16 MAYIS 1993. DEMİREL YEMİN ETTİĞİ GÜNÜN AKŞAMI NEDEN BENİ ÇAĞIRDI? DAVET ASLINDA MEDYA DEVRİMİYDİ
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=9EydX0LwZZ0.
Süleyman Demirel’in Çankaya’ya çıkış süreci 1993’te Mervan Türk’ü Dözal’ın ölümünden sonra dışarıdan bakıldığında bir çantada keklik durumu var gibiydi ama hiç de kolay olmadı. Çok ince ayarlanmış bir kampanya ve siyasi görüşmeler sürecinde oraya doğru yürüdü Süleyman Demirel. Çünkü toplumun ve özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açık konuşalım ciddi bir şekilde matematik sorunu vardır bu konuda. Bu konuda en ilginç soruyu da gayet iyi hatırlıyorum dönemin Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan sormuştu.
Çünkü Eski 8. Cumhurbaşkanı Özal Çankaya’ya çıkarken 1989 seçiminde 263 oy almıştı Meclis Genel Kurulu’nda.
Buna rağmen ilerleyen yıllarda Süleyman Demirel Özal’ın Çankaya’daki varlığına karşı çıkarken Kurucusu olduğu Anavatan Partisi’nin özellikle Mesut Yılmaz yönetiminde düşmekte olan oylarını
girdiği seçimlerde almış olduğu ara seçimlerde yerlerlerde almış olduğu oy aranlarını da dikkate alarak ve öne çıkararak sen halkın %80’inin istemediği bir Cumhurbaşkanısın diye yürütmüştü kampanyalarını.
Özal’ı çok rahatsız etmişti bu cümleden. Esasında Özal sonuç itibariyle 226 oy alması gereken bir seçimde 263 oy almıştı ve Cumhurbaşkanı olmuştu. Yapılan bir seçimin sonraki yapılan seçimlerle değerlendirilmemesi gerekiyordu ama Süleyman Demirel tabi tam bir eski tip merkez sağ politikacılardan biriydi.
Her fırsatı sonuç itibariyle değerlendirmeyi sevenler kulübü ve tabi Necis’in durumuna baktığınızda 1993’te 1991 seçiminde şöyle bir baktığım zaman tabi arada istifalar vesaireler olmuş olabilir ama
1991 seçim sonuçlarına göre Doğru Yol Partisi’nin kazandığı milletvekili sayısı 178 ve bu bırakın Cumhurbaşkanı olmayı 226’yı bile yakalayamıyor.
Demirel veya herhangi biri iki veya üç partiden birinin birleşmesi halinde ancak Cumhurbaşkanı olabiliyorlardı. Demirel’in en azından Erdal İnönü’yü ve S.H.P.C.H.P. ekolünü bir şekilde kendisi için ikna etmesi gerekiyordu.
Çünkü Anavatan Partisi veya Refah Partisi’nin bu süreçte muhalif bir parti olarak ciddi bir karşı duruşu olacaktı doğal olarak. Çok doğal bir şey. Sözler esasında dönüp dolaşıp Demirel’den çok veya Doğru Yol Partisi içindeki güçler dengesinden çok C.H.P.D. birleşiyordu. Yani Erdal İnönü ve onun alacağı kararlarda ve Erdal Bey esasında kendisinden hiç beklemediğim kadar da sağlam bir duruş sergiliyordu. Hem ketundu hem devlet işlerini yürütüyordu ama bir yandan da Demirel’e o çok arzu ettiği, o çok arzu ettiği sinyali vermiyordu doğal olarak. Hele hele Cumhurbaşkanı, merhumun, Rezol’un cenazesi sürecinde hiç kimseden çıkmıyordu Demirel de bana da söylemişti. Bu cenaze işleri bitip devlet görevimi yapana kadar asla bu konularda konuşmam dedi. Ve Ankara İstanbul’daki cenaze törenlerinden sonra Türkiye esasında net olarak devreye girdi. Bu çerçevede Erdal Bey’i kızdırdığımı da hatırlıyorum. Kameraman arkadaşlarımla beraber meclis kulisine gitmiştim ve meclis kulislerinin belki de kameramanlara yasaklanmasının nedeni olan bir meslektaşları olarak şimdi kardeşlerimden özür dileyerek bu anımı anlatacağım. Çünkü Erdal Bey inanılmaz bir ketomiyet içindeydi ama özellikle Milliyet ve Hürriyet ve Sabah gazetelerine sızan bilgiler vardı. O sızan bilgilere göre de şöyle bir durum vardı. X genel seçime kadar Erdal Bey başbakanlığı istiyordu ve bu çerçevede Demirel’e gereken desteği verecekti. Yani şöyle bir pazarlığın temelleri atılıyordu Ankara’da Demirel Cumhurbaşkanı olacak CHP’den aldığı oylarla. Fakat başbakanlık yeni seçilecek DHP genel başkanına değil de Erdal Bey’e verilecek ve Erdal Bey başkanlığında koalisyon devam edecek başbakanlığında. Ve ilk genel seçime kadar da bu böyle gidecek ama bunu Demirel’in Doğru Yol Partisi’ne ve grubuna anlatması imkansız bir formüvdu. Yani Doğru Yol Partisi uzun bir aradan sonra iktidara gelmiş, Anavatan Partisi’ni geride bırakmış ve iktidarının daha ikinci yılında olan bir parti.
Daha yeni yeni iktidarda yeniden palazlanıyor. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir durumda diyorsunuz ki Doğru Yol Partisi grubuna ben çıkacağım Çankaya’ya. Siz de işte Erdal Bey’le çalışmaya devam edeceksiniz ama Erdal Bey başkan olacak, başbakan olacak. Bu daha konusu açıldığı an 5-6 tane Doğru Yol Partisi milletvekinin istifasına falan yolaçtı. Yani öyle bir sert bir durum. Yani ikna edilecek bir durum değil çünkü benim gördüğüm o sırada öne çıkmış isimler vardı. Sonra da zaten aday oldular.
Demire’nin sağ kulu olarak adlandırılan Cavit Çağlar. Daha baştan beri kendini başbakanlığa hazırlamış Tansu Çiller. Sonra yarışa giren Bedrettin Dalan ve Köksal Top’tan. Sonra en son yarışa girenlerden İsmet Sezgin ve buna Hüsamettin Cintoro, Kökberger Gengekon vs.
Bunları da yıklarsanız yani iktidarı ve başbakanlık makamını bırakmış bir Doğru Yol Partisi’nin olmayacağı kesindi. Ama Üniyet ve İstanbul medyası böyle bir formülü de hoş görüyordu. Yani TÜSİAD’ın böyle bir kaygısı yoktu anladığımız kadarıyla.
TÜSİAD, TİSK ve Türk İş esasında Demire’nin Cumhurbaşkanlığı’na hazırlanıyorlardı. Esas hazırlandıkları ise bütün güçleri kimin başbakanı olacağıydı? Ve burada para formüller vs. gerçekleştirdi.
Oralara gireceğim ve Demire ilk iki turda zaten 300 oy alamadı yani 235 falan oy aldı. Hatırlatayım yani 244 oy alarak 226 oyun 18 oy üstü alarak Cumhurbaşkanı seçildi 16 Mayıs 1993’te. Yani kıtı kıtına bir seçindir. Karşısında mesela ana çok güçlü bir kalakteri göstermişti. Kamran İnan diplomat, siyaset adamı, aşiret adamı Güneydoğu’dan. O mesela 94 oy almıştı. Lütfü Doğan Refah Partisi’nden 47 oy. İsmail Cem 27 oy. Yani İsmail Cem de ÇEVB adını.
Ama tabii ÇEVB’de müthiş bir serbestliyeti oldu ve mesele uzamadan Demirel 244 oyu sağlayarak Cumhurbaşkanı seçildi. Ama daha ilginç bir nokta vardır. Hep şunu düşünmüşümdür. Esasında 178 450-178 Demirel’in ana zemininden daha güçlü bir farklı zemin vardı. Mecliste ana, Refah Partisi ve CHP’nin toplam oyları çok net söyleyeyim Demirel’i kat ve kat aşan bir kimlik taşıyordu.
Ve ben her zaman o günlerde yayınları yaparken yeni bir manevrayla karşılaşılmayız diye sürekli takip ediyordum. İşte o çerçevede kulise gittim Erdal Bey de yürüyor Türkiye Büyük Millet Meclisi kulisinde. Karşısına dikildim ve efendim Demirel’i destekleyecekmişsiniz diye.
O da bana siz çok fazla ileri gidiyorsunuz. Burası Türkiye Büyük Millet Meclisi kulisi ve beni bir kamerayla benden izin almadan nasıl sıkıştırırsınız diye bana çok sert bir karşılık da bulundu. Haklıydı.
Esasında benim yaptığım gazetesi siyasetçi ilişkisi açısından hiç de nezaket kuralları içinde bir durum değildi ama sonuç itibarıyla benim de akşama 19.30 bültenine verecek bazı bilgilere ihtiyacım vardı. Bu tepki bile benim için yeterliydi ve o zaman anladım ki çorba daha çok su kaldıracak. İşte ondan sonra da Erdal Bey meclis başkanlığına başvurarak kameramanların meclis kulislerine girmesine yasak getirdi. O yasak hala sürüyor bildiğim kadarıyla. Grup toplantıları haricinde kimse oralara giremiyor öyle elini kolunu sallayarak.
17-16 Mayıs 1993 Demirel yeminini etti ve benim de meslek hayatımın en ilginç gecelerinden biri başladı.
Çünkü onun sağ kolu olan yıllarca ona büyük bir asiste etmiş Emre’nin aradı beni ve bütün bu süreçte yani Özal’ın vefatından Cumhurbaşkanı Demirel’in seçilmesine kadar olan geçen sürede yaklaşık bir ay boyunca
yapmış olduğumuz çalışmaları ve büyük haberci ilginç çerçevesini belirli arkadaşlarla beni Çankaya çağırdı akşam.
Düşünebiliyor musunuz Demirel daha yeni mecliste yemin etmiş sonra bizi Çankaya çağırdı ve gittik. Kim gitti? Ben gittim Engin Ardıç Merinç Çiköyatası Baharanın Bahartunalı. Kadir Çelik var mıydı yok muydu bilmiyorum eğer var idi ise hakkını helal etsin. Bu kadardır sanıyorum.
Demirel yuvarlak bir ay tarihi bir kimlik taşıyan bir masanın önünde oturuyordu. Fırak üzerindeydi yani Fırak kıyafeti çıkarmamıştı öyle duruyordu. Nazmi Hanım da masanın biraz şu tarafında burada bir telefon vardı sol tarafında ve gelin bakalım çocuklar oturun dedi.
Oturduk ve sağ olun dedi çok zor bir süreci beraber atlattık. Türkiye bu süreçte çok kırılabilirdi. Bu işler böyle düzgün işlemeyebilirdi.
Sistem kilitlenebilirdi seçimlere gidebilirdik ama sizin medya olarak, star televizyon olarak ferasetiniz ve sağladığınız bu yumuşak geçiş dönemi imkanını takdirle karşıladım dedi.
O yüzden bu ilk gece de sizleri burada ağırlamayı istedim dedi. Çaylar kahveler geldi vesaire hatta o kadar samimiydi ki bir ara ister istemezse yani kim de bilmiyorum ama akrabalarından biri hakkında Nazmi Hanım’ın konuşması karşısında da böyle bir şey oldu. Hafif bozuldu Nazmi Hanım şimdi sırası mı falan diye Nazmi Hanım o şahsın akrabalardan hatırlamıyorum kimdi bizim yanımızda yüksek sesle nasıl bir nobranlık gösterdiğini mi ne anlatıyordu ayrı bir kavga falan. Bu arada mesela hiç unutmuyorum ilk oturduğumda sağına oturmuştum soluna oturmuştum telefon bana yakındı. Arnavutluk Cumhurbaşkanı aradı onunla İngilizce teşekkür etti yani sonra kapattı yine bir Balkan ülkesinin Cumhurbaşkanı aradı.
Bu bizle sohbet ederken habire çeşitli ülkelerden gelen tebrikleri de kabul ediyordu böyle özel bir durumdur. O yüzden şimdi lafı nereye getireceğim lafı şuraya getireceğim.
1993 Cumhurbaşkanı seçimi esasen ve net olarak Türkiye’de özel televizyonların rotasına hakim olduğu ve yön verdiği ilk seçimdir. Bundan önce böyle bir örnek yok.
1991 seçiminde de yok. O zaman da bir tane TRT var. Burada bizim Ankara İstanbul canlı bağlantılar kırmızı koltuk programının Ankara’ya taşınması ve her gün çok değerli meslektaşlarımla bizim her akşam Gülgün Feyman’a bağlanıp 1930’da Ankara’nın nabzını, kuris haberlerini ve siyasetin içindeki bütün figürleri ekrana çıkarmamız, herkese üç aşağı beş yukarı eşit vakit ayırsak bile demireli, doğal olarak biraz kayırmamız vs. Yani esasında Türk siyasi yaşama açısından yeni bir dönemin de ayak sesleriydi. Bu artık iki üç tane büyük gazeteyi kontrol altına almış veya iki üç büyük gazetenin patronlarıyla iyi ilişki kurmuş siyasetçilerin ilerleyen dönemlerde siyasette rahat edeceği yönündeki o eski alışkanlığın giderek sıfırlandığı bir döneme giriyorduk.
Çünkü tüsihatçılar mesela şöyle bir şey ile karşılaşmışlardı. Bir televizyon ve işte Ardan Zemtürk, Tayfun Tarifoğlu, Gülkan Zengin Bahar Tunalı, ne bileyim Ufuk Güldemir gibi Kadir Çelik gibi bir sürü değerli ekran yüzleriyle
Meriç Köyatası vs. bir holding, bir medya grubu bütün herkesin dışında bir siyasetin kaderini belirleyebilmişti. Bu İstanbul’daki medya zemini ve eski geleneksel ilişkileri açısından çok ciddi bir sorundu. Çünkü ilk defa gazete patronları, büyük gazete patronları bir özel televizyonun yayıncılığı karşısında gazeteleriyle istedikleri gibi dans edemez hale geldiler. Ve bu özellikle Demire yönetiminin toplumda ve siyasette yaşanılan harmanlama çerçevesinde 1992 Eylül ayında dönemin Ulaştırma Bakanı Yaşar Topçuğ’un kontrolsüz kurulmuş ve kafasına göre yayın yapan radyoların hepsi kapatılacak açıklamasından sonra
30 Mart 1993’te bütün radyoların bir bakanlık talimatıyla kapatılması ve Radyomu İstiyorum kampanyasının başladığı dönemeden gelmişti.
Esasında siyaset, özel radyo ve televizyonların herhangi bir kanunu olmadan, anayasada herhangi bir düzenleme olmadan ki biz star olarak o zaman Almanya Frankfurt’taki bir stüdyodan esas olarak yayın yapıyorduk. O yayınımız uydular vasıtasıyla Türkiye’ye giriyordu ve belediyelerin kurmuş olduğu aktarıcılarla, düşünebiliyor musunuz bütün Türkiye’ye yayılıyordu.
Ve bu fiili bir durumdu. Yasal değildi. O yüzden birçok yayın kuruluşu ve gazeteci esasında zaman zaman bizi Korsan yayıncı olarak değerlendiriyordu.
Ama onların unuttukları bir şey vardı. Fiili bir durumla ancak bu çok devletçi, vesayetçi ve bütün yayıncılığın üzerine bir telsiz kanunu ile vesayet getirmiş yapıdan kurtulma şansımız olabilirdi. İşte o şansı biz kullanıyorduk. Benim bu şansı kullanma sürecinde 1994 yerel seçimlerinde yaşadığım bir olay nedeniyle Bakırköy 3. Ağır ceza mahkemesinde anayas-i itair, temtil, ılgat, halk-ı isyana teşvik gibi suçlardan idamla yargılandığımı biliyor musunuz?
İdamla yargılandığımı? O dönemin birçok oyuncu televizyon ve radyocusu aynı şekilde idamla yargılandı. Öyle bu işler çok da kolay olmadı. Demirel’in bizi Cumhurbaşkanı seçildiği günün akşamında bir ekip olarak özel televizyoncuları kabul etmesi esasında siyaset ve medya dünyası açısından önemli bir kırılma noktasıdır. İlk defa TRT ikinci plandaydı. İlk defa geleneksel bütün güçlü gazeteler bir televizyonun günlük ana haber bülteninin gücüne yetişememişlerdi.
Ve bu çerçevede işler şekillenince tabii ilerleyen dönemde 1994 yılında yani bu yaşanılanlardan bir yıl sonra, radyo-televizyon üst kurul kanunu dönemin isimlerinden Oltan Sungurlu da sanıyorum bu işin içindeydi. Yani biz de 1994 yılında yeniden yapılandırılırken daha doğrusu kanun hazırlanırken biz yayıncılar olarak o kurulun bir teknik kurul olmasını,
yayınların meslek içinden seçilmiş bir etik kurul tarafından kontrol edilmesini arzu etmiştik ama kanun mecliste grubu olan partilerin seçmiş olduğu üyeler vasıtasıyla kurulmuş bir kurul olarak karşımıza çıktı. Ve o zaman siyasetçilerle Mesut Yılmaz da ve diğerleriyle yaptığım bütün görüşmelerde şunu söylediler bana, Rütük çerçelesinde, o kanun çerçelesinde, Ardan özel radyo ve televizyonları siyasetin kontrolü dışına çıkaramayız. Kontrolsüz döneminizde tek başınıza her şeyi belirler güce ulaştınız. Bunu ancak biz bir kurul vasıtasıyla kontrol edebiliriz demişler idi ve ben de buna hep karşı çıktım. Hep, hiç. Rütük kanununa, rütün yapılanmasına, oranın bir siyasi kurul olarak şekillendirilmiş olmasına karşı çıktım.
Demiren, işte bu şartlar içinde köşke çıkmıştı ama esas Türkiye’yi bekleyen yeni başbakanın kim olacağıydı?
İşte orayı da devamında anlatacağım.
İlk Yorumu Siz Yapın