"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Erhan Afyoncu & Fahri Temizyürek | 25. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Erhan Afyoncu & Fahri Temizyürek | 25. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=Kz9DQBVchHs.

… Hep beraber bu yayladan diğerine göçüyoruz. Göçtük Ervan, kaldık dağlar başında diyecek halimiz yok.
Zamanı gelince bu dünyadan biz de göçeriz. Gele bir devr bu hâlıkı yâde eyleyeler, ahbap, fırsatı, sohbeti fırsatı ganimet bilsin. Merhaba sevgili seyirciler. Boğaziç’inden, TRT2 ekranlarından, tarih söyleşilerinden hepinize en içten, en samimi, en sıcak duygularla, melâl ve hüzünle birlikte sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Her biriniz için Allah’tan sıhhat ve afiyet dolu, yâdı cemîl eğlenecek güzel bir ömür niyaz ediyoruz. Bu programda Malazgit şohedasının izinde yürürken,
rıcai emrine uyarak teslimi can eyleyen, ahlat canibinde bu dünyadan göç eyleyen Haluk Dursun hocamızı yâd edeceğiz. İsminin başına ve sonuna pek çok sıfat ve ünvanın eklenebileceği ancak hiçbirisinin ismini tamamlayıcı bir özellik arz etmeyen Haluk Dursun’u konuşacağız. Yaşantısını, hayatını ve onun çok değer verdiği Anadolu Tarih ve Kültür Birliği’ni, tarih süzgeçten bugüne bunları konuşacağız. Kiminle çok kadim ve yakın iki dostuyla Prof. Dr. Erhan Afyoncu hocamızla hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Ve Prof. Dr. Bahri Özürek hocamızla hocam hoş geldiniz. Temiz Yürek hoş bulduk hocam. Temiz Yürek afedersin. Estağfurullah. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk. Çok teşekkür ediyorum herkese de bu gece bizlerle birlikte olduğunuz için. Bahri Temiz Yürek ve Erhan Afyoncu ile Haluk Dursun hocanın hayatına, yaşantısına, hatıralarına ve gayretlerine bir yolculuk yapacağız.
Aslında onun, onunla bayraklaşan, Dicle’nin, Fırat’ın kuzularına sahip çıkmanın yolunu, yöntemini konuşacağız hep birlikte sevgili seyirciler. Evet Erhan hocam sizinle başlayalım. Haluk Dursun deyince sizler ne anlam ifade ediyor? Haluk Dursun deyince çok şey ifade ediyor. Önce Allah’tan rahmet diliyoruz.
Ailesine ve dostlarına hepimize sabır niyaz ediyoruz. Tabii aynı kayıplar her zaman için zor olur. İnsanlar beklemediği bir anda kaybetmek büyük bir yıkımdır. O hepimiz aynısı olduğu. Tabii ailesine, en başta ailesine, kızına, eşine büyük bir yıkım olduğu. Tabii burada bana göre en büyük mesele şu.
Evet, Türkiye’de kültür insanı zaten özellikle sağ camiyede daha da az. Yani bu kültürü doldurmak için, bunun için uğraşmak bunlar son derece zor konular. Zaten Cumhurbaşkanımız da sık sık ne diyor eğitimli ve kültürde istediğimiz yapamadık diyor. Niye yapılmadığının bir oturup aslında analiz yapılması lazım. Şimdi Haluk Hoca ben 84 İstanbul’a geldim de o zaman asistandı, ben öğrenciydim. Parlayan bir değerdi o dönemde. Tabii o dönemde rahmetli Dahazya’da, Orta Doğu siyasi tarih vesaire çalışıyor idi. 86’da Suriye’ye gitti. Akabe’ydi değil mi 90’ın tezahüratı? 1906’daki İngiliz Osmanlı Akabe krizi üzerine çalıştı. Ve o Suriye’de tabii alana gitti. Şimdi bizim tarihçilerin şöyle bir problemi var, bende de vardı uzun süre Hoca sayesinde onu atlattık. Teorik bilgiyi yüklüyoruz hep.
Aşk bedek bilgi, aşk bedek bilgi, aşk bedek bilgi. Mesela ben Kıbrıs’ın fethini anlatırım ama Magos’a gidip gördüğüm zaman niye Magos Kalesi’nin bir senede alındığını anlatım. Veya Ziketvar’a rahmetli Hoca ile birlikte gittiğimizde Ziketvar’ı gördüğümüz zaman Ziketvar’ın fethini dahi anladık. Biz coğrafyadan maalesef kopuk milletiz ve coğrafyada önem veren bir millet değiliz. Yani bizim aramızdaki en büyük problemlerden birisi bu. Rahmetli Durmuş Hocaoğlu derdi ki, yani bizde kâşif çıkmaz, fatih çıkar derdi.
Öyle bir şeyimiz yok. Yani tek bir istisna çıkmış Evliya Çelebi. Dünyanın en büyük seyyahında bu millet çıkarmış. O da ilginç bir şey. Yani gezmeyi, not almayı, yazmayı çok sevmeyen bir millet. Yani bunun istisnaları var ama Evliya Çelebi gibi büyük bir değeri çıkarıyorsunuz. Hayattayken hep Haluk ağabey o şekilde takılırdım. Siz modern Evliya Çelebi’sin ağabey dedim. Evliya Çelebi’nin gezdiği gibi gezip ve yazıyordu. Yani Hoca’nın özelliklerinden birisi doydu. Yazdı. Yani kitapları yazdı, makalları yazdı, gazete yazıları yazdı.
En son sosyal medyada yazıyordu. O birçok insan bunu yazmıyor, kendisiyle birlikte götürüyor. Hoca’nın tabi yazmadığı birçok şey vardı ama rahmetli birçok bilgiyi de yazdı. İşte o yıllarda birdenbire özellikle o Syria dönüşünden sonra, geçirdiği bir rahatsızlıktan sonra kültür tarihine yöneldi. Şimdi o dönemde de, yani bakın acı olan şey şu, insanlar bunun kıymetini anlamıyorlar. Hoca mekânı geziyordu. Mekândaki bitkilerle uğraşıyordu, mekândaki hayvanlarla uğraşıyordu. Tabi düz tarihçiler için bu son derece manasız bir şey gibi geliyor. Yani bunu niye çalışıyor? Yaprakla, böcekle, çiçekle niye uğraşıyor Haluk Hoca diyorlardı. Dil biliyor, İngilizce biliyor, Fransızca biliyor, Arapça öğrenmiş. Bunları yaparken birdenbire buna kaydı ama bu alan tamamen boş bir alan. Zaman içerisinde bunu insanlar gördüler.
Yani siz Prizreni, Kavalayı veya Kaşgar’daki Türklerin kültürel özelliklerini, oradaki insanların, Müslümanların kültürel özelliklerini bir habersiniz. Torbes dediğinizde ne olduğunu bilmiyorsunuz. Çitak dediğinde ne olduğunu bilmiyorsunuz. Veya Hoca’nın aynı zamanda kültürle birlikte bir de güvenlik stratejisi üzerine de uzmanlaşıyordu. Yani oradaki azınlıklar, Avrupa’nın mesela Fransa’daki brotonları da bilirdi.
İspanyol’daki diğer katılanları da bilirdi. Bu tür şeyleri de yöneldi. Ama buradaki en önemli özelliği şu. Mütemadiyen dolaştı. Mütemadiyen dolaştı, mütemadiyen dolaştı ve orayı dolaşırken oradaki gördüklerini konferanslardan attı. İnsanları götürdü, gezdirdi. Ve ben şöyle yorumladım Hoca’nın vefatını. Türkiye kültür hafızasını kaybetti. Çünkü bir hafızaydı.
Yani mesela Rodos’ta, Suriye’de, Golan Tepelerinde Türkmenlerinin olduğunu ilk defa birçok kişi Hoca’dan öğrendi. Mesela Rodos’ta, İstanköy’de meşhur Kos Adası’nda şimdi bizimkiler gidiyor geliyor. Hala Türklerin var olduğunu Hoca’dan öğrendi. Bunu devletin çeşitli yetkililerde, öğrencilerde, meslektaşlarda o şekilde öğrendi. Çünkü bazı şeyler kitapta yazmıyor. Mesela biz adalarda Türk olmadığını zannediyoruz. Hep kitaplarda öyle yapıyor.
Fakat 12 adalar İtalyanların elinde olduğu için mübadeliye dahil olmamıştır. Ve Rodos’ta 3000 üzerinde Türk vardı. Şu anda son rakam nedir bilmiyorum. Veya Golan Tepelerini hepimiz biliriz. Hoca, Suriye’ye gittiğinde Golan Tepelerinde Türkmenlerle karşılaştık. Bunları ilerleyen dakikalarda biraz daha ayrıntılı ve örnekli yerle konuşacağız. Ama sizin söylediğinizden benim anladığım Haluk Dursun deyince ne anlıyoruz deyince, kültürkenin kültür hafızası tanımını yapıyorsunuz. Yani öyle. Rahmetli oydu. Türkiye’nin kültür hafızasıydı. Kültürün yanlıca bir alanı değil. Müzikisinden tutun, seyahatine kadar, oradan tutun yemek kültürüne kadar, oradan tutun hayvan kültürüne kadar. Sakız koç arardı mesela. Onları konuştu. Tabii. Yani bunlar insanların köpeğe meraklıydı. Kabartay’dan tutun veya Denizli’den horoz getirdiler.
Yani bu, bu hayvanlar bile bizim kültürümüzün bir parçası. Zaman içerisinde yok olan bir parçası. Haluk Dursun.com diye sitesi de var hocanın. Önceki gün bir yazısını okudum mesela. Mart ayı gelince kanım iyice bitleniyor. Bütün paralar gidiyor. Niye? Ağaca ve soğana veriyorum diye. Şimdi bir hatırlatma da bulmak istiyorum sevgili seyirciler.
Fahri hocam siz Haluk Dursun deyince nasıl bir kelime resmi çizersiniz sorusunun cevabını düşünün. Ben müsaadenizle seyircilerimizi bir hatırlatmamı hatırlayayım. Tabii estağfurullah. Editörümüz çok bana da haklı olarak sitem ediyor. Heverden fazlasında hocam lütfen bunu konuklarla konuşmaya başlamadan önce hatırlatın diyor ama ben de çoğu defa ihmal ediyorum.
Sevgili seyirciler programımıza katkıda bulunmanız Haluk Dursun Hoca ve onun eserleri, yaşantısı, Anadolu Tarihi ve Kültür Birliği ile ilgili merak ettikleriniz olabilir, sorularınız olabilir. Belki çok özgün bir hatırağınızı bizimle paylaşmak isteyebilirsiniz. Yani tarih söyleşirlerine sizin de katılımınız canlı yayında mümkün. Bunu nasıl yapacaksınız? Twitter üzerinden TRT2Tarih hashtagi ile bize yazabilirsiniz.
Evet TRT2Tarih hashtagi ile Twitter üzerinden tarih söyleşileri programına Haluk Dursun Hoca’yı ele aldığımız bu programa siz de sorularınızda, hatıralarınızda, merak ettiklerinizle katkıda bulunabilir ve katılımda bulunabilirsiniz. Tekrar ediyorum TRT2Tarih hashtagi ile Twitter üzerinden katılımlarınızı bekliyoruz.
Evet Fahri Hocam siz, Haluk Dursun’u kelimelerden bir resim yapmak isteseniz özlü bir şekilde nasıl tanımlarsınız? Öncelikle iyi akşamlar diliyorum. Haluk Hocamıza da yüce yaradan sonsuz rahmet diliyorum. Allah mekanını cennet eylesin. Ben isterseniz sizin kaldığınız yerden devam edeyim.
Gele bir devr-buhalu yad eyleyeler yazısını Ağustos ayında vefat eden Emin Işık Hocanın ardından yazmıştı. Hatırlıyor musunuz? Yazısını 26 Temmuz 006’da paylaşmış. Tabi. Temmuz Ağustos ayı dostlarının çok vefat ettiği bir aydır.
Şevket Eğgi de, Haluk Hocam da, birkaç isim varsa Fethi Gemihlioğlu, Şevket Eğgi, Ali İhsan Yurt, Sedat Yeni Gün mütevazı. Sedat Yeni Gün Fethi Gemihlioğlu’ya tanıştıran isim mi? Tabi. Fethi Gemihlioğlu’nun ileride bahsederiz. Hocanın hayatında da çok önemli izleri var. Ama arkarkaya Temmuz Ağustos büyük kayıplar yaşandı. En son da Mustafa Kafalı’yı kaybettik. Tabi. Türk tarihçiliğinin son derece önemli. Aynı zamanda hocalıyla da birçok insan yetiştirmiştir. Sivas’tan, Ankara’ya, birçok üniversitedeki öğrenciler. Hocam ondan sonra da Ali Berat Attekin hocamız vefat etti. Ondan haberiniz oldu mu? Yok, onu duymamışız. Allah rahmet eylesin. Allah rahmet eylesin. Hepsine Allah rahmet eylesin diyoruz.
Şimdi şöyleydi Coşkun hocam. Hocamız sosyal paylaşımlarını çok iyi kullanırdı. Sanan alemde de duygularını çok iyi paylaşırdı. Paylaşmadan önce bizim yine diğer bir danışman olan Doğan Güngör arkadaşımıza gönderirdi yahut da bana. Bu yazıyı da bana göndermişti. Ben de sizin okuduğunuz son satırı okuyunca çok üzünenmiştim. Sonra düzeltmeleri yaptıktan sonra da hocamıza şöyle bir şey yazmıştım. Hocam Allah size hayırlı ve uzun bir ömür nasip etsin diye. Hocam bana müsaadenizle onu paylaşmak istiyorum. Şöyle bir cevapla döndü. Sonbaharda uçuşan yapraklar gibi hepimiz Allah’a doğru yol alıyoruz. Sanki hocaya malum olmuş gibiydi.
Tabii Erhan hocam da ifade etti. Haluk hocayı bir programa sığdırmak son derece zordur. Çünkü çok yönlü bir insandı. Öncelikle Haluk hoca bilgiye hiç doymadı. Devamlı öğrenme hırsıyla hareket etti. Ve dünyaya da öyle kalıcı bir gözle hiç bakmadı.
Hocamız akademisyen, bürokrat, seyyah, bilim adamı, sanatçı, muskişinaz saymakla bitiremeyeceğimiz kadar özelliklere sahipti. Ve mutlaka bilgede derinleşmeyi ön plana alırdı. Haluk hocanın bende bıraktığı en önemli özelliği detayı asla kaçırmazdı.
Ve mümkün olduğunca biraz önce Erhan hocamızın ifade ettiği mesela Kangal köpekleriyle ilgili bir araştırma yaptı. Uzun süre o konuyu okudum. Tabiatla, coğrafyayla, tarihle, medeniyetle, edebiyatımızla, kültürümüzle çok yakından ilgili bir kişiydi. Ama buraya gelmeden biraz okumalar yaptım. Orada özellikle devlet adamlığı formasyonunda Fethi Gemülüoğlu hocamızın çok ciddi izler olduğunu gördüm. Çünkü yine mesela Haluk hocamızın, hatırlarsınız siz hocam, hiç dilinden düşünmediği bazı parolalar vardı. Mesela coğrafyaya dost olmak. Onun izlerini ben Fethi hoca da gördüm. Fethi Gemülüoğlu’nu da buldum. Veya hem hayal olmak, hem dert olmak. Nitekim bunları son bir yılda da Anadolu tarih ve kültür birliği projemize yansıtmaya başlamıştık.
Haluk hoca yani bir program çerçevesinde alınacak birisi değil ama sadece devlet adamlığı bile uzun süre üzerinde durulacak, irdelenecek ve ders alınacak bir nitelik arz ediyordu desek yeridir. Tabi biz hocamızla yaklaşık bir yıldır beraber çalışıyorduk.
Onun bürokrat kişiliğinden ziyade devlete bakış açısı ve vizyonundan ekibi olarak çok etkilenmiştik. Nitekim hocanın hiç kısa vadeli projeleri yoktu. Projelerin hep geleceğe sahriydi ve geleceği tanzim etme yönündeydi.
Belki ilerleyen zaman diliminde ondan bahsedeceğiz. Anadolu tarih ve kültür projesi de geleceği tanzim etmeye yönelik bir çalışmalıdır. Şimdi Fahri hocam, Haluk Dursun’un birkaç yönü var. Bunları konuşacağız yaklaşık 1,5 saat boyunca.
Çok hızlı daha doğrusu bu. Ama biraz Haluk Dursun’un insani yönü, insan olarak Haluk Dursun. Mesela hoca olarak, dost olarak. Bu arada şeyde söyleyelim de hocayla birlikte kaza yapan iki genç kardeşimiz var hastanede. Allah şifa versin diyoruz. Töre ve Ferha da. Allah şifa versin. İnşallah bir an önce iyileşirler diye dua ediyoruz. Onlar da o hocanın heyecanıyla birlikte dağ tepe demeden dolaştılar. Genç kardeşlerimizin ailelerine de buradan geçmiş olsun. Genç kardeşlerimize şifa niyazlarımızı arz ediyoruz.
Şimdi hocanın şeyi var. Mesela ben ilk öğrenciyken, ilk özelkenden birisi. Sen hocan oldun mu? Bizim dersimize girmedi. Çünkü mesela biz öğrenci olduğumuzda ilginç bir şey şu idi. Efsane gibi anlatılır. Tabii biz ilk geldik daha üniversiteye yeni kulluymak mühendisiyiz. Ama tabii şöyleydi. İnsanların bir gibi biri kim olur? Onu bir de üslupla anlatabilmek. Hocanın bu özelliği vardı. Herkes de bu olmaz. Allah o üslubu vermez herkese. Efsane gibi anlatılırdı. Bir Haluk Hoca var falan diye. Tabii bizim dersimize gideceğiz sene Suriye’ye gitti. Daha sonra ben asistan olduğumda aynı odayı paylaştım. Amir Çeleboğlu burada rahmetli anlattı. Onları üniversiteye kazandırdı. Mesela hocanın özelkenden birisi. Galatasaray’a ben fener bahsedeyim. Hoca aşırı Galatasaray sempatizanıydı. Mesela Suriye’ye gittiği zaman bile fırsat bulunca gelir burada maçını seyreder, geri gidermiş. Yani onu anlatırlardı.
Bu Galatasaray’ı son derece liseden de geldiği için. Galatasaray Lisesi’nden de geliyor. Orta kıldayken bile onu diyorlardı. Bütün takımı ezbere sayardı. Hoca 50’ye doğumluydu. 62 yaşında ve farklı. Tabii Hoca Aslan Giresunlu, Tirebollu fakat herkese doğma büyüme. Daha sonra asıl büyüdüğü yer İstanbul aslında. Orta kıldan itibaren İstanbul’da büyümesinin büyük bir etkisi var. Tabii yatılı okuyor. İstanbul kültürü ile tanışıyor. Tabii o 70’li yıllar, 68’den itibaren lisede İstanbul’un kültürel hafızasının hala ayakta olduğu bir dönem. Yani o büyük bir katkı sağlıyor rahmetliye. Ama meraklı kendisi de.
Tabii şöyle merakınızın olması lazım zaten. Ama merakınızın olduğu zaman şu anda mesela meraklı bir genç o imkanı bulamaz. O bitti. O kültürel çevreler, muhitler çok az oldu. Siz varsınız hocam. Ben İstanbul’da büyümedim. Yani onun farkı var. İstanbul Osmanlı medeniyetinin bir zirvesi. Yani bütün kültürün vesairenin şey yaptığı, bizden teorik bilgiyi alabilir ama o kültürel hafızayı almanın için İstanbul’un artık son mahvillerini dolaşmanız lazım.
Bunlar da 70’li, 80’li yıllarda yavaş yavaş ortadan kalktı. Tabii mesela ilginç şeylerden birisi, hocam çok sonradan araba kullanmayı öğrendi. Mesela o dönemlerde otomobil vesaire yok. İlk defa bindik tabii bir fren yapıyor, bir duruyor, bir daha kalkıyor filan. Ama sonradan mesela o arabayla kendisi son derece, kendisi rahat güvenilir şekilde yolcu eğitmeyi şey yaptı.
Ve en önemli müzeli dediğimiz gibi her türlü canlı ile dosttu. Ağaçla, hayvanla vesaireyle. Mesela herakede kendisi. Hiçbir şeye düşman olmazdı. Evet. Karşıydı da zaten. O meşhur kumru hikayesi de basanı da yansıdı. Yansıdı. O hocanın hassasiyetini, ince ruhunu gösteren önemli özelliklerden birisiydi.
Tabii uzun süre dediğimiz gibi hocalığın yanı sıra en önemli vasfı hiç durmadı. Bakın bu son derece önemli bir şey. İnsan yoruluyor takip ettikçe bile. Geliyordu, abi nereye gittin işte Şam’a gittim. Kaç ülkeye gitti? Yani şimdi sitede kendi internet sitesinde 70 küsür ülke gözüküyor ama… Yüzün üzerindedir hocam….Ferruh Bey filan gücelemedik. Bülent Kalkat.
Bülent Kalkat yüzü geçmiştir çünkü. Ben yüzü ülke gezdim Haluk Hoca’nınki daha fazladır derdi. Ve en önemli özelliği buralara sadece kendi gidip gezmiyor. Kendisi gidip gezdikten sonra öğrencileri gezdirdi, hocaları gezdirdi, Bütün dersleri uygulamalıydı hocam. Devlet mensuplarını gezdirdi, dışları mensuplarını gezdirdi, devletin çeşitli bürokratlarını gezdirdi, yargı mensuplarını gezdirdi.
Yani o Osmanlı coğrafyasını filistinide götürdü, Suriye’ye tabi o dönem artık sonradan mümkün olmadı, Balkanlara götürdü, Macaristan’a götürdü ve Osmanlı’nın kültürel izlerini aradı. Tabi burada hep aklımızda şu oluyor, mesela hocanın bizde farkı şu, biz gittiğimizde bir mekana bakıyoruz.
İnsan unsuru var, yani Yunanistan’daki o yörük kültürünün son halini yaşıyorsunuz veyahut gittiğinizde o Suriye’deki Türkmenlerin son kültüler değişimine tanık oluyorsunuz. Bunların yok olmak üzere olduğunun farkında olduğu için bir an önce bunları kayıt altına almaya çalışıyor idi. Yani kendisinin ve önemli bir sözü de şuydu, özellikle Orta Doğu’da ne zaman gezebilirseniz gezin çünkü bir daha gitme ihtimaliniz olmayabilir. Mesela ben 2005’te Suriye’ye gittik, gezdik o zaman arkadaşlarımızla birlikte, şu anda o şansımız yok. Daha kaç yıl olmayacağı da belediye ediyor, doğru. Orta Doğu’da hangi ülkenin ne zaman fırsat çıktığı zaman gidip imkanınız dolduğunda dolaşmanız lazım. Mesela şöyle bir örnek vereyim, ben Suriye’ye gittiğim zaman bu Cennet’in Krallığı filminin çekildiği şöyle Karakaya’ya gittik, o kaleye gittik. Biz tabii kendimizle övünüyoruz ya işte Türkiye’den kalktık, Cemalettin Şahin var yanımızda Cengiz Tomar var. Bu kaleye gittik, bir tane genç bir çocuk duruyor, sen kimsin dedik. Ben İngiltere’de tarif, ben o zaman yardım doçenttim. İngiltere’de tarif bölümü okuyorum, üçüncü sınıf öğrencisiyim, haç seferleri dersi alıyordum. Merak ettim, kalelere gezmeye başladım. Şimdi bizde bir üniversite öğrencisinin bu tür bir geziyi tahayyül etmesi bile maalesef zor.
Yani bazı öğrencilerimiz oldu bizim Afganistan’a falan da gitti, gezdi ama o altyapı toplumsal şeyle geliyor. Yani mesela orada bir genç çocuk sırtına bir çanta alıyor, biz bir de gittiğimizde ki bavulla gideriz. Yani orada gidiyor, oraya geziyor, o mekanı teorik bilgiyle birlikte birleştiriyor. İşte bunun istisnası hocaydı ve tabii en önemlisi dediğimiz gibi birçok insan da pesira sürükledi.
Hocam arkadaşlar Haluk hocamızı anlatan bir kısa film hazırlamışlar, hep birlikte onu izleyelim. Sonra Fahri hocamızla sohbete devam edeceğiz ama bu TRT2 Tarih hashtagı ile bize ulaşan bazı izleyicilerimiz var. Ben onların da bir iki mesajını okuyayım. Çok teşekkür ediyorum. Sevgili seyirciler biraz önce duyurmuştum, TRT2 Tarih hashtagı üzerinden, Twitter’dan bize yazabilirsiniz demiştim. Akademik hesabı TRT2 Tarihte Merhum Haluk Dursun Hoca konuşuluyor diyor. Teşekkür etmiş, biz de ona teşekkür ediyoruz. Mesut Meyveci, bizlere Boğaziçi’ni şehri hissederek tanımayı ve sevmeyi öğreten Haluk Dursun Hocamız olmuştur. Rahmet olsun diyor. Mesut iyi bir Boğaziçi rehberi, aynı zamanda hocanın yetiştirdiği talebelerden.
Çok teşekkür ediyoruz. Ersin Taşçı bir mesaj göndermiş. Bu seninle ilgili Fahri hocam. Haluk Hocamızın geçen sene Profesör Doktor Fahri Temiz Yürek hocamızın ev sahipliğindeki bir sohbette. Dünyayı gezseniz de Mudurlu, Göynük, Taraklı, İznik, Bursa güzergahını gezmediyseniz, tarih bilinciniz eksik kalır.
Sözü üzerine bu sene bu güzergahı eşimle ziyaret ettik demiş. Böyle bir güzergah ortaya çıkmış. Hatırlatalım onu bir daha. Mudurlu, Göynük, Taraklı, İznik, Bursa hakikaten kuruluş coğrafyası ve… Türk şehir mimarisinin yansıtan yerler Taraklı olsun, Göynük olsun. Hala o mimarenin canlı izleri var. O yaşam tarzı devam ediyor. Türk kültürünüzde ne dağıtlıkla bulabilirsiniz. 10 derece güzel yerler. Fatih Güldal, bu İstanbul Erkek Lisesi Müdürü Fatih Hoca, o da güzel bir şey söylemiş. Mehrum hocamızın son zamanlarda üzerinde en fazla durduğu şey Türkiye’deki önemli okulların öğrencileriydi. Onlarla ilgileniyor, sohbet ediyor, geleceğe dair düşüncelerini dinliyordu. Bu çocukların hafızasından önemli izler bırakıyor. Tabii aynı zamanda, o öğretmenlerle, anladığımız tarih bildiği projeleri kapsamında… Tabii o arkadaşların söylediği mesela orada hissetmek önemli.
Mesela yağmur yağdığı zaman bir bakarız, hoca kaybolmuş gidiyor, İstanbul’da hangi dere akıyor, hangi dere akmıyor. Mesela böyle bir özelliği var. Yani o çekiyor onu, yani hissediyor. Yani o derenin suyunu görmek istiyor. Mesela en önemli şeyden birisi, mesela biz yurt dışına gittiğimizde de bir bakarsın, hoca kaybolmuş. Vodina’da bir suyun kenarında oturmuş, dinleniyor. Öyle bir kendisiyle yalnız hissedmiyor.
Osman Selgin Hoca’nın anlattığı bir şey vardı. Tuna boyunda gezerken tekbir getirmesi, yürürken. Burada boş bir nefes almak bile, boş bir kelam etmek bile caiz değil. Burada bu hatıralar yazmış. Tabii o tarihi altyapıyı yapmıyor ama işte dediler ya şu coğrafyada dos. Yani orada o ağaca mesela bakarken, yani gidiyorsunuz mesela Vardarobası’ndan geçerken orada ağacı anlatır. Ama orada ağacı anlatırken bir sevgiyle bir bağılıkla anlatır. O ağacı hisseder. Yani şeyin kendisini orada bir illiyet bağı kuruyordu orada. Şimdi Haluk Hoca ile tabii İstanbul olunca, ben de İstanbul’la ilgili sorumluluğum olunca çok biz de konuşurduk. Vurguladığı bir iki şey vardı. Bir defa tarih dediğiniz zaman ve mekânla ilgili. Zaman ve mekân hocada adeta bütünleşiyordu. Ekrem Tak yazmış. Haluk Dursun Hoca’nın vefatı ile Boğaziye Yetim kaldı. Ekrem sen biraz çalışıp gayret edeceksin. Hocanın da hepimizin de yüzünü hak edeceksin efendim. Adakale’den bahsedin demiş. Bunu bir not alın Kaan Erdem, değerli hocalım. İleride bahsedelim. Mesajlar çok yoğun geliyor. Tabii Atilla Özlü her ağacın bir ruhu, bir eve olduğunu hangi ağacın sarayın bahçesinde hangisinin yol kenarına dekileceğini aktarmış.
Haluk Hoca Atilla Özlü o sözü aktarıyor. Mesela 84’te ben İstanbul’a geldim de İstanbul’un her tarafında kavak vardı. Bahar geldiğinde o kavaklar çabuk büyüdüğü için dikilmiş ama İstanbul’un ağacı değil. Ben o zaman hatırlıyorum hocanın ilk hatırladığım şeylerden birisi. Bu kavaklar İstanbul’un ağacı değil, sökülmeli İstanbul’un rengi erguandır derdi. Senelerce bunu söyleye söyleye belediye başkanlarıyla konuşa konuşa bakın İstanbul’da kavak kalmadı doğru diyorsun.
Yani bu insanlar açısından da bir kere polenden dolayı da sağlıklı bir şey değildi görüntü olarak da ve erguvan arttı İstanbul’da. Erguvan gezileri düzenledi. Rahmetli’nin çok büyük bir rolü vardı. Erman Al Akgül’ün mesajını okuyup Betül’e geçelim. Çünkü mesajlar yağmur gibi devam ediyor. Ama tam bununla ilgili Erhan Hocam. Hocamla yapmış olduğum bir röportaj doğrusu da verdiği cevabı paylaşmak istiyorum. Erguvanlar, manolyalar, salkım söğütler, fıstık çamları, horozlar, atlar, ohri, üsküp, şam, el basan, tava, demir hindi şerbeti, öksüz kalan o kadar şey var ki diyor. Bir soru sormuş hanımefendi hocaya. Gezdiğiniz ve gördüğünüz yerlerde sizi esir alan ve kendinize sevgili olarak seçtiğiniz o şanslı şehir hangisi ve niçin? Tabi cevap biraz uzun ben kısaca özetleyeyim.
Sevgili olarak Şam’ı seçtim. Sonra Filistin’e, Kudüs’e gittim. Artık yeni bir gözlem var diye bir Kudüs yazısı yazdım. Sonra üçüncü olarak Kaşgar. Son sevgilin budur diye bir yazı daha yazdım. Bunlar dışında da şehirlerim var tabi. Daha sonraki dönemlerde Gezir güzergahım da ve ufkum da Rum ile açıldı. O zaman sosyalist seçimler nedeniyle gidilemeyen Balkanlar yine açılmıştı.
Kosova’ya ilk gidenlerden, ilk kurban bayramlarını orada yaşayanlardan biri. Üsküplü çok severim. Mekke’de hem Mekke’de hem Şam’da hem Üsküplü’de bayram namazı kılmak nasip oldu diye devam ediyor. Tabi birazdan konuşacağız. Ömrünün son demlerinde buna yeni bir aslında kadim coğrafyanın temel unsurları eklenmiştir. Evet sevgili seyirciler.
TRT2’de talih söyleşileri programında melal ve hüzünle hem bir yad-ı cemil, hem bir vefa, hem de bir ibret lefası olsun. Bir örneklik olsun. Zamanımızda da aslında yaşarken tam anlayamasak bile kadri kıymeti bilinecek güzel insanlar, örnek insanlar yetişmiş yetişiyor. Bu bizim için de mümkün olarak bir cevap olsun diye Haluk Dursun Hoca’ya konuşuyoruz.
Değerli arkadaşlarımız, ekibimiz Haluk Dursun’u anlatan bir kısa film hazırlamışlar. Yaklaşık üç dakikalık hep birlikte onu izleyelim. Bu arada TRT2 Tarihi hashtagi ile katkılarınızı bekliyoruz efendim. Ülkesini, tarihini, kültürüne ve inandığı genç kuşaklara adammış bir hayat süren Profesör Doktor Ahmet Haluk Dursun 1957 yılında her eke de dünyaya geldi. Galatasaray Lisesini parasız yatılı olarak kazandı. Böylece İstanbul kültürüyle ve hayatında önemli yerleri olan Rahmetli Mehmet Çevke Teygi, Fethi Gemikloğlu ve Ali İhsan Yurt gibi milli camianın önde gelen isimleriyle tanıştı. Galatasaray Lisesinden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi son çağ ve Türkiye Cumhuriyet Tarihi kürsüsünü bitirdi.
Yüksek Dizans ve Doktorasını Marmara Üniversitesi Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalında yaptı. Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyet Tarihi sahasında tarih docenti oldu. Profesörlük ünvanını ise Marmara Üniversitesi Fenedibiyat Fakültesi’nde Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalında aldı. Bu yıllarda hiç durmadan gezip Kültür Tarihimizle ilgili yazılar kalem aldı, konfenanslar verdi. Haluk Dursun akademik kariyeri devam ederken, kamusal alanda da görevler üstendi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Anonim Şirketi Genel Müdür Danışmanı olarak, Minya Türk Projesinin hazırlanmasında önemli bir rol oynadı. Türkiye Turink ve Otomobil Kurumunda Başkan Vekilliği yaptı. 2007 yılında İstanbul İlh Kultür ve Turizm Müdür Vekilliği üstendi. Bir süre Ayasofya Müzesi Başkanlığı yürüten Haluk Dursun 2009-2011 yılları arasında Ayasofya Müzesi Müdürlük görevine terfi etti.
Bu vazife sırasında Ayasofya’da yoğun bir restorasyon çalışması yürüten Dursun, Ayasofya içindeki Osmanlı Padişahlarının türbelerini ziyarete açtı. Yaptığı bu çalışmalar sonucu 2010 yılında İtalya’da her yıl verilen Rotondi Sanat Kurtarıcısı ödülünü kazandı. 2012 yılında Topkapı Sarayı Müze Müdürlüğü’ne getirilen Dursun, burada tarihi yapıların kültürel ve tarihsel dokusunu ön plana çıkaran çalışmalara imza attı. 2014 yılı Temmuz ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı müsteşarı olarak atandı.
2016 Nisanında emekliliğini isteyerek görevinden ayrılan Dursun, 2018 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bakan yardımcısı olarak yeniden görevlendirildi. Ecel onu işte bu vazifeyi ifa ederken yakaladı. Malazgiz Zaferi ile ilgili incelemelerde bulunmak için gittiği Ahlat’tan Van’ın Erciş ilçesine geçerken içinde bulunduğu araç kaza yaptı ve Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun bu elim kaza sonucu Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kültürel kalkımı için, topyekün harekat ideali için hem akademisyen hem de bürokrat olarak yoğun mesai harcayan Dursun ardında birçok eser bıraktı. İstanbul’da yaşama sanatı, Nil’den Tuna’ya Osmanlı yazıları, Tuna güzellemesi, Osmanlı coğrafyasına yolculuk, şehir ve kültür İstanbul, medeniyet köpüsü beş şehirli başlıca kitaplarıydı.
Sevgili seyirciler, TRTK ekranlarında Tarih Söylüşleri programında Haluk Dursun hocayı ele aldığımız programımız devam ediyor. Canlı yayındayız TRTK Tarih eşreki ile katkılarınızı, sorularınızı, beklediğimizi hatırlatmak istiyorum ve Pahri Hoca’ma sormak istiyorum. Evet hocam, arkadaşlarımız kısaca bir hayat hikayesini hocan güzelce anlatacak.
Ama sizden şimdi biz Haluk Hoca’nın eski bir dostluğunuz da varsınız tabi. Evet, 80’li yılların başından beri tanışırız. Yanında bir arkadaş olarak, bir yol arkadaşı olarak mesela. Haluk Hoca’nın hayatını aslında birkaç dönem içerisinde değerlendirsek daha doğru olur. İlk dönemlerini sizler de bilirseniz, birçok şey yaparsanız, birçok şey yaparsanız, birçok şey yaparsanız,
birçok şey yapars acquired, otherwise local. Evet, biz Manzara’ya bothering d Girls’e część bil incomplete’iicyu ma bu net bir tarifi buadelicilerle devam edebilecekmiş bir tüm benzer demir todos Carhartton won are eliniza ve f Overall ile fartaus Mekabete birden başka hala üç nuovo eksem gel 오늘 bu
Yani genelde hep deli oydu. Kalasaray Lisesi’nden mezun olan insanlar bugün de Kalasaray Lisesi’nden mezun olup tarihe giden insan yoktur. Yok yani. 3 kişi var hocam. O zaman Haldın Lengellioğlu ve 3’ü. Haldın Bey var tabi. Haluk Hoca o zaman Hayat Tarihi okuyor. Tabi. Hatta Hayat Tarihi yazdığı bir mektup yayınlanıyor. O zaman Erol Üzbülgen, o da son derece önemli bir isimdir kültür tarihimiz açısından. İtüyü bitiriyor, tarihi bitiriyor, tıp okuyor. Çok ilginç bir şahsiyettir Erol Üzbülgen.
Sana mülhasır bir insan. Allah sağlıklı uzun bir ömür versin. Erol ağabey Haluk Hoca ile o zaman ilgileniyor. Tarih merakının olduğunu görüyor. O zaman yakın çağ tarihine git diyor ve aslında o gençlik yıllarında o tarih altyapısı var. Mesela şöyle bir şey anlatmıştı. Milli eğitimden diyor tacit tevaret çıkmış Hoca Saadettin Efendinin neseri. Orta okuldayken tarih hocasına tacit tevaret çıkmış. Gördünüz mü dedim o ne dedi diyor. O ne deyince tamam diyor. Ben tarih hocasını istedim derdi lefterden. Yani böyle ilginç merakı var. Ondan sonra Endron’a gidiyor. Endron veya saray kitapçılara bakıyor bir kültür mahutiydi İstanbul’da. Ve bu tarih sevgisi ile birlikte yetişiyor. Yani tarihçi oluyor. Tabii o tarih aynı zamanda coğrafyayla birleştiği zaman ayrı bir değer haline geliyor. Kültürle birleştiği zaman, sosyolojiyle birleştiği zaman önünde durulamaz bir sel haline geliyor. Şimdi Hoca bunları peyder pey hayatının safhalarında kendi üzerini almış. Yani onu o coğrafyalarda yetiştirmiş. Buyurun hocam. Bir safhası, öğrencilik safhası ve öğrenme safhası. Yani esas olan burada vurgulamak istediğim Haluk hocanın son dönemiydi. Haluk hoca son döneminde… Üç dönem ayrıyorum dediniz hocam. İkinci dönemide söyleyeyim mi? Hocam ikinci dönem olarak değil de Haluk hoca Anadolu’yu keşfetti ve Anadolu’ya döndü.
Hatta onu çok güzel ifade etmişti bir konuşmamızda hemen şuraya not aldım. Sevinmenin ötesinde gerçekçi olmalıyız sözü Haluk hoca’ya aittir. Orada kastettiği şuydu. Tarih ibret almak açısından son derece önemlidir. Geçmişte yapmış olduğumuz şeyler güzeldir ama yerinme veya sevinmenin bir aracı değildir. Gerçekçi olmalıyız. Gerçekçilik fikri de onu Anadolu’ya yönlendirdi.
Ve sizin de girişte ifade ettiğiniz Dişle’nin Fırat’ın kuzularını çakallara kaptırmayacağınız fikri işte tam da burada doldu. Bir de Aziz hocam tarih ve mekânda da son dönemde başka bir safhaya geçti. Tarih mekândan geçtiği safha insandı. Esas olan insan demeye başlamıştı ve ülkemizin değerleri üzerine yoğunlaşmaya başlamıştı.
Şimdi Haluk hocanın bu son dönemlerinde konuşurken Anadolu ve Tarih ve Kültür Birliği kapsamında gençlerle gezerken… Evet, insanı keşfetmişti. Şöyle bir şey söyledi. Çok oturup konuşuyorduk biz ne yapalım derken. Bak Coşkun hocam yapacağımız şey insan yetişir. Bu gençleri yetiştirmek. O zaman biraz isterseniz hocanın adam yetiştirme özelliğinden bahsedelim.
Yani o iyi üstadlar elinde bir ocakta yetişmiş. Mesela cenazede 25 yıl önce mezun öğrencimizi gördüm. 30 yıl önce mezun olmuş öğrencimizi gördüm. Marmör Üniversitesi’nde yani. Oraya geleceğim. Şimdi bu insanlar niye geldiler? O hocanın elinde yetiştireceğin saygı duydu. Şimdi orada tabii insan yetiştirmek son derece zordur. Dersli insan yetiştiremezsiniz. O öğrenci sizinle birlikte gezmesi lazım. Mec-Coğrafya’yı gezmesi lazım. Arşive yönetiyorsanız arşive gidip arşivde yanınızda bulunması lazım. Öğrenci hocasını takip ederek yetişir. Şes ve memiklerini takip eder. Hocasının neye kızdığını, neye üzüldüğüne dikkat ederek yetişir. Orada hocasının bir arkadaşıyla sohbet ederken kullandığı kelimeler onun hafızasını nakşedilir. Hocası orada konuşurken bir şeyden bahseder, öğrenci merak eder, gider onu öğrenir ve gelir Erteşkın Hoca’ya anlatır. Hocam bu kitap okudum. İşte size de en büyük ziyaret veren odur. O öğrenciyi yönlendirdiyseniz. İnsan insanla yetişir. Tabii insan insanla yetişir. Şimdi bizim şu anda bizim unuttuğumuz eğitim sistemimizdeki en büyük problem bu. Bizim geleneğimizde biz bu şekilde insan yetiştirdik.
Metanik olarak insan yetişmiyor. Yani burada ve maalesef bu tür hocalık yapan insan sayısı azaldı. Ve o çocuklar hocasının gözüne baktığı zaman orada bir sevgiyi görüyorsunuz, bir haleyi görüyorsunuz. Ölümüyle birlikte hocanın bunlar gözyaşı oldu. Bir bağlılık yapıyor. Kendi evladı gibi oluyor. Şimdi üniversite hocaların iki tane evladı vardır.
Bir kendi fiziksel evlatları, çocukları. Arkadaşlar bunu biraz daha örneklendirerek anlatalım. Yetiştirdiği bir insanlar. Hoca Viyana’ya gidiyor, gençleri buluyor. Onlarla beraber çıkıyor. Viyana’nın bir sokağında geziyor. Onların evine gidip onlarla bir otelde keyif yatmak yerine oturup onların evinde yer şiltesinde yatırıyor. Onların hazırladığı bir kahvaltıyı dünyanın en iyi lokantasında, en iyi ürünlü yiyormuş gibi yiyor.
Yani araya bir mesafe koymuyor, bir aynileşme var. Aileden birisi dedim ya, o da evladı. O da onun evladıdır. O da hocanın evladıdır. Öyle yetişmiştir. O kültüler çeğitmiştir. Mesela Salim bizim tarihçi, öğretmen, sonra üniversitede şimdi hoca oldu arkadaşımız. Senelerce hocayla birlikte gezdi. Senelerce birlikte zulgaip.
Yani senelerce peşi sıra dolaştı ve orada çok şey öğrendi. Yani bu sadece bilgi olarak değil, oturup kalkmayı da öğrendi. Ama orada hocam çok özür dilerim. Şunu müsaade ederseniz ifade etmek istiyorum. Tabii hocanın bütünleştirici, kucaklayıcı, zenginli, fakirini, cahilini, alimini, hepsini kucaklayıcı tavrının ötesinde
bir hocanın öğrenciyi nasıl yetiştirmesi gerektiği, yetiştirdiği öğrenci sayısının ötesinde hoca son dönemde geleceğin Türkiye’sini inşa etmek gayesiyle bir nesli yetiştirmeyi hedeflemişti. Yani biz hepimiz hocayız ve üniversitede öğrencilerimiz var ve onların iyi, güzel, memleketine, millete faydalı birer insan olarak yetişmesine vesile olmaya çalışıyoruz.
Ama hoca bir öğrenci-talebe ilişkisini aşmıştı. Hocanın ufkunda, hayalinde geleceğin Türkiye’sini inşa edecek nesli yetiştirmek vardı. Bu cümleyi tasvip etmeme müsaade eder misin Sahir Hoca? Estağfurullah, estağfurullah buyurun hocam. Hoca öğrenci-talebe ilişkisini aşmıştı derken bizim kapımızdaki şablonu aşmış. Tabii. O geleneğimizde var olan hocanın talebe ilişkisini ihya etmiştir demek daha doğru bir cümle olur mu?
Yani şöyleydi, biz de derslere giriyoruz, tekrar ikadede. Mesela derse girmek değil Şehirhan Hoca, birazcık sözünü ettiği gibi. Hayır yani artık mesela geleceğin Türkiye’sinde rol alabilecek bir nesli el alıyordu. Burada onun biraz daha ötelerin ötesini gören ve devletini, milletini geleceğe taşıyacak kadroları yetiştirmek ideali ön plana çıkmıştı.
Yani Hoca olarak sizin yetişeceğiniz insan sayısı 10 olur, 20 olur, 30 olur, 40 olur, 50 olur. Bir yerde sınır var. Ama bu ülkenin 300 yıldır en büyük problemi yetişmiş insan. Bakın Osmanlı buna kahtı rica ediyor, devlet adamı eksikliyor. Devlet adamı eksikliyor, evet. Nitelektir insan gücümüzü biz iyi yetiştiremiyoruz. Bu yalnızca bugünün problemi değil. Zaman zaman oluyor. Yani Osmanlı’nın bir döneminde bakıyorsunuz oluyor. Cumhuriyetin başlarında oluyor.
Bir süreklilik olmuyor ve bir milletin insan kaynağı sınırlıdır, sonsuz değildir. Yani siz yüz binlerce hukukçu, yüz binlerce mühendis bir anda yetiştiremezsiniz. Yüz binlerce kültür adamını yetiştiremezsiniz. Önemli olan devleti taşıyacak hem teknik hem de diğer alanlardaki kadroların yetişmesi. Şimdi Türkiye mali seferberliği yapması lazım. En önemli şeylerden birisi bu. Zaten onu için dedim hocam. Yani özür dilerim. Hoca talebe ilişkisini aşmıştı yetiştirdiği nesilde. Devlete hizmet edecek ve devletini geleceğe taşıyacak kadrolara talipti hoca. Bunu kastetmiştim. Buyurun hocam. Yani burada bu son derece ciddi bir problem. Maalesef farkına varlamamış bir problem. Biz imtihan sistemine, şununla bununla uğraşmaktan nesil yetiştiremiyoruz. Türkiye bunun acısını her an çekiyor ki ve gelecekleri çekecek. Bizim bir oturup mağarif seferberliği yapmamız lazım. Bunlar çok zor şeyler değil. Ancak günlük meşgaleler uzun vadeli bakmayı ve bize planlama yapmayı ve işi yönetmeyi engelliyor. Yani bir sizin gençlik değişiyor. Değişecek normal. Eski Mısır papirüsten de diyor ki gençler laf dinlemiyor ahir zamana kaldık diyor.
Bakın eski Mısır papirüsten de. Bir nesil çatışması her zaman olur. Hocalarımız bize kızıyor. Biz bizden sonraki talebelere kızıyor. Çünkü bizim gibi yetişmiyorlar. Ama şu anda dünya çok hızlı değişiyor. Bu yeni konjuktürde yetişecek gençler bizim gibi olmayacak. Biz bizim gibi olsun istiyoruz. Ama belli değerleri taşımaları şart. Bu milletin var olabilmesi için lazım. Şimdi milli eğitimin bunu planlaması ve yönetmesi lazım. Yönetmediğiniz takdirde işler kördüğüm oluyor. Ve ondan sonra diyorsunuz ki ah bu gençler nereden çıktı? Yani bu hocanın dertlerinden birisi buydu. Bu ülkenin iyi yetişmiş insan, çok zeki insanları var. Bunlar el verildiği takdirde belli değerlerle mücehhez edildiği takdirde ve belli şekilde yetiştirilip planlandığı takdirde bu ülkeye hizmet edecektir. Yani bunun dertlerinden birisi bu. Biz elit eğitimini iyi beceremedik Türkiye’de.
Yani eğitim sistemimiz zor bir sistem. Yani bu kadar milyonlarca insanınız var. 20 milyona yaklaşan öğrenciniz var. 1 milyon öğretmeniniz var. Bunu yönetmek kolay bir iş değil. Yani bakın milli eğitim bakanları hangi milli eğitim bakanı gelirse gelsin bu sıkıntıyla karşılaşıyorlar. Ama bunun içerisinde genel eğitim sisteminin dışında bir de elit eğitiminiz yapmanız lazım. Bu ülkenin ana kadrolarını yetiştirmeniz lazım. Bu ülkenin ana kadrolarını ziyan etmemeniz lazım.
Biz maalesef ABC’de ziyan ediyoruz bu çocukları. Yani biz bu sınav sistemini köklü çözüm bulamadığımız takdirde bu gençlerin hayatı mesela en basit örneğe vereyim. 12. sınıfa geçen çocuk için şu deniyor. Bir şey soruyorsunuz 12. sınıf diyorlar. Yani 12. sınıf demek şu demek. Bir sene o çocuk dünya ile bağlantısı yok demek.
Evet tabii DAD çok. Fahri hocam şimdi Haluk hoca deyince dikkat etmemiz gereken hususlardan birisi aslında gelenek ve bereket kavramıydı. Çok biz konuşmalarımız ona çok vurgu yapardı. Geleneğe vurgu. Hem hal olmak hem dert olmak coğrafyaya dost olmak. Biraz onları anlatır mısınız?
Şimdi öncelikle niye gelenek diyordu mesela? Niye bereket diyor? Çünkü gelenekten beslenmeyen bir bakış açısını hiçbir zaman sağlıklı bulmazdı hoca. Temelsiz haddederdi ve bereketin de hiç şüphesiz gelenek içerisinde oluşabileceği düşüncesiydi.
Bunu da Anadolu Tarihi ve Kültür Birliği projesinde uygulanmış olduğu stratejide, metodda da ortaya koydu. Tıpkı geçmişte Endorun’da nasıl bir nesil yetiştiriliyorsa nasıl geleceğe sahri devlet adamları yetiştiriliyorsa aynı bakış açısından hareketle bir nesil ele almıştı. Bu nesilde genç nesildi. Biraz önce hocamızın ifade ettiği liselilerdi. Liselilerden yola çıkarak Türkiye’nin geleceğine damga vuracak, gelenekten beslenen ama çağı da yakalayan, çağın gerçeğini gören, real politiği kavramış bir nesli yetiştirmek en büyük hayaliydi. Mesela orada o toplantıdan birkaç tane sene ben de gittim. En çok sevdiğim şey şuydu. Gençlerle sohbet edin, araya karışın. Yani böyle konfenansla vesaireyle düz anlatamazsınız.
Mesela orada gruplarla oturuyorsun yemekte, kahvaltıda çocuklarla. Hem onları biz anlıyoruz hem onlar sizden bir şey kapıyorlar. Bu iki türlü oluyor. Hocaları davet ediyordu. Orada bir ölçüsü vardı. Kim öğrencilerle, gençlerle oturuyor, kalkıyor, geziyorse bir sonraki toplantıdan davet ediyordu. Çünkü bu tür toplantılarda genelde şudur. Ben Fahri Hocamla otururum, öbürü gelir. Kendi aranda sohbet edersin. Öğrenciler kendi arasında. Bu amacı hizmet etmiyor.
Ve dediğimiz gibi tabi bu çocuklar mesela o toplantılarda çok seki, çok akıllı, çok kabiliyetli çocuklar. Şimdi burada en önemli şeyler denilmesi şu. Uzun süre bu ülkede gelenek vettedilmiş. Gelenekten kopulmuş, toplumla mücadele edilmiş. Fakat ondan sonraki… Geri olarak haddedilmiş.
Ondan sonraki süreçte de maalesef yapılan hata şu, geleneğe saplanıp kalmış. Hayallere saplanıp kalmış. Haritalara saplanılmış kalmış. Türkiye’nin en büyük problemi bu. Ya biz maziye bakıyoruz ya atiye bakıyoruz. Hal diye bir şey var. Hocam çok özür dilerim. Akif’ten örnek verirdi Hocam.
Akif’in veciz bir sözü vardır malum. Eski eski olduğu için değil, yenilenen ihtiyaca cevap vermediği için atılır. Yeni de yeni olduğu için değil, yenilenen ihtiyaca cevap verdiği için alınır derdi. Hocamız da bize hep bunu Akif’ten anlatırdı. Yani burada tabi şu var. Türkiye çok zor bir coğrafyada. 1000 senedir var olan bir millet. Bu kolay bir şey değil. Ben hep şu soruyu sorarım. Hititli bir komşunuz var mı? Var mı Coşkun Bey sizin bir komşunuz? Yok. Veya sizin Lidyalı bir komşunuz var mı? Yok. Hititler tarihte ilk yazılığı anlaşmayı yapan millet. Lidyalılar parayı bulan millet. Roma dünyanın ilk büyük imparatorluğu. Bu üç millette bu coğrafyada yok oldular. Bu coğrafya… Anadolu medeniyetleri mi? Medeniyetleri öğüten bir değermen gibi.
Milletimiz birçok zorluklara rağmen bu coğrafyada var olmayı başardı. Tabii. Ama başarırken kafası gözü kırıldı. Zarar gördü. Kültürel kodlarında eksilmeler oldu. Tabii bundan dolayı sağlıklı özellik imparatorluğun bir anda yok olması ile birlikte büyük bir travma geçirdi. Ve onun yansımaları olarak da biz o devamlılığı kaybettik.
Bu sefer daha sonra farklı şekillerden yansıdı bu. Şimdi genelde bizim en büyük problemlerimizden birisi tarihin bizi zehirlenmesi. Biz tarihten zehirleniyoruz. Yani ben tarihçi olarak söylüyorum bunu. Tarihi bilmek, tarih şuuruna sahip olmak son derece önemli bir şeydir. Ama tarihe saplanıp kalmak, tarihteki gibi kendini hissetmek son derece tehlikeli bir şeydir.
Yani Türkiye’de maalesef zaman zaman olan hadiselerden birisi bu. Osmanlı İmparatorluğu tarihimizin çok büyük, çok şağa şağlı bir dönemiydi. 10 milyon kilometre kareye varan bir imparatorluğu yönetiyor idik. Ama o artık tarih oldu. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti var. Biz o tarih devamlılığı sağlayıp kendimizi Osmanlı’nın gücünde zannetmeden hareket etmemiz lazım. Tam burada. Yani hayal perest olmamamız lazım, ayağımızın yere basması lazım. Hocanın en çok vurguladığı buydu. Tabii. Bu olmadığı takdirde, hocanın dediği şu iden son, biz tona da akınca olmaya giderken dijdeyi unuttuk derdi. Bakın kendisi için de yapardı bu öz eleştireyi. Fahri hocama şu soruyu sormak istiyorum. Bir de hazırlık süresi vereyim. Biz sizi de biraz dinlemek istiyoruz hocam. Bu Erhan hocanın sözünü ettiği sürekliliği sağlamak için bir tarihçi olarak, aynı zamanda bir devlet adamı olarak, devletin önemli kademelerinde ve farklı birimle bulmuş olarak Haluk hocanın önerleri tavsiyeleri nelerdi? Bu arada Ferruh Bey bir hatırayı göndermiş. 1976’ta Mili Türk Talebe Birliği’nde Haluk hocanın bir kompozisyon birinciliği var.
O fotoğrafın arkasına, fotoğrafı da göndermiş. Tabii arkadaşlar gönderebilseler buradan ama o fotoğrafın arkasına şu dörtlüğü yazmış Haluk hoca. Yürü güzel yürü yolundan kalma, her yüze güleni dost olur sanma, ölümden korkup da sen geri durma yiğidin anına yazılan gelir. Kadere bir teslimiyet var tabii burada. Çok haklısınız. Haluk hocanın bu sürekliliği sağlamak konusunda tavsiyeleri, önerleri, çalışmaları nelerdi? Yani geçmişle gelecek arasında bir bağ olma, bir bağ kurma noktasında. Tam o kaldığınız noktada müsaade ederseniz devam etmek istiyorum.
Ben biraz Haluk hocanın sözlerini araştırdım. Haluk hoca da derin bir peygamber sevgisi olduğunu gördü. Çünkü not aldım siz beni bu programa davet ettiğinizde. Mesela Haluk hoca derdi ki önce selam sonra kelam derdi. Sonra baktım hadismiş hocam. Yine Haluk hocanın olmazsa olmazlarından birisiydi.
Hayatını da buna göre tanzim etmişti. Önce refik sonra terik derdi. Yani önce yolda yoldaş sonra yol derdi. Haluk hoca da bir insicam vardı. Bütün davranış biçimlerinde, konuşmalarında hatta tenkitlerinde mutlaka bir hisse bulabilirdiniz. Çok ince de eleştirirdi değil mi hocam? Tabii. Eleştirileri…
Hocam söylediğiniz şu açıdan önemli. Türklerin İslam anlayışında peygamber sevgisinin yeri çok farklıdır. Maalesef bazı bizim ilayet hocaları bunu anlayamıyorlar. Evet. Ve çok olumsuz yolumluyorlar. Ama Türklerin bu peygamber sevgisi aşırı olarak buluyorlar. Onu çıkardığınız zaman sizin bütün anlayış kodlarınız bozuluyor.
Yani orada bunu, o sevgiyi çok yanlış yerlere çekmeleri tarihin bir inkarı gibi geliyor. Ve bunu çıkardığınız takdirde de ortada çok farklı bir din anlayışı kalıyor. Mesela biz Kudüs’e gittik hocamızla birlikte. Orada, peygamberimizin Miraj’a gittiği yerde ziyaret ettik.
Ve orada daha sonra ben ayrılmıştım bir arkadaşım dedi. Hepimiz çıktıktan sonra dedi. O arada çok farklı, Ulbi bir şekilde bak boynunu eğmiş. Orada o ruhaniyeti hissettiğini gördüm dedi. Tabii Haluk hocam hakikaten yakın şahit olarak şunu söyleyebiliriz.
Bir mümin olarak imandaki samimiyeti, kaviyeti, Resulü Zişan olan muhabbeti hem şekli hem ruhi olarak hem o tarihi bağları. Biz kutsal emanetler, mukaddes emanetler dairesindeki ziyaretlerimizde de ben şahidim hakikaten nasıl girilir nasıl çıkılır. Hem o geleneğe bağlı ama onun arkasında o hürmet. Evet Fahri hocam siz sözlerini aktarıyorsunuz. Biraz da aktarın ama ben soruma tekrar dönmek istiyorum. O sözlerden sonra bu sözünü ettiğimiz sürekliliği sağlamak konusunda Haluk hocanın çalışmaları ve önerileri nelerdi diye sormuştum ama siz onun sözlerine öncelik vermiştiniz. Peki ben birkaç sözünü de müsaadenizle ifade edeyim. Sonra bu çerçevede sorunuzu cevaplamaya gayret edeceğim.
Mesela hoca genelde şunu söylerdi, ölüme dost olunuz derdi ve nasıl kendimize dost olmak mecburiyetindeysek ölüme de dost olmalıyız derdi. Hatta son zamanlarda da bununla ilgili güzel bir şey paylaşmıştı. Dostlukla ilgili Fethi Gemuhlioğlu’nun güzel bir sözünü söylemişti. Yani dostu bugün gençlik ağzına sakız etmiş ama dost kimdir biliyor musun demişti. Ben de kimdir hocam dedim. Sonra onu da buldum kaynağını Fethi Bey’den almış. Dost ol kişidir ki öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamberi Ekber’in yatağında yatandır demişti.
Fethi Bey’in meşhur suyu. Şeydeki Sevr mağarasında Peygamber efendimiz’e Hz. Ebu Bekir’in bedenini kalkan edişini anlattığı sözü. Oradan ben şunu çıkartıyorum. Hoca dışarıdan baktığınız zaman hatta belki seküler bir bakış açısına sahip bir bürokrat devlet adamı zannedersiniz.
Ama yaşadığı hayat standartları, yaşam biçimi, bakış açısı felsefesiyle derin bir İslam aşkı ve Peygamber sevgisi olduğunu rahatlıkla görebiliyorduk. Hoca geleneğin devamında hiç şüphesiz Anadolu tarih ve kültür birliği buluşmalarını gelenekle yaşatmaya ve gelecek nesillere aktarmaya gayret ediyordu.
Orada Hoca öncelikle genç nesillerin milli kültür ve milli tarih şuuru ile donanmasını ve ülkemizin geleceği emin adımlarla yürümesi için çok çalışıyordu.
Bu gençleri doğudan batıya, batıdan doğuya ülkemizin dört bir yanında işte bu hafta sonu Karşı Sarı Kamış’taydık. Devamlı önce tarihi, tarih ile beraber, coğrafyayla beraber insanı ile dost olmasını sağlıyordu.
Maalesef edindiğimiz izlenimlerde de hem doğuda hem batıdaki gençlerin önceki izlenimleri ile daha sonra bu tecrübeyi yaşadıktan sonraki duyguları arasında yüzde yüz fark olduğunu görüyorduk. Böylece bir kardeşlik ruhunu da tesis etme gayreti içerisindeydi. Değil mi Hoca?
Tabii. Yani şunu söylüyor, şimdi mesela Şırnak diyorsunuz, size çok uzak bir coğrafya gibi geliyor ama sizin bir parçanız Hakkari diyorsunuz. Bu çocuğa somut gösteriyordu, uzak olmadığını. Tabii özellik ve batıdaki gençlerin gidip oraları görmesini istedi. Ve girdiği zaman çocuklar, Van’a gittiği zaman, Hakkari’ye gittiği zaman, yani bunun sağlanması lazım.
O coğrafyanın görülmesi lazım. O çocuklar oraları gitti gördüler. Çok genç yaşlarda gördüler. Oraları ve o şekilde sizin bir parçanız haline geliyor. Evet. Ve tabii en önemli şeyden biri şu Hoca, girdiği bir ortamı değiştiren bir insan. Yani o çünkü lider bir yapısı var. Yani girdiği bir yerde hemen insanlar susar, onun ağzına bakarlar. Yani orada Haluk Hoca ne diyecek? Yani bunu ille genç bir ortama girmesi lazım değil.
Değil. Yani üst düzey devlet adamlarının olduğu bir ortamda da, üst düzey devletin stratejilerinin olduğu bir ortamda da. Yani bir taraftan Hoca’nın bir kültür kimliği var, bir de kendisi onu derdi, güvenlik bürokrasi kimliği var. Yani bir stratejik kimliği var. Mesela Suriye’yi rahatlıkla analiz edebilen bir insandı. Suriye’nin mesela en basit şeylerden birisi şu.
Suriye’yle ilgili daha sonra onun birçok öngörüsü doğru çıktı. Devletin çeşitli birimlerine verdiği. Çünkü neden? Bir, teori olarak biliyor. İki, gitmiş görmüş. Oradaki coğrafi yapıyı ve beşeri insan sermayesini biliyor. Yani Hoca’nın bu analizleri var. Ama tabii burada şu var. Biz başımıza gelmeden kolay kolay bir şeye inanmıyoruz. Efendim hocam. Çeşitli seyimleri var. O yüzden öneriler havada kaldı Hoca’nın Suriye’yle ilgili önerileri maalesef. Şimdi yaklaşık yarım saatlik bir süremiz var. Dinleyicilerimizden gelen mesajlar var. Anadolu Tarih ve Kültür Birliği projesinin tarihi arka planı bugünü ve geleceği var. Ve bir de arkadaşlarımızın hazırladığı kısa bir film var. Tabii Bendeniz’in de bir hatırası var, veda etmek istediğim.
Şimdi bu zamanı en verimli ve en bereketli kullanma hususunda bir hatırlatma da bulmak istiyorum. Burada Osman Sezgin hocamız bir mesaj göndermiş. Onu bir paylaşayım. Kaşanelerde zevk-i safha ile hayat sürmektense Anadolu’da Pınarbaşı’na üzüm ekmek yemeyi tercih eden, şöhretin zirvesinde olmasına rağmen mütevazı bir hayatı seven gerçek bir dostlu Haluk hocamız. Minnet ve muhabbetlerimle diyor. Çok mesaj gelmiş. Tabii burada arkadaşlar farklı özelliklerini anlatıyorlar.
Emine Akgöz, Olcay Kandemir, Taha İlayda Uçar, Efendim Muhammed, Esra Öztürk, Melike Temizyurek, Nerman Akgül ve mesajlar devam edip gidiyor.
Tabii şimdi Haluk hoca gibi hayatı hiç durmadan yaşayan bir insanı kısa sürede 1 saatlik 2 saatte anlatmanın bir günü değil. Yani onun 1. kendi inandığı değerler uğruna hayatı boyunca hiç durmadı. Biraz önce Fahri Hoca ile içeride konuşurken Fahri Hoca güzel bir şey dedi. Attan hiç inmedi. Hiç durmadı. Merak etti. Yani burada merak ederken kendi tarihle, kültürle, bugünün stadesiyle, güvenlikle ilgili her şeyi merak etti. Gitti, gezdi, dolaştı, mekanında gördü. Yani hayatı boyunca Haluk hocayı anlatacak en önemli şeylerden birisi bu. Hiç durmadı. Hiç durmadı. Yani durmadan devamlı araştırdı. Merak etti. En başta kendisi öğrenmek istedi. Sonra bunu öğretmek istedi. Sonra gelecek nesillere rehber olmak istedi. Yani en büyük şeylerin böyle kaba olarak ana atlarıyla bu şekilde şey yaparız. Yani bizim genç kardeşlerimizden her zaman şeyimiz şu. Merak edin. Bir şey merak edin. Ve merakınızı yerine getirmek için gayret gösterin. Şimdi burada Haluk hocanın o gezdiği mekanlar vesaireler çok kendi memur manşıyla. Mesela anlatıldı o Rusya seyahatlerini. Trenlerde o komünist dönemden gezilmiş. O trenlerde soğuk ortamlarda kıt kanaat imkanlarla gezdi. Ama merak ediyor. Gidip mesela nereye görmek istiyor? Gidiyor orada Hotin kalesini görmek istiyor Ukrayna’da. Veyahut gidiyor Rodop dağlarındaki görüklüleri görmek istiyor. Mütecessiz bir ruh dağ hocam. Evet. O hiçbir zaman bilgiye doymuyor. Merak, merak, aşk, aşk, aşk, dert, dert, dert. Evet. Şimdi sevgili seyirciler arkadaşlarımızın hazırlamış olduğu Haluk Dursun hocamızla ilgili. Kısa bir filmimiz var onu izleyeceğiz. Sonra cenaze merasimini, cenazesine katılımı ve diğer konuları konuşmaya devam edeceğiz.
Değerli hocalarımız da birlikte. Anadolu Tarih ve Kültür Birliği Buluşmalarının fikir babası ve uygulayıcısı merhum Haluk Dursun, kendisini gençlere adamış çok kıymetli, gayretkeş bir devlet adamıydı. Anadolu Tarih ve Kültür Birliği Buluşmaları programıyla Anadolu’da birliği, beraberliği, kardeşliği sağlamak, kuvvetlendirmek ve pekiştirmek istiyordu.
Merhum Haluk Dursun Çanakkale Ruhu’ndan esinlenerek bu programın temellerini atmıştı. Dursun için Çanakkale Ruhu bütünlük ve birlik içinde yabancı güçlere denilişimizin çok değerli bir mirasıydı. Bu mirasa Türk gençliği sahip çıkmalıydı. Bunun için de mutlaka birbirlerini ziyaret etmeli, tanışmalı ve devraldığı toprakların derdiyle dertlenmeliydi. Haluk Dursun’un farkındalığı onu harekete geçirdi. Dursun Anadolu’nun bir şehrine diğerinden köpürler kurmaya başladı. Allah ömür verdikçe bütün Anadolu’da çalışmaları yaygınlaştıracağız diyordu. Anadolu Tarih ve Kültür Birliği Buluşmaları üç temel çalışma üzerine inşa edildi. İlk çalışma Türkiye’nin her yerinden liseli ve üniversiteli gençlerin, illeri, bölgeleri üzerine yaptıkları sunumlardan oluşuyordu. İkincisi akademisyenlerin ve bölge yöneticilerinin gençlerin müzakerelerinde yer almasıyla gerçekleşen çalışmalıydı. Üçüncü çalışma, ilde ve bölgede bulunan tarih mirasının hep birlikte inçelenmesiydi. Ülkenin batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine bu şehirleri hiç bilmeyen gençleri buralara getiriyordu. Anadolu’nun kültürel derinliğini anlatıyor ve renkliliği, çeşitliliği, zenginliği gençlere tanıtılıyordu. Sonuç olarak Anadolu’nun Kültür ve Tarih Birliği’nin çok daha pekişmiş bir halde girecek kuşaklara kadar aktarılması hedefleniyordu. Anadolu Tarih ve Kültür Birliği programı, Merhum Haluk Dursun’un tabiriyle, birliğimizin güzel işareti Çanakkale’de başladı. Yine Merhum’un tabiriyle, çeşitliliğin içinde birliği nasıl sağlandığını gösteren bir şehir olan Mardin’de de devam etti.
Anadolu’nun direnişinin ayağa kalkışının başladığı Samsun’da, Ahlat’ta, Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Sarıkamış’ta, gençlere beraberliği anlatmak gayreti Türkiye’nin umutlarına büyüttü. Büyütmeye de devam edecek. Galiba sevgili seyirciler, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Hadis-i Şerif’inin güzel bir numunesi Haluk Dursun Hoca diye düşünüyorum. Hakikaten insan yaşadığı gibi ölüyor. Tabi Hadis-i Şerif’in bir de devamı var.
Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Onun için de bu hadis beni en çok dikkate sevk eden, yaşarken, adım atarken en çok düşünmeye sevk eden Hadis-i Şeriflerden birisi. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Ölümün şekli de bir meselesi değil mi Fahri Hoca? Tabi hiç şüphesiz. Ben Haluk Hocamızın hem maddi hem manevi şehit hükmünde olduğu kanaatindeyim. İlahiyat formasyonum yok ama bildiğim kadarıyla öyle. Mesela Emin Işık Hoca için manevi şehit diyorum, bilmiyorum, yanılıyor muyum ama Haluk Hocamız görevi başında vatanaşkıyla, vatanla hizmet ederken bir trafik kazasında öldü ve şehit hükmünde olduğuna inanıyor.
Ben ona bir tamamlayıcı ifade söyleyeyim. Bizim bir inancımız vardır. Şehidin kanı durmaz. Öyleydi de zaten hocam. Gece havaalanında aldığımızda beraber ettik. Sonra Karacaahmet’te kefen değişikliği yaptık. Onu Osman Sezgin Hoca da sık sık vurguladı. Hakikaten kefenlerken dahi kanı taze bir şekilde akıyordu.
Evet nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Halip Dursun Hoca’nın en önemli, son yıllarında aslında en çok vurguladığı sularından bir tanesi Erhan Hoca da sık sık Atıf’ta bulundu. Siz de kısmen temas ettiniz. Önce gelin kendi coğrafyamızı, Anadolu coğrafyamızı tanıyalım. Hatta zannediyorum Balkanlara ve dünyanın farklı ülkelerine yaptığı seyahati eğer ömrü baştan sarmış olsaydı bir kronolojik değişikliğe gider ve Anadolu’dan başlardı diye düşünüyorum. Ne dersiniz? Ülkemizin içinde bulunduğu stratejik durumdan kaynaklanıyor gibi geldi bana. Çünkü Hoca bir bekar problemi gördü gibi. Ondan dolayı içeri döndü ve Anadolu’yu yeniden ele almanın ve bir ümran hareketi içerisine girişmenin daha doğru olacağını düşündü.
Ve stratejik olarak da mesela bu hareketi biz Anadolu tarih ve kültür birliği projesini Çanakkale’den başlattık. Çünkü neden Çanakkale’den başlattık? Yine Hoca’nın ifadesiyle Malazgirt’ten beri biz bizeyiz, dizdizeyiz derdi. Çünkü Çanakkale’de de biz yan yanaydık.
Onun için Çanakkale’nin ayrı bir önemi vardı. Oradan başladı en son işte hafta sonu. Karst-Sarı Kamış’taydık. Bu çok önemliydi. Çanakkale’de hatta yoğun bir kar yağışı altında bir program gerçekleşmişti. Beraberdik herhalde yanlış hatırlamıyorsan değil mi Hoca? Evet beraber giderken dedi ki ne çabuk döküldüğümüzü ve ne çabuk ilerlediğimizi burada da görmek mümkün. Kar yağınca pek çok arkadaşın çocuğu hastalandı, üşüttü, grip oldu demişti.
Çanakkale’de başlayıp Karst’da devam etti ama süreç de stratejik bir şekilde devam etti. Çanakkale’den sonra neredeydik? Hoca o kadar yerdeydik ki notlarıma bakalım yolladık. Samsun’daydık. Erzurum, Ankara, Sivas, Amasya, Sivas, Erzurum. Sonra… Hoca bir baştan sayar mısın soruları alamayın?
Hoca, ilki Çanakkale’de gerçekleşti daha sonra Mardin, Amasya, Sivas, Erzurum’da düzenlendi. Bu buluşmalar kapsamında milli mücadelenin 100. yılı kapsamında İstanbul ve Ankara’da. Ankara’da birinci meclis binasında… İstanbul’da İstanbul Üniversitesi. Tabii birinci meclis binasında liseli gençlerle bir araya gelindi. Ahlat ve Bitlis sonucusuda Kars ve Sarıkamış’ta. Arada bir Mardin vardı.
Tabii Mardin hocam ilk Çanakkale’den sonra Mardin’e gittik. Mardin, Amasya, Sivas, Erzurum, İstanbul, Ankara, Ahlat, Bitlis ve Kars, Sarıkamış. Sarıkamış’ta biliyorsunuz ben Kars’tan geldim buraya. Yeni Kars’taydık. Bakan yardımcımız. Hoca hayatında planlamıştı. Orada çok enteresandır Aziz Hoca’m.
Hocamız hep çoğulu kullanırdı gideceğiz, geleceğiz diye bu program kapsamında. Kars için gidecekler demiş. Orada bir program vardı. O programda konuşmasında dikkatimi çekti. Gençler Kars’a ve Sarıkamış’a gidecekler diyor. Sanki malum olmuş gibi kendisi maalesef katılamadı. Biz programı devam ettik. Amasya neydi bu Anadolu Tarife Kültür Birliği’nde?
Yani şimdi tabii. Hedefleri neydi? Hocam öncelikle Anadolu Tarife Kültür Birliği’nde merkezine gençleri almıştı hocamız. Esas olan gençlerdi. Onun için onun politikaları geleceği sahriydi. Kısa vadeli projeler peşinde koşmuyordu. Ve genç nesillerde öncelikle kültür ve tarih birliğinin oluşması yönünde çalışmalar yapıyordu. Ve pekim yine sahanın uzmanı sizler ve hocalarımızı bu programlara davet ediyor. Gençler de kültür ve tarih birliğinin oluşması yönünde sohbetler yapılmasını sağlıyordu. Tabii bir de milli mücadele başta olmak üzere Türk milletinin zorluk içine düştüğü dönemlerde yeniden doğuş hamleleri yapabilmesini sağlayan
milli birlik duygusunun temelindeki hasletlerin genç nesiller tarafından öğrenilmesini ve özüm senmesini istiyordu ve ona destek oluyordu. Mutlaka gençlerin milli bir şuurla yetişmesini ön plana alırdı. Ve genç nesillerin milli kültür ve tarih şuuruyla donanması ülkemizin geleceği emin adımlarla yürümesi için şarttır derdi.
Ve bütün programlarında da bu çerçevede konuşmalar yaptırırdı katılan hocalarımıza. Tabii burada hedeflediği bazı bakış açıları çerçevesinde desteklediği ve oluşmasını istediği hedefleri de vardı.
O hedefleri öncelikle gençlerin milli tarih bilincine sahip nesiller olarak yetişmesini istiyor ve buna katkı bulunmaya katkıda bulunmaya çalışıyordu. Ayrıca gençlerin ülke meselelerine ilgi duymasını ve gençlerin ülkenin sorunlarına birgane kalmamasını sağlıyordu.
Nitekim biz daha sonra o gençlerle yapmış olduğumuz çalışmalarda birçok konuşmayı ülkemizin seçkin okullarında okumasına rağmen birçok konuyu bu programlarda öğrendiğine şahit oluyorduk.
Yine gençlerin coğrafyaya uzak kalmamasını istiyordu. Doğudan batıya batıdan doğuya coğrafyayı tanımasını müşahede etmesini ve ülkenin bir bütünlük içerisinde tarihi seyri içerisinde misyonunu gençlerle paylaşmaya özen gösterirdi.
Aynı zamanda siyasi tarih hakkında da gençlerin bilgi sahibi olmasını isterdi. Nitekim bu programlarda özellikle yine Erhan hocam da önemli bir kısmına katılmıştı.
Coğrafyayla siyasi tarihi örtüştürürdü. Sadece kültürel tarih değil, aynı zamanda siyasi tarihimize de yer verdi. Oradaki olayları, nedenlerini, sonuçlarını gençlerle hocalarımızın tartışmasını, sohbet etmesini sağlardı.
Ayrıca tabii örnek şahsiyetlerimizi de gençlerle tanıştırırdı. O coğrafyanın yetiştirmiş olduğu rol model olarak nitelendirebileceğimiz ve gençlere ışık olabilecek tarihi şahsiyetlerle de gençlerimizi buluştururdu. Böylece onlar da milli bilinç ve tarih şuuru tarihe karşı sevgi, milletine, özüne karşı bir sevginin oluşmasını sağlıyordu diyebiliriz. Çünkü maalesef bugün gençlerimiz rol model olarak kendilerine rehber olarak seçebileceği şahsiyetlerden yoksun desek geridir. Bir de tarihi bağları yoksa tamamen boşlukta kalıyordu ve milli kültürden, tarihten, coğrafyadan habersiz bir nesil yetişiyor. Hoca bu sorunu gördü ve buna da bir çözüm olsun diye Anadolu Tarihi ve Kültür Birliği projesi kapsamında o coğrafyanın yetiştirmiş olduğu önemli şahsiyetleri de gençlere de verirdi hatırlarsınız hocam. Gençler de ayrıca o coğrafyanın yetiştirmiş olduğu değerler hakkında toplantılara gelmeden çalışmalar yapar ve sunumlar yapardı. Hatta orada bazı toplantılarımızı da gençlere hocalardan daha fazla söz hakkı verirdi hatırlarsınız değil mi? Evet hocanın söylediği şu ömrünün sonunda biz uzak coğrafyaları tanzim etmeye çalışacağımız evimizin içini düzenlemeli uğraşmak için. Son iki yıl da hayatının son iki yılında en fazla önem verdiği bu ve bu doğru. Çünkü Türkiye problemlerini halının altına süpüren ve onları görmemeyi genelde gelenek edinen bir ülke maalesef.
Şimdi önünüzde Kürt meselesi değil, Güneydoğu meselesi değil, Ölücü Terör meselesi değil bir mesele var. Bu Kürt, Türk, Arap bir arada birlikte hareket edilecek çözülecek bir şey. Eğer biz birlikte hareket edilemezsek bu bölgedeki milletler olarak, emperyalistler hepimizi birer birer parçalayıp kendi amaçları doğultusunda kullanacaklar. Hiç kimse galip çıkmayacak. Yani bunu bölgedeki diğer Balkan ve Kafkasya’daki milletlerde dahil. Yani bu coğrafyadaki milletler birlikte hareket etmesi lazım ve Türkiye bu işleri planlaması lazım. Şimdi buradaki en önemli unsullardan biri şu, rahmetli Turgut Özal hocanın da söylediği bu ülkeye çok büyük faydalar oldu. Ama bir hoca şunu söylerdi özellikle, puhsal devlet anlayışına zarar verdiler. Çünkü neden? Türkler de hizmetkar olan beydir, devlet değildir. Devlet kutsaldır. Niye devlet kutsaldır Türkler de? Çünkü devlet, siz Türkler yaşayamaz. Türkler devlet olmadığı zaman asimile olan yok olan bir millettir. En son attığı bir şey vardı dört gün önce uzun da bir rahmetli mesaj attı bana. Orada söylediği şu, Kürt konusu Türkiye Cumhuriyeti için bir numaralı ve hayati meseledir. Önce kısa uzun politika eğilen planları Anadolu Birliği sağlanmalı. Sonra çevre güvenliği konusunda çalışılmalı. Bu konular üzerinde devlet politikası oluşturulmalı. Bunun için de önce devlet diyen devlet kadroları yetiştirilmeli. Acilen bu kadroların müşterek hareket merkezi oluşturulmalıdır. Dediği bu. Yani ben ömrüm boyunca da tabi tarihçilerde biraz daha fazladır bu. Hep şunu gördük. Hoca devletin ön pena çıkmasını isterdi. Devlet devlet devlettir. Burada mesele şu. Her şeyden önce devletin rekastını düşün. Tabii burada… Şimdi bunu biz slogan olarak söylüyoruz. Devletin kullanış şekli de milletle devlet ilişkisini zedelediği için bu tarih muhasebenin de bir arka planı var. İşte var da buradaki mesele şu. Siz bürokratların yaptığı şeyi devlet tarafından yapıldı deyip o yapıyı tamamen tarumal ettiğiniz takdirde gelecek nesilleri koruyacak bir ortada şey yok. Yok hayır. Yani mesele her kavramı yok. Ha yani şimdi burada… Oturtma meselesi. Tabii burada ne var? Burada bir denge ve ilişkiyle oluyor. Tabii. Uzun süre bürokratlar Türkiye’de toplum mühendisliği yapmışlar. Toplumu bir şekle şemale sokmaya çalıştılar. Bunu biz gördük. En basit önlerindedir. Devlet yüzünü kullanarak.
Ben 1980’lerde üniversiteye girdim. Üniversitede bir başörtüsü meselesi çıkarıldı. Açtan oldum, doçent oldum. Bu devam etti. Ne oldu sonunda? Şu anda öğrenciler başörtülü giriyor. Başörtülü öğrenciler başörtüsü öğrencilerle birlikte giriyor. Bir problem değilmiş aslında bu. Ama 30 yıl boyunca Türkiye’de rektörler bu işi tartıştı. Bir tane rektör çıkıp benim üniversitemde kitabı yok, kütüphanesi yok demedi. Öğrenci başörtülü girsin mi girmesin mi? Bu toplumsal kodlarınızla uymayan bir hadiseydi. Şimdi buradaki mesele şu. Biz devlet aklını ikame etmediğimiz takdirde devleti koruyamayız. Yani devleti koruyamadığımız takdirde milleti koruyamayız. Yani Türkiye’nin yapacağı şey bu. Bu devletin tamirlerini, geleneklerini bilen bürokratlar oluşturmak. Şimdi bu zaman zaman hocanın da çok vurguladığı şeylerdi. Önce devlet diyor. Şimdi buradaki mesele bu 2000 yıldan beri Türkler devletin çatısı altında varmışlar. Bakın bugün Cezayir’de binlerce Türk var. Cezayir’li olmuşlar. Hindistan’da birçok Türk var. Bunlar asimile olup gitmişler. Niye üst devlet çatısı yok? Yani burada hocanın en önemli şeyleri vurguladığı şeylerden birisi de budur. Yani Ahlat’ta gezerken de devlet diye geziyordu. Çünkü o devlet Türk millet için var. Türk milletinin kimliğini var olması için var. Devletini baş tacı eden ve milletinin hukukunu koruyan bir devlet anlayışının ikamesi mesele. Şimdi tabii İsmail Kaşdemir bir şey hatırlattı. Çanakkale Alanbaşkanı. Hoca aynı zamanda Çanakkale Alanbaşkanı’ndan da sorumluydu. Yine savunduğu fikirlerden birisi de Bilecik Söğüt. Tabii o Çanakkale Alanbaşkanlığı’nın kurulması sağladı. Söğüt Bilecik’te böyle bir Alanbaşkanlığı kurulmasını sağladı. Tabii zaman kısıtlı olduğu için işine giremiyoruz. Şunu vurgulayalım.
Ayasofya’ya gidenler o padişah türbelerini ziyaret ederken dua ederlerken, hoca için de bir dua etsinler. Ayasofya bir Osmanlı külliyesidir derdi. Oradaki görevi başında üç tane, dört tane padişah türbesi, bir tane şehzade türbesi. Bunlar Mimar Sinan’ın ve Mimar Davud’un muhteşem Türk mimari çoğunçluları. Tabii Sıbyan mektubu var bir tane ve diğer birinden de hikaye çok büyük.
Ayasofya’daki o Osmanlı kimliğini ortaya çıkardı. Mesela başka kısa bir örnek vereyim. Tabii süre kısıtlı. Harem’i geziyorsunuz. Harem’de padişahın yatak odası, öbür padişahın yatak odası, avlu vesaire deniliyor. Harem’de birçok mescit var. Mesela bunların kapısında tabele bile yok. Yani zamanında alınmış. Yok arabaların deposu olarak kullanılması. Mesela bunları ön plana çıkardı.
Çünkü harem, bir ev, ibadete yapılacak yerler lazım ama bu kimlik mesela yoktu. Hocanın sayesinde mesela Tokpap Sarayı’nda bunlar ön plana çıktı. Orada hocam çok özür dilerim. Yani Halik Hoca’nın bakışasında milletin değerleriyle devlet asla çatışmaz derdi. Tabii. Milletin değerlerine mutlaka saygı göstermek mecburiyetindeyiz derdi.
Nitekim sizin de ifade ettiğiniz çatışmalar maalesef devletle milletin çatışması bizi ileriye götürmedi, geriye götürdü. Ve hoca da bize bunu çok söylerdi. Asla milletin değerleriyle çatışamayız. Devletin bekası da milletin değerleriyle örtüşmesiyle mümkündür derdi. Evet hocam siz hakikaten çok güzel özetlediniz.
Anadolu Tarif ve Kültür Birliği projesinin ama bunun devamına dair de bir değerlendirmeniz. Teşekkür ederim. Daha haberleriniz olacak sanıyorum sevgili seyircilerimize ve bize. Şimdi Aziz Hocam malum hafta sonu Kars ve Sarıkamış’taydık. Orada yine bakan yardımcımız Serdar Çambey de katıldılar. Gerek Cumhurbaşkanımız, gerekse Kültür Bakan Yardımcımız ile yapmış olan görüşmelerde. Bakan Bey ile de.
Tarihi bir misyon olduğunu hem hocanın maneviyatına bir saygının ifadesi olarak hem de devlet politikası olarak Anadolu Tarif ve Kültür Birliği projesinin devam edileceği yönünde kendileri görüşlerini bizimle paylaştılar. Yani Kültür Turizm Bakanlığı sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla bakan ve yardımcı ve kurumlarla bu projeyi devam ettireceğine dair hem bakanlık yetkileri size aktardılar.
Evet, evet hocam. Diyorsunuz. Bu güzel bir haber. Aslında bunun bu projenin devamının ilk ifadesini ve güçlü yansımasını biz Sayın Cumhurbaşkanımızın zaten cenazenin başında da, Ahlat’ta da, konuşmada İpuçlarını vermişti. Çok gördük. Daha sonra Ahlat’taki ve Malazgirt’teki anmalarda da ifade etti. Orada açık açık söylemişlerdi. Çünkü Aziz Hocam özür dilerim ben arz etmiştim. Yani hocamızın çalışmaları uzun vadeli projelerdi ve bunlar devlet politikası olarak ele alınabilecek çalışmalar. Bu çerçevede Anadolu Tarih ve Kültür Birliği Projesi geleceğin Türkiye’sinin birliğine ve dirliğine de çok ciddi katkı sağlayacağı kanaatindeyim. Evet. Şimdi tabi son dakikaların içerişine girdik. Ben sizlerden son değerlendirmelerinizi istirham edeceğim. Haluk Hoca’ya, cenaze, veda vs. ilgili. Önce sizden alalım Bahri Hoca. Öncelikle Haluk Hoca’nı teşekkür ediyorum. Tek hayali vardı. Son zamanlarda da bunu çok dile getirdi. Coğrafyaya dost, tarihe dost, kültüre dost bir nesil yetiştirmek ve Allah’a dost. Ve her şeyden öte hiç şüphesiz onda derin bir iman olduğunu yakın arkadaşlarım, esay arkadaşları çok net bir şekilde görebilirdi. İbadetlerine de çok dikkat ettiğini burada hatırlatmakta fayda var. Tabii tabii. Yani samimi, ihlaslı ve yalnız ve yalnız devletin bekasını ön planda tutan, son derece dürüst ve bürokrasinin çakları içerisine girmeyen, az yetişecek devlet adamlarımızdan birisiydi. Maalesef en verimli çağında kaybettik. Allah mekanını cennet eylesin.
Yani şöyle diyelim burada Haluk Hoca’nın talebeleri kendileri de talebe yetiştirdi. Ve o fikirleri geliştirerek devam ettiği müddetçe Haluk Hoca yaşayacaktır. Yani hep canlı kalacaktır. Tabii bu dünya, bu millet tarihte çok büyük insanlar yetiştirdi. Önümüzde de Haluk Hoca gibi büyük insanlar yetiştirmeyi devam ediyor. Gelecekleri yetiştirecek. Ama bizim bu sürekliliği sağlamamız lazım.
Eğer onu sağlamadınız takdirde hem bürokraside hem akademik dünyada şok hatalar yapıyorsunuz. Hoca’nın söylediği son şeylerden birisi de şuydu. Dost sohbetlerinde kullandığımız akademik araştırmalardan ziyade hayatla bağlantılı akademik araştırmalar yapmamız lazım. Doğru olan bu zaten. Ama maalesef bakın Türkiye’de hep denir ya, üniversite sanayiden kopuk, sosyal bümre de hayattan kopuk. O derslerini hep hayatın içinde yaşadı ve yaptı. Daha çok Haluk Hoca’yı konuşacağız, anacağız, hayırla yad edeceğiz. Ben bir hatıra ile bitirmek istiyorum müsaadenizle. Kısa bir hatıra vereyim. Elbasan’a gitmiş Hoca. O zaman gezmiş. Elbasan Tava yok diye yazmış. Ben yıllar sonra gittim. Tabi telefonlar zar zor çekiyor. Aradım Haluk Abi dedim.
Elbasan’da Elbasan Tava yok diyorsan ama ben yiyorum. Oğlum dedi ben yazdıktan sonra oldu Elbasan Tava Elbasan’da diye. Böyle enteresan bir şeyimizde vardı. Şimdi Haluk Hoca’nın sevgili seyirciler, değerli hocalarım aslında insana değer verdiği konulardan bir tanesi de kimin kimi sevdiği ve kimin kiminle meşgul olduğu konusuydu. Bizim de tanışıklığımız onun televizyon programlarında İstanbul’da Sahabeler isim bir kitapla ilgili benim ilk kitabımdı.
Onunla ilgili bir söyleşi yapmıştık. Çok da gençtik ve o kitaptan dolayı şahsımı her zaman ayrı bir muhabbet duydum. Bir çeşitli vesileyle izah ederdim. Sevgili seyirciler iki fotoğrafın yorumunu Haluk Hoca’nın kaleminden sizlere aktaracağım. Bu fotoğraflar 2008 yılında Üsküdar’da Üsküdar Senpocumlarında çekilmişti.
Ben bu fotoğrafları 2015 yılında Haluk Dursun Hoca’ya göndermiştim. O da 15 Nisan 2014’te diğer fotoğraf arkadaşlar Mehmet Çakır Nezih Uzel bir de büyük fotoğraf. Bu fotoğraflarla ilgili 15 Nisan 2015’te bir yazı yazmış blona.
Ben bu yazıyı geçtiğimiz cuma günü Haluk Hoca’yla ilgili programla hazırlanırken ve notları tararken internette bir araştırma yaparken tam 4.5 sene sonra vakıf oldum. O da ayrı bir duygu oluşturdu. Müsaadenizle bu programa Haluk Hoca’nın bu iki fotoğrafla ilgili yorumunu paylaşarak veda etmek istiyoruz.
Bu son cümleler tamamen Haluk Hoca ile olacak. Şöyle yazmış blona bu fotoğrafları görünce, bu sabah Coşkun Yılmaz hocam göndermiş bu resimleri. Hem de bir başlık atmış. Geçmiş zaman olur ki diyor. Gerçekten de hayali cihan değer. Bir zamanlar İstanbul’da Bağlarbaşı’nda Üsküdar sohbetleri yapardık.
Nezih Uzel ağabeyimle beraber içinde tarih, sanat, hatıraat, tasavvuf, mimari ve dahi mutlaka musiki olan Hüseyin Baykar’a meclisi oluştururduk. Sadece biz de konuşmaz dinlemeye gelenleri de alırdık sahneye. Açıkçası beni hislendirdi bu eski günlerin hatıraası.
Nezih ağabeyimin kendisine hasusluğu bu. Profesör Doktor Saadettin Öktay’ın çelebiliği, dönemin Üsküdar Belediye Başkanı, Mehmet Çakır’ın samimiyeti ve kültürü olan yakınlığı. Fotoğrafta ben önümde oturan ağabeylerimin muhabbetine hayran hayran bakıyorum.
Aziz ve kadim dostum, Profesör Doktor İskender Palak ne kadar da şık, başkanla coşkun hoca ise ayrı bir alem. Aşağıdaki kalabalık fotoğrafta ise kimler var kimler.
Zamanın Kadıköy kaymakamı şimdiki Giresun valisi Hasan Karahan, o zamanki Üsküdar kaymakamı şimdiki Urfap valisi İzzettin Küçük. Profesör Uğur Derman ve Çiçek Derman Beşir Ayvazoğlu, Profesör Doktor Mustafa Küçükaşçı, hatta Ayasofya Müzesi eski müdürü merhum Mustafa Akkaya
ve tabi Üsküdar’ın son efendilerinden Eczacı Memduh ağabeyimiz. Eski dostum Hadi Uzun, bizim doçant doktor Ali Satan ve gençlerden Furkan Mesut Yalçın ve başka birçok Üsküdarlı. Şimdi gelelim sana coşkun kardeş. Bize ne yaptığının farkında mısın? Ne güzel Ankara’ya alışmış, İstanbul’u geride bırakmıştık. Nereden aklına geldi sabah sabah bu eski fotoğrafları göndermek? Fethi Paşa korusunda erguvanların açıp açmadığını merak ettirmek.
Kanaatte süt kuzuyu koyun yoğurdunu hayal ettirmek. Hepsi bu kadar da değil.
Bir taraftan da biraz hüzün, biraz melal, biraz hasret ve çokça da aramızdan ayrılanlara rahmet var.
Rahmet olsun cümle geçmişlerimiz.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir