"Enter"a basıp içeriğe geçin

Allah’ın Cezası Biri Mutlaka Çıkar! – Böyle Buyurdu Kültür – Prof. Nevzat Kaya – B14

Linki kullanabilirsiniz https://youtu.be/BFU6zOFEfok?list=PLWXQ0iArMOp8K103D-hJLttj2xxK4EVHe” target=”_blank” rel=”noopener”>Allah’ın Cezası Biri Mutlaka Çıkar! – Böyle Buyurdu Kültür – Prof. Nevzat Kaya – B14 videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için tıklayınız.

Hocam merhaba. Merhaba. Özledik bir sekme oldu programımızda. Gülse webde bir anket yaptı ve seçilen konumuzu bugün konuşacağız. Ve enteresan bir konu tesadüf ve karma. Evet, tesadüf ve karma. Var mı böyle bir şey hocam? Karma’nın olabilmesi için ilk şart kadere sözün geçmemesi. Dolayısıyla baktığımız zaman insanlık tarihine ezelden beri şöyle bir şey var. Pagan dinlerde de hatta prehistorik dinlerde de. Tanrı ya da tanrıçak aşırı iyi ya da tanrı veya tanrıçak aşırı korkunç. Yani neyi görüyoruz? İnsan hayatı bu iki kutup arasında gidip geliyor. Ne demek bu? Ay tanrıçak iyi olduğu zaman bahar oluyor, meyve sebze kökler bulunuyor ve av yapılıyor. Ama leşin üstüne koştuğunuz zaman o leşin arkasından iki üç tane aslan çıkıyor. Onlar atlıyor, sizi parçalıyorlar. Ne oluyor? Birden beri bolluk bereket tanrıçasının sureti neye dönüşüyor? Korkunç. Ölüm suretine dönüşüyor değil mi? Dolayısıyla günümüze kadar gelir. Hem anne hem toprak ana tadında. Ve biz bu tanrıçaya aslında en önemli tanrıçadır bu. Ve tanrıdır sonradan. Atay erkelleşmeyle birlikte. Fortunadır. Yani kader kısmet tanrıçası. Fortuna, servet, bolluk, bereket, şans. Mesela çarkı felek, wheel of fortune. Kültür ilerledikçe, fortuna gitgide neye dönüşüyor? Herhangi bir kentin bolluğunu, bereketini garantiyle yani şehir tanrıçasına dönüşüyor. Mesela Yunan mitolojisinde, Atina özelinde, Nike’yi biliyoruz değil mi? Nike. Zafer tanrıçası. Bu zafer tanrıçasının karanlık tarafı gayet tabii ki mağlubiyet tanrıçası. Demek ki aslında kültürün en büyük uğraşı ne? Bilinmezi, kaderi bilinir ve öngörülebilir hale getirme. Hattızaatında bakıldığında bilimde bundan başka hiçbir şey yapmıyor aslında.

Bilim dediğimiz ne? Prognoz. Artı gidişat. Gidişat ne demek? İstatistikler. Birbirinden bağımsız gibi görünen olayları bir araya getirip, ondan son derece huzur verici, sakinleştirici, kendimizi bu bizi hiç takmayan evrende herhangi bir sabite konumlandırıcı bir emniyet duygusu veriyor değil mi? Bütün dinlerin temelinde, bütün yaratılışların temelinde, kaderin kör tesadüfün elinden alınıp planlama, programlamaya doğru evirmek gibi bir sorum var. Hatta dünyanın yaratılışında bile bu var. Düşünsene başlangıçta ne vardı? Kaos vardı. Kaos ne? Gelişi güzel. Bütün maddelerin verimsiz ve hısır dolayısıyla pragmatik açıdan, işe yaramaz bir biçimde boşlukta uçuşması değil mi? Bir önceki bölümde evren bize kayıtsız demiştik aslında bu tamamen ona karşı bir söylem oluyor. Din ve telos getirildiği an o korkunç kayıtsızlık aslında çok ulvi tanrısal bir plana dönüşüyor. Ne yapıyor tanrı? Suyu gökten ayırıyor. Ne yapıyor? Rasyonalize ediyor. Ne yapıyor? Öngörülebilir hale getiriyor. Mesela insanoğlu Homo sapiens sapiens olduktan sonra mevsimleri sökebilmesi o kadar uzun sürüyor ki bize bugün çok normal geliyor. Ama o kadar çok bilinçli, tıraksili bilinçli insan nesi lazım ki şu bilgi için? Bahardan sonra yaz, yazdan sonra yine serinliyor, ondan sonra popomuz donuyor, kış geliyor. Bakın bunu prehistoric, takvim mitlerinde görüyoruz bunun nasıl oturduğunu. Anlayamıyorlar yani. Anlayamıyorlar tabii ki. Yani acaba yine olur mu? Acaba yine olacak mı? Sonra ne oluyor? Tecrübeyi yaşamış olanlar herhangi bir avda, herhangi bir salgında, herhangi bir kavga dövüşte ölüp gidiyorlar değil mi? Barbarlık böyle bir şey. Barbarlık sadece onun kafasını kırdım değil. Onun kafasını kırdığın için onun bütün birikimi de puf diye yok oluyor. Hafızasız oluyor toplum. Bizim görsel sanatlarında da çok konuştuğumuz bir şey olduğu için. Patron görme yani örüntüler bulma hastalığı var ya. O kadar önemli ki o pattern görme hastalığı aslında biyolojimizin, doğanın, bizim bu gerçekliğin terörüne tahammül edebilmemiz için çok özür dileyerek söylüyorum. O suruhtan teyare bir veriden bile uyguylu büyük bir anlam çıkarmamızı sağlıyor. Tabii ki çünkü sen bu varlığa böyle bir beyin vermişsin. Hans Blumenberg diye çok önemli bir Alman felsefesi var.

Yani öldüğü çoktan ama çok önemli ve önemi çok sonra anlaşılacağından eminim. Der ki insan bilinçli olduktan sonra kendisini, de absolutismus, de vaci cari, kendisini gerçekliğin istibdatına teslim edilmiş görüyor. Yani düşünebiliyor ve düşünebilmesinin sonucu bu. Allah kahretsin. Ben burada ne arıyorum? Korkunç bir uyanış. Dolayısıyla en başlangıç dinami kültürün, bu gerçekliğin istibdatının sebebiyet verdiği terörü asgariye indirmek, onu hadım etmek. Nasıl hadım ediyoruz bunu? Bakınız burada kültür tarihi açısından şöyle bir şey var. İstibdatın gerçekliğini fırlatılmış olmak, terk edilmiş olmak, tesadüf, her an bir tuzak, her an doğa ana, korkunç dişleri arasında seni parçalamaya hazır ve nazır. Yani Diyonizyak Rus ruletinden apolonik yanlama, programlama evresine geçiş. Dolayısıyla, neolitik devrimle birlikte, şehirlerin gelişmesiyle birlikte şehirler neden kültür merkezi oluyor? Bakınız burası çok önemli. Bütün dillere yansımıştır bu. Çünkü şehirler artık gerçekliğin istibdatının terör estirmediği dağ başları değildir. Siz ne sanıyorsunuz? Burası dağ başı mı demek? Dağ başında çığlığınızı kimse duymaz. Aynen Alien filmindeki gibi uzay boşluğunda çığlığınızı kimse duymaz. İnsanlık tarihinin, kültür tarihinin, mihenk taşları aslında kendimizi huzurlu ve emniyette hissettiğimiz anlarda bu emniyet duygusunun birdenbire yerle bir edilmesinden ibaret. 1 Kasım 1755’teki Lisbon depremini alın. Ya da 11 Eylül olaylarını alın New York’ta. Her gün planlanan, programlanan ve dolayısıyla öngörülebilir olan medeniyet zırhımız korkunç bir açık veriyor. Aşilin tendonuna dönüyor. Ve neyi görüyoruz? Aslında miniminle azıcık bir yer korunaklı. %99.9’umuz açık korumasız. Ne yapıyor kültür? Kültür aslında. Hadi şimdi şunu yapalım deyin. Bizim kendimizi bulunduğumuz evrenimizde huzurlu ve emniyette hissedip varlığımızın gereğini yerine getirebilmek için suni ortamlar sağlıyor. Suni ortam dediğimiz şey ne? Tesadüfü ve anarşiği ve kaosu ve dolayısıyla Blümenberg’in bahsettiği gerçekliğin istibdatını bir eksorzsizim, bir şeytan çıkartma misali kapı dışarı ediyor değil mi? Bakıyoruz bütün nitlere. En önemli kişiler kimlerdir? Kahinlerdir. Neden? Çünkü insan kendisini çevreleyen biyoto, yaşam alanın kendisine son derece düşmanca olduğunu doğumuyla birlikte biliyor. Bu bizim softwaremiz. Neden bizim softwaremiz öyle? Mesela yavru kedilerde ya da yavru zebralarda bu böyle değil. Bizde böyle. Niye? Bizim bilişsel sistemimizden kaynaklanıyor. Çevre bize son derece düşmanca davranıyor. E çevre bize son derece düşmanca davranıyor. Software bizim bilişsel sistemimize içkinse bizler aslında kişilik yapısı olarak nasılız? Paranoi kız değil mi? Yani hep korumaya alıyoruz veya hep bir yerden saldırı seziyoruz değil mi? Dolayısıyla kahinler inanılmaz tesadüfi unsurları bu geleceği düzenli kılmak için kullanmaya başlıyor. Mesela kuşların uçuş biçimi. Ne kadar anarşik bir şey. Bir kuş sürüsünün birden biri kıvırıp başka bir yerine doğru uçması, dağılması, birleşmesi. Yani haşa ve asla hesaplanamayacak şeylerden nasıl bir emniyet duygusu aşılanıyor biliyor musun? Hayır. Burada ilahi bir pijam var. Sadece biz göremiyoruz.

Tek Tanrılı dinlerde de kendisini gösteriyor. Ne diyoruz? Allah nasıl yazı yazdıysa öyle olur. Allah’ın dediği olur. Allah’ın dediğine ne yapılmaz? Bakınız burası çok önemli. Akıl sır erdirilmez. Hristiyanlıkta da var. God is way of unaggruntled. Tanrı’nın yolları bilinmezdir. Hatta Lucifer dizisinin ana teması şeytan bile diyor ki hani akıl sır erdirilmez. Kim bilir kaç köşeden düşünüyor ki öyle olaylar oluyor. Bunlar kültür tarihine de çok çok yansımaları var. Şöyle ki 1 Kasım 1755’te Lisbon, Portekiz’in başkentinde bugünkü araştırmaları 8.5 ila 9 şiddetinde bir deprem oldu. Allah! Şehirde bütün kütüphaneler, bütün sanat eserleri yerle bir oluyor binalar. Yangın çıkıyor. Depremden 40 dakika sonra bütün Lisbonlular limana kaçıyor. Limanda bir zemmeli bir bakıyorlar. Su 200 metre geri çekiliyor. O kadar ilginç bir manzara ki. Aa diyor herkes. Bak bu gemi batmış. Bak şu hazine var. Şu var. Bir bakıyorlar karşılarına. Deep Impact filmi misali Atlas okyanusundan bir tsunami geliyor. O tsunami ölmeyenleri limanda toplucana kökünü kazıyor. Şehir nasıl biliyor musun? Yangınları söndürüyor. Her şey denize akıyor. Bir tek ne ayakta kalıyor biliyor musun? Kırmızı fener semti. Genel evlerde hiçbir kayıp yok. Neden? O semt ayakta kalıyor. Tesadüf çünkü yukarıda bir kayaçın üstünde. Tabii ki bu korkunç dehşeti düşüyor. Tam aydınlanma çağının ortasında. Katolik mi katolik, inançlı mı inançlı, Dünya sömürgecilik tarihinin en baş aktörlerinden olan bu Lisbon depreminden sonra Portekiz bu hikayeleri bırakıyor artık. Sömürgeciliği falan bitiyor. Onunla ilişkili mi? Tabii ki. Yerli bir oluyor Lisbon. Kayıptan dolayı mı yoksa dini bir arınmanı? Hayır hayır. Kayıptan dolayı yani Portekiz’in kellesi uçuyor. Sonra şey başlıyor. İyi bir Tanrı nasıl olur da Lucifer’in dediğine gelecek. Böyle bir şeye izin verebilir. Bakınız burada aydınlanmanın ve dinin nasıl paralel bir biçimde anlaşılması anlaşılır hılmaya çalıştığını görüyoruz. Nasıl paralel olduğunu. Yani dinin de kitap dinini olan Hristiyanlığın Katolisizmin de aydınlanmanın da Tanrı’yı hafifletmeye suçunu hafifletmeye çalıştığını görüyoruz. Meşhur Teodise sorunu. Tanrı ise, diliye mahalleliyorsa sırf nasıl böyle bir şeye izin verir? Tabii ki bunu din Tanrı’nın yolları bilinmezdir gibi açıklıyor. Aydınlanma bağlamında Deizmi inanılmaz şekilde besliyor. Bu işte bir kırılma noktasıdır. 18. Yüzyılın ortasında şöyle ki Tanrı Dünya’yı yaratmıştır ama bir saat mekanizması gibidir.

Dünya’yı kurmuştur, onu yerleştirmiştir yerine. O gün bugündür bir daha karışmıyor. Bu bir teori. Deizm işte aydınlanmacılığın Tanrısı çünkü öteki türlü dünyada olan korkunçlukları Tanrı’yla hiçbir surette açıklayamazsınız değil mi? Tanrı Omnipotent o zaman başta kurarken de onları bilmiyor mu aslında? Şöyle kurtarmaya çalışıyorlar Tanrı’yı. Avukatlığını yapmaya çalışıyorlar. O iyi niyetle her şeyi yarattı. Siz akıl sahibi olan insanlar ne hale getirdiğini siz kendi rüştünüzü ispat etmek zorundasınız. Güzel hikaye. Bu inanılmaz bir şey. Niye böyle? Yani 1 Kasım 1755’e kadar yok muydu deprem? Büyük facialar yok muydu? Antik çağdaki salgınlar veba salgınları vesaire yok muydu? Kaydedilmemişti galiba sorun orada değil mi? Kaydedildi de biz evrenin merkezinden perifere fırlatılmamıştık. Ne vardı orada? Geosantrik Dünya tasarımı. Tanrı Dünya’yı yarattı. Öyle emniyetti bir biçimde evrenin merkezi yarattı ki. Geri kalan her şey dünyayı memnun etmek ya da dünyadaki katoliklerin, hristiyanların işine yarasın diye. Birer aksesuar, tanrısal bir ikea’dan adeta oraya monte edilmiş değil mi? Eso’da Copernic geliyor. Bunu yerle bir ediyor. Darwin geliyor. Bunu yerle bir ediyor. Freud geliyor. Bunu yerle bir ediyor. Görüyorsunuz Darwin ile Copernic arasında ne var? İşte bu Lisbon depremi kırılması var. Dolayısıyla aslında Lisbon depreminin sebebiyet verdikleri… Şimdi biraz daha geriye gidelim. Modernizm’e geçerken ilk meta öykü yıkımlarından bir tanesi. Aslında Tanrı bizimle zırnık ilgilenmiyorluğun 18. yüzyıl versiyonu. Bunu 140 sene sonra niç edecek ya. Sizinle ilgilenmiyor. Çoktan öldü. Bugün de pandemi nedeniyle benzer bir süre çeşiyor olabilir miyiz acaba? Şöyle şimdi postmodernizm ile ya da milenium ile birlikte 90’lardan sonra ezoterik dine dönüş vardı ya… Amerika’da olsun, Ortadoğu’da olsun… Gayet tabi ki bu pandemiler yine Tanrı’nın güçsüzlüğünü haklı çıkarmakla beraber şöyle bir söyleme de sebebiyet veriyor. Cezalandırıyor bizi. Çivisi çıkınca her şeyin insanoğlu bu gerçekliğin istihdatına karşı gelebilmek için bir şeye tutunmak zorunda. Eğer hakikaten Tanrı ilgilenmiyorsa onunla anlandık korumuyorsa o zaman ne yapıyon? Kötüleri cezalandırıyor. Her halükarda insanın zihninde duruma uygun, duruma ışık tutan veya anlamlı kılan bir söylem hazır ve nazım. Gelelim bunun karma kısmına. Karma aslında Cainizm, Budizm ve Hinduizmden bir kavram. Çok yanlış anlaşılan bir kavram. Aslında dialektiye benzemiyor mu biraz? Yani dialektiye benziyor da… Hinduizm de hiç de batıda alımlandığı gibi ve ezoterizm ve New Age’de tecavüze uğradığı gibi bir anlamı yok aslında. Nedir gerçek anlam? Şöyle ilahi adalet deriz ya, ilahi adalet ah ah ah bak gördün mü 99 tane fail’e başarısızlık yaşar ama bir tane tesadüfen ilahi adalete denk düşen bir örnek yaşar. Bütün o 99 tanesi iptal oluyor. Annelerimiz şöyle der yaa görüyor musun bak Allah’ın işi. Bu meşhur bu sözdür. Şimdi karma şöyle bir şey. Biliyorsunuz Budizm’de Hinduizm’de o dinlerde inanılmaz olumsuz bir dünyayı reddetme anlayışı var. Asıl hedef dünyaya gelmemek. Sürekli yeniden kurulan darmayı bu varoluş zincirini kırmak ve nirvanaya gitmek. Bir daha bu korkunç Zamzara’ya yani kandırıkçı topografyaya, Matrix’e gelmemek. Yani karma şöyle bir şey değil. Bir köpeğe taş attın sonra o köpek sana saldırırken yola atladın araba çarptı kolunu kırdın. Karma böyle bir şey değil. Karma böyle banal bir şey değil. Karma’da iyilik yaparsın öyle fazla katman söz konusu ki o kadar fazla dünyaya gelmişli hikaye söz konusu ki yaptığın iyilik bile bir olumsuzluğa sebebiyet verir.

Aslında Hinduizm’deki karma, Hıristiyanlık’taki tanrının yollarına akıl sır erdirilmezen bir dengidir. Dolayısıyla karma dediğimiz zaman çok uzun bir silsiliği, bizanlık sebep sonuç ilişkisine ve gayet batılı, bu bağlamda bizler de batılıyız. İslam dini de batılı bir dindir kesinlikle. Ciraşiktir çünkü çok. Biz ne yapıyoruz anında böyle yorumluyoruz. Bunun sebebi ne? Bizler 5 milyar yıllık bir hikayenin son 2-3 saniyesinde ortaya çıkmış. Bak dönüp arkaya baktığımız zaman ne görüyoruz biliyor musun? Bir elma ağacı görüyoruz. Kamil Paglias’ın. Bir elma ağacı. Ah ne kadar güzel. Elma ağacı. Ayy kıpkırmızı meyveler. Anneannem diyor ki o elma ağacını gördüğünde. Yumanist inançlı gözlüğüyle. Allah’ın işine bak. Yaratmış, koymuş buraya. Sadece koparık alacaksın. İsa bile de siz niye para biriktiriyorsunuz? Siz niye ev yapıyorsunuz? Allah’ın yarattığı kuşlar yarını düşünüyor mu? Aslında tabii ki bu son derece bizim son 2 saniyede dünyaya gelmemizle ilgili. Çünkü yumanizm gözlüğünü çıkardığımızda ne görüyoruz orada? Orada bir yapı var. Elma ağacı. O elma ağacı meyvelerle dolu. O meyve ağacı seks yapabilmek için meyveleriyle fahişelik yapıyor. Ne yapıyor? Diyor ki birisi gelsin, koparsın, yesin. Sonra benim spermlerimi, tohumlarımı, çekirdeklerimi benden uzak bir yerde mümkünse dışarıya atsın. Ve orada yine ben çoğalayım. Sonra ne oluyor? O elmaların hepsi tabii ki insan olmasa. Hayvanlar elma koparır mı? Hayır. Ne oluyor? O elmalar çürüyüp çürüyüp yere düşüyor değil mi? Ne yapıyor elma ağacı? Mastürbasyon eyleminde. Kendisi pişirip kendisine yine kendinden kaynaklanan, kendinden menkul bir biçimde gübreliyor değil mi? Dolayısıyla bizim beynimiz hep sonuca yönelik bir telosa yönelik olduğu için. Ay şu güzelliğe bak, şu çiçekler, arılar, böcekler. Aslında en inançlı insanın bile Allah’ın yaptığı işine bak dediği bu unsurlar doğada çatır çutur seks olgusunun inanılmaz insanoğlunun resmedemeyebileceği biçimdeki bir dışavurumu. Dolayısıyla işin içine ne karışıyor? Evrimin estetiği karışıyor değil mi? Şimdi şöyle bir model düşünelim. Dünya yeni yaratılmış, daha yeni soğumuş yer kabuğu, daha bitki bile yok. Hadi Meriç’ten birkaç tane insan ışınlayalım dünyaya. Acaba o hümanizm gözlüğü neyi nasıl görürdü anlatabildim mi? Ya da insanoğlunu bırak o kadar zalim olmaya gerek yok. Tebeşir dönemine yani dinozorların dönemine ışınlasaydık. Ne olurdu? Çok daha korkunç olurdu.

Dolayısıyla bizim bilişsel sistemimiz evrimin son modeli olduğu için retrospektiften dönüp evrime baktığımızda her şey bize yönelikmiş gibi algılandığı ve alımlandığı için sebeple sonuç karıştığı için, Karıştığı için bizim de bilişsel sistemimiz geleceği de öyle sonsuzluğa projekte ediyor. Dolayısıyla bu aydınlanmacı gelişim çizgisi ya da lakanın falogosantrizm dediği olay burada saklı. Nereye? Hep daha iyi. Dolayısıyla bizim bilişsel sistemimize ekilmiş bu kaosa karşı çıkıp her konuda gardımızı alıp kendimizi korumamız ve hatta bunu daha da ileriye taşımamız. Neden? Çünkü biz insanlar evrimin en hassas modelleriyiz. Bizim hiçbir süper ötesi bir özelliğimiz yok. Ne pençemiz var, ne fazla uzun koşturabiliyoruz, tüylerimiz bile yok. Bizim tenimiz öyle hassas ki. Bu öyle bir model ki ya bu beynini inanılmaz çevik bir biçimde farklı alanlarda kullanma zaruretine alınacak ve bunu yapacak ya da sahneden yok olacak. Dolayısıyla insan, insan olduğu sürece böyle düşünmek zorunda. Kesadifi bertaraf etme, bu gerçekliğin terörünü bertaraf etme, ondan sığırılma güdümüzden biz istesek bile vazgeçemeyiz. Siz mesela vazgeçebiliyor musunuz bundan? Biliyorsunuz bunu ama yine de. Yasalandığın zaman doktora gidiyor. Ama neden doktora gidiyor? Şimdi düşün yani çıkmış Allah korusun kolunda kocaman bir melanom. Yani sen kendin gitmeyebilirsin ama ne bileyim eşin görüyor, öğrencin görüyor. En nihayetinde gidiyorsun ya gidiyorsun. Ama mesela şunu söyleyeyim ben 2016’da kalp yüzü geçirdim bir daha doktor yüzü görmedim. Yani kalbim şu an nasıl? İyi mi tıklıyor, kötü mü tıklıyor, damarlar tıkanıyor mu bilmiyorum. Neden gitmiyorsun? Düşünüyorum yani böyle bir şey değil hayır ölmekse böyle bir şey değil. Önemli değil yani önemli değil. Gerçekten de önemli değil. Yok olmanız mı önemli değil yoksa hasta mı? Hayır, hayır hasta olmak yani kendimi iyi hissediyorum.

Mesela şimdi bir sıkışsa bir sıkışıklık olsa büyük bir olasılıklı giderim ama neden giderim? Öleceğim için gitmem. Yanlışlıkla ne bileyim beynime oksijen gitmez yatakta saksı bitkisi olmaktan korkarım yani insanları üzmekten korkarım. Antik Yunan bütün bu anlayış üzerine bir sanat geliştirmiş ya drama sanatı yani o Antik Yunan tiyatrosu dediğimiz şey tamamen bu meseleyle ilgili. Kader, tesadüfler, karma, tragedya evet ve tabi benim alanım olan sinema televizyon da bundan tabi beslendiği için. Hayatımızda hep şöyle bir şey var senaryolarda şu vardır ya bir şey iyi gidiyor, beklenti hemen onun bozulmasıdır. Ama aslında bu da bir terse programlanma değil mi yani her şey gerçekten iyi de gidebilir ama insan onu kabullenemiyor. Hayır kabullenemiyor niye biliyor musun çünkü dayanamıyor. O stresli beklentiye dayanamıyor. Yunan tragedyası o yüzden Katardin. Yunan tragedisi diyor ki ay bak ne güzel ödüpoz diyoruz ya ay ne kadar güzel. Ne diyor annelerimiz dini ısır. Nazar de. Maşallah de dua et şükret ne kızdırma bütün bu güzel kadere sebebiyet veren tanrıları kızdırma. Yunan tragediyası inanılmaz iyi bir örnek. Yunan tragediyasında şunu görüyoruz kültürün inşasını görüyoruz. Kentler, soydular, krallar onlar bunlar o yüzden tragedia. Ama işte Yunan tragediyasının bilgeliği de burada saklı. Nothing lasts forever. Mutlaka bir Allah’ın belası insan haddini bilmezlik yapacak, babasını öldürecek, anasıyla evlenecek, ukala ukala ben çözerim diyecek ve kollektivi kenti başını belaya sokacak anlatabildim mi? Yunan tragediyası bunu söylüyor. Tam da ondan bahsediyorum bu da aslında terse bir kurmaca değil mi? Terse bir kurmaca değil. Çünkü insan affedersin kendi poposuna güvenmiyor. Kendisinin ne mal olduğunu çok güzel biliyor. Bu dağlamda Yunan tragediyası da antropolojik açıdan sosyal antropolojisi açıdan bir yüzleşme. Ey insan etske homo işte sensin bu. Sen istediğin kadar iyi niyetli ütopyaları inşa etmeye çalış. İstediğin kadar sosyalizm komünizm bilmem ne de. İstediğin kadar şunu demedim mutlaka bir Allah’ın cezası çıkacak ve pişmiş aşağı su katacak. Ve ortalık bombok olacak. Bu Allah’ın emri. Yunan tragediyası bunu söylüyor. Ve mesela çağdaş işte filmler konuşuyoruz hep.

Kutsal giyin, ölümüm, fener, işte melankolya. Bunlar da insanoğlunun hep bir faciaya hazırlıklı olması bunu da planlarına dahil etmesi gerektiği. Neyi vurgular ama bu bilimsel olmaz. Bu nasıl olur? Yine meşhur karşılıklığa geleceğim ben. Bilgelikle olur, iyi niyetle olur. Öğrenmeyle, formül ezberlemekle olmaz. O formül ezberleyen yarım bir gün inanılmaz iyi bir bilim adamı olur. Korkunç tehlikeli şeyleri üretir. Para için anlatabildin mi? Yunan tragediyası bunu vurguluyor. Çünkü Yunan tragediyasında felakete uğrayan nedir? Planlama, programlamaya ve özellikle Apolona saygılı kent kültürü topografya değil mi? Diyor ki bireysel de olsa, kollektif de olsa siz insanlar çok hassasınız. Sırf bilime, yükselmeye, hırsa güvenirseniz mutlaka mutlaka bunun bedelini bir gün korkunç bir biçimde ödemek zorunda kalırsınız. Ama hocam 2500 yıldır Yunan tragediyalarınızı bir şekilde tekrar yaşıyoruz ve duyuyoruz ya. Yetmedi mi artık yani anlamadık mı bu olayı hala? Anlamadık işte çünkü bizde hiçbir değişiklik yok. Biz umutsuz bir vakayız. O zaman çalışmıyor mu? Yani tragedya bugün hala ciddiye alınabilecek bir form mu? Tragedya günümüzü zaten ciddiye alamıyor. Sadece parodisi yapılıyor. Şimdi kutsal geyiğin ölümü, tragedya 18. yüzyılla birlikte o örnek olmasını, ulvi bir tür olmasını onu yitirdi. Evet ama tragediler aynen sürüyor onu diyor. Sürüyor tabii ki. Bu da neyi gösteriyor? Bizim son derece patolojik bir varlık olduğumuzu gösteriyor. Aslında. Ve milattan önce 5. yüzyılda dünyada toplam 200 milyon insan mı vardı, 250 milyon insan mı vardı? Günümüzde 8 milyar insan var. Diyor ki tragedya’nın sesi geliyor böyle benim kulağıma. Seyredin, seyredin. Biz artık sizin dertlerinizi dile getirecek kıvamda bile değiliz artık. Biz pılım pılım pırtımızı toplayıp rüzgarların ardındaki adalara kaçıyoruz diyor tragedya. Ne yok burada? İnsanoğlunun hem her şeye sahip olayım hem sonsuzluğa kadar yaşayayım hem işte en en en olayım ve aynı zamanda paylaşımcı, empatik bir yaratığa dönüşememesi var.

Biz evrimsel olarak şöyle koşullanmışız. Çok güzel bir alana geldik. Hadi bir hafta orada kalalım, çekirgeler gibi orasını mahvedelim bir gidelim. Şimdi düşün 15-20 kişilik bir avcı toplayıcı grubu için bu dramatik olmayabilir. 8 milyar için çok kötü. Çünkü insanın bilinçsel gelişiminde uzun vadeli düşünmek kesinlikle yok. Ye iç kakanı yap çiftleş. Ye iç kakanı yap çiftleş. Bu kadar. Yani böyle 20 sene sonra 50 sene sonra. Haklı olarak derdik ki milattan önce 28.000’deki adam bana ne lan değişen hiçbir şey yok. Hala ne diyor 8 milyar insan? Bana ne lan diyor. O yüzden de tragedyanın trajik kısmı hep de güncel kalıyor. Çünkü kendi mezayı, çukurumuzu kendimiz kazıyor. Peki konuyu biraz saptırmış olacağım ama bugünün sineması, bugünün anlatısı nasıl bir şey olacak ya da oluyor? Oldu demeyeyim de oluyor o yönde. Absürt ve grotesk ve disharmonik olana doğru gidiyor. Fable iyiyse ne bileyim inanılmaz çirkinlikler sergileniyor. Sergilenenler çok güzelse inanılmaz absürt bir fable anlatılıyor. Hep bir yerde bir aşırı tendrumuza saplı bir kıymık var. Hep bir yaramız var acıyan ve kanıya. Yani bu ne anlama geliyor? En meta düzlemde klasizsizmden çoktan geri dönülmez mi biçimde fedalaştık. Artık biz biliyoruz ki o hepimizin sevdiği Dr. Jackal geceleri mislahaide dönüşüyor. Bu bilgiyi ne yapamıyoruz? Kafamızdan atamıyoruz. Dr. Jackal ve mislahaittan 120 sene evvel Tanrı da Lisbon’un yerli biri olmasına izin vermiş. Evet güzel bir bağlantı oldu. Bizi korumadı. İnanılmaaaz büyük bir hayal kırıklığı. Hayal kırıklığına uğrayan bir varlık intikamcı olur. Adam sende olur. Bananeci olur. Ben bir dünyayı kurtaracağım olur. Büyük dinlerin krizi burada saklı. Dinler İslam olsun, Musevilik olsun, Hıristiyanlık olsun, Hinduizm olsun. Artık bu tarz unsurlara bu tarz meta öykleri ihtiyaç duyan kolektifi oluşturamıyorlar. Neden? Çünkü onların da klasikizmleri gittiler. Ve ne oluyor? Fraksiyonlar ayrıldı. İşte Afganistan’da Taliban. Yutağ’da mormonlar. Yani suni bir biçimde kendi kolektiflerini oluşturmaya çalışıyorlar. Aslında iyi niyetle yine klasik çağlara belki kavuşabilmek için. Bunu da unutmamak lazım. Harika bir konuşmaydı ama tabii umutsuzluğa düşürücü bir konuşmaydı yine her zaman. Hayır canım hayır. Ve bakın arkadaşlar umutsuzluğa kapılmayın. İnsanoğlu varoluşundan günümüze kadar var olduğundan beri günümüze kadar aynıdır. Anlık yaşar. Anlık yaşar. Bizim şanssızlığımız ve umutsuzluğumuz çok fazlayız.

Yani milattan önce 10 binler aynı mutlu onlara. Birisi geliyordu kafasını kırıyordu. Bir de şöyle bir şey vardı bakın. Yani kültür milattan önce 25 binde. Tabii ki insanlar üzülüyordu birisi diğerinin kafasını kırdığı zaman da. Ama bizdeki gibi Allah’a gitti. O benim abimdi. O benim babamdı. O benim annemdi. Böyle şeyler yok. Bizler kendi gözlerimizi de oyduk öydü pus gibi. Hem bağımsız olmaya çalıştık hem aile dedik çocuk dedik anne dedik baba dedik keçmük dedik vatan dedik sakarya dedik. Sen ne istiyorsun tek toponla? Olmuyor işte. Bakın başlangıçta ateş vardı filmi var 82 ya da 81 film. Jan Jakanon’un filmiydi galiba. Büyük bir olasılıklı o. Dil geliştirmişlerdi o film içinde hatırlıyorum. Ha ha o. Orada çok ilginç bir sahne var. İlsel insanlar daha belki tam homo sapient sapient de değil. Su içiyor yaşlı gibi görünen bir kadın. Genç bir erkek de orada başka bir şeyle uğraşıyor. Yaşlı kadın eğilince kıyafet falan yok üstünde. Arkadan cinsel organı görünüyor. O mesela çok ilgimi çekmişti. Genç delikanlı değil yani genç varlık diyeyim yani maymunda değil insanda değil. Ama çok ilginç. Gidiyor hemen oraya onunla çiftleşiyor orada. Herkes orada. Kedi gibi. Hiç kimse kadın bırak bari suyunu içsin. O senin anan olabilir. Hiç kimsenin repertuvarında bu yok. Sen hem bütün bu güdülere sahip ol hem de her gün ahlakçı kesil. Postmodernizm Allah’ın emri olur. Ve oldu da. Ve oldu. Sen bir poponla değil iki değil üç 114.5 sandalyeye oturmak istiyorsun. Yok öyle ya ama be güzelim. Peki bir şey soracağım çok güzeldi. Son biraz kişisel bir şey soracağım. Bu benim için çok önemli bir konu aslında bu tesadüf konusu.

Çünkü bir süredir yaşlılara bakıyorum. Tabii şimdi ben de yavaş yavaş yaşlanıyorum artık. Aslında hayatın sonu hep bir trajedi. Tabii. Ama bunu kabullenemiyor yaşlılarda. Yani çekilmeyi bilmiyorlar çok konuşuyorlar saçmalıyorlar. Neden neden? Sisyfos gibi asıl Sisyfos onlar. Kültürümüzü birikimimizi geçmişimizi o yokuş yukarı ölümümüze kadar ne yapmak zorundayız yuvarlamak zorundayız. Halbuki hayvan olmak ne kadar güzel bu bağlamda kültürsüz olmak ne güzel. Yolun gittiği yere kadar devriliyor fil. Ötekinler yani geliyorlar orasını kokluyorlar burasını kokluyorlar. Hortumlarıyla muayene ediyorlar. Ya da mesela başka bir rotada fil kemikleri buluyorlar onları şey yapıyorlar. Ama öyle kıskanıyorum ki onları. Evet bir anlamı var ama şöyle bir şey yok. Gitti gitti. Halilim Halilim. Onu atıyorum bu Hintli filler öldürmüştü. O halbuki nasıl Somalilin savaşçı fildi. Anlıyor musun? Sen hem böyle anlamsızlık evreninde ol. O evren seni böyle ağzının arısına alıp kıyma yapmaya çalışsın. Ve sen osurluktan teyare her şeyi öyle anlamlandır ki boş boş depresyona da geri yani. Ben eskiden çok sinirleniyordum Almanlara. Ayy anneleri babaları yaşlılığında şey yapıyorlar bir şey. İşte huzur evine kadar Allah cezalarını versin. Yok onlar artık öyle bir aşamaya gelmişler ki zaten bir ömür Almanya’da, İskandinavya’da geçiriyorlar. Karanlık bilmem ne. Ay diyorlar bir de bu olmasın yani. Hocam sizin kadar kültür düşmanı bir kültür profesörü var mıdır dünyada merak ediyorum. Hayır. Bak çok güzel bir şey söyledin. Ben kültüre evet mesafeliyim ama kadar hayranım ki. Kültür denilen olay global anlamda konuşuyorum. Bu kadar uydurma demeyin yanlış anlaşılıyor. Bu kadar görünmeyen kural ve ona uyum sağlamak, nesiller boyu aktarılmak ve onların gitgide o kültür anının açık yerleri gitgide inceliyor.

İnanılmaz bir şey. Öyle isterdim ki başka bir galakside bir protoplazma olayım ve insanlık kültürünü inceliyim dışarıdan. Enfes bir şey. Müthiş bir ucağıdır. Enfes bir şey. Ama işte ben kültüre niye kızıyorum. Kültür çok çok daha uzun hafızalı. Biz bireysel insanlar Japon balığıyız. Kültür 10 bin yıllık. Şimdi biz kültürü öyle applike ediyoruz ki bak bunu da bil. Benim eleştirdiğim kültür diyor ki Nevzat ne olur bana kızma benim hiç suçum yok bunların Allah belasını versin. Yani bin sene evvel daha kültürlülerdi der kültür ya da üç bin sene evvel daha bilge. Biz hala şunu şey yapmıyoruz. Bilgi ve bilim ile bilgelik arasındaki farkı görmüyor. Bilge olsak deriz ki her bir eylemin bir reaksiyonu şey yapar. Hayır bilim diyor ki gelin bütün domatesleri hormonluyoruz. Bir domates 3,5 kilo alacak. Olacak 3,5 kilo. Ama sonra senin bir popo yanağında olacak 7,5 kilo. Yani ondan sonra bu oldu mu haaa nasıl yaparsın anlıyor musun? Evet doğru. Harika bir konuşmaydı ama dediğiniz gibi Nothing Lasts Forever programda burada sona eriyor. Ama belki güzelliği burada sakladı Nothing Lasts Forever. Eğer sonsuz olsaydı belki seninle bile konuşmazdım ya da sen benimle konuşmazdın. Derdin ki 254 senedir böyle bir manyak görmedim git başında. Anlıyor musun? Bu değerli kılıyor ve bak böyle bir şey var. Brotherhood of Time yani çağdaş olma ben bunu çok önemserim. Ben mesela çok kıskanırım Marilyn Monroe’nun zamanında yaşamış olanlar. Onlar haberleri filmleri bambaşka seyrediyorlardı. Biz bozuk gözle yani I am Marilyn Monroe diyorlar bize a kiss on the hand maybe anlatabildi mi? Bu çok önemli bir şey. Bizim de çağımız böyle ne yapalım? Bir süre daha konuşacağız hocam kendinize iyi bakın. Tamamdır sende hocam görüşürüz.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir