yeni bir üslu konuyu takdim etmenin ne mahsuru olduğu hakkında benim bir fikrim yok yani açıkçası. Ben bu kanaatte değilim. Yani üsluyumuzu cazip hale getirmek mümkün olabilir ama bunu çok da aşırıya kaçmamadan yapmak lazım.
Bazen görüyoruz çok aşırı örneklerini. Bu da iyi değil yani ikisini ayarlayarak anlatmak yani uygun bir durum arz ediyor. Ben bunu düşünüyorum yani çünkü yazılanlar tarih kitabı için böyle 40.000-50.000 satmak önemli bir rakam aslında. Yani çok bir tarih kitabı için bunlar önemli rakamlar.
İşte o raddelere ulaşmak ve bunu daha da ileriye götürmek toplumdaki doğru bilgi yaymak açısından ve o alanı doldurmaya çalışan hani şey yapmak istemiyorum ama böyle biraz popüler yazarlar da… Ben dedim hocam öyle kıydan kürşat edelim, merkezden gidelim biraz. Doğru, yok hani kitabın ortadan konuşmak diyor birisi de yok. Ben kitabın ortadan konuşmayayım. Popüler kesimlere alan bırakmış oluyoruz. Yani dolayısıyla onlar da istediği gibi çarpıtarak bunu kullanıyorlar ve daha etkili bir hale geliyor. Biz akademik takvimçiler devreye girmeden bu işin çözümü hani pek kolay değil. Bu kirli bilgilerden biz temizlenemeyiz, onu söylüyorum. Bu defa toplumda da başka farklı bir tarih algısı geliyor ve bu defa sen bir şey söylüyorsun ya ben böyle bilmiyorum bunu senin dediğin doğru değil diyor. Çıkıyor, sana bunu söylüyor. Ben diyorum ki ya ben bunu 100.000 yılları mı vermiştim, arşive girmişim, çıkmışım falan ama kıtırık bir tanesi 7.8. kaynakların elde ettiği bilgi oraya kullanıyor. Doğru bilgi olarak o zihinle eleştiriyor. Sen çıkıp bunu bir şey söylediğin zaman sana inanmıyor veya sana itiraz edebilecek duruma gelebiliyor. Acısı da bu yani en acısı. O zaman problem ağırlıklı olarak biz de biraz. Yani biraz kendimize bakmamız lazım yani yeniden düşünmemiz lazım. Çok o popüler tarih yazınlarını değerlendirmek ayrı bir şey ama. Ayrı ben onları çok şey yapmak istemiyorum. Eleştirmek de istemiyorum. Böyle bir iş yapıyorlar mutlaka.
Ama yani bu biraz iş maddiyete döküp öyle bir göze bakıldığı zaman hoş olmuyor yani. Hüccarlık demek istiyor. O zaman akademik akademik diyoruz. Şöyle bir tanımlama yanlış mı olur? Doğru bir doğru kaynaklardan elde edilen doğru bilgiyi ortalama bir okuyucu kilisesini rahatlıkla anlayabileceği özel şekilde ortaya koymak çok mu?
Bilimselliği aykırı mı? Yok yani çok rahat yapılabilecek olan bir şey. Örnekleri var yani. Yok değil. Hem bakıyorsunuz gayet iyi. Atıfları var efendim alıntıları var vesaire var. Hem de gayet güzel metinler olabilir yani. Batı’da bunun örnekleri çok daha fazla mı? Çok var tabii. Çok var. Bizde biraz sıkıntı. Bizde biraz bu anlamda. Yeteri kadar değil. Çok az bir kesim bunu yapmış oldu.
Peki Feridun Emrecan 45 yıldır tarihçi ve çok sayıda eseri var. Birkaç tanesi de önümde birini de üzerinde konuşacağız. Osmanlı tarihçi daha çok kuruluş ve yükseliş dönüm üzerine ama Osmanlı Tarni Parklı alanlarında şehir tarihine benzeri çalışmaları olan bir isim. Ben Feridun Emrecan’ı bulmuşken bir merakımı tatmin etmek ve bir soruma cevap bulmak istiyorum.
Tamam. Buyurun. Tarihe meraklı bir adamım. Osmanlı tarihini öğrenmek istiyorum. Köşe bucak koşmak ve yorulmak istemiyorum. Doğru bilgi, güzel bir üsup ana bir fikir. Vaktimde çok fazla değil. Şöyle iki ciltlik, üç ciltlik rahat ve kolay okunur. Bir Osmanlı tarihi istiyorum. Doğrusu çok açık cevap vermek hayli güç. Şunu desem bunu desem diyemiyorum. Çünkü gerçekten bu anlamda elimizde yabancılar taraftan yazılmış da. Türkçe’ye tercim ödeymiş kitaplar var. İki ciltlik. Bizim yazdığımız yok mu? Bizim yazdığımız beş ciltlik, altı ciltlik tarihler dolu var. İstediğiniz kadar bakın Osmanlı tarihlerine.
Ama hiçbirisi akademik bir endişe taşımadan yazılan demin bahsettiğim noktayı nazar etmem. Yok ben hocalar yani doğru bilgi diyorum. Yüzlerce tarih profesörümüz var. Ne iş yapıyorlar? Yok çok iş yapıyorlar. Bir şey yaptıkları çok iş yapları gerçek de. Ama iki ciltlik, bir ciltlik. Ne yapmak hocam ortada? Bakın akademik tarihçiliği, bu anlamda Osmanlı tarihçiliği yazmanın en büyük meseleden bir tanesi. Gözünü yıldıran şey.
Bizim daha temelde bir yıl kaynak, incelenmemiş kaynak ve bir yıl incelenmemiş arşiv belgesinin olması. Bu ayrı bir şey hocam. Bu bana Mehmet İfşir’den bir rast kalan bir soru. İfşir hep bunu söyler. Mehmet İfşir’i biliyorsunuz. Hepimiz. Bizim iki ciltlik bir Osmanlı tarihimiz yok. Şöyle ortalama bir ne vereceğimiz der. Ben acaba bunu duyarlı beş on sene olmuştu. Bir gelişme var mı diye merak ettim. Ondan sonra. Yok yavaş yavaş bir şeyler yazılıyor olabilir. Yani onu söyleyeyim. Bu vaktiyle İrsikad tarafından çıkarmış olan iki ciltlik hem siyasi tarih hem medeniyet tarihi çerçevesinde bir tarih var elimizde. On beş sene falan oldu o çıkalı. Hep iyi oldu çıkalı. Bir revizyon yapıldı mı bilmiyorum. Yapılmadı zannediyorum. Ama mesela orada bizim anladığımız zaman da bir siyasi tarih ve o çerçeve içerisinde alınmış diğer unsurlara beraber bezelmiş bir tarzda anlatım yok.
Birçok yazılar yazdıkları için bir rutin veyahut birbiriyle bütünleşmiş bir yanı eksik kalmış gibi gözüküyor. Yani o anlamda biraz sıkı. Yani benim bu anlamda mesela aklıma gelen Erhan Afyoncuğun Sorularla Osman diye popüler bir üslubu doğru bir kalem aldığı bir eser var. Şöyle kalın bir şey. O zaman sizinle burada bir besmele çekelim mi hocam? Bu ihtiyaca cevap verecek bir kitap için bu program bir niyat olsun mu bizimle?
Bu şimdi ben aslında yapmadığım değil. Benim kloos ve yükseliş tarihi biraz ona eneliktir. Bu kitabınız onu söyleyecek ben ders kitabı olarak okutuyorum. Aslında ben ders kitabı olarak yazmadım mağmafi. Yani daha çok bu demin bahsetmiş olduğumuz açığı kapatmak amacıyla yani daha çok münevver bir kesimin yani bu çerçeve içerisinde rahat okuyabileceği ve aynı zamanda akademik dünyaya da hitap edebilecek bir orta çizgiyi yakalamaya çalıştım burada. Kitabınızı okuyan ve okutan birisi olarak hocam hem bunun devamı hem bunun güncellenmesi için belki bir edütöryel çalışma biliyorsunuz biraz hamallık yaparız işçilik yaparız. İnşallah. Besmele’yi çekelim biz bu demek ki temel bir ihtiyaç. Yani tabii bunun devamı aslında bir ölçüde var. Benim yazmış oldum buraya getirmediğim bir Osmanlı Sultanları serisi var. İsam’ın çıkarmış olduğu. Haline Alcık var. İlki sultanları yazdı. Onun devamı iki yıl olarak ben yazdım. Dörüncü Mehmed’e kadar 1700 yıl. Kemal Bey dil yazacaktı bir kez. Devam ediyor daha o bitirmedi. O da bitirince seri tamamlanmış olacak. Ümidi derim ki o da yani sultanlar çerçevesi içerisinde fikir sahibi olmak olan yani olmak isteyenler için doğru bilgiyi vermek açısından remyam demek istiyorum. Orada doğru bilgiler bulacaksın sultanlar hakkında. Evet. Evet demek ki daha tarihçilerimizin epey çalışması lazım. Tabii biz meslektaşlarımızla ilgili bu değerlendirme yaparken onlara haksızlıkla etmek istemeyiz. Evet. Katiye ben isim vermeye çalışıyorum. Çok değerli tarihçilerimiz var. Çok önemli çalışmaları var. Ama burada daha çok konuştuğumuz doğru bilginin yaygınlaşması ve geniş kesimler rahat okuyabilecek kaynak oluşturma açısından da epey çalışmamız lazım diyorsunuz. Evet. Öyle tabii çünkü tarih şu anda çok farklı yönüne göre herhalde sadece siyasi tarih bizim hep zihniyimizde işte sultanların yaptıkları yanında toplum tarihi şu anda çok yaygın ekonomik tarih üzerine çalışmalar var.
Hatta yani çok daha farklı alanlar da karşımıza çıkıyor. Tarihin diğeri pazisi çok genişledi. Hepsiyle müşterek olarak bir ortak efendim bir tarih yapabilmek ve yazabilmek kolay bir iş değil yani. Ortak bir çalışmalar. Tabii. Farklı şeyler bakmak lazım. Yani mesela siyasi tarihi ve Osmanlı tarihinin farklı gözüklerle birkaç koldan yazmak mümkün olabilir. Sizin hem bölüm editörlüğünü yaptığınız hem bilim kurulu üyesi de bulunduğunuz bendenizin editörlüğünü yaptı. Antik Çağ’dan 20.000’lük İstanbul tarihi 10 ciltlik bir çalışma ama ortak ekip çalışmasını bir örnek olarak değerlendirebilir miyiz? Tabii örnek ama tabii bu hani sizin dediğiniz hemen iki ciltlik hemen çabucak okuyayım anlamında bir kitap maalesef taşırması düşer. Şimdi ondan hareketle belki 200 ciltlik bir.
E tabii ondan o iki cilde rahat okunabilecek cep kitapları seviyesine getirebilirsek yaygınlaşma açısından önemli. Bir de hocam başka bir konu konuşacaktık ama tarihçilikten başladık. Tarihçiliğimizin temel problemlerinden birisi biraz önce kısmen ifade etmeye çalıştığınız tarihin daha çok devlet ve savaş merkezi yazılıyor olması. Evet doğru.
Yok hikayesi yok acısı yok neşesi yok sokakta yaşayan insanın hayatı yok hayali yok bunlar yeni yeni taşınması gereken konular belki bundan da çok ilgi görmüyor akademik tarihçilik veya. Yani siz böyle kaleminizden hani kan damlarsa rahatlıkla okutursunuz da yani ciddi anlamda bu konulara temas ederseniz hani biraz şey kalıyor sade kalıyor o anlamda pek ilgi çekmiyor iki satır okuyor sıkılıyor.
Aynı bir konu onu tartışabiliriz yine uslu misalisi karşımızda çıkıda burada ama mesela bir dediğimi bahsetmiş olduğunuz hani küçük yapılar bunların efendim toplum hayatı içerisindeki yaşayış tarzları ne yiyer ne düşünür ne yapar filan aslında bunlarınla alakalı elimizde kaynak problemimiz var.
Eğer mesela Batı’da olduğu gibi hatırat nevi mesela bir köyde bir oturan bir muhtar veya bir imam keşke bir günlük yazmış olsaydı da biz köy hayatını 16. yılda rahat bir şekilde ifade edebilseydik. Peki o zaman biz neye muhtaç kalıyoruz mahkeme sicillerine muhtaç kalıyoruz. Çünkü mahkemelere intikal eden kayıtlardan sosyal hayatı aydınlatmaya çalışıyoruz. Sosyal hayatın en efendim görünür kısmı bu sicil kayıtlarında onlar da her yer içinde tam değil 16. yüzyıl 15. yüzyıl için söylüyorum yani bundan 600 yıl öncesi 500 yıl öncesi için söylüyorum. O dönem için baktığınızda elimizde sadece kronikler var kroniklerde hanedan temelli bir anlatım ve siyasi ve askeri tarih anlatım var. Orada küçük efendim yapıların tarihini toplumların sosyal yapıyı anlayabilmeniz mümkün değil ki neye bakıyorsunuz zaman sicilere bakacaksınız oradaki o da davalar çerçevesinde bakıyorsunuz. Yani oraya intikal eden davalar değişik boyutlarda olduğu için bir fikir veriyor size o da tam bir manzarayı göstermeyebilir. Bu kabil hatıralar çok olsaydı elimizde hatıralar kabilinden yazılan özel efendim tarihler bunlar gerçekten çok aydınlatıcı olurdu. Avrupa’da bunların çok örneği var özellikle 16. yüzyıla itibaren başlayan süreçler. Bizde de inşallah daha yaygın daha yaygın. Çıkar inşallah yani böyle şeyler çıkar da yavaş yavaş çıkıyoruz abi. İstanbul Kadı Sicili Eniştesi’nin içinde bulunduğunuz bir ekip 100 cilt olarak yayınladı. Araştırıcıların ilgisinden masal olabilecek bir büyük bir yapı var orada büyük bir efendim kaynak küliyatı var inşallah. Tebrik ve teşekkür ederim. Kullanırlar yani bilmiyorum. Çok emek verdiniz. Sizin emeğiniz daha fazla biziz. Estağfurullah. Topor ucu hocam. Hocam işte tarihçilikten başladık tabi bir ifade kullandınız dedik. Tarih aslında bugünün meselelerini anlamaya yönelik çok önemli bir malzeme sunar. Bugün Türkiye’nin gündemdeki olan meselesine baktığımızda harekat harekatsiz stratejisi efendim yine dünyanın gündeminde savaş teknolojisi usulleri yöntemler lojistik gündemde son barış pınarı harekatına ve son harekatlarımıza baktığımızda ordumuzun çok ciddi bir harekat tecrübesine sahip olduğunu gördüm.
Siz bu gündemdeki harekat tecrübesi ve harekattaki başarısının arkasında sizce tarihi birikimi yeri ve rolü nedir? Şöyle tarihi birikime doğru döndüğümüz vakit tabi ki bugünkü harp usulleri sistemleri stratejileri geçmişe bakıldığında çok farklı yani ortam atmosferi itibariyle. Gelenek açısından soruyor.
Evet tabi ama ruh, heyecan, duygu ve bakış açıları bunların tabi ki taşındığını moral değerlerin taşındığını biliyoruz bugüne taşınmasında. Herhangi bir problem yok zaten o tarihe dayalı köklerle beraber gelen bir şey. Fakat özellikle askeri tarihin çok popüler olmasının sebebi aslında bugüne bir ışık tutabilir mi? Ve bugünün teknik ve taktikleri itibariyle bize bir yol gösterebilir mi? Nokta yınızlarında çok alaka çekti özellikle 19. yüzyıla itibaren başlayan dönemlerde ve 20. yüzyıl başlarında. O yüzden gerek Avrupa’da bu askeri tahsilik çok çok çok popüler bizim kat kat üstümüzde. Yüzlerce kitap yüzlerce makale yazılıyor. Yüz yıllık dergileri var bu konu üzerinde ve devamlı çalışılıyor. Çok popüler bir konu yani dünyada da. Ama Türkiye’de askeri tarih konusu ne yazık ki çok geri planda kaldı. Genelde siyasi tarih anlatımı askeri tarih anlatımları düz nakiller şekilde yapıldı. Daha doğrusu o teknik meseleleri çözüm öğretebilmek veya bunları ortaya koyabilmek noktayın ızarları ne yazık ki pek olmadı. Yani bir asker savaşta nasıl katılır? Ne yer? Ne içer? Nasıl gider? Duyguları nelerdir?
Gittiği zaman savaşta nasıl ordu nasıl yol alır? Çok böyle hususlar var. Bunların yiyecekleri, içecekleri nasıl temin ediliyor? Güzelgah temin ederken nasıl bir stajit takip ediliyordu? Nasıl bir yol güzergahı menzil noktaları tespit ediliyordu? Bunun bir alt klanında lojistik hazırlıkları var mıydı? Eğer varsa bunlar efendim bugünkü sistemlere nasıl karşılaşılabilir gibi ve savaş olduğu zaman savaş arasında askerin duygusu nedir? Ne savaşırlar? Piyadeler, atlı askerler, top, tüfek, diğer kesici, derecesi salları nasıl kullanıyorlardı gibi namütenahi sorular var. Ve bu soruların cevabı bu askeri tarih çerçevesinde bugüne kadar bizim verdiğimiz cevap arasında yer almıyordu. Demek istediğim şey muazzam bir şey var karşımızda. Alan var, boş alan var. Demek istediğim şey bu bunlara yönelik Avrupa’da çok çok çok çok bilgi var.
Tabii öyle olunca biz batı tandanslı bir görüşle bombardımın altına kalıyoruz ve kendimizi onlar karşısında hazır ve mücehesele etmediğimiz için onların yaptıkları hep doğrudur. Her şey onların keşfidir gibi bakıyoruz.
Yani o çerçevede onların bizim için daha doğrusu Osmanlı tarihi veya onun dışındaki diğer milletlerin askeri sistemler için kullandıkları bütün terimlerine biz mahkum oluyoruz. Onları biz de kullanıyoruz. Halbuki kendi içimizden baktığımızda mesele çok, mahide çok değişecektir.
Yani aslında hemen hemen her alanda tarih yazımındaki karşılaştığımız problem ve kavram ve bilgi karşısındaki düştüğümüz durum askeri tarihçilik içinde geçer. Daha fazla kendini gösteriyor şu anda. Yani öyle anlaşılıyor. Çünkü mesela askeri tarihle alakalı yazılan şeylere bakın. Dünya tarihi, dünya çapında, dünya askeri tarih gibi böyle çalışmalar var çok popüler. Herkese yaygın olduğu için bunlar onu söylüyorum böyle zihinde kalıcı oluyor.
Onlara baktığınızda varsa yoksa Avrupa’nın kendi savaşları vardır. Mesela Osmanlı tarihine baktığınızda yani muazzam bir tarih bu. Ona baktığınızda bir İstanbul Fethi’nden söz ederlerse, bir İnebatlı Savaşı’na söz ederler. Çünkü İnebatlı Savaşı malum. Osmanlıların büyük bir mahluk bir savaştır. Bunun dışında doğru hiçbir şey bulamazsınız yani. Peki şunu soracağım. Aslında Avrupa’nın, bugünkü modern Avrupa’nın siyasi sınırlarının veya yapılarının, şey idari yapılarının, siyasi coğrafyasının yapılanmasına baktığımızda Osmanlı’yla yaptıkları savaşların çok belirleyici bir rolü var. Kosova’lar, Nibu’lular, Varna’lar, Muhaç’lar, Haçova’lar. Onları nasıl yok sayıyorlar?
Yok. Yani onlar kendi ilgi sahalarının dışında tamamen çok farklı, kendi yaptıkları savaşları ön plana çıkaran, kendi alanındaki savaşları ön plana çıkaran. Ama Osmanlılara yapılan mücadeleyi göz ardı eden bir anlayış var ve bazen bahsettilerle çok kısa bahsediyorlar. Ve esas itibariyle bakıldığında genel kapsamlı kitapları söylüyorum. Akademik camia da bu artık hep aşıldı Avrupa’da. Onu da hemen söylemek zorundayım. Yapılan çalışmalarla. İngilizce’nin şeriat var çünkü bu konuda. Ama genel popüler kesimi hitap eden kitaplarda bu mahsur var ve Osmanlıların işte kalabalık grubular halinde savaşan ve bu kalabalık grubular olarak darmadağınık bir şekilde savaşıp işte bu kalabalıklar sayesinde karşı tarafın sayısı az olmasından mütevvilt olarak başarı kazanan başı bozuk, gruplar olarak neteleme hiçbir stratejileri yok, planları yok. Sadece hurra diye savaşan bozkır askeri gibi telakki ediyorlar. Çapulcuları diyorlar. Örün gibi telakki ediyorlar. Art kafasında hiçbir savaş planı olmayan, sadece ganimet almaya yönelik olan savaşan gruf gibi telakki ediyorlar. Şimdi sizin Erhan Afyoncu’yla bir kitabınız çıktı. Sizin O Savaşın Sultanları Osmanlı Padişahlarını meydan muharebelerine taşımak biraz zor.
Şöyle iki ciltlik bir kitabınız çıktı. Arkadaşlarımıza gösteriyorlar. Tabi bu kitabın özelliği, buna yönelik sorular soracağım ama bu kitabın temel özelliği nedir hocam? Yani burada bizim gayemiz aslında bu deminden beri bahsetmiş olduğum problemlere Osmanlı noktayın izninden bir cevap bulmaktır.
Burada önemli bir giriş var. O giriş kısmı dikkatli okunursa, orada Osmanlıların genel olarak bu dünya askeri tarihine yaptıkları katkılar çok açık bir şekilde ifade ediyor gibi aynı zamanda batıda oluşan Osmanlı tarihine alakalı yanlış görüşlerinde, belgeleri hatta görüntülere dayalı olarak bir cevabı vardır burada.
Son zamanlarda bu askeri tarihine alakalı Türkiye’de çok ciddi adımlar atılma değil akademik anlamda. Değişik çalıştılar yapılmıştı bu çerçeve içerisinde. En son yapılan toplantıda katılmıştım. Orada dünyadan da çok önemli isimler geldi.
Ve orada Osmanlı tarihi çerçevesi içerisinde benim yaptığım bir sunum vardı mesela. Orada çok açık olarak minyatürlerle Avrupa’da gelişmiş olan mesela bir askeri devrim kavramı var. Bu askeri devrim kavramı ateşli sıraların dünyayı değiştirir diye fikrinde yanıyordu. Tabii bunu kim buldu? Avrupalılar buldu. Dolayısıyla bugünkü modern dünyayı oluşturan bir teknolojinin ortaya çıkışı tüfekle beraber, bunun kullanış tarzıyla beraber Avrupa’da bu çok önemli bir tezdir.
Ve bu tezhala canlılığını korumaktadır ve bu çerçeve içerisinde pek çok çalışma yapılmaktadır. Mesela Avrupalılar bunu kendilerine mal ediyorlar ve anlatıyorlardı. Ve diğer tarafa hiç bakmadılar. Şimdi bu tarafa doğru bakmaya başladılar. Ne görüyoruz baktığımızda? Burada tabii çok uzun bir mesele onu anlatalım isterseniz.
Mesela Osmanlıların bu ateşli silahlar dediğimiz top ve tüfek, barutun yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan bir şey bu. Avrupalılarla hemen hemen eşdeğer bir tarzda aynı dönemlerde bunları kendi ordularının en önemli enstrümanı haline getirdiğini biliyoruz top ve tüfengi. Tarihiyen baktığımızda bu anlamda teknoloji açısından da bazı yeni eklemeler yaptıklarını da görüyoruz. Bunların tespiti var burada çok mühim. Mesela şunu ifade edeyim size. Tüfek, o zaman tüfek dediğinizde nihayetinde işte 80-100 santim metrelik bir boru, demir boru, içi boş, bir kundağı var, bir folye deliği var, ateşleme deliği yani.
Barutu sıkıştırıyorsunuz, içerisine mermisini koyuyorsunuz yuvarlak. Onu göstersek mesela burada tüfek de var. Bu kararımızı karşılar mı acaba? İlkel tüfeklerden bir tanesidir. Buna benzer bir yapı. Ağır bir tüfek bunlar. Şu mu? İki kişi taşıyor genellikle. Maceraların şakaloz dedikleri tiplerin bir örneğidir bu efendim. Bu tüfekler hem doldurması zor, atması zor bir tarzda. Ama zaman içerisinde Osmanlılar bunu çok hafif hale getirecek yeni bir sistemi ortaya koydular. Aşağıda onun mesela örnekleri var.
Elimi de gösterdiğim yer. Evet. Ama burada mesela bu resimleri okumak lazım. Biz bu resimleri okuduğumuz zaman bu tüfengin dikkat ederseniz hiçbir dayanağa ihtiyaç olmadan omuza dayanarak bugünkü şekilde kullanıldığını görüyorsunuz. O zaman ilkel tüfeklerini elinde fitil baruta koyacak, onu ateşleyecek, nişan alacak falan. Bunu doldurabilmesi için tüfek hazırlayabilmesi çok uzun bir 10 dakikalık zaman gerekiyor.
Yani tüfek teknolojisinde çok ciddi bir gelişme var. Bu Osmanlılar da bunda çok ciddi katkılar oldu. Hülâsâ olarak söylemem lazım gelse. Çünkü çok teknik teferruatlar var. Burada girersek zaten işin içinden çıkamayız. Ama kitapta bunların dökümleri, her şey hazır. Şurada savaşta nasıl kullanıldığına dair arkadaşlarından rica etsem minyatürü biraz yakından gösterebilir mi bu?
Hacovası başta 1596’da karşılıklı olarak tüfek atışları var. Ki mesela buradaki piyade düzenine bakın Osmanlılar da. Piyade düzeni var burada. Karşı tarafın dağınık düzenine karşı Osmanlılar dikkat ederseniz piyade düzeni var. Biraz arkaya gittiğinizde orada çömelmiş ve tüfek dolduran askerleri görürsünüz. Hemen altta bakın, hemen önden. Gördüğünüz gibi. Yani bu aslında bize bir şey ifade etmeyebilir ama çok önemli bir konuyu gündeme getiriyorum. O da kontromarş tekniği dediğimiz, yaylım ateşi tekniği dediğimiz teknik. Çünkü bu savaş tarihi kuramcıları bu yaylım ateşi tekniğine çok önem verdiler. Seri ateşi sağladığı için orduların büyük başarı kazandığını ifade ettiler. Ve Avrupa’nın dünyayı adeta sömürgüleştiren bu yapısına bu tarz savaşın veya bu tarz tüfenklerin kullanım tarzının
etkili olduğunu, sebep olduğunu ileri sürdüler. Ve bunu da 17. yüzyıla bağladılar. 16. yüzyılın sonlarında bunu kuramlaştırmışlar, ortaya koymuşlar ama bu daha çok 17 yüzyıla kullanılmış dediler. Ama gördüğünüz gibi Osmanlıların daha muhaşta, bu 1526 değil mi? Bakın 1526. Bu şimdi tüfekleri seri ateşi sağlayabilmek için tabii üç veya dört sıra halinde diziliyorlar.
Çünkü bunlar doldurması zaman aldığı için saldıran süvariye karşı seri ateş tekniği sağlamak zorundasınız. Ve onu bertraf edebilmek için üç sıra halinde öndeki sıra ateşliyor, çömeliyor silahını doldururken arkadaki hazır ateşliyor, o çöküyor. Üçüncü sıra ateşliyor, o çöküyor. O arada birinci silahını doldurmuş oluyor, kalkıyor o ateş ediyor.
Bu çok seri, hani mitralar ateşi gibi perde ateşi yapmak üzere karşı tarafın hücumunu bertraf ediyor. Bu çok önemli bir şey ve bu sistemi Osmanlılar çok düzgün olarak erken dönemden itibaren kullandılar. Ve bunun da ilk gözle görünür kaynaklar da var ama gözle görünür timsali buradaki şişe resimdir. Bakın önde topçular. Arkadaşlar bu minyatürü yakın plan gösterebilirlerse evet bir tarif eder misin üzerinden?
Önde bakın topçular ve bu topların da çok önemli bir yanı var. Bu Avrupa’da bu tarz tekerlekler yok, top tekerlekleri. Bu çok önemli bir aşamadır. Avrupalılar bunu Marsigli, Kont Marsigli 1680’lerde falan Osmanlıların bu teknolojiyi bildikleri için çok rahat topları hareket ettirdiklerini ifade etti. Ve kendilerine bunu örnek gösterdi. Bu büyük. Bakın burada ta ondan kaç yüz yıl önce? 100-150 yıl önceki bir durumu burada gösteriyoruz.
1526. Tanrı Sultan Süleyman’ın Macarra’yla yaptığı savaş. Evet, topun hareket edebilmesi için bu tekerlek sistemi çok önemli ve bunu öne koyuyorlar. Arkada zincirle bunlar birbirine bağlı. Niye bağlıyorlar?
Bir hat oluşturuyor. Yani süvari saldırılığına karşı engel oluşturuyorlar. Top ateşi yapılıyor. Topu doldurana kadar çünkü atlı asker gelecek için topun etkisi sahra tipi savaşlarda hani pek kolay değil top. Daha çok bir muhasara aleti olarak kullanılıyor. Ama etkisi şeylerde bu sahrada meydan savaşlarında pek yok. Bir tek atış yapabilirsiniz. İkinci defa doldurma şansı olmayabilir çünkü atlı asker suratı çekilir, üzerinize gelirler. O da yani parçalama etkisi olmadığı için etkiyi pek nadirdir. Ama o ateş yaptıktan sonra o süvarileri engelleyebilecek bir engel haline getirmiş oluyorlar bunları. Bazen arabalar da koyuyorlar bunları. Ve onun arkasında da etkili bir şekilde top ateşinden sonra tüfekli piyadeler yerleşiyor. Arkadaşlardan rica etsem şu tüfekli piyadelerimizi de bir gösterebilir misin? Fakat ön sıra ateşini yapmış, çömelmiş ve dolduruyor. Arka sıra ayakta onların boşluğundan ateş ediyor. Bu tabii temsili bir şey.
Bunu düşünün yani bu 3 bin, 4 bin kişilik asker grupları bunlar bölük bölük. Osmanlılara 4 bin yeniçeri askeri tüfekle mücehestir askerleri ve çok ustaca yani başını gösterenin bu ilkel dediğimiz bu tüfekle vurabilecek bir nişangah ve o maharete sahipler. Çok kaynaklar bunu açık olarak söylüyor. Hem Türk kaynakları hem de Batı kaynakları bunu söylüyorlar.
Onun bir görünüşü yani bu silahlarla hemhal olmuş vaziyetler. Peki ne zaman başladı bu silahlarla tüfeklerle mücevhez olma hali? Toplarla ateşli silah. Çünkü önemli bir konu Avrupa ateşli silahların kullanımını ve etkili kullanımını kendileri icat ettiklerini dolayısıyla teknolojik bir dünyanın ve modern bir gelişimini kendilerine maliyet dahil ediyorlar diyorsunuz. Ama öyle değil diyorsunuz.
Hayır değil yani bizim burada gösterdiğimiz orada ben Hossein Pozim’de konuşmam sırasında bunu işaret etmeye çalışmıştım. Zaten bilen arkadaşlar var Batı’da da bunu bilenler Osmanlıslardan var. Onlar da yazdılar epey bu konuda haklarını hemen burada teslim edelim. Osmanlıların yaptığı hapısa yani Dünya Savaş Tahirinin yaptığı katkıları ifade ediyorlar.
Mesela yapılan tezelerden 16. yüzyılın 2. son yarısında Avrupalıların bu sistemi bulup orduların içerisine kattığı ve düzenli yayılım ateşi tekniklerini kullandıklarını ifade eden ve bunu 16. yüzyıla indiren şeyler var akademisyenler var. Onlara bu Osmanlı tarafı gösterildi kitabının 3. 4. baskısında.
O bilgiyi kullandı ama nasıl kullandı biliyor musunuz dedi ki bu bilgiler Osmanlılara bölgesel kalan bir şeydir efendim bilgidir. Onlar bunu uygulayabilir ama bunlar dünyaya mal olmadı bu Avrupalılar sayesinde dünyaya mal oldu diye Osmanlı tarafını yine aynı şekilde bir tarafa atmış oldular. Yani mesele bu şimdi mesela baktığımızda şunu açıkla ifade edelim. Tüfek kullanımı Osmanlılarda tabi Batıda da aynı dönemlerde 1420’lerde Batıda başladı ama ağır tüfeklerdi bunlar. Sonra 1430’lu 40’lı yıllardan itibaren Balkanlar ve Osmanlılarda da silah tüfekler var. Elimizde bununla alakalı belgeler var inkar edilemez belgeler var. Mesela Balkanlara ait olan tahri defterleri var orada Osmanlılar elinde bulunan karelerdeki tüfekçi birliklerin isminini sayıyor.
Tüfekci yan diyor ya sayıyor. Nereye kadar gidebiliriz diye ben baktım timar sahiplerine baktığımda önce 1455’ler gibi görünüyordu fakat ben baktığımda 1445’e inebildik. 1445’te bir tüfekli tüfekci yan adı altında olan bir timar sahibi oğulları da var bunun Hamza diye birisi var mesela. Demek ki çok erken tarihte Osmanlıların tüfekçi birlikleri mevcut.
Bunu görüyoruz yani ve Varna Savaşı’nda Osmanlılar tüfek kullandılar. 2000 tüfekçi askeri olduğunu söylüyor dönemin doğrudan doğruya yazan. 1444’te Zayıf’i diye meşhur bir bu Varna ve Kosova Savaşı’nı yazdı çağdaş bir şahidir bu aynı zamanda çok açık olarak bunu söylüyor. Üstelik onda o kadar enteresan biriler var ki mesela diyor ki Zayıf’i büyük Roma kalkanları vardır. Bazı tarihler diyor ki Osmanlılar Roma kalkanları kullanmadı diyor. Bunlar büyük kalkanlar yani çaktığınız zaman yan yana getirirseniz zaman bir kaplumbağa gibi olurlar. Üstünü de kapatırlar ve bir küt öyle oluştururlar. Ona silah karga işlemez sonra açarlar onu oradan hareket ederler yani böyle. Yani ben çok anlamalar için öyle bir şekilde tarif ediyorum özel adları var. Onu burada süzüketmedim. Kalkan dediğiniz. Kalkanlar ama bu tip kalkanlar değil. Onları kesabladınız. Bunlar daha yumuşak.
Enziran kalkan dediğimiz bu Söğüt dağlarına yapılan kalkan bunlar hafif çünkü taşıma açısından yorucu bir şey. Kılıçla kalkanlar ağır olmaması lazım ama aynı zamanda dayanıklı olması lazım. Ok işlemeyecek, kılıç kesmeyecek vesaire falan. Ama bu dediklerim yere çakılan bir nevi efendim siper vazifesi gören tip kalkanlar. Onun arkasına geçiyorlar ve tüfek ateşi yapıyor ve ok ateşi yapıyor.
Bunlar seyyar diyor ki az zayıfı bunları diyor idare doğru taşıyarak diyor, siper yapıp ateş ediyor. Yani bu sistem çok enteresan bir sistem yani pek görülmeyen bir sistem. İlk defa orada ben rastladım ve bunun üzerine durulması gereken bir konu olarak bunu. İşte bu kitapta da var başka yerlerde yazdım. Yani bu önemli bir katkı dünya tarihi askeri tarihçisinden bunu söyleyebilirim. Bir de şunu da ifade edeyim, bakın ilk defa yeniçeriler tüfek kullanan piyade asker oldu. Peki nasıl dırılır yeniçeriler? Yeniçeriler devete maaş alan düzgün bugünkü anladığımız manada muazzaf askerlerdir. Hatırlıyor musun? Dünya tarihinde böyle bir şey yok. Avrupa ordularında da böyle bir şey yok. Avrupa ordularında tüfekleri ancak köylüler kullanır. Köylülerden asker yaparlar, onları tüfek kullanmaya çalışırlar.
Asıl zahirdeler tüfek kullanmazlar, at üzerinde de onlar da var. Ama Osmanlıların en seçkin askerleri tüfekle mücevhez kılınmışlardır. Ve ona göre taktikler iliştirmişlerdir. O yüzden ilk tüfekli piyade askeri Osmanlı ordusunun envantinin de yani yapısı içerisinde yeniçeriler de vasıtasıyla yerine aldı. Önce bin iki bin kişilik kuvvetli, sonra bunlar beş bin altı bin kişiye yükseldi.
Bu da yeter zaten savaşta sonuç alabilmek amacıyla. Ve onlar genellikle otağın önünde padişahı koruyan perde oluşturmak üzere son kerte de devreye giriyorlar. Bu bin beş yüz elli beş civarındaki o defterlerde rastladığımız kayıtlarda çok açık görüyoruz. İkinci Bayez dönemine doğru geldiğimizde tüfek teknolojisinde Osmanlı’nın yeni bazı katlıları olduğunu görüyoruz.
Avrupa tüfeklerine biz baktığımızda ne yazık ki bizim müzelerimizde gördüğümüz tüfekler çok ağır hantal tüfekler. Çünkü müzeci için önemli olan şey tüfeğin böyle süslü olması, büyük olması, görsel. Onlar çoğu bunların merasim tüfekleridir aslında.
Kale tüfekleri falan derler. Savaşta kullandığım tüfekler bunlar değil. Çok daha hafif, efendim, fitilli ve daha sonra da çakmak mekanizmaları tüfek haline gelecekler. Bunlar gibi. Çünkü bunların bir bölümü şu anda Tokkopu Sarayı Müzesi Arşivi’nin müzesinde depolarda bulunan tüfekler. Bunlar tören tüfekleri. Diğerleri bunlar tören tüfekleri. Yani bu gibi şeyler değil. Ama bunların örnekleri var elimizde.
Ama teşhir de değil, ayrı bir konu. Asıl sonucu bunlar temin ediyorlar. Dolayısıyla bu tüfekler bizim elimizde tarifler var. Mesela 16. yüzyılın başlarında veya ilk 20’li yılına ait verilen ölçülerle göre Osmanlı tüfekleri mesela 5 karış diyor. Namlu uzunluğu 5 karış. Yani yaklaşık 80 cm bir namlu, 90 cm civarında bir namlu uzunluğu var. Bir de biraz daha fazla 110 cm namlu uzunluğu olanlar var. Bunlar çok hafif tüfekler. Ve mermileri de bunların küçük mermiler. Yani fındık dediğimiz yuvarlaklar atıyorlar. Ve buna karşılık Avrupa’da tüfekler mutlaka ağır tüfekler ve bunu bir çatala koyarak atmak durumundalar. Dolayısıyla elde taşınması çok güç. O yüzden Osmanlıların bu tüfekleri hafif hale getirmiş olduklarını biliyoruz. Bu çok önemli bir katkıdır. Bir başka önemli katkı da fitili tüfekler için tetik mekanizmasıdır. Nasıl? Tetik mekanizması. Mesela ilk tüfeklerde, orada örnekleri var. Tetik yok. Eline şehit olamış bir fitili doluyor. Yanan ateş yanılması lazım fitilin.
Bir taraftan dışına alacak, bir taraftan da onu getirecek o fayla deliği var. Oradan ateşleyip, barutu ateşleyip, tüfengi ateş haline yani ateşlemiş olacak oradan ateşlemek suretiyle. Bu zor bir iş. Peki ne oldu? Böyle yılan kavayı bir tetik koydular, üzerine yapıştırdılar. Fitili ona koydu. Onu çekmek suretiyle fitilin şeyi, o ilgiliye fayla deliğine girdi.
Ve ateşlemeyi ve hızı çok artırdı. Bu çok muhteşem bir buluştur aslında. Çok küçük ama çok muhteşem. Şu fitilli toplu bir 17. yüzyıl Osmanlı tüfeği. Fitilli. Bunun gibi tetik mekanizması şu altlıdır genelde. Ama bu tabii çok gelişmiş şekli. İlk tüfekler tam böyle değil. Bu gelişmiş şekli. Bu anlattığınız. Evet. Temin gösterdiklerimiz vardı. Onlar fitili tüfekler. Bunun üzerinden Osmanlı’nın… Bu çakmaklı ve döner tüfekler. Yani bu daha sonraki devirde aldığı şekiller. 17. yüzyıl zaten. 17. yüzyıl evet. Ama 1500 yıllarda daha… Daha farklı, daha basit ama o tetik mekanizması sayesinde çok kullanışlı hale getirmiş oldular Osmanlılar. Ve Batıl’lar bunu örnek aldılar mesela. Ya hocam bir tüfek üzerinden dünya tarihi yazımının yeniden sorgulanması gerektiğini ifade ediyorsunuz. Farkında mısın? Bu konuyu bilenler bilir. Vaktiyle bu tüfek ve ateşli silahların dünyayı nasıl değişirir konusunda çok ciddi tezler var. Batıl’ın üstünlüğünü tüfeğe bağladılar Batıl’lar. Ve buna yönelik dünya kadar Oman diye birisi var. Vaktiyle yazdı. Daha sonraki dönemlerde Roberts diye birisi var. O yazdı. Ardından da Parker Enson. O yazdı. Bunlar üçü. Özellikle son ikisi bu tüfekli ateşli silahlar sayesinde dünyanın değiştirdiğini ifade ettiler. Çok tartışıldı tabi orada o tehlak oldukları meseleler ama bunun üzerinden yüzlerce literatür var.
Ama bunu da söyleyeyim onlar yazdılar ama herkes Çin’de biz de tüfek kullanıyorduk. İran’da bize tüfek kullanıyorduk. Maceralar dedi biz de bak bunu kullanıyorduk demeye başladılar. Yani bu tek bir medeniyet’e mal edebilecek bir şey değil. Onu demek istiyorum. Bu yaygın bir şekilde bu sistemler kullanıldı. 1590’larda aynı bu bizim Osmanlı tarzı seri atı sağlamak üzere yapılan sistemin bir benzenini biz Japonya’da görüyoruz. Orada da bir minyatür var açık bir şekilde görünüyor. Orada bir mani almışlar sıralanmışlar ve bizim gibi ateş ediyorlar. Demek istediğim şey bu. Yani Batıl’lar bütün dünyayı kendi zaviyelerinden gördükleri için diğerlerine biraz böyle hep göz ardı ettiler. Yani yeni bir bakış açısı da artık tarihe bakmamız lazım geliyor. Onu demek istiyorum ama Batıl’da da bunu tabi çok söyleyenler var. Yani onlar da revizyonist olarak bakıyorlar artık. Yeni bir epidir söylüyorlar ama yaygın değil. Yaygınlaşması açısından ben söyleyeyim. Tarih yazımla Batıl’ın merkezinden çevrilmesi gerektiğini. Yani onu zaten Batıl tarihleri çok yazı çizdi. Onların yazdıklarından biz görüyoruz. Yani sadece bize ait bir görüş değil mi bu tabi. Onların da yazdıkları var. Öyle haklarını teslim etmek lazım. Kendi kendilerini tenket edebilecek ve revizyon edebilecek bir gücede sahipler bizim tam tersimize diyelim. Evet hocam tabi çok teşekkür ediyorum. Biz Ayran Süren’in sonuna gelmişiz farkında olmadan.
Ama bir şey öğrendik bu programda. Aslında bir tüfek tarihi üzerinden dünyadaki hakim tarih anlayışının bile sorgulanabileceğini ve Osmanlı tarihinin dünya tayindeki rolünün bilinenlerden ve yaygın olandan çok daha farklı olduğunu ve olabileceğini ortaya kolunabileceğini anlatmış oldunuz biz aslında kısaca. Tabi tabi yani bu önemli bir nokta. Mesela Osmanlı tarihinin çok iyi bilinen arşivi bilen akademisyen arkadaşlarımız var. İşte mesela Gabor Agosdoğan diye çok meşhur. Onun yazdıkları. Yakında olsun. Tabi çok bu anlamda etkili olduğu ve fikirleri ve düşünceleri yavaş yavaş değiştirebilecek bir kalıp var şu anda. Ama bunların popüler kesimlere kadar yaygın olması lazım. Şu anda o seviyeye kadar inen bir durum yok.
Hala mesela bir süslü böyle bunun gibi kitap hazırlayanlar var. Hala eski bilgileri tekrar ediyorlar. Yani bizim problemimiz biraz daha doğrusu Batı’daki problem biraz. Yani süslü bunun gibi derken bu dökünen mukayesinde alındım biraz. Yok onu demiyorum. Bunun tabi metnini çok sağlam ama o metninin sağlam olması lazım geldiğini söylemeye çalışıyorum. Biraz emek, emeği kısmet olsun. Tabi siz çok burada hakkınızı tespit etmek lazım. Ciddi emeğiniz var gerçekten bu hale gelmesinde.
Bizim için 12 yılda hazırlandı bu kitap. Onu da söyleyelim bari. 12 yıl oldu evet. 12 yılı geride bıraktı. Tabi benim hani dar bilgi dağarcığıma göre aslında bu anlattığınız konuların daha geniş boyutu ile Türkiye’de ciddi anlamda ve çok geniş kapsamlı olarak ortaya konulduğu nadir eserlerden birisi bu. İlk ve nadir eserlerden birisi Savaşın Sultanları Osmanlı Padişahlarının Meydan Muharebeleri kitabı. Çok teşekkür ediyorum hocam. Çok istifade ettiğim bir program oldu. Umuyorum sevgili seyirciler siz de istifade etmişsinizdir. Aslında tarihe, tarih yazımına biraz üniversite hocalarının tarih yazım anlayışlarına ve derken tüfek üzerinden dünya tarih yazımındaki farklaşma, inkar, red ve kabul gibi çok geniş konuları çok az kısa bir sürede ele aldık.
İnşallah ilerleyen programlarda bu ve benzeri konuları ele almaya anlatmaya devam edeceğiz. Siz yeter ki tarih söyleşilerini takip e TRT 2 izlemeye devam edin efendim. Hepinize hayırlı ömürler diliyoruz. Hoşçakalın.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir