İman ve Tesettür Açısından İnsanlar ve Arafta Kalanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 8.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=EgE3hmnWNgE.
Süh, selamun aleykum bima sabartum feniyumu uqbeddar. Bu cüzdeki üç insan ve insan grupları üzerinden iman ve tesettür konulara gündeme getirilir. Öncelikle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde
müşrik Mekke toplumunun davranış biçimi anlatılmaya devam edilir. Şirk ve günah probleminin kaynağı aslında şeytan ve nefistir. Bunu açıklamak için de şeytanın Hz. Adem aleyhisselamdan beri insanları imandan ve tesettürden nasıl uzaklaştırmaya çalıştığı anlatılır. Sonra Arafta kalmış insanların ahiretteki durumları aktarılır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem yaşadığı dönemde Mekke ve Hicaz bölgesi halkı putperesti. Peygamberimiz onlara La ilahe illallah sözünde özetlenen tevhid inancını anlatıyordu. Mekkeli müşrikler ise gözlerinde putlarını büyütmüşler ve tanrılaştırmışlardı.
Bu cüzde Mekkeli müşriklerin yaptıkları sapkınlıklar şu şekilde anlatılır. Hem Allah’ın varlığına inanan hem de cinlerin, meleklerin ve ölmüş atalarının sembolleri olarak düşündükleri, bu sebeple de kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları putları, Allah’a ortak koşan Mekkeli müşrikler,
ekinleriyle hayvanlarından bir pay Allah’a, bir payda ilgi ve şefaatlerini umdukları aile veya kabile putlarını adarlar. Onların yaptığı bir başka sapkınlık ise çocuklarını diri diri toprağa gömmeliydi. Ayrıca bazı hayvanlar ve ekinlere dokunulmazlık atfediyor, bu hayvanların ve ekinlerin kullanılmasını kimine yasaklıyor, kimine izin veriyorlardı.
İşte Kur’an bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı Allah adına yalan söyleyerek kadınlara yasaklayanların ziyana uğradığını söyler. Onlar öyle bir yoldan sapmışlardır ki doğruyu asla bulamazlar.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem öncelikle vahyin ilk muhataplarına sonra da bütün insanlığa şunları söyler. De ki, şüphesiz Rabbim beni doğru yola sapasağlam bir dine Allah’ı bir bilen İbrahim’in dinine iletti. O ortak koşanlardan değildi.
Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben hak dine teslim olanların ilkiyim. Kur’an’da vurgulanan Millet-i İbrahim ifadesi, başta tevhid inancı olmak üzere bütün peygamberlerin benimseyip tebliğ ettikleri ilahi ve değişmez ilkeleri mesajları kapsar. Ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yeni bir din uydurmadığı, aksine bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri benimseyip tebliğ ettiği ve bu bakımdan geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular. Hz. Peygambere, müşriklerin putlara tapmalarına karşılık kendisinin namazıyla, niyazıyla, kurbanıyla, ölümüne kadar bütün varlığıyla hayatını Allah’a adadığını ve kendi döneminde hak dine teslimiyet gösterenlerin ilki olduğunu, bu sebeple de Allah’tan başka birini asla ilah tanımayacağını tam bir inanç ve güvenle açıklaması emrolunmaktadır.
Sonraki ayet bu hakikati vurgular. De ki, o Allah her şeyin Rabbi iken şimdi ben kalkıp Allah’tan başkasını mı Rab edineyim? Herkes yaptığının sorumluluğunu taşımaktadır. Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez. Eninde sonunda Rabbinize döneceksiniz ve burada bizimle ihtilafa düştüğünüz her şeyin gerçeğini size haber verecek. Elbette herkes kendi ettiğinin karşılığını görecek.
Kimse kimsenin vebalini yüklenmeyecektir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem tebliğini yapmış, görevini eksiksiz yerine getirmiştir. Bu sebeple inkâr ve kötülüklerde direnenler sonunda Allah’ın huzuruna varacak ve Müslümanlarla tartışmaya kalkışıp inkâr ettikleri gerçeği o zaman Allah kendilerine apaçık bildirecektir. O sizi yeryüzünde halifeler, oraya hâkim kimseler yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
İnsanı yeryüzünde yarattığı bütün varlıkların en üstünü olarak şereflendiren Yüce Allah, O’nun hayatının devamını sağlayacak şekilde bir düzen oluşturmuştur. Bu nedenle dünyanın kuruluşundan kıyamete kadar insan nesli var olacaktır.
Hatta geçmişte toplu olarak yok edildiğinden Kur’an sayesinde haberdar olduğumuz ümmetlere rağmen. O Allah insanları birbirinin peşi sıra yaratan ve insanları da birbirinin arkasından var eden bir Allah’tır. Kendini böyle niteler ayette Cenab-ı Hak. Daha önceki ümmetlerde toptan yok edilenlerin neslini devam ettirmek için kalan müminler sayesinde insanlık her daim var olmuştur. Ve dünya imtihanında birbirimize farklılıklar vermek suretiyle üstünlük veya daha üstünlük nasip eden Yüce Allah bunu da ayette açık bir şekilde şöyle ifade eder, sizi dereceler olarak birbirinizden farklı yarattık ve bir kısmını diğerinin üzerine yücelttik. Bize verdiği nimetler veya dünyada yaptıklarımızın karşılığı olarak önümüze çıkanlar hepimiz için farklı kulvarlarda koşmamızı temin edecek ikramlarıdır Allah’ın aslında. Allah bizi imtihan ederken bazen çoklukla bazen eksilterek imtihan eder. Çokluğa şükreden insan kendisinden herhangi bir şey eksiltildiği zaman aslında çok da memnun olmaz. Kur’an-ı Kerim bunu farklı ayetlerde bize insanın nankörlüğü üzerinden anlatır.
Yani kendisine bir güzellik verildiğinde Rabbim bana ikram etti diyen insan, kendisinden bir durum alındığında Rabbim bana ihanet etti diyebilir. Bu özelliğini iyi bilmeli insanoğlu ve verilen her nimetin aslında kalıcı değil sadece sınanmaya araç olduğunu bilmeli.
Çünkü Allah kendinden bahsederken seri’ül ikab ifadesiyle azabının çok hızlı gelebileceğini söyler. Buna mukabil olarak da gafur ve rahim olduğunu bize her fırsatta hatırlatır. Ayette de peş peşe sıralanan bu özellikler Allah’ın bizim üzerimizde cemal sıfatları ile tecelli edebileceğini gösterirken celal sıfatlarının da bizim için baki olduğunu ve geçerli olduğunu hatırlatmaktadır. İnsan bazen bilerek bazen de bilmeden hatalar işleyebilir. Bu durum bizi asla umutsuzluğa sevk etmemeli. Allah’ın rahmetinden ümit kestirmemeli. Çünkü insan için azabın daha dünyada gerçekleşmesinde belki en önemli durum onun Rabbinden, onun rahmetinden umudunu kesmiş olmasıdır. Bu hayatımızın geri kalan kısmını da iyi geçirmemize engel olacak bir manevi durumdur. Bundan kendimizi kurtarmanın en güzel yolu Allah’ın ne kadar bağışlayıcı olduğunu sürekli kendimize tekrar etmemizdir. Sevgili Peygamberimiz adeta bunu öğretircesine günlük olarak estağfurullah el azim ifadesine devam etmiş ve bizden de bunu söylememizi istemiştir. Bu bir bakıma dilimiz ile ifade ettiğimiz pişmanlığın zaman içerisinde davranışlarımıza yansımasını sağlayacak çok kurtarıcı bir cümledir.
Allah’ın rahmeti ayette de gafur ve rahim olarak bize hatırlatılmış, onun merhametine sığınmaktan başka yapabilecek bir şeyimiz olmadığı aslında vurgulanmıştır. Kul olmanın gereği budur çünkü ve insan olarak yeryüzünde Allah’ı temsil etmenin en güzel yolu ona her daim kullukta devam etmektir.
Allah bize bu yolu kolaylaştırsın. Bu cüzde Rabbimiz Hz. Adem aleyhisselam ile Hz. Havva validemizi iradesini kullanmayı öğrensinler diye sınava tabi tutar. Ancak bu sınavdan önce gerekli uyarıları ve hatırlatmaları da yapar.
Her türlü güzelliği imkanı ve nimeti sunup ardından insanın sonuçlarına katlanmak üzere imtihanı ile baş başa bırakır. Ne demiştir Rabbimiz? Sakın şu ağaca yaklaşmayın. Kur’an’ın genel üslubu bizlere uyarı yaparken yapmayın şeklinde değil de yaklaşmayın şeklindedir. Rabbimiz tedbiri hatanın içine düşmeden önce almamızı yapmamayı değil uzak kalmayı bizlere hatırlatır. Ama şeytan onları cennetten çıkarmak için kendilerine vesvese verir. Gayesi onları rezil etmek ve örtülerinden sayılıp küçük düşürmektir. Bu durum ayetlerde şöyle aktarılır.
Şeytan bu ikisinin örtülmüş ayıp yerlerini açmak ve kendilerini küçük düşürmek için onlara vesvese verdi. Bakın dedi Rabbiniz sizin melek olmanızı ya da sonsuza kadar yaşamanızı istemediği için bu ağaçtan men etti. Ben size öğüt veren sizin iyiliğinizi isteyen birisiyim diye de yemin etti. Onları böyle yalanlarla aldattı.
Onlar da inanıp o ağaçtan yiyince her ikisinin de örtülü yerleri açığa çıktı. İkisi cennet yapraklarıyla örtülmeye çalıştılar. Rabbleri onlara şöyle seslendi. Ben size bu ağaca yaklaşmayın. Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır demedim mi? Ve böylece Allah Celle Celaluhu onları yeryüzüne indirir. İnsanın kıyamete kadar sürecek olan yeryüzü hayatı başlamış olur. Hz. Adem aleyhisselam ve Hz. Havva validemiz hemen hatalarını fark eder, çok pişman olur ve tövbe ederler. Rablerinden bağışlanma dilerler ve Rablerine şöyle yalvarırlar.
Rabbimiz, biz kendimize yazık ettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan oluruz. İşte burada iki ayrı tavır çıkar karşımıza. Küfründe inat eden daha da ileriye giden şeytanın ve hatasından dönen, tövbe eden insanın tavrı. Beşer sıfatıyla yaratılmış olan insan tabi olarak hata etme özelliğine sahiptir. Çünkü Kur’an’ın da bildirdiği gibi onun ruhunda hayırla şer, iyilikle kötülük yapma imkanı birlikte vardır. Ancak insan hatasını fark ettiği anda af diler, tövbe eder. Sürekli hata yapan, günah işleyen biz kulların tövbe kapısından başka gideceği bir sığınağa yoktur. Daha sonra kadın ve erkeğin tesettürü üzerinde durulur.
Ancak bunun yanında daha da hayırlı olan insanın takva elbisesine bürünebilmesidir. Ahlaklı bireyler, ahlaklı bir toplum yetiştirebilmek için bu elzemdir. Ey Ademoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva, Allah’a karşı gelmekten sakınma elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır.
Bu giysiler Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar diye onları insanlara verdik. Bu ayet-i kerimede, ey Ademoğulları diye başlamakta Yüce Allah, yani bütün insanlığa seslenmekte, yalnızca iman edenlere, Müslümanlara değil, tüm insanlığa yönelik bir hitapla karşı karşıyayız.
Ve Rabbımız size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik buyurmaktadır. Bu esasen Hz. Adem’le Havva’nın cennette iken, yasak ağaçtan yemeleri sonucu, dünyaya atılmaları, dünyaya gönderilmelerinden sonra
onların karşılaştıkları bir durumu işaret etmektedir. Fakat bu ayet-i kerimeyi anlamak için cennette yaşadıkları hadiseyi hatırlamak gerekir ki, bu ayetin makablindeki ayetlerde bu duruma işaret edilmekte ve o hikayede anlatılmaktadır. Yüce Allah onlara, sakın şu ağaca yaklaşmayın dediği halde onlar o ağaca yaklaşmışlar, şeytan onları kandırmış, onların ebedi olacaklarını o ağaçtan yemeleri halinde söylemiş ve onlar da şeytanın sözüne aldanarak yemin etmesi nedeniyle o ağaçtan yemişler.
Sonuçta kendilerinin ayıp yerleri bir anda görünüverince her ikisi birden ayıp yerlerini kapatmak için telaşla yapraklarla kapatmaya çalışmışlar. Dolayısıyla buradan şöyle bir şey çıkarmak mümkün. Aslında örtünme insanlarda fıtri bir duygudur. İnsanların fıtratına yüce Allah örtünme duygusunu yerleştirmiştir. Bu coğrafya şartları veya doğa şartlarından dolayı insanların sonradan yöneldikleri bir yaşam biçimi değildir. Bu fıtraten insanda mevcuttur.
Dolayısıyla yüce Allah yeryüzünde de insanlara avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik derken insanların süslenmelerine de yarayacak, örtülerini yapabilecekleri imkanlar var ettik ve onlara bunun yolunu gösterdik demek istemektedir. Ve tabi ki burada insanlık için en önemli husus insanı insan yapan şey ahlakıdır. Ahlaki ilkelerin, ahlaki faziletlerin en önemlilerinin birisi ise iffet faziletidir. Bu ayet insanlara topluma, topluluğa iffetli olmayı öğütlemektedir.
Takva elbisesini giyerek insan toplumda son derece saygın, onurlu bir hayat yaşamaya başlar. Ve insanın süslenebileceği, aynı zamanda kendisini güzelleştirebileceği ve diğer insanlara olumlu imajlar verebileceği
bir elbisenin Allah tarafından insanlara rahmet olarak verilmesi burada yine söz konusu edilmekte. Ve bunun insanların o fıtratlarında var olan duygularını tatmin açısından da bir araç olarak kullanılabileceği belirtilmektedir.
Yani insan Allah’ın koyduğu fıtrata uygun, Allah’ın koyduğu sisteme uygun davrandığı sürece hem birey olarak hem de toplum olarak huzur ve esenlik içerisinde yaşayacaktır.
Ve bunun en önemli sloganvari cümlesi de takva elbisesini giymek olmalıdır. Bu cüzde ahirette insanların durumları ve birbirleriyle konuşmalarına yer verilir.
İnkar ve isyanda direnenlerin cehennem ehli, inananların da cennet ehli oldukları, her iki zümrenin de yaptıklarının karşılığını ahirette bulacakları bildirilir. İşte Kur’an bu iki zümre arasındaki iletişimi haber verir. İman eden ve salih amel işleyenler ebeli cennetlere girerler. Cennet ehliyle ilgili şu ifadelere yer verilir.
Orada kalplerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. Bizi buna erdiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi, biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler derler. Onlara, işte size vaad edilen cennet, yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o sizin oldu diye seslenilir. Sonra cennet ehli cehennemlik olanlara şöyle seslenir. Biz Allah’ın vaad ettiğini bulduk. Siz de vaad edileni buldunuz mu? Onlar dehşet ve korku içinde, evet bize söylenenleri burada bulduk derler. Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu eğmek bükmek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkar edenlerdir. Her ne kadar bütün inkarcılar cehenneme atılacaksa da, burada insanları Allah yolundan alıkoyma ve bu dost doğru yolu eğri büyürü göstermeye kalkışma suçu özellikle zikredilir. Bunu yapanlar zalimler olarak nitelendirilir. Bu bilgiler bize ilahi dine, onun öğretilerine, kutsal değerlerine karşı kin ve düşmanlık besleyen, duruma göre yalan, iftira, hakaret, hile, tehdit, fiziksel şiddet ve baskı gibi haksız ve zalimce yöntemlere başvurarak insanların İslam’ı ve onun ilkelerini benimsemelerine engel olan bedeni, ilmi, mali, sosyal ve siyasi gücünü hak dine karşı kullanıp onu zaafa düşürmeye kalkışan zalimlerin Allah’ın rahmet ve inayetinden büsbütün mahrum kalmayı gerektiren bir suç işlediklerini göstermektedir. Bu cüzde ayrıca Araf ehlinden bahsedilir. Bunlar daha hesapları bitmemiş ve Allah’ın kendileriyle ilgili hükmünü bekleyen kişilerdir. Bu insanlar cennet ehline selam verirler ve oraya girmeyi çok isterler. Cehennemlik olanlara bakıp aynı duruma düşmekten de Allah’a sığınırlar.
Allah şöyle der, sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte ateşe girin. Her topluluk arkasından gidip sapıklığa düştüğü yoldaşına lanet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için
Ey Rabbimiz şunlar bizi saptırdılar onlara bir kat daha ateş azabı ver derler. Allah der ki her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz. Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak cehenneme giren insanların orada birbirlerini suçlayacaklarını vurgular.
Ve kendilerini ayartan, yoldan çıkaran yoldaşlarına lanet edeceklerini ifade eder. Hepsi oraya toplandıklarında kandırılanlar, aldatılanlar kendilerini aldatan ve kandıranlara Allah’ım bunlar bizi ayarttı, kandırdı ve yoldan çıkardılar.
Bunların azabını bir kat daha artır diyerek onları suçlayıp onlara lanet edecekleri vurgulanır. Ayeti kerime bize bu dünyada arkadaş ve yoldaş seçimi konusunda dikkat etmenin önemini vurgular. Çünkü kişi dostunun arkadaşının dini üzerinedir. Kötü arkadaş, kötü yoldaş kendisiyle beraber arkadaşını ve diğer kardeşini de felakete sürükleyebilir. Nitekim burada da iki tarafta cehenneme sürükleneceklerdir. Fakat oradaki son pişmanlık, oradaki hayıflanma, oradaki birbirini suçlamanın hiçbir fayda sağlamayacağı vurgulanmış olur. Çünkü her halü kârda iki tarafta yoldan çıkarıp ayartanlarda, yoldan çıkıp onlara kanıp inananlarda aynı ateşe düçar olmuş olacaklardır. Cenab-ı Hak burada, ey iman edenler, aleyküm enfüseküm diye bir ayette kendinize bakın. Eğer siz doğru yolda ve hidayetteyseniz, sapanlar size zarar veremez diye buyurur.
Yani insan kendi kararlarında, kendi tercihlerinde özgürdür. Bu karar ve tercihlerini yaparken arkadaş seçiminde de, yoldaş seçiminde de dikkatli davranırsa kendini de kurtarır, başkalarına da faydası olur. Yoksa başkalarını suçlayarak kendini sorumluluktan kurtaramaz.
Bu dünyada da diyelim ki işte kader mahkumuyum diyerek veya işte beni o ayarttı, bu sebep oldu diyerek başkasını suçlamak suretiyle kimse cezadan kurtulamıyor. Aynı şey öte dünya alemi içinde geçerlidir.
Ne şeytan ne de başka bir kişi bizi zorla günaha sevk edemez. Onlar sadece telkinlerde, uyarlarda veya bizi ayartacak bir takım girişimlerde bulunabilirler. Ama tercih karar tamamen insanların kendilerine aittir.
İnsanlar da iradeleri oranında sorumludurlar. Allah insanlara taşıyamayacak kadar ağır bir yük yüklemez. Herkes taşıyabileceği kadarından sorumludur. Ve kişi artık yanlış tercihlerinin sonucunda azaba düçar olduysa, başkası için iki kat azap dilemekle ne onun azabı değişir ne de kendisinin azabı hafiflemiş olur. Bu ayet-i kerime de bize şimdiden siz önleminizi alın. Öte dünyada birbirinizi suçlayacak bir duruma düşmeden düzgün ve doğru yola devam edin. Tercihlerinizi ona göre yapın. Öte dünyada ne kimseyi ne de başkasını suçlamaktansa bu dünyada kendinizi kurtaracak amellerde, eylemlerde bulunmuş olun diye bir uyarıda bulunmaktadır.
Yoksa Cenab-ı Hakk’ın amacı, niyeti, iradesi kullara zulmetmek, onlara haksızlık yapmak, onlara azap etmek değildir. Kullar kendi eylemlerinin, kendi kararlarının, kendi tercihlerinin sonucuna katlanmış ve o azaba kendi kendilerini düşürmüşlerdir.
Öte dünyada da kimse kimseyi bu anlamda bir cezadan, bir azaptan kurtaramayacağı için şimdiden kendilerini kurtaracak doğru kararlar almaları, kendilerini kurtaracak imana, salih amele, iyi arkadaş seçimine dikkat etmeleri ve özen göstermeleri tavsiye edilmiştir.
Ve bu yolla Cenab-ı Hak kullarını bilgilendirmiştir ve bilmelerini sağlamıştır.
İlk Yorumu Siz Yapın