"Enter"a basıp içeriğe geçin

Türklerde İnsan Tasavvuru | Kökler

Türklerde İnsan Tasavvuru | Kökler

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=kwHS4L0twz0.

Gök Tanrı buyruk verince, yer ve gök yuvarladı. Elleri topraktan, kemikleri kamıştan yedi kişi yarattı, nefesiyle dirilip onlara akıl ve ruh verdi. Ay ve güneşi yarattığı gibi erkeği ve kadını da yarattı.
Kişi oğlunun üstüne türkü hükümdar kıldı. Gün geçip devran döndü, kara kılıç köreldi, alamızrak pas tuttu. Türk’ün beyleri köle, kadınları cariye oldu. Tanrı merhamet gösterdi. Onlara gök böreği gönderdi. Ve sonunda bir çolak bebekten onlarca boy ütüredi. Yaradılış ve türeyiş, akıl ve ruh, kadın ve erkek. İşte kadim Türklerin heyecan verici öyküsü.
Kadim Türk efsanelerine göre, Tanrı’nın insanı yaratması, yaradılışın son aşamasına işaret ediyordu. Hatta anlatılardaki bu izler, Orhun abdelerinde çarpıcı bir ifade ile yer bulmuştu. Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.
Gök Türk Devleti’nin ünlü komutanı Kültegin tarafından tarihe not düşülen bu cümle, kadim Türklerin insanoğlunun yaratılışı hakkındaki düşüncelerine ışık tutuyor. Tıpkı kadim Türk efsanelerinde olduğu gibi. Ülgen, yeri ve göğü yarattıktan sonra, ikisi arasında insanı yaratmış. Yeri ve göğü yarattıktan sonra, ikisi arasında yedi insan, yedi de ağaç yarattı. İnsanın kemiklerini kamıştan devşirdi, bedenini ise toprakla yoğurdu. Kendi nefesinden üfleyerek onlara akıl ve ruh verdi. Ardından doğuya yönelerek bir insan ve bir ağaç daha yarattı.
Ülgen, yarattığı son insana da nefesiyle üfleyerek hayat verdi ve ona şöyle seslendi. Ben, iyi ve kötüyü yaratıyorum. Sen de herkesi yönet. Sen bil, sen bil. Ve onları bırakarak birden kayboldu.
İyi ama, Tanrı Ülgen, sekiz insan yaratıp hepsine akıl ve ruh vermesine rağmen onları yönetme görevini niçin sonuncusuna vermişti? Ve daha da önemlisi, insanın yaratılışında akıl ve ruha yapılan vurgu aslında ne anlama geliyordu?
Tanrı’nın yedi insandan sonra sekizinci insana sen bil, sen bil diye hitap etmesi, sözün kutsal mekandan kopup insana teslim edildiğinin bir işaretidir. Yani yaratmanın verilmesiyle Tanrı insana kutsal bir emanet vermiştir.
İnsanın sahir mahlukatla ayrıldığı nokta, tırnak içinde akıl sahibi olması. Ama insandaki akıl daha farklı, reflektif bir bilinci, bilincin taşıdığı bir akıl.
Refleksiyon dediğimiz şey, kişinin kendi üzerine düşünmesi, kendisinin ne durumda olduğunu fark etmesi ve tanımlamalar yapması. Maddenin, duanın keyfiliğinden bir bakıma sıyrılmak isteyen, kendisini duaya maddeye mahkum durumdan kurtarmak isteyen insanın başvurabileceği madde ve dünya dışında.
Ve bu bağlamda beden dışında onlardan bağımsız olarak var olan ve kalıcılığı, sonsuzluğu kurgulanabilen bir sistem, kursal sistem. Akıl, dünyasal işlerin icra edilmesi için, yerine getirilmesi için gerekli bir şarttı. Ruh ise insanın vicdanını temsil ederdi. Bu nedenle Tanrı onu da vermişti. Çünkü başına bir bekçi dikmenin temel prensibi ona bir ruhun, bir vicdanın verilmesi idi. Kadim Türk efsanelerinde akıl ve ruha yapılan vurgu, insanla Tanrı arasındaki görünmez bağ işaret ediyor olabilir.
Fakat hiç şüphesiz insanın görünen ve doğayla ilişki kuran bir yanı daha var. O da toprak. Türk mitolojisinde insan bedeninin topraktan yaratıldığına dair pek çok efsane bulunuyor. Bu anlayış, toprağın tabiata sürekli hayat vermesiyle ilişkili olmalı.
Tıpkı toprağa düşen bir tohumun fidana dönüşmesi ve onlarca tohum vermesi gibi. Fakat toprak, tıpkı bir ana rahmi gibi tabiatın kendini yenilemesi ve çoğalmasına fırsat verirken, topraktan yaratılan insan nasıl çoğalacaktı?
Ülgenin kendi haline bıraktığı sekiz ağaç, yıllar sonra yedi kol halinde yayılarak kocaman bir ormana dönüştü. İnsanların sayısı ise hiç artmamıştı. Çünkü yarattığı sekiz insanda erkekti. Ülgen buna şaşırdı ve, niçin ağaçlar çoğalmış da insanlar yarattığım hal üzre kalmış diye sordu. Buna Ülgenin yarattığı sekizinci insan cevap verdi. Dişisi olmadan insan nasıl çoğalır? Ve Ülgen sonunda kadını yarattı.
Böylelikle insanın eksik kalan tarafı da tamamlanmış oldu. Aslında anlatılarda toprakla buluşan ağacın orman olmasına rağmen erkeğin kadın olmadan yıllarca aynı halde kalması, kadının kadim Türklerde nasıl algılandığına dair önemli ipuçları barındırıyor.
Dişi ruh yaratıcıdır, bilgiyi saklayandır, bereketi aktaran bir pozisyondadır. Bu yönüyle dişi ruh oldukça önemlidir. Fakat dünya yüzeyine baktığımız zaman kadın erkek ilişkisine geldiğimiz zaman, Türk inanç sisteminde kadın erkeğin her zaman birbirinin yanında, birbirinin bütünleyicisi ve birbirinin yardımcısı olduğunu görmekteyiz. Kadın toplumun direği gibi aileyi nesilden nesile aktaran temel varlık olarak algılanmalıdır.
Erkek sürekli avda, savaşta ya da hayvanlarının peşinde ama çadırda, ailede kalıp, çocukları eğiten ve onları vatanına milletin hayırlı evlat haline getiren, modern anlamda söylediğimiz zaman kadındı. Doğanın kutsaldığı, dolayısıyla doğanın temsilcisi olan dişinin de üstlendiği bir kutsallık. Bu kutsallık eski Türk toplumunda kadınların yerini de tahkim ediyor.
Onların, hatta erkin bir düzende yaşıyor olsalar bile, belirli bir güce sahip olduklarını, belirli bir saygınlığa sahip olduklarını vurguluyor. Kadın dişi güçlerin, doğal güçlerinin koruması altında onların halesini taşıyor.
Kadınlar, hem tabiata ait güçlerin bir parçasını barındırıyor, hem de soyun devamını sağlıyor. Kadim Türkler, belki de bu nedenle kadına kutsallık atfediyor ve onları erkeklerinden ayrı tutmuyor.
Türk tarihinin er döneminde hükümdar kadınlara, siyasette son derece etkili yolu sahip olan kadınlara rastlıyoruz. Örüneğin Memlükli Devleti’nin kurucusu Şeceri Tüttür bir kadındı.
Veyahut Selçuklu döneminde Türk kadınlarının kendilerine ait ordu birlikleri ve kendilerine ait tamgaları olduğunu görüyoruz. Önce ailede, sonra boş sistemi içerisinde ve devlet yönetiminde en üst yapıda kadınların söz sahibi olmasın. Özellikle makamlar sayılırken Çin kaynaklarında Kaan başta gelir, ikinci hatunu anlatılır. Yani birinci kadı, şey first lady gibi düşünülebilir. Ondan sonra diğer devletin makamları sayılır.
Bütün bunlar bize eski Türk sosyal hayatında kadının yerini açık bir şekilde göstermektedir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir