TÜRK TARİHİ – BÖLÜM 1
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kIffEZW5br4.
Evet, Türk tarihi aslında dünya tarihi içerisinde çok önemli bir yer tutar. Hem coğrafi anlamda yani mekan bağlamında hem kronolojik anlamında zaman derinliğinde çok önemli bir yer tutar. Biz yazılı kaynaklarla Türk tarihini M.Ö. 2259’lara kadar götürebiliriz.
Bunu neye dayanarak söylüyoruz? Bu Çin kaynaklarında eski Türkleri anlatan, en eski Hunların atalarının atalarını anlatan kaynaklarda görüyoruz. Bu şudur, metal üzerine yazılmış olan yazılarda, taşlara yazılmış olan yazılarda veya bambu gibi kaplumbağa kabukları üzerine yazılmış olan yazılarda bunları görebiliyoruz.
Dolayısıyla yazılı olarak bunu götürmek mümkün ama erkeolojik anlamda Afanasiyava kültürü dediğimiz,
güney Sibirya’da bugünkü Hakasya, Gornaltaysk, Tuva gibi bölgeleri gösterebileceğimiz, işaret edebileceğimiz bölgelerde ortaya çıkan Okunyev kültüründen sonra daha müşaha somut hale gelen Hakasya’daki Afanasiyava kültürüyle birlikte Türk tarihine Türklerinin erkeolojik izlerini belirliyoruz.
Bunu niye söylüyorum? Çünkü M.Ö. 3000’ler şu anki verilere göre insanlık tarihinin aydınlanmaya başladığı dönemlerdir.
Normalde baktığımızda Önasya’da yani Mezopotamya’da, Mısır’da, Anadolu’da, Korkasya’da, İran’da, Hint’te, Çin’de yani dünyanın en eski uygarlıkları olarak gösterilen bölgelerde dahi tarih M.Ö. 3000’lerde aydınlanmaya başlar. Ama bunun öncesine götürmek mümkündür. Mesela ben Lena Ağırma kenarında, Güney Sibriya’da M.Ö. 14 binlere tarihlenen Kayı resimleri gördüm. Bunlara da götürebiliriz. Veya diğer açıdan baktığımızda M.Ö. 100 binlere tarihlenen insan kalıntılarının bulunduğunu gördüm. Bunlar nerede? Bugün Güney Sibriya’da bulunan Novosibirg şehrine 30 km mesafede Akadem-Gorodok diye bildiğimiz bilim şehirci diye, Türkçe’ye tercüme edebileceğimiz bir bilim şehrinin müzesinde bunlar mevcuttur.
Şimdi buradan bakarak Türklerin tarihini çok eski devirlere götürmek mümkün ama biz bazılarak esas olarak M.Ö. 3000’lere başlamamız lazım. Çünkü daha somut hale geliyor bilgilerimiz, verilerimiz.
Ve buradan başlayarak Türkler hem en doğuda yani büyük okyanusa kadar, biz Mançurya diyoruz, büyük okyanusa kadar ama benim elde ettiğim Çin kaynaklarımdaki verilere göre, Kore ile Çin’in birleştiği alan Liao Hai dedikleri, o körfeze kadar uzanan hatta en doğu ucu olarak tespit etsek,
buradan başlayarak En Batı’da, Macaristan’da, Hatta bana göre İngiltere’de Galde’ye kadar Türklerin izlerini görmek mümkün, takip edebiliriz. İşte burada ben her zaman söylediğim şeyi bir daha tekrar edeyim. Türk tarihini anlamak için önce Türk göççülerini çözmek gerekir. İkincisi Türklerin boy sistemini çok iyi kavramak lazım.
Bu bütüncül bir yaklaşım geliştirerek, bu bütüncül yaklaşım içerisinde yani Mançurya, Macaristan ya da işte Kore, İngiltere, Galiler denklemi içerisinde, düzleme içerisinde Türk tarihini, eski Türk tarihinin izlerini takip etmeye başlarız. Burada tekrar ediyorum iki önemli konu var. Birincisi Türk göççüleri konusu, ikincisi Türklerin boy sistemi.
Yani bana göre Türkler bu iki sistem sayesinde göç edebilme yetenekleri ile boylar halinde yaşamaları neticesinde günümüze kadar yaşam kalım savaşını kazanarak gelebildiler. Bugün 21. yüzyılda çok açık bir şekilde Türk dünyasından bahsedebiliyorsak, temelinde bahsetmiş olduğum bu iki faktör yeter.
Bütün bunların içerisinde bütün Türkleri model olarak anlayabileceğimiz ve Türk adının tarihte belirgin hale geldiği 6. yüzyılı bir miheng taşı ya da bir şablon gibi oluşturabileceğimiz bir sistem dahilinde 6. yüzyılı gösterebiliriz. 6. yüzyılda ne oldu peki? Bu dönemde Göktürk devleti kuruldu. Bu devletin gerçek adı Türk Kaanlığıydı. Türk Kaanlığı kuruldu bağımsız bir şekilde yani Türk adı resmi bir devlet adı haline geldi. Dolayısıyla hem Bizans kaynaklarında hem Çin kaynaklarında hatta Arap kaynaklarında ve Sassani kaynaklarında Türk adı kullanılır hale geldi. Bundan dolayı biz 6. yüzyılda kurulan Türk Kaanlığı modelini Türk tarihindeki bir anahtar gibi kabul ederek tarihe başlamak Türk tarihini anlamaya başlamak durumundayız. Neden? Günümüzde yaşayan bütün Türk kökenli toplulukların Göktürkler ile yani Türk Kaanlığı ile bir bağlantısı vardır. İkincisi Türk Kaanlığından önce yaşamış olan Hun, Kimmer, İskit vesaire Türk sayabileceğimiz ya da tahmin ettiğimiz bütün toplulukların da Göktürkler ile bağlantısı vardır. Göktürkler üzerinden onları anlayabiliriz. Mesela Avrupa Hunları, Avarları, Peçenekleri, Bulgarları, Sabarları, Kumankıpçakları Göktürkler üzerinden anlayabiliriz. Oğuzları yine Göktürkler üzerinden anlayabiliriz. Bu yüzden Göktürk tarihi gerçekten son derece önemli diyebiliriz. O zaman toparlasak bir model devlet olarak Türk model devleti Göktürkler konusunu ömple çıkarmamız gerekiyor. Bu dönemde Türk adı ve Türk kimliği daha somut hale geldi.
Bu bundan önce yoktu anlamına gelmezdi. Az önce ifade etmeye çalıştığım gibi, millattan önce 3000’lere kadar giden bir Türk tarihi söz konusudur. Diğer taraftan bu çerçeve içerisinde Türkler boylar halinde yaşıyorlardı. Bu boylarında bir şekilde nerede ne şekilde yaşadığını, hangi hayat tarzının sürdüğünü, kültürel özelliklerini biz yine Çin kaynaklarından öğrenebiliyoruz.
Diğer taraftan Avrasya’nın erken tarihinde çok önemli iki kültürel gelişme meydana geldi. İnsanlık tarihini yakından ilgilendiren iki önemli kültürel gelişme meydana geldi. Bunlardan bir tanesi, birincisi atın evcilleştirilmesidir.
Atın evcilleştirilmesini en iyi anlatan Kaşkarlı Mahmud’dur. At Türk’ün kanadıdır der.
Tabi Kaşkarlı Mahmud’un eseri 1074 yılında yazılmıştır. Milletten sonra 11. yüzyılda. Ama bu dönem içerisinde bütün Bozkırlardaki yaşanmışlıkların temelinde atın evcilleştirilmesi, daha doğrusu Bozkır insanının at ile bütünleşmesi söz konusu durur.
İkincisi, burada karşıma ikinci önemli özellik, demirin işlenmesidir. Demir altı aydağlarında fazlasıyla çıkıyordu. Tabi o zaman Götürtler toprağın 3-4 bin metre altını kazıp maden çıkarmıyorlardı. Nasıl oluyordu bu?
Altı aydağlarında demir filizi madeni yüzeye çok yakındı. Yağmur yağdığı zaman toprak aşınıyordu ve demir madeni kendiliğinden açığa çıkıyordu. Bu teknolojik değerlendirmelere göre altı aylarda çıkan demir dünyanın en kaliteli demiri iyiymiş. Bu da 1992 oranıyla. Burada demiri işletmeye başladılar ve hem teknolojik hem de atın evcilleştirilmesi ile sürat anlamında demirin işletmeye başlaması ile teknoloji anlamında bir gelişme oldu. Bunun üzerine Bozkır kültürü dediğimiz kültür ortaya çıktı. Maalesef dünya literatüründe nomad gibi göçebe yani küçük düşürülmek istenen Bozkır kültürü aslında insanlık tarihine çok önemli kültürel usullar hediye etmiştir. Bunlardan biri de hukuk fikridir. Hukukta da özel mülkiyet meselesidir. Özel mülkiyette insanlar sahip oldukları müddetçe, özel mülkiyet olduğu müddetçe insanlar daha hür sayılırlarmış. Buna benzer zaten bunu Bozkır insanlarının o hür erkin yapılarında bunları görebiliyoruz. Bir şekilde kendini gösteriyor her dönem içerisinde. Yani bugün hala Türklerin o kabına sığmaz tavırları, o erkin muktedir insan tavırları bence Bozkırlarda yaşamış olmanın o tarihi 5.000 yıl öncesine kadar dayanan insanlardır.
O tarihi 5.000 yıl öncesine kadar dayanan insanlık tarihinin ama Türk tarihinin 5.000 yıl öncesine kadar dayanan kültürel özelliklerinde yatmaktadır. İşte bu yüzden bir Türk tarihi formatı formülü bir şekilde ortaya koymamız mümkündür.
Bu söylemeye çalıştığım bu tarihsel modelin içinde aslında Çince’den Çince yazılmış tarih kaynaklar en eski İranca dediğimiz yani Pehleviçe pehlivceden de önce yazılmış olan part metinleri, yine Grek kaynaklarından Hereto Tos’ta geçen belge ve bilgiler.
Diğer taraftan aynı şekilde en eski Slav kaynaklarında, Arap kaynaklarında, Hind kaynaklarında, Tokhar, Tibet gibi çok değişik farklı milletlerin hatta Ermeni, Gürcü gibi Kafkas milletlerinde kaynaklarında Türk tarihine ait belgeler ve bilgiler anlatılmaktadır.
Bu bir anlamda zenginliktir ama araştırıcıların işini her zaman zorlaştırır. Zorlaştıran bir durumdur yani bu kadarıyla. Türkler 6. yüzyılda ve 7. yüzyıldan itibaren kendi dilleriyle tarihi eserler meydana getirmeye başladılar.
Bunların zirvesi Külteg’in, Bilge Kaan, Ton Yukuk ve yine Moğolistan başta olmak üzere bütün Avrasya coğrafyasında dağılmış olarak bulunan Türkçe Rurink alfabe denilen oyma yazı diye de açıklayabileceğimiz Türk alfabesidir. Bu damgalardan çıkmıştır. Bu Türk yazısı da 6. 7. yüzyıllarda ve özellikle 800’lerin başında yaygın hale dönüşmüştür. Bunlardan başka proyesterik devirlerden itibaren biz Türklerin yoğunlukta yaşadığı bütün alanlarda Kayı resimlerini görürüz.
Mesela Gobi çölündeki Kayı resimleri ile Anadolu’daki Kayı resimleri benzer. Bazen tıp atıp aynıdır. Suvari biçimleri aynıdır. Ok veya Kayı resimleri benzer. Türkler nerede yoğunlukta yaşadılarsa oralarda kendilerine özgü Kayı resimleri de meydana getirip bunları bir şekilde gelecek nesillere bırakmışlardır. Dolayısıyla pictogram dediğimiz resim yazısı daha sonra ideograma dönüşmüştür. Mesela atı at boyutunda çizerken daha sonra şematik olarak veya dağ keçisini bir keçi koyun şekli kadar çizerken daha sonra bunu tekemül ettirerek geliştirerek şema çizgilerle bir sembolik hale getirmişlerdir.
Böylece Türk alfabesi Türk yazısı da doğmuştur diyebiliriz. İşte bu şekilde gider ama bunun içerisinde hem İpek yolu üzerindeki Türk coğrafyasının önemli şehirlerini düşünelim.
İşte Horasan, Mavra, Ünnehir, Fergana, Kaşgar, Hoten, Yerkent’ten başlayarak Dunhuana kadar giden hatta Kuzey’de Kuca, Aksu, Karaşar, Turfan’dan ulaşan yine Çin’e kadar Kuzey-Batı Çin’e kadar ulaşan İpek yolu üzerinde de Türklerin önemli tarihi eserleri mevcuttur.
Şimdi konuya başlamadan önce esasında Türk coğrafyasını anlamak gerekir. Föğrafi özelliklerinden. Bunu biz dörde bölerek anlatmaya çalışıyoruz. Aslında üçü önemli ama dörde bölerek anlatmaya çalışıyoruz. Bir, en kuzeyde Tundur’a kuşağı. Tabi Tundur’a bugün Kuzey Kutbu’na yakın yerlerde çok az sayıda Türk kökenin topluluklarının yaşadığı alanlardır. Beltr’ler vs. buna beltr. Yakutlar, Sakallar yani küçük küçük Türk kökenin toplulukları mevcuttur. İkinci, Kuzeyden Güney’e doğru gidersek, ikinci ana kuşak Tayga kuşağıdır. Tayga kuşağı, orman kuşağı diye bunu anlatalım. Uçuz bucaksız ormanlar nereden? Burjadiyadan bugünkü işte Mançurya üzerinden başlayarak, Macaristan’a kadar geniş alanda orman kuşağıdır bu ormanlarda yaşayan.
İnsan sayısı bakımından az fakat boy sayısı bakımından kalabalık diye çok diyebileceğimiz Türk köken topluluklar vardır.
En doğudan başlarsa şey olarak, bu riyatallar orman moğollar diye sayabiliriz ama bunların batısında tıvalılar, tuvalılar, şorlar, nenesler, dalgaltağılar, televütler gibi tuvalılar, hakaslardır bu kalabalık olanları çok sayıda Türk kökenli topluluklar yaşarlar.
Bunların en eski izlerini biz, milat döneminde 100 binlere kadar giden dönem içerisinde tarih müzelerde kalıntılarını bulabiliyoruz. İkinci üçüncü kuşak olarak biz, Moğolistan’dan başlayarak, Mançurya’dan başlayarak, Karadeniz’in kuzeyine hatta Hazar denizine kadar ulaştırabileceğimiz sahi içerisinde şunu görürüz.
Bozkır kuşağı. Evet, hem büyük kananlıkların kurulduğu hem kalabalık Türk gruplarının yaşadığı alan Bozkır kuşağıdır. Dolayısıyla eski Türk tarihine ana hat olarak Bozkır kültürü, Bozkır tarihi demek çok yanlış değildir. Doğrudur, Bozkır’ın tarihi. Bu yüzden Bozkır’ın kananlıkları diye bir kitapta kalemi almıştım. Sırf teorik anlamda bunları ortaya koyabilmek amacıyla. Mesela Kazakistan, Kırgizistan, Moğolistan hatta bugün Kuzey Çin dediğimiz iç Moğolistan alanları bu bahsetmiş olduğum coğrafi kuşağının içerisine girer. Tabi Bozkır’ın özelliği şudur, yazlar sıcak ve kura, kışlar soğuk geçer. Etrafında dağlarla çevrili olduğu için, ortasının etrafı dağlarla çevrili olduğu için çok az yağış düşer. Böyle bir alandır. Bitki örtüsü de çok çeşitli değildir. Mesela Batı Kazakistan sahasında bir hayvanın yiyebileceği ot türü yediği iken Doğu Kazakistan’da 2000’e çıkar bu.
Farklılıkları da gösterir. Bu da coğrafya kader olduğu için boyları da etkilemiştir diyebiliriz. Bu coğrafy kuşak üzerinde şöyle düşünelim. Kimmerler, İskitler, Hunlar, Kanlı boyları, Göktürkler, Uygurlar daha sonra Büyük Boğol İmparatorluğu gibi büyük kananlıklar meydana gelmiştir. Dünya tarihine yön veren büyük imparatorlukların bu coğrafyadan çıktıklarını görüyoruz.
Burada üçüncü kuşak olarak çöl ve vaha kuşağını gösterebiliriz Türk tarihi açısından. Bu nedir? Bu aslında İpek yoludur. Tabi bu yolun adı İpek yolu değildi tarihte. 19. yüzyılda, hatta 19. yüzyılın ikinci yarısında Bitfogel isimli bir Alman araştırıcının koyduğu, ileri sürdüğü iddia ettiği bir konudur İpek yolu. Aslında bu yolun adı ticaret yoludur. Yani Akdeniz limanlarından Anadolu’dan başlayarak Çin’e kadar uzanır ama Kuzeydoğu İran’daki Horasan’dan başlayarak Turfan hatta Hami şehri ne kadardır. Hami günümüzde dahi bütün Türk kökenli toplulukların en doğusundaki şehri Hamidir. Türkçe adı Kumuldur.
Kumuldan başlayarak Turfan, Kaşkar, Kuca Aksu, Hoten, Yerkent, bunlar Doğu Türkistan dediğimiz alanda daha sonra Fergana, Mavra Ün Nehir, Semerkant, Buharahi ve Horasan, Kuzey Afganistan’da buna dahil ederek 3. Türk coğrafyası kuşağında tanımlamış oluruz.
O zaman Türk coğrafyası demek ki 3 ana bölümden ayrılıyordu. Birincisi Tayga kuşağı, ikincisi Bozkır kuşağı, üçüncüsü Çöl ve Baha kuşağı.
Tundura kuşağından bahsettim. Bunu çok kuşak saymamız mümkün değil. Çok Kuzeyde ve kalabalık Türk gruplarına sahne olmadığı için önemli bir devletin kurulduğuna da rastlamıyoruz. Dolayısıyla 3 ana kuşak içerisinde değerlendirmek mümkündür.
İşte bu coğrafya içerisinde, M.Ö. 3000’lerde Türk tarihi başlar. Biz ilk izler olarak maalesef hakkında çok az bilgi sahip olabildiğimiz kimmerleri gösteririz. Bu batıdan baktığımızda gördüğümüz daha sonra İskit. Heredotus’un ifadesiyle Moldavya’dan başlayarak Altay dağlarına kadar uzanın Geniş-Avrasya Bozkırları’nda yaşayan herkese Heredotus İskit der.
Biz daha sonra Asur Tabletleri’nde veya en eski part belgelerinde de Sakalar ifadesini görürüz. Yani Heredotus’un İskit dediği topluluk doğuda Saka diye anılır. Bunlar da özellikle Batı-Orta Asya’da çok geniş bir alanda yayılarak kendilerini göstermişlerdir. Bu şekilde bunları görebiliyoruz. Diğer taraftan Orta Asya’nın doğusunda yani Tarbagatay dağlarına sınır kabul edersek Orta Asya’nın doğusunda Hunların atalarını görmemiz mümkün. Nerede? Çin’in kuzey sınırlarından başlayarak hem bugün Mançuryo’da, Moğolistan’da çok geniş alanlarda yayılmış olan Hunların atalarını görüyoruz. Bu da çok ilginçtir. Yani Çin tarihini başlatırken Çinli eski kayıt sahipleri aynı şekilde kendi tarihlerini anlatmaya başlarlar ve Hunların atalarından da söz ederler. Hunların ataları olarak ilk önce Guifan sözünden başlar daha sonra Xianyun, Yanyun gibi isimlerle bu devam eder. Ve nihayetinde Di derler. Yani bunların çoğu genel isimdir. Kuzeyli yabancı demek anlamında. Barbar değil ama burada. Mesela Bay Di der, Beyaz Diler diye söz eder. Tü Diler, Kızıl Diler diye. Mesela Hunların atalarından söz etmeye başlar. M.Ö. 318 yılına geldiği zaman biz Hun adını ilk defa kaynaklarda görürüz. O da Çeller’le Çinler’le Hunların arasındaki bu yakınlaşmadan dolayı. Yakınlaşmadan dolayı daha doğrusu Hunlar’la Çinler arasında bir anlaşma yapılır.
Bundan önce ilk defa şunu da özellikle söylemek gerekir. M.Ö. 780’li yıllardan itibaren Çinli köylüler kendilerine ilk defa bir savunma duvarı yapmaya başlarlar. Bu da Çin Setti’nin ilk temelleri olacaktır.
Bizim bildiğimiz Çin Setti’nin esas şeyi, 1249-121 yılları arasında inşa edilen o meşhur korkunç imparator Çin-Şü-Huan-Di zamanında yapılan duvarlardır. Ama ondan önce bütün bunların hepsi hem Türkler’e hem Mançular’a genel olarak Kuzeyli halklara karşı yapılmıştır. Tabi Türkler Büyük Devlet Grup Çin’i çok taciz ettikleri için Türkler’e karşı yapıldığını söylemek hiçbir zaman yanlış olmaz. Burada biz M.Ö. 318 yılından itibaren görüyoruz. Bu arada Çin’de M.Ö. 300’lerde büyük bir reform yapılır. Dördüncü yüzyılda büyük bir askeri reform yapılır. İlk defa Türk asker üniformaları, silahları, askeri taktikleri veya askeri teknolojisi Çinler tarafından kopyalanır. Böylece Türk ordusunun da Çinler tarafından ilk defa kopyalandığını görüyoruz. Bunun devamında M.Ö. 221 yılına geldiğimizde Türk tarihinde ilk defa bir hükümdarın adından haberdar oluruz. Onun adı Toğman’dır. Toğman adı Türkiye’de daha çok Teoman olarak yer bulmuş. Bu şekilde şahısmi şekilde kullanılır halde hale gelmiştir.
Toğman’ın oğlu da Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olan Metehan’dır. Metehan’ın adı da Modu yani Bahadır’dır. 221 yılında ağlıklı olarak Hunlar Çin’in kuzey sınırlarındaki topraklarda yaşıyorlardı.
Burada tabi Çin toprakları Bozkır topraklarına göre son derece verimli olduğu için, daha zengin kaynakları sahip olduğu için Bozkırlıları cezbediyordu. Zaman zaman Bozkırlılar da özellikle iklim şartlarından dolayı Çin’e giderek Çin sınırlarına yakın yerlerde yaşamaya çalışıyorlardı.
Neden? Daha çok yiyecek bulabilmek, daha iyi beslenebilmek amacıyla. Burada genel olarak bir eleştiri söz konusu olur. Türkler gitti Çin’e de asimili oldu diye. Ama bunun başka yolu yoktu. Çünkü tarih kaynaklarda insanların hayatının yaşam kalın mücadelesini kazanmak daha fazla yiyecek bulabilmek,
çoluk çocuğunu beslemek, toplumuna faydalı olma şeklinde olduğunu göz önüne alırsak böyle değerlendirebiliriz. Toman zamanında Minat-i Önce 214’te Çinlilerin Hunları yendiğini ve Çin topraklarından çıkardığını görüyoruz. Bu neydi? İşte Çin Mintian’e yenilen, Mintian isimli Çinli Generelle yenilen Toman aylıklı olarak ordusunu bugünkü Moğolistan’a çekti. Yani kuzeye doğru çekti.
Moğolistan’da bugünkü Ulaanbaatar şehrinin kuzeyindeki Noy-Nulo bölgesi veya bizim Ötüken diye bildiğimiz Arhangay merkezli bölge bir anlamda yaşamaya daha elverişliydi. Buralarda Hunlar kendilerine yeni bir hayat hakkı kurdular ve Toman 209 yılına kadar yaşadı. Ve tahtını bir ihtilale, bir darbeye maruz kalarak oğluna bırakmak zorunda kaldı. Onun hikayesi de tabii ki ilginçtir. Mete Han, yani Modu diye bildiğimiz hükümdar, ben kitaplarımda Modu diye yazdım.
Mete Han halk tarafından çok sevilen bir veliahtır. Yani Toman öldüğü zaman yerine Mete Han geçecektir.
Ancak Toman’ın eşi, diğer eşlerinden biri, onu etkileyerek yani Han’ı, hükümdarı etkileyerek kendi oğlunu tahta geçirmeye karar verir. Yani bir tür entrika ve siyasi mücadele başlar.
Bu mücadele içerisinde daha çok tabi biz şey görürüz entrika bir yanda halkın çok sevdiği bir lider, taht adayı, diğer tarafta da entrika ile başa geçirmek isteyen veliahtlar. Dolayısıyla bu şey içerisinde tabi Toman etkilenir.
Mete Han’ı ortadan kaldırmaya cesaret edemez. Onun yerine bir plan düşünür. Bu plan şudur, komşuları olan yüecilere oğlunu rehine olarak, elçi olarak gönderir. Oğlu yüecilerin yanındayken yani rakibin yanındayken onlara saldırır. Amacı kendi oğlunu, yani Mete Han’ı yüecilere öldürtmektir.
Yani kendisinin öldürmeye cesaret edemediği oğlunu yüecilere öldürterek ortadan kaldırmak. Böylece diğer oğlunu tahta geçirmek ister. Ancak kendisi tam yüecilere saldırdığı zaman Mete Han çok hızlı koşan, günde binli dediği.
Şimdi binliye 670-576 km yapıyor. Tabi bir atın bu kadar süre koşması mümkün değil. Bu rakamlar abartılıdır. Yani çok uzun süre koşabilen anlamı çıkarılmalıdır. Çok uzun süre çok iyi koşabilen atına atlar ve ülkesine geri döner. Oğulların geri döndüğüne şaşıran Toman onu yine öldürmeye kıyamaz.
Bu sefer 10.000 kişilik bir birliğin başına komutan olarak tayin eder. Mete bundan sonra kendisine verilen o 10.000 kişiyi çok sıkı bir şekilde eğitir. Biraz abartılı anlatılmıştır bu kaynaklarda. Çünkü Türk kara kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak da Mete Han’ın 10.000 kişilik ilk birliği eğitmesi kabul edilir.
Ama şudur. Mete topladığı 10.000 kişiyi önce bir hedef verirler. O hedefe ıslıklı ok yapar. Islıklı oku attığı hedefe ok atmayanları öldürür. Bu tip şeyleri çok sıkı bir disipline tabi tuttuktan sonra bir gün önce sevdiği karısına atına vs. Bunlar abartılı tabi bu şekilde olması mümkün değil.
Bu sıkı eğittiği askeri birlik ile birlikte ihtilal yapar ve babasını tahttan indirir. Ve kendisine karşı olan muhalifleri de ortadan kaldırarak Hun hükümdarı olur. Yıl 209’dur, milletten önce bu dönemde 209’dur. Böylece hem Ortasya tarihinin hem Türk tarihinin hem de dünya tarihinin en önemli hükümdarlarından biri tahta çıkmış olur. Mete Han 35 yıl tahtta kalacaktır. Kaldığı süre içerisinde önce acil olan kısımesafedeki düşmanlarını bertaraf edecek.
Sonra Ortasya’da birliği sağlayacak bir anlamda bütün yay çeken yay geren ve süvari olan Bozkır topluluklarını bir bayrak altında toplayacak. Yani gerçek anlamda Türk birliğini sağlayacak bir liderdir. Onun bu başarısını daha sonra Çin’e saldıracak.
Kurduğu tuzakla, milletten önce 202 yılında, 199 yılı arasında kurduğu tuzakla Çin imparatorunu korkutacak, kuşatacak. Sonra büyük tavizler karşılığında onu serbest bırakarak Çin’i vergiye bağlayacaktır.
Aradan bin yıl geçer, Çinli tarih kaynakları hala Mete Han’ın yaptıklarından korku ile söz ederek devlet adamları bunları saraylarındaki müzakerelerde veya tarihçileri gündeme alarak anlatırlar. Yani Çinliler için Çin tarihi açısından çok çok etkili olmuştur.
Ama Türk tarihi açısından baktığımızda derin ve geniş Avrasya Bozkırları’nın ilk model örnek alınabilecek hükümdarı Mete Han’dır diyebiliriz. Mete Han ilk önce doğudaki Donhu diyebildiğimiz, Türkçe’de Tunguz olarak da bilinen doğulu kavimlerle mücadele etmeye başlıyor esasında. Mesela bugünkü Protomol diyebiliriz ama daha çok Mançuların ataları diye sayabileceğimiz kavimlerle mücadele ediyorlar. Bu Donhu’lar, Hunların Mete Han’ın tahta çıktığı dönemde Hunların zayıf olduğunu düşünerek Mete Han’dan önce atını isterler.
Sarayı da müzakere yaptırır, bir at komşudan kıymetli değildir, atını verir daha sonra en sevdiği eşini isterler, onu verir. Üçüncü toprak isterler, toprağa vermez, toprak milleti midir der. Burada vatanın kutsallığı anlatılmış olsa bile aslında bir Türk hükümdarının atını, çok sevdiği eşini düşmanına vermesi mümkün değildir.
Aslında burada çok stratejik davranarak Mete Han düşmanını oyalama taktiği ile oyalamış, bir aşamaya geldikten sonra büyük bir bozguna uğratarak Donhu’lara darmadağın etmiştir.
Malup olan Donhu’lar iki ayrılmıştır. Bunlardan biri Uhuan dağına çekildikleri için Uhuanlar diye anılır, diğer grup Şembeyler diye anılır. Şembey Dağı’na gittikleri için Şembeyler olarak anılırlar ve böylece doğudaki büyük bir rakibinden kurtulmuş olur. Takip eden süreçte güneydeki komşusu, Hint Avrupalı olarak kabul edilen, bugünkü toharların ya daha sonraki toharların da ataları sayılabilecek olan yüecileri ortadan kaldırarak Kuzey-Batı Çin’e de hakim olur. Yani Çin Seddi’nin kuzeyindeki toprakları kendine bağlar.
Devam eden süreçte mesela Kırgızları, yine Orta Asya’daki diğer Türk beyleri de bir şekilde kendine bağladığını görüyoruz. O zaman aslında Avrasiya bozkırılarının ilk modeli, böyle şahıs olarak karşımıza çıkan hükümdar Mete Handır.
Yani modudur, bahadırdır ama kurumsal devlet yapısını ortaya koyan da Mete Handır. Yani orada Hun Devleti’nin 24’lü bir teşkilatı vardır ki bence muhteşemdir. Çünkü Hun adının en az 800 yıl yaşadığını görüyoruz. Bu ne demek? Milletten önce 318’den, milletten sonra 439’a kadar.
Çok sağlam bir devlet geleneği oluşmuştur. Bu Batı’da ve bizim tarihçiliğimize bilinmez. Dolayısıyla Göçebe, bunlar barbar, uygar değil, kültürsüz toplukları olarak nitelendirilerek ve daha çok elkel topluluklar olarak nitelendirilerek küçümsenmek istenir.
Tabii ki doğru değildir. Bozkırıların şartlarını çok iyi bildikten sonra, bozkırıların tarihi bence çok çok ilginçtir ve kendi içerisinde büyük değere sahiptir. Yani Çin, Hint veya Önasya’daki uygarlıklarla karşılaştırırken buna dikkat etmek gerek.
Hürmet-i Han’ın aşama aşama kuvvetlendiğini görüyoruz. Doğudaki düşmanları yendi, güneydeki düşmanlarını ortadan kaldırdı. Orta Asya’da birliğini, sağlam temelleri oturttu. Sıra Çin’e geldi.
Milattan önce 202 yılında o meşhur Gaoçöy’deki Biden savaşında Çin imparatorunu kuşatır. Burada büyük bir askeri deha gibi davranır.
Önce zayıf birlikleri ileri sürer, kendisinin kuvvetsiz olduğunu gösterir ve düşmanı bir havzaya çeker. Orada Turan taktiği ya da Kurt kapanı taktiği denilen taktiği ilk defa başarıyla gerçekleştirir.
Aslında 14. öncede olmuş olabilir. Bizim bilebildiğimiz bu Kurt kapanı yani Turan taktiğinin ilk uygulanması, Milattan önce 202 Biden savaşıdır.
Şimdi buradan takip eden süre içerisinde baktığımızda Çinlilerle çok faydalı bir anlaşma yaparak, kendisi açısından vergiye bağlayarak, öbür ekonomik anlaşma yaptıktan sonra Çinlilerle bir daha savaşmaz.
Yani gereksiz yere savaştığını biz Meta’nın görmeyiz. Ama burada ne vardır? Bu sağlamış olduğu bütün bu hem siyasi anlamda hem askeri anlamda ve teknolojik olarak üstünlüğünü gerçekleştirdiği süre içerisinde zamanının dünyasının en güçlü devleti haline dönüştürür.
Asya Hun İmparatorluğu. İmparatorluk diyoruz çünkü onun bünyesinde aynı zamanda işte Mançular, Protomol kabileleri, hatta İran’ı kabileler ve Türkler vardır. Dolayısıyla bir imparatorluktur. İmparatorluk dediğimiz zaman bünyesinde farklı milletlerin bulunduğu devletler akla gelir. Bu bakımdan bunu görürüz.
Yanında bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. Bu da şudur. Çin’i fethetmez, ele geçirmez. Bence iyi yapar. Neden? Çünkü iklim, kültür ve nüfus olarak çok kalabalık olan bir ülkeyi fethetmiş olsa, ele geçirmiş olsa orada erirdi. Bunun başka örnekleri var, aksi örnekleri. Yani Boskırlılar ele geçirdikleri yerleşik kültürler içerisinde 100-150 yıl içerisinde erimişlerdir. Dolayısıyla Asya Hunların da burada bir erimesi söz konusu olabilirdi.
Yani bizim Türklerin ilk model devleti ya da Asya Hunlarının ilk kurumsal devletinin bir şekilde ortadan kalkması mümkün olabilirdi.
Çin’i siyasi ve ekonomik olarak kendine bağlayarak bence başarılı bir yol izlemiştir. Bundan sonra Çin’in de taht değişikliği olur. Çin’in imparatoruçesine evlenme teklifi eder.
Şuradayken şudur, eğer onun evlilik itifakı kurarsa Çin’e kolayca sahip olacaktır. Onun teklifleri nazikçe reddedilir. Yani M.Ö.192’li yıllara artık gelinmiştir.
Ve takip eden süreçte bazı Hun komutanlarının, generalilerinin M.Ö.192’dan habersiz bir şekilde Çin topraklarına akın yaptığını görürüz. Bu arada mektup piyatisi olur. Yani Çinliler genelde Hunlara karşı çok baş eğerek, itaatkar davranarak Hunların M.Ö.192’nin hışmına uğramaktan kendilerini korurlar.
Milattan önce 174 yılına gelindiğinde yani 35 yıllık saltanattan sonra taht değişikliği meydana gelir. Nedir? Mete Han hayatını kaybetmiştir. Ölür, yerine oğlu geçecektir. Oğlunun Lao Shan yaşlı ve üstün veya Cüü diyebildiğimiz bir adı da vardır. Oğlu Milattan önce 74 yılından 160 yılına kadar 14 yıl tahta kalarak devleti bir şekilde ayakta tutar. Bu dönemde de Hunların Çin’e karşı üstünlüğü söz konusudur. Yani Hunlara meydan okuyan hem Batıdan hem Doğu’dan herhangi bir güç söz konusu değildir.
160 yılında o adı geçen Lao Shan Şanyü dediğimiz yani Hun-u Kümdarı Cüü de derler. Bu yok diye yazıyor başka kitaplarda. Onlarla lütfen itibar etmeyelim. O öldükten sonra neredeyse 34 yıl tahta kalacak olan Gün Çın isiminde yeni bir Hun-u Kümdarı yani babadan oğula geçmiş şekliyle tahta geçer ve Hunları idare eder.
Yalnız bir şey dikkati çeker bu arada. Hunlar Çin’le barış halindedir ama o Milattan önce 160’lardan itibaren yavaş yavaş Hunlar üzerinde Çin etkisinin başladığını görürsün.
Bu nedir? Hun kadınları özellikle Çin ipeyine eğilim gösterirler. Çin ipeyine karşı bir hayranlık duymaya başlarlar. Hun erkekleri veya Hun toplumu genel olarak Çin yiyeceklerine karşı yemeklerine karşı ilgi duymaya başlarlar.
Bunu gören Çin’den kaçmış olan John Han Yue isimli bir Çinli general de aslında buna karşı çıkar ve Hunların Çin kültürünün etkisine girmeye başladığını söyleyerek adeta onları uyarır.
Bir nemze başarılı olur ama sonuçta olacaktır. Çünkü günümüzde hala öyle Moğolistan’ın veya Orta Asya Boskırlılarının yaşam şartları çok zordur.
Komşu ülkelerdeki o cicili bicili kıyafetler ve çok farklı yiyecekler her zaman Boskırlıların ilgisini çekmektedir. Burada bir kültürel kırılma, bir farklılışma olmaması mümkün değildir diye değerlendiririm. Hatta Hunlarla savaşmak yerine Hunları kültürel etki altına almayı teklif eden bir genel rapor hazırlar. O da şudur. Hunlarla savaşmayalım ama ne yapalım?
Sınır pazarlarında çok güzel lokantalar açalım. Bu lokantalarda Çinlilerin yemeklerini çok güzel yemeklerini koyalım ve Hunlar gelip bu yemeklerden yemeye başlayarak, o işte Çin içkileri içerek, Çin yemekleri yiyerek Çinleşmeye başlasınlar diye teklifte bulunur.
Bu teklifi aslında bir yerde genel olarak etkisini gösterecektir ama tamamen kısa vadede bütün Hunları kapladığını göstermez. Tabi kaderalarını örecektir burada.
Yani her yükselen güç zaman içerisinde o aşırı gücün vermiş olduğu zafer sarhoşluğu içerisinde kendi içerisinde bir şekilde rahatlığa alışacak, konformizma alışacak, dışarıdan gelen tehlikelerin farkına varmayacaktır.
Zayıf durumda olan siyasi güçler ise güçlenmek için türlü yollar deneyeceklerdir. Bu arada Çin’de İmparator Uğudi isiminde biri, İmparator Uğubas’a geçer ve çok uzun yıllar Çin’de tahta kalacaktır. Aynı dönemde Çin’de Han Hanedanı vardı. Han Hanedanı esasında Çin tarihindeki bütün Çin’i kaplayan ilk imparatorluğudur. Bundan önce Çin’de küçük küçük devletçikler vardı.
Milletten önce 206 yılında kurulmuş olan Han Hanedanı ise bütün Çin’i bir araya toplayan, Çin birliğini sağlayan ilk Çin devletidir imparatorluğudur.
Dolayısıyla Han Cao dedikleri Hanedan yani Milletten önce 206, Milletten sonra 220 yıllar arasında yaşamış olan devlet Hunların paralelinde yürüyecektir ama bir şekilde onu da nihayetinde yıkılacaktır.
Şimdi bu Hanlar yani Çinler Hunlara yenile yenile yenmesini öğrenmeye gayret ederler. Bunun yolu nedir? Bunun yolu Hunlar gibi savaşmaktır. Ordularında Milletten önce 140’lardan başlayarak büyük bir askeri reform yaparlar. Bu nedir? Bir, suvari kuvvetleri hazırlamak. İki, silahları değiştirmek. Üç, askeri kıyafetleri bozkırlılar gibi yapmak. Pantolon mesela veya delik kıyafetler girerek savaşmaya gayret etmek şekilde bir kuvvetli bir ordu hazırlamaya çalışırlar.
Ancak imparatorluğu bununla da yetinmez. Milletten önce 136 yılında batıya birini gönderir. Bu kişinin ismi Jiang Qian’dir. Jiang Qian İpekonunun acıcısıdır, başlatıcısıdır aslında.
Fergana’ya kadar gitmek üzere yola çıkar. Hunların elinde esir kalır. Daha sonra Eseret’ten kurtulur. Yine Fergana’ya giderek Fergana’da bunun usumları Hunlara karşı ayaklandırmaya gayret eder.
Aslında onun döndüğünde yazmış olduğu rapor İpekonunun başlamasına sebep olmuştur. Çinler onun getirdiği bilgiler sayesinde Fergana’nın, Batı Türküstan’ın hatta İran’ın genel olarak batı bölgelerinin zenginliğinin farkına varmışlardır.
Yani mesela Batı’dan kavun, nar, baharatlar, birçok yiyecek maddesi bu dönemde Çin’e gitmiştir. Tabi Çin’den de İpek batıya doğru gitmeye başlamıştır.
Dolayısıyla Batı penceresinin M.Ö. 130’larda Çin’e açıldığını söylemek doğrudur. Ta İran’a kadar, nihayet Roma’ya kadar İpek ulaşacak. Dünya tarihi değişecektir.
Bunun değişmenin sebebi bence ilk küresel birleşme ya da küresel bilgi alışverişinin gerçekleşmesi şekilde yorumlanmalıdır. Nedir? Doğu kültürü, uzak doğu kültürü Akdeniz dünyasına, Akdeniz dünyasının kültürü doğuya ulaşmıştır.
Bu arada Hindistan’ı unutamayız. Hind kültürü de Pakistan, Afganistan üzerinden hatta Himalayalardan da aşarak Çin’e gitmeye başlayacaktır. Ama en önemlisi batıdan gelen dinler. Mesela Nastor’u Hristiyanlığı, Manhiizm, Zerdüşlük ama daha da geniş alanda yayılan çok itibar gören Budizm Çin’e ulaşacaktır. Yani o günün bilinen dünyasında bir küreselleşme bir şekilde gerçekleşmiş olacaktır. Bütün bunların kökünde İmparator Un’un kendine müttefik araması yatmaktadır. Ki kısa vadede olmasa bile uzun vadede bu başarılı olacaktır.
Biz tekrar Hunlara dönersek burada şunu görürüz. Hunlar milattan önce 126 yılında son galibiyetlerini alırlar Çinlere karşı. Yani yaklaşık 80 yıllık süre içerisinde her fırsatta Çinlere askeri darbeler vuran galip gelen ve ekonomik olarak faydalanan Hunlar artık yenilmeye başlayacaklardır.
Tabi çok uzun süre Çinleri sürekli yenen Hunlar sonuçta rehavete kapılmışlar. Hem kendi içerisinde siyaseten bir çöküntü yoğuramışlar. Aralarında anlaşmazlıklar ortaya çıkmış.
Hem de Çinler kuvvetlenmişlerdi. Kuvvetlenmelerin sebebi de askeri anlamda kazanmış oldukları elde etmiş oldukları reformlar sayesinde daha sıkı savaşan ordudur. Ama buna rağmen milattan önce 119 yılındaki o büyük galibiyetlerine rağmen
Hunların Çinlere tam olarak yenildikleri ya da Çinlerin Türklere karşı Hunlara karşı üstünlük kurduklarından söz edilemez. Bu durum uzun yıllar daha devam etmiştir.
Özellikle 119 takip eden dönemde biz Hunlar ile Çinlerin iki eşit devlet gibi ilişki kurduğunu görüyoruz. Birbiri ardına mesela çok maalesef hep hükümdar isimleri Çince transkripsiyonla yazdığımız için zikretmiyorum burada.
Kafalar karışmasın diye milattan önce 101 yılına kadar özellikle son derece dengeli bir siyaset yürütülür hatta 96 ve takip eden süreçte Hunların Çinleri tekrar yenildiğini görürüz.
Ancak 90-80 arasında Orta Asya’da büyük bir iklim değişikliği meydana gelir. Bu soğuk ve kuraklıktır. İklimin değişmesi, soğuk ve kuraklığın meydana gelmesi sonucunda bunların büyük bir ekonomik krize girdiğini görüyoruz. Girdiğin ekonomik kriz birçok sosyal probleme de sebep oldu. Devletin tepesinde özellikle çatırdamalara yol açtı diyebiliriz. Bundan sonra Hunların kendi içerisinde birbirleriyle sürekli taht mücadelesine giriştiklerini ve arka arkaya iç savaşlara patlak verdiğini görüyoruz. Bunu fırsat bilen hem Çinliler hem doğudaki Şiambiler, Uhanlar yani eski rakipleri hem ülke içerisindeki diğer kabileler mesela Dinliler aynı şekilde Usunlar Hunlara karşı başkaldırılar. Yani ülke hem dışarıdan hem içeriden çatırdamaya başladı. Birçok siyasi karışıklık meydana geldi ve zaman zaman iç savaşların ortaya çıktığını görüyoruz.
56 yılına gelindiğinde artık tamamen iç mücadeleler sonucunda devletin yıprandığını, zayıfladığını anlamak mümkündür. Fakat çok ilginçtir. 119-56 yılları arasında Çinlerin Hunlara karşı bir askeri galibiyeti yok esasında.
Hunların problemi kendi içerisinde hanedan üyeleri arasında ya da diğer boylarla yani Türklerin Türklerle çatışması sonucunda meydana gelen problemlerden kaynaklanıyordu. Devletin içeride ve dışarıda büyük çöküntüye uğraması sonucunda Hun devlet adamları arasında bir ümitsizlik peyda olmasını, bir ümitsizliğin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Bu da neydi? Yani sürekli savaşlar ve mücadeleler neticesinde devlet toparlanamadı. Üst düze yöneticiler arasında yılgınlık başladı ve çözüm yolları aranmaya gayret edildi. Milletten önce 56 yılında Hunların başına geçen Hu Hanye çözüm yolu olarak Çin’e bağlanmayı ve Çin’den ekonomik yardım almayı öngördü. Onun teklifi aslında orada bir devlet adamı daha var.
Bu teklifi sona onunla birlikte devlet meclisinde tartışılmaya başlandı. Bu tartışma sonucunda Milletten önce 52 yılında gelindiğinde Hunlar ikiye ayrıldı. Çin taraftarları ve bağımsızlık taraftarları olmak üzere. Yapılan oylamalarda devlet meclisinde Çin taraftarları, Çin’e bağlanma taraftarları kazanınca bağımsızlık taraftarları ayrıldılar ve batıya doğru göçe başladılar.
Doğuda kalanlar Çin’den ekonomik yardım alarak ayakta kalmayı başardılar. Bu dönemde Hunların doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrıldığını görüyoruz. Doğu Hunları, batı Hunları olarak ikiye ayrıldıklarını söylemek mümkündür.
Uzun mücadelelerden sonra batıya gelen Cıçı ise, bu Hoğaya’nın ağabeyi, bağımsızlık taraftarı yani özgürlükçü, dinlin boylarını, kırgızların atalarını ve diğer boyları kendine bağlayarak batı Kazakistan’a doğru ilerledi.
Ama batı Kazakistan’a gitmedi. Güney Kazakistan’da yaşaması son derece elverişli olan Taraz bölgesine geldi. Burada yeni bir devlet kurdu kendine göre.
Sratejik bir hata yaptı. Bu hata şuydu, 500 kişiyi görevlendirerek bir şehir, bir kale şehir inşa ettirdi ve şehirde yaşamaya başladı. Etrafındaki kavimleri, halkları kendine bağlandırsa, kendi hakimiyeti altına almış olsa bile, etrafındaki kavimleri kendi hakimiyeti altına almış olsa bile onlara iyi davranmadı.
Bu arada Çinler üzerine bir ordu gönderdiler. 70 bin kişilik bir ordu geldi ve şehirde yaşadıkları için savunma savaşı yapmak zorunda kaldılar.
M.Ö. 36 yılındaki bu savaşlarda 1517 kişi şehirde savaşa savaşa cam verdi. Bu savaşta ölenler arasında Cüçü’nün kendisi, yani o kahraman lider, eşi, kadınlar ve saraydaki en son yanında kalanlar vardı.
Bunlar savaşa savaşa cam verdiler. Bağımsızlıkları uğruna hayatlarını kaybetmiş oldular. Ama özgürlüklerinden de vazgeçmediler. Bir açıdan bakıldığında çok olumlu bir hareket.
Ama genel olarak Bozkırlıların bir savunma savaşında başarı olmadığını, böyle bir tecrübelerinin bulunmadığını görüyoruz. Dolayısıyla Cüçü Çin ordusunun geldiğinden haberdar olduğunda kendi birliklerini kuzeye çekerek, o şehri terk ederek, kuzeye doğru çekerek o bölgelere gitseydi bağımsızlığını korumuş olurdu.
Bu stratejikata hem kendisinin hem etrafındaki derinin mahvolmasına sebep oldu. Doğu’da Ho’ya devletini toparladı. M.Ö. 31 yılına gelindiğinde biz yeniden Hunların güçlendiğini görüyoruz.
Ve takip eden süre içerisinde Çinli Han Hanedanı biraz üstün, Hunlar Çin’e böyle siyaseten onların üstünlüğünü kabul eder gibi bir konumda devam ettiler. Miladi yıllara kadar bu durum sürdü.
Ama Çin’de de sosyal problemler başlamıştı. Yani kader ağlarını Çin’deki Han Hanedanı için de örüyordu. Onların da güçlü durumu uzun süre devam etmedi. Kendi işlerinde karışıklıklar meydana geldi. Özellikle çocuk yaşta bir imparator tahta çıkınca Wan Man isimli bir şahıs itiraz yaparak tahtı ele geçirdi. Yaklaşık 15-17 yıl ülkeyi yönetti. Bu süre içerisinde Hunlarla değişik savaşlar da oldu.
Ama milletten sonra 8 yılından itibaren Hunların yeniden güçlenmeye başladığını görüyoruz. Bu güçlenme 46 yılına kadar sürdü. Çin’deki Han Hanedanı kendi problemleriyle uğraşırken Hunlar toparlanmayı başardılar. Çin ordularını yeniyorlardı. İpek yolu üzerindeki eski etkileri devam etmeye başladı.
Yani o talep coğrafyada anlatmış olduğum çöl ve vaha kuşağı üzerindeki zengin alanlar, bu zengin vahaların nimetlerinden Hunlar da faydalanmaya başladılar.
Çinler de aynı şekilde aynı bölgeden faydalanmak istiyordu. Bu çatışma harç oldu fakat Hunların galip geldiğini görüyoruz. Fakat Orta Asya tarihinin en büyük talihsizliği diyebileceğimiz iklim değişikliği yine meydana geldi. Milletten sonra 46 yılına doğru büyük bir ekonomik sıkıntı yeniden başladı. Sebebi? İklim değişikliği. Kuraklık ve soğuk üzerine büyük problemler yeniden çıktı. 46 yılındaki taht mücadelesinden sonra Hunlar Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye ayrıldılar. Güney Hunları doğal olarak Çin’e yakınlaştı. Çin’in üstünlüğünü kabul ettiler ve Kuzey Çin’de yaşar hale geldiler.
Nan Xionglu dediğimiz gruplar orada yaşamaya başladı. Kuzeyde olan kalanlar ise bağımsızlığını sürdürdüler. Ama ancak bunu tam kuzey olarak değerlendirmek doğru değil çünkü artık batıya kaymıştı. Yani Türklerin hakimiyeti Orta Asya’nın doğusundan Orta Asya’nın batısına doğru kaymaya başladı. Bugünkü Kazakistan bozkırları Kırgizstan dediğimiz alanlara doğru kaymaya başladı.
Çünkü Dunhu dediğimiz daha önce Metehan’ın yenmiş olduğu Şiyenbiler ve Uhon’la da kuvvetlenmişlerdi. Onlar da batıya doğru hücum ederek Hunları aslında Batı Kazakistan, bozkırlarına doğru itmiş oldular. Bu durumda ekonomik sıkıntılarla boğuşan Kuzey Hunları aslında askeri anlamda çok başarılı işler yapıyordu.
40 yıl neredeyse çok iyi bir şekilde ya da dirençli bir şekilde ayakta kalabildiler. Ancak milattan sonra 89 yılında o Şiyenbilerin, Uhonların yani doğudaki Bançuların ve Çinlilerin baskısı,
Güney Hunların da fyle birlikte ağır bir yenilgiye uğrayarak tamamen dağıldılar. Milattan sonra 120’ye kadar devam etmiş olsa bile bence milattan sonra 89-91 yılları arasında Kuzey Hun Devleti artık bitmiş oldu. Peki neticede ne oldu? Avrupa Hunlarını meydana getirecek olan yoğunlaşmaya başladı. O yoğunlaşma nedir? Bugün bir Kazakistan toprakları içerisinde Hun nüfusu toparlanmaya başladı. Ki 100-150 yıl sonra bunlar Avrupa’ya doğru gideceklerdir. Şimdi doğuda kalanlara baktığımızda Güney Hun Devleti ise Çin’e bağlı bir şekilde devam ediyordu. Bu arada Çin’deki Han Hanadağını da zayıflayınca çok sayıda Hun Kuzey Çin’de hakim oldu. Bunlar değişik devletler ve beylikler kurdular. Bir 19 Hun Beyliği kuruldu. Yine Çin’e gidip Çin’de Hunlu gibi yaşamak isteyen Hun Beylerini de görüyoruz. Ama genel olarak bu dönemde Çin’e yerleşen ve Çinleşen Hun sayısının 2 milyon olduğu tahmin edilir. Bu çok büyük bir rakamdır 2 milyonun. Yani bugün Çin Set’in hem Kuzey’inde hem Güney’inde çok sayıda Hun Devleti’nin olduğunu görüyoruz. İşte bunlar mesela önca, sonraki ca Pin Yan, Şahun Devletleri var. Aynı şekilde Lüü var. Lüü’nün kurmuş olduğu siyasi kuruşlar var. Bunların böyle çok ayrıntılı bir şekilde burada girmeyelim. Ama biz Milletten sonra 220 ile 384 yılları arasında Kuzey Çin’de bir Hun Devleti’nin varlığından bir şekilde, Hunların varlığından bir şekilde görüyoruz. Bunlardan bir devlet yükseldi. Bu büyük bir Türk Devleti olarak bence ortaya çıktı. Bu Tabgaj Devleti.
Tabgaj Devleti 384 yılında, 400 yılların 536 yılına kadar en azından neredeyse 150 yıldan fazla varlığını sürdürdü.
Ama Budistleşme çünkü bu dönem Çin’inde Budizm çok etkili bir hale gelmişti. Budistleşme sonuçta, Budistleşme sonucunda Tabgajların Çinleştiğini görüyoruz. Toba Devleti yani Tabgaj adı Vej adını alarak Vej Hanedanı şekliyle Çin tarihinde yer aldı. Dolayısıyla çok sayıda Hunlunun, Hun insanının bir şekilde Çinleştiğini görüyoruz.
Ve bu Çinleşme 534’lerde tamamlandı diye söylemek doğrudur. Batıda kalanlar bu dönemde Kanlı dediğimiz boy gruplarıdır. Kanlı boyları Çince işarende Gavçı, yüksek arabalı, yüksek tekerlekli olarak anlatılır. Bunda Türkçe’de çok güzel bir şekilde yaşayan Kanı arabasının temeli budur. Bunlar arabalarının kenarlarındaki tekerlekleri daha yüksek, büyük yaptıkları için Gavçı, yüksek arabalı diye anılırlar.
Türkçe’de ise bu Türk çekerimi Kanı olarak yer almıştır. Çok soyda boydan oluşurlar. Yani eskiden dinlin olan boy gruplarının adını artık burada Kanlılar almıştır diye söyleyebiliriz. Bu çok doğru bir tespittir. Peki bu arada ne oldu? Batıya gelen Hunlar 350’li yıllarda ikiye ayrıldı.
Bir grup Afganistan tarafına doğru gitti. Bunlar Akhunlar olarak ya da Eftelitler olarak bir devlet kurdular. Şöyle diyelim 350’lerden 557’ye kadar yani 200 yıllık bir süreçte bir Akhun devletini meydana getirdiler. Esas büyük grup ise 369’lardan itibaren 374’ü de milat kabul ederek Avrupa’ya geldiler. Avrupa Hun’un ümparatoluğunu meydana getirdiler. Yani Hun adı Asya’nın doğusunda, güneyinde ve batısında çok geniş alanlarda yaşamaya başladı. Gerçekten de Türk tarihinin bence çok ilginç bir yaprağını sayfasına oluşturur bu durum. Akhunlar ve Tabgaşlar bence Bozkırlıların Bozkır dışında denediği iki modeldir. Nedir? Mesela Bozkır’dan çıkarak başka bir coğrafyada büyük bir devlet kurup o devleti yaşatmak.
Yaşatıyorlar, büyük askeri başarılar kazanıyorlar ama zaman içerisinde hem dini inanç yönünden Budizm neticesinde ya da kültürel olarak evlenmeler sebebi vesilesiyle falan diğer sebeplerle asimile olarak kabuk değiştiriyorlar, kimliklerini yitiriyorlar. Artık Çinli diyoruz biz ona Çinleşiyorlar. Veyhane Danlı alıyorlar. Batı’ya gelenler ise, yine farklı bir coğrafyada. Neresi? Kuzeydoğu, İran, Batı Türkistan, Mavara, Ün Nehir, Afganistan dediğimiz saatte, hatta Pakistan, Hindistan’a da uzanıyorlar. Yine, yaleşik bir kültür alanında bir devlet kuruyorlar. Diğer milletlere hakim oluyorlar ama aradan geçen süre içerisinde İrani halklar arasında eriyorlar.
Bu iki model yaklaşık 100-150 yıl sonra asimile olarak başka kültürlere dönüşmüştür. Bunu da kabul etmemiz lazım. Yani Türklerin bozkır dışında bizim bildiğimiz tarih paradigması içerisinde Türklerin bozkır dışında meydana getirmiş olduğu ilk iki devlet böylece başarısız bir şekilde sonuçlanıyor.
Batı’ya gelenler ise bence biraz daha şanslıydı. Çünkü Balamir’in liderliğinde, 375 yılında Doğu Avrupa’ya gelen Hunlar, burada Sıravlar’ın, gelmenlerin diyelim,
Sıravlar daha pek piyasada yok bu arada, gelmenleri meydana getirmiş olduğu iki devleti ardı ardına yıkıyorlar. Birincisi Ostrogotlar dediğimiz Doğugotlar. İkincisi Batıgotlar, Vizgotlar olmak üzere ikiye ayrılıyor devleti ama bugünkü Ukrayna topraklarında, özellikle Güney Rusya topraklarında tamamen hakim oluyorlar.
Peki yenilen Gotlar ve diğer gelmen kavimleri ne oluyor? Avrupa’ya doğru göç etmeye bir anlamda kaçmaya başlıyorlar. Yani Kafkas dağlarında, Ural dağlarında başlayan göç hareketi İspanya’ya kadar böylece uzanmış oluyor.
Yani şeyden başlayarak, Ural dağlarından diyelim Avrupa’nın en doğusundan en batısına kadar kavimler göçü başlamış olacak. Böylece Avrupa tarihi, yani bizim bildiğimiz Avrupa tarihi baştan aşağıya karışarak yeni milletler, yeni topluluğuklar, yeni siyasi yapılanmalara sebep olacaklar.
Yani gelmen kavimleri çok parlayacak. Bunun dışında, Gebitler, Ostrogotlar, Vizgotlar, Slavlar daha pek piyasada yok. Söylediğim gibi Vandallar, buna benzer birçok kavim yok olacaktır.
Ama biz Hunlara dönersek, Hunlar 374’ü takip eden süre içerisinde Doğu Avrupa’ya yavaş yavaş yerleştiler. Arkasından Balkanlar’a doğru sızmaya gayret ettiler.
Nitekim Balamir, Uldız, daha sonra Karaton, Ruva zamanlarında bir şekilde 410’lu ve 430 yılına kadar Orta Avrupa’da hakim oldular. Hunların Avrupa’da odak noktası, yoğunlaştığı nokta Macaristan’dı. Çünkü Macaristan, o geniş büz alanlarıyla Orta Asya’ya çok benziyordu.
Bir süvari kavmin yaşayabileceği yere benziyordu. Dolayısıyla Avrupa Hunların Avrupa’daki merkezi Macaristan oldu. Bugün Attilalı Mezar çok aranıyor ve henüz bulunmuş değil. Yani sosyal medyada ya da işte bu çok sahte haber çıksa da bugün henüz bulunmuş değil. Dolayısıyla Avrupa’da Türk lüğün merkezi bu dönemde Macaristan’dır demek doğrudur. Karadeniz’in kuzeyi, bugünkü Ukrayna toprakları olsun, Güney Rusya’nın yüzü kerisi zaten tamamen Türk yurdudur. Kimerlerden itibaren Türk yurdudur, İskitlerden itibaren Türk yurdudur. Ama Hunlar zamanında ve Hunlarla birlikte gelen birçok Ogur tayfalar, Ogur boyları sayesinde tamamen Türkleşmiştir.
Ama Türklerden başka Finugur dediğimiz, bugünkü Macarların ve Finlandiyaların ataları dediğimiz çok sayıda kabile ve topluluk bu bölgede yaşıyordu. Mesela Karadeniz’in kuzeyinden başlayarak ta kuzey denizine kadar olan alan da çok sayıda yer ismi Finca’dır. Finca açıklanabilmektedir. Bakın Rusça değildir, Slavca değildir. Volga başta olmak üzere. Bizim en erken devirlerde, bilemediğimiz tarih devirlerinde, Finlandiyalılar veya Macarları amcaoğlu saymak doğrudur. Ogur halklarını, ileride çok daha detaylı bilgi vereceğim sizlere, bu halkları saymak mümkündür.
Bugün Çeremişler, Mortvalar, Ostiyaklar vesaire, Moskova’nın kuzeyinde ve doğusunda yaşayan çok sayıda Finugur kökenli halk vardır. Sayıda kaybolmuştur artık, yoktur ama onlar da başka, Çeremiş, Mortvalar gibi bunları görüyoruz. Ve bunların güneyinde işte bildiğimiz Kıpçaklar, yani Tatarlar, eski Bulgarlar, Tatarlar, Çuvaşlar, Başkırtlar gibi başka Türk kökenli halklarda bulunur.
Doğu Avrupa’nın macerası farklıdır. Doğu Avrupa, bilinen tarih modeli içerisinde, yani M.Ö. 1700-2000’ler veya 10.10. senitibaren Türk yurdudur. Ve ta 1500’lere kadar, yani Rus istirahası başlayan döneme kadar şey içerisinde baktığımızda, Doğu Avrupa’nın bir Türk yurdu haline geldiğini görüyoruz.
Bunu çok iyi bilmek lazım. Onun dışında her yüzyılda bir Orta Asya’dan Orta Avrupa istikametine büyük Türk göçü meydana gelmiştir.
Avarlar, Bulgarlar, Avrupa’nın onları biliyoruz, Sabarlar, Peçenekler, Kumankıpçaklar, Hazarlar vesaire bunları sayabiliriz. Yani çok sayıda Türk kökenli devlete ve halka yurtluk yapmıştır Doğu Avrupa.
Bu yüzden Doğu Avrupa tarihini incelerken bir Slav tarihi, Germen tarihi diye bakmak çok doğru değildir bunun içerisinde. 434 yılına kadar olan süre içerisinde Doğu Avrupa’da Avrupa hunları çok sağlam bir yapı oluşturdular.
Bu Bizans’ı baskı altına aldılar, yani Doğu Roma’yı baskı altına aldılar. Batu Roma’yla daha mütedil, yılımlı ilişkiler kurdular. Çünkü tek rakipleri bir anlamda Bizans’ıydı. Tuna Nehri bir anlamda sınır gibi kabul edilse bile esasında daha çok Türklerin akıllılarla Trakya’ya kadar ilerlediğini görüyoruz.
434’de Hunların başına geçen Attila 453 yılına kadar aşağı yukarı 20 yıl Hunların başında kaldı ve dünya tarihinin Avrupa tarihinin en etki bırakan büyük hükümdarı olarak iz bıraktı.
Attila ilk önce Doğu Roma’yı yani Bizans’ı baskı altına aldı, yaptığı anlaşmalarla aldı ama İstanbul önlerine kadar gelerek İstanbul’u fethetmedi ele geçirmedi geri döndü. Fakat çok ağır bir ekonomik anlaşma imzalatarak kazançlı bir şekilde ülkesine gitti, geri gitti.
Ama Batu Roma ile yapmış olduğu o 451’deki meşhur Kampus Mauroiakis Savaşı yani Orleans’ta Paris yakınlarındaki savaşta yapılan o savaşta ondan sonra Batu Roma’ya da girdi.
Poğavası’na kadar ilerledi, Papa tarafından yalvarılarak durduruldu. Biz Batu Roma’nın da Doğu Roma’nın da Hunların askeri taktiklerini kopyaladıklarını bir şekilde görüyoruz. Bunlardan etkilendiklerini görüyoruz. Hunları yenemeyen Bizanslar bir suikast heyeti, 447 sonrasında Priscus’u bir elçilik heyeti gönderirler. Suikastı ortadan kaldırmak isterler. Ama Attila’nın casusluk ağı çok kuvvetlidir. Onların suikast heyetinden haberdar olur ve suçüstü yaparak hepsini yakalar.
Buna rağmen elçileri öldürmez ve der ki ya o hakaret ederek siz atlarınızı layık olmayan kişiler siz diye küçümser. Bir şekilde Doğu Roma’ya gücünü hissettirmiştir.
Ama hiçbir zaman İstanbul’u ararak Doğu Roma kültürü içerisinde erimek yok olmak istemez. Çünkü kalabalık nüfus içerisinde dini farklı, daha farklı kültür değerlerine sahip, zenginliğe sahip ülke içerisinde eriyeceğinin farkındadır. Aynı durumu biz Batı’da da yaptığını görüyoruz. Batı Roma’yı da ele geçiremeyerek, Batı Roma’yı da ele geçirmeyerek aslında Batıya da bir şekilde hem saygı göstermiş hem de o kalabalık kültürün içerisine girmek istememiştir.
Bunun yerine anlaşmalar yoluyla ekonomik baskı altına almayı ya da siyasetten kendi üstünlüğü tanıtmayı tercih etmiştir. Çünkü bugünkü Avrupa kavimlerinin çoğunu da aynı şekilde Attila’ya bağlanmış, Attila’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. 451 yılındaki o Ayetüs’le olan savaşta savaşın sonucu pek belli değildir esasına baktığımızda. Pek belli değildir. Yani Attila’nın yenildiği ya da işte Romalıların mağlup olduğu şeklinin değişik görüşler olabilir.
Ama sonuçta dünyanın iki yarısı birbirine yüklenmiş, Attila bir sene sonra aynı askeri güçlü Roma’ya girebilmiştir. Dolayısıyla Attila’nın daha güçlü olduğunu söylemek mümkündür.
Attila bir düğün gecesi ağzından burundan kanlar boşalmak suretiyle bana göre kesinlikle zehirlenerek hayatını kaybetmiştir. Yerine geçen oğullarının bir tanesi dengizik ve ilek ve dengizik biri germenlerle yapılan savaşta biri Bizans’ın elinde hayatını kaybeder.
Küçükoğlu İrnek de en son kalan Hunları toplayarak Karadeniz’in kuzeyine geri döner. Buradaki Ogur tayfalarını toplayarak onlarla karışırlar.
Ayrıca karışık anlamına gelen Bulgarlar meydana gelir. Yani Türk tarihinde Bulgarlar Hunlarla Ogurların karışması sonucu meydana gelmiştir. Tıpkı bulamaç, bulanmak, bulgur kelimelerinde olduğu gibi burada bu karışık kelimesinde ortaya çıktığını görüyoruz.
Bulgarlar üç ayrı devlet kurdu. Birincisi Magna Bulgaria devleti yani büyük Bulgar devleti Karadeniz’in kuzeyinde. Sonra ikiye ayırtılar. Biri Karadeniz’in kuzeyinden geçerek Balkanlar’a geldi. Tuna Bulgar devletini meydana getirdiler. Burada Tuna Bulgar devleti ortaya bir şekilde çıktı. Bir diğer devlet bir diğer grup bugünkü Tataristan tarafına giderek orada İtil Bulgar devletini kurdu. İtil Bulgar devleti çok uzun süre yaşadı. Yani 600 yıldan fazla yaşadı. İtil Bulgaranlığı 922’de Müslümanlığı kabul ederek ilk Müslüman Türk devleti oldu. Diğeri ise 864 yılında Hıristiyanlığı kabul ederek ilk Hıristiyan devleti oldu ve daha sonra sıra ulaştı Bulgarlar.
Böylece M.Ö. 2259’larda başlayan Hunların tarihi M.Ö. 800’lü yıllara kadar devam etme fırsatı buldu.
İlk Yorumu Siz Yapın