"Enter"a basıp içeriğe geçin

36. Bölüm | Okunmaması Gereken Kitaplar (Yeraltından Notlar)

36. Bölüm | Okunmaması Gereken Kitaplar (Yeraltından Notlar)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=a50OMRQ82oA.

Neden bilmiyorum bu aralar keyfim yerinde. İnsan kıllanıyor tabi. Hele alışkında değilse kim bilir başıma neler gelecek diye. Bugünkü fonumuz da bu çünkü farklı bir yerdeyim. Nerede olursam bir şekilde bölüm çekmeye çalışıyorum. Bugüne kadar hep okunması gereken kitaplardan söz ettim. Bu bölümde ise okunmaması gereken kitaplardan bahsedeceğim. Lakin öncesinde geçenlerde denk geldiğim alakasız bir şey anlatayım size.
İngilizcede hang, asmak, sarkıtmak demek. Oversa bildiğiniz gibi bitmiş, tükenmiş anlamına geliyor. Peki hangover sözcüğü nereden geliyor? 1800’lerdeki İngiliz meyhanelerinin önünde şu şekilde halatlar dizili olurmuş. Sebebi ise sarhoşların bu şekilde uyuyabilmesi. Bu halatlar sayesinde içip sızanlar ya da eve gidemeyecek durumda olanlar iki penny karşılığında kendini sallandırarak oracıkta uyurmuş.
Sabah olup meyhane sahibi de gelince ipleri keser, herkesi düşürerek uyandırırmış. Hangover sözcüğü işte bu şekilde türetilmiş. Teyit etmesi pek kolay bir bilgi değil tabi. Lakin 1933 yılında yazılmış George W.’ın şu kitabında ki çok severim Paris ve Londra’da beş parasız, Two Penny Hangover isminde bir meyhaneden söz ediliyor ve kitapta anlatılanlar bu anlatılanlarla epey uyumlu. Hatta şu siteye bakacak olursak şaşırtıcı bir şeyle daha karşılaşıyoruz. Çünkü sarhoşları halata diyen İngilizler evsizlerin uyuması için de dört penny karşılığında tabut veriyormuş. Bu dört pennyyi bugünün 4-5 lirası gibi düşünebiliriz. Bu aralar Hintli bir filozof olan geçen yüzyılda yaşamış Jittu diye bir yazarı okuyorum. Şu kitabında mesela paranın hiçbir zaman çocukların arzusu olmadığından ve zenginliğin bu yüzden pek de mutluluk sağlamadığından bahsediyor. Haklı tabi. Sonuçta para hırsı yetişkin dünyasına özgü bir arayış. Çocukların umrunda değil. Kitabın bu kısmını okuduktan sonra aklıma Yiğit Özgür’ün bir karikatürü geldi. Gerçi karikatür diyorum ama resmen şiir gibi. Orada kafasına huni takan bir adam mal varlık beyanını şu şekilde açıklıyor. Avşar adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen. Gökyüzünde bir bulut. Bitlis’te beş minare. Biri yazlık, biri kışlık, iki platonik sevgili. Islıkla çalınabilen dört anonim türkü. Palan dökenle bir palan, iki döken. Üç fay attı. On sekiz saç biti. Biri İngilizce altı adet küfür. Bir adet ağaç gölgesi. Üç kuş kanadı sesi.
Ve anne babadan kalan yarısı yaşanmış bir ömür. Yani çok güzel değil mi? Düşünmek lazım. Başkalarının bizden para karşılığında satın alamayacağı nelerin sahibiyiz. Var mı bizim de saç bitlerimiz ya da gökyüzünde bir bulutumuz? Olmalı. Bir kere aşırı kişisel bir bölüm çekmiştim. 29. bölüm. Tandrı yalnızlarımdır diye. Orada bahsettiğim bir kumar buamlılığım vardı. Hiçbir şey yazamadığım bir dönemde kumar batağına düşmüş ve yaklaşık bir yılın sonunda hakikaten dibe vurmuştum.
Yani normalde aslında kendi üzerine ve eylemleri üzerine düşünen, sorgulayan bir insanım. Tüm o kaosun içindeyken bile kendime neden diye soruyordum. Neden sürekli oynamak istiyorsun diye. Hem de sürekli kaybederken. Bahanem paraydı. Kaybettiğim parayı kazanmak için oynuyor. Böylece daha çok kaybedip saçma sapan bir döngülün içinde başka hiçbir şeyle ilgilenemiyordum. Sonra yardım almaya karar verdim ve kumar oynayarak aslında kendi kendimi cezalandırdığım çıktı ortaya. İçe dönük bir şiddet bu. Kendime olan öfkemden ve belki biraz da adrenalin arayışımdan kumara sarmıştım. Ve oynadıkça kendime daha çok kızıyor, kendime kızdıkça da daha çok oynuyordum. Sonra kendime ve belki biraz da hayata duyduğum bu öfkeyi yönlendirmem gerekti. Gene bir öneri sonucunda spora ve böyle ağırlık kaldırmaya falan başladım. Normalde bu işi yapanlarla epey dalga geçerdim. Vücudunu geliştireceğine, beynini geliştirsene falan diye. Ama hakikaten epey işe yaradı spor. Yani ne bileyim iddia kuponlarının yerini baklavalar aldı mesela. Ve çok acayip zihnim temizlenirken özgüvenim de yerine geldi. Düşünmek ve sorgulamak güzel ama insan sadece ve sürekli bunu yapınca kendi zihni içinde bir hapis hayatı yaşamaya başlıyor. O yüzden denge kurmak lazım. Yani ne bileyim mesela bir hafta Dostoyevski okuduktan sonra öbür hafta karikatürlere, stand-uplara falan bakın. Hep aynı türde filmler izlemeyin. Hep aynı insanlarla da görüşmeyin.
Dostlarınız kalsın ama arkadaşlarınızı değiştirin. Ben mesela alelade bir arkadaşımla buluşmak yerine yeni biriyle tanışmayı tercih ederim. Çünkü her insan bir hikayedir, bir zenginliktir. Aptal ya da kötü olsalar da onlarla konuşun, onları dinleyin. Bir de Plato’nun da dediği gibi her zaman kibar olun. Çünkü tanıştığınız herkes hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir acıyla savaşıyor olabilir. Bütün bunları şimdi niye anlattım bilmiyorum ama umarım söylediklerimin kendi içinde bir bağlamı olmuştur. Normalde anlatacağım şeyleri not ederim ama bu bölüm biraz böyle doğaçlama oldu. Saçmaladıysam, boş konuştuysam bağışlayın. Şimdi gelelim okunmaması gereken kitaplara. Bir kere içinde enerji pozitif ya da aydınlanma gibi sözcükler geçen kitaplardan uzak durun. İki, sizleri arayarak kendisini polis, asker, savcı ya da tırsımlı kitap yazarı olarak tanıtan şahıslara inanmayın.
Üç, kocaman harflerle iki cümlenin yazıldığı ve geri kalan sayfaların bomboş olduğu aforizm acıları okumayın. Şu örneğe bakalım mesela, onlar seni küçümsüyorsa sen de onları kıçımsa. Whatsapp mı lan bu? Bu kitabı nasıl basarlar ya? Yani bu sayfaların basılması için ağaçların kesilmesine nasıl neden olabilirler ya? Dört, fenomenlerin kitaplarından koşarak uzaklaşın. Çünkü onlar adı üstünde, yazar değil, fenomen. Örneğin Şeyma Subaşı, Murat Övunç ya da Gülben Ergen. Sizin de kitabınız olmayı versin de çok mu? Sonra raflar bu hale geliyor, aradığımız gerçek kitapları bulamıyoruz. Son olarak beş, Dostoyevski, Tolstoy ya da Balzac gibi yazarlar öleli çok olduğu için telif olayından bağımsızlar. Ve bu yüzden isteyen her yayını ve onların kitaplarını basabiliyor. Ancak bazı çeviriler gerçekten çok özensiz ve kalitesiz oluyor.
Dolayısıyla bu şahane yazarlardan soğumamak için Türkçeye iyi çevrilmiş kitaplarını okumanız lazım. Aksi takdirde bu kitaplar bile bu listeye girer. Peki hangi yayın evinden alalım o zaman diye soracak olursanız, can yayınlarını yapı kredi ya da iş bankası yayınlarını öneririm. Şimdi bunların üstüne bir de sevdiğim bir kitaptan bahsedeyim. Bu bölüm için Storytel’den seçtiğim sesli kitap, Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Barış Bıçakçıyı bugüne kadar size tavsiye etmememin sebebi onu çok kıskanıyor olmamdı. Ama artık bunun bir sonu olmalı. Kitabın konusu çok da mühim değil. Bence bir yazarın ne anlattığından çok nasıl anlattığı daha önemli. Su gibi akıp giden bir dili var bu kitabın. Hiç beklenmedik bir yerden fırlayan bir cümlinin bütün bir gece boyunca sizi düşündürmesini istiyorsanız ya da buna razıysanız ister okuyun, ister dinleyin.
Kulağının iç kısmındaki bir kılı iri parmaklarınla bir hayli uğraştıktan sonra tutup koparıyorsun. Sımsıkı bastırdığın parmaklarının arasındaki kılın siyah, kalın ve hafif sarmal oluşuna seviniyorsun. Heyecanla, övünçle bana gösteriyorsun. Şiiri büyük bir hayranlık duyduğum Berfu Öngören okuyacak. Bir de sizden ilk defa böyle bir şeye rica edeceğim. Çünkü gerçekte kaç kişi olduğumuzu ve ne düşündüğünüzü görmeye ihtiyacım var. Şayet bu bölümü beğendiyseniz beğenin. Yani basın şu beğeni butonuna ve kısa da olsa bir yorum, bir görüş bırakın bana. Bir de lütfen arkadaşlarınızla paylaşın. Benim barış bıçakçıyı kendime sakladığım gibi yapmayın. Beğendiyseniz paylaşın ki bilgi yayılsın ve çoğalsın.
Hadi eyvallah.
Bir akşam durup dururken apansız çağırdı beni. He apap? Niye düştün yollara? Kaçılacak yer yok ki. Olmasın ne çıkar. Yoruyorum ya peşimdekini. Muhacirlik günlerinden kalma sanki yetim biriydi, oluruna bırakmış her şeyi. Kararsız ve tedirgin boğazımda rastlantıyla isimsiz bir ot gibi bitiverdi. Bazen karıştırırdım onunla kendi sesimi. Susar yeniden başlardım söze. Çünkü yüzüme uygun değildi. Ama o kru naz ve çocukça biraz da hep benim sesime gizleniyordu. Bir ses ki için için, diplerde, derinlerde şimdi. Bekliyor sırasını sabırla seçerek sözcüklerini. Çıkmak için gün ışığına hazırlıyor konuşmaya kendini. Hey ahpap bu acı var ya kuş olsan kaçırmaz seni. Öyleyse biri eski yazıyla sağdan sola yazsın beni. Onunla bir kişiydik. İki kişi gibi.
Benden ona, ondan bana ince bir kanalla geçilirdi.
Bile de paslı direncimin umutsuzlukla ve beni hiç terk etmedi.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir