Düzce (Akçakoca) – Bir Kasaba Hikayesi 8.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=WVehqeEcc6c.
…jenerik müziği…
…jenerik müziği… Gökyüzünde ışık hüzmeleri, yeryüzünde parlayan bir kent. Her şey doğasında ve merkezinde güzeldi.
Gökten inen yıldız tozları, yeryüzüne can katmış, ulaşılamayan, görülmeyen, bilinmeyen yerlerde tecelli hedefindeydi. Her şey bu denli muhteşemken, güneşe bak keşfe çıkar gibi. Uzaklara, çok uzaklara dal yavaşça. Kutsal kitabın ışığında piri reis oluver kısa zamanda.
Allah’ın güzelliklerini tanı, sev, yorul ama şikayet etme.
Gidilmeyene giden ol, aradığını bulan ol, canın sıkıldıkça yok ol, bazen biraz gez.
Türkiye’mizin son ili. 81 plakalı Düzce’deyiz. Düzce’nin Akçakoca ilçesi. Akçakoca ilçesi gerek tarihi, gerekse doğasıyla insanı kendine hayran bırakıyor. Tabi Akçakoca’nın içinde cumbalı evleriyle, tarihi sokaklarıyla, manjarlı pidesi ve enfes insanlarıyla dikkat çeken bir yer daha var. Neresi mi? Yukarı mahalle.
Yöresel lezzetleri tadacağınız Sert Pazarının kurulduğu mahalle yani yukarı mahalle bir sit alanı. Buradaki cumbalı evler korunarak mahalle kültürünün yaşatılmasını sağlıyor. Yöresel lezzetleri tadacağınız Sert Pazarı, Akçakoca’nın turizm açısından da önemli bir değeri. Yukarı mahallede kurulan Sert Pazarı, gerek cumbalı evleriyle gerekse eski mahalle kültürünün yaşatmasıyla öne çıkıyor.
Gerçekten bu mahallede eski meyen ama hep güzel kalan mahalle komşularını ziyaret edebilirsiniz. Yukarı mahallede tebessüm yollanır sevimli teyzelede. Ayaküstü muhabbetlerine dahil olunan, buram buram Anadolu kokan insanları dinlemek keyif verir. Akçakoca’nın bilinen en meşhur lezzetlerinden mancarlı pide ve melen güceyi tatlısı Osmanlı saray mutfağından günümüze kadar gelmiştir. Melen güceyi tatlısı denince gözler kapanır, melen çayı etrafındaki güzellikleri izleye durursun. Bakarsın bakarsın. Sonunda görebilirsen şayet, biraz da zamanın yolcusu olmuşsan, melen güceyi macerasına ara verip mancarlı pide yolculuğuna başlamışsındır kendi dünyanda. Yemyeşil, şifa kaynağı otlarla yapılan mancarlı pidenin lezzeti vurur damaklara.
Biraz da seni anlatır sana.
1204 yılında 4. asr seferi sırasında Latinler İstanbul’u istila ettiklerinde Bizans Kraliyet ailesi İstanbul’u başalttı. Ve Latinler İstanbul’da bir Latin imparatorluğu kurdular. Bu dönemde Latinlerle birlikte hareket eden Cenevizliler Karadeniz’le ticaret yapıyorlar.
Dolayısıyla bölgede ticaretin güvenliğini sağlamak adına İstanbul’dan Sinop’a kadar güzergahda her aşağı yukarı 40-50 km mesafeler arasında karakol vazifesi görecek kaleler inşa etme durumunda kaldılar.
Bu kaleler hem bölgenin denetimini ve güvenliğini sağlıyorlardı hem de denizdeki korsanlığa karşı tüccarları korumak amacıyla işte herhangi bir korsan gemisi vs. görüldüğünde kalelere doğru gidip kalelere sığınıp bu tehlikenin bertaraf edilmesi işlemini görmek bağlamında her 50 km de bu tür kaleler inşa etmiş vaziyette inşa ettiler.
Bunların o dönemde inşa edildiğinin bir başka delilde aşağı yukarı İstanbul’dan Sinop’a kadar güzergah takip edildiğinde her 50 km de benzer kalenin olduğunu görüyoruz. Ancak bu kalelerin Cenevizliler tarafından sıfırdan mı inşa edildiği yoksa var olan birtakım malzemelerin devşirilip kullanıldığı tartışma konusudur.
Gerçekten buradaki kalenin şeyine baktığımız zaman da yapısal unsurlarına baktığımız zaman da birtakım devşirme malzemelerinin kullanıldığını görüyoruz. Dolayısıyla da geçmişte buralarda başka birtakım yapılarının olduğuna dair yani güvenlik ve başka yapılarının olduğunu anlıyoruz. Ancak Cenevizliler bu mevcut yapıları veya taşları malzemeyi kullanarak daha güçlü bir kaleler silsilesi oluşturduğunu anlıyoruz.
Kalenin bu Karadeniz ticaretinin güvenliğini sağlaması fonksiyonu. Hakikaten mesela 1. Sultan 1. Ahmet döneminde mesela Kazaklar Karadeniz’de Korsan’la basılayınca bu kalenin önemi ortaya çıkıyor. Hakikaten Sultan 1. Ahmet döneminde Kırım’dan gelen Kazaklar Akçokocaya kadar inmişler ve Akçokocan şehrini yağmalayıp ateşe vermişlerdi.
Yine 4. Mahmud’dan sonra 1660’larda sonra da yine Karadeniz’de Kazak Korsanların bir hayli faaliyette bulunduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bölgede bölgenin güvenliğini sağlayan bir unsur olarak bu kalelerin önemi ortaya çıkıyor.
Deniz kıyısında yer alan Ceneviz Kalesi tarihin ve doğanın estetik bir birleşimi olarak bölgenin önemli merkezlerinden birini ifade etmektedir. Kalenin iki yanında yer alan Kadınlar Plajı ve Kale Plajı mavi bayraklı olması asebiyle bölge halkı tarafından olduğu gibi yerli yabancı birçok tür üstünde yaz aylarında tatillerini yaptıkları plajlardır.
Kalenin hemen yanında yer alan Yalı Yarlar ki bunlara Fok Kayalıkları adı da veriliyor, doğanın eşsiz bir manzarasını bizlere sunmaktadır.
Bitmeyen Yollar Görülecek Tarihsel Yapıtlar Ceneviz Kalesi Helenistik dönemden bugüne gelmiş, ziyaretçilerine, milletine daima kapılarını açık tutmuştur.
Kale avlusu içinde yer alan susarnıcı, inançlar gereği dilek kuyusu olarak kullanılmıştır. Gecesiyle gündüzüyle ap ayrı manzaralara şahit olunur, seyir defterine bir fotoğrafta hayalleştirilir Akçakoca’da.
Arabacı köyünde iyiliğin, sevginin kelamı edilir. Asırlık bir ağacın gölgesinde bir kitap, bir bardak çay ve alabildiğine sessizlikle hülyalardan hülyalara atlanılır.
Ahşap yapılı mimarileri fotoğraf arşivlerine, en çok da gelecek nesiller için yer edilir. Ahşap yapılı mimarları fotoğraf arşivine, en çok da gelecek nesiller için yer edilir. Ahşap yapılı mimarları fotoğraf arşivine, en çok da gelecek nesiller için yer edilir. Ahşap yapılı mimarları fotoğraf arşivine, en çok da gelecek nesiller için yer edilir.
Arada sırada dereye geliyoruz, çiftçe satmak için. Normalde çiftçiyim. Ormanlarda çalışıyoruz, yav sezonları.
Damkola ağaçları kesiyoruz orman işletmesine. Ağaçları kestiğimiz için orman yeniden yeniliyor. Böyle işte çalışıp duruyoruz. Fındık zamanı fındıkla uğraşıyoruz. Tımar’ı var, tırpan işleri. Yeri geldik, komşulara yardımı gidiyoruz. Bazen akşöbrüye gideriz, balık tutmaya.
Karadeniz’in balığı meşhurdur. Hamsi, ilk baştan, finokop, ıstarvit. Bu şekilde hayatta mücadele. Sertme atmam. Gelme falan da yapmıyoruz. Sadece hobi olarak. Şu anda burada kırmızı, beleklik alabalı balık bizim deremizde. Deremiz meşhurdur. Sarıya ile deresi var. Burası normalde İkizdere alabalık çiftli var burada. Gördüğünüz memleket fındık bahçesi. Burada başka bir mahsul olmaz. Olur elma, armut, meyvelerimiz olur. Yalnız geçim kaynağımız fındıkçılık.
Burası İkizdere alabalık çiftli. Çiftlik var yukarıda. Bu dereden, bu dereden ikisinde de alabalık olur. Kırmızı ve beleklik. Normalde 5-6 balık tutar gideriz. Fazla tutmuyoruz. Sadece herkes nasibini alsın diye. 3-5 tane tutup evimize gidiyoruz. Karınlarımın için değil. Böyle bir hobi, can sıkısı. 3-5 tane. 10 tane olsa tutmam. Vakit geçirmek için, stres atmak için. Manzara da güzel. Bir tarafı yeşil, bir tarafı beyaz.
Burada 4 nevsim yaşanır. Yazı da güzel olur, kışı da güzel olur.
Havasıyla, dağların kıvrım kıvrım yollarından gelen, buz gibi tertemiz suyuyla, topraktan olma insanlarıyla, işte memleket. İşte memleket. Eski ismiyle Diapolis, şimdiki ismiyle Akçakoca’yı, bulutların üzerinde gezer gibi gez. Düzcenin mavi bayraklı denizin kokusunu bir kez içine çektin mi, kıyı boyu seninle yol alır dalgalar. Deniz ve gök arasında gezinir. Mavinin her tonuna boyanır gözler. Balık avına çıkan balıkçı ziyaretçilerine rastlarsan, muhabbetlerini esirgemezler senden. Biraz da kahkahalarla şenlenir, Akçakoca.
Eski toprakların anılarıyla kah güler, kah ağlarsın. Fakat bir şeyi öğrenirsin burada. Her acının içinde bir tatlı sevinç denizi, her üzüntünün içinde bir mutluluk ormanı vardır.
Kale’nin muhtemelen işlevini yitirmesi, Fatih’in Doğu Seferi yani Trabzon Rum, Funtus İmparatorluğu’na yapmış olduğu sefer dönüşünde Akçakoca’ya da uğradı. Ve burada bulunan Cenevizli tüccarları İstanbul’a götürmesiyle hem buradaki Ceneviz varlığının son buldu, hem de kalenin artık güvenlik fonksiyonunu yitirdiği anlamına gelmekteydi. 1850’den itibaren bölge, Kafkaslardan ve Balkanlardan göç almaya başladı. Ancak bu 1850’lerden önce bölgedeki köyler arasında inşa edilmiş birtakım cuma camileri söz konusu.
Bu camiler köylerin içerisinde değil birkaç köyün arasında inşa edilen cuma camileriydi. Ve yapısal olarak da teknik olarak da çok şatıfatlı değil, basit, sade, kalasların yontulmasıyla ve birbirine geçirilmesiyle, çantı dediğimiz sistemle inşa edilen cuma camileriydi. Bunların büyük oranında işlevselliği ön planda idi.
Dolayısıyla işlevsel özelliği ilimleriyle öne çıktılar bu camiler. Bu camilerin birkaç köyün arasında inşa edilmesinin sebebi, muhtemelen bölgedeki köylerde nüfus yoğunlu, cuma kılmaya yeterecek derecede yoğun değildi. Bundan dolayı birkaç köy birleşerek cuma namazını ve bayram namazlarını eda ediyorlardı. Aynı zamanda köylülerin de bir araya gelmesini ne imkan tanıyordu, bir araya gelip kaynaşmasını imkan tanıyordu. Dolayısıyla bölgede yoğun bir cuma cami, köyler arasında cuma camileri söz konusu. Hatta bölgedeki birkaç kasabanın ve ilçenin ismi de cuma yeri, cuma yanı vesaire gibi bu isimleri taşıyorlar. Bu camilerden en nitelikli olanlar ve belki de en otantik olanlar biri Çay Ağzı Camii’ndeki son yıllarda restore edilmiş olan Orhan Gazi Cuma Camii’dir ki kaynaklarda ve arşivlerde bizzat Orhan Gazi’nin emriyle inşa edildiğini ve vakıflar tayin edildiğini biz tespit ediyoruz ve takip edebiliyoruz. Bunun dışında Sultan Abdülaziz döneminde emri verilmiş Sultan Abdülaziz döneminde 1890’da yapımına başlanmış olan bir cuma cami var ki bu da Hemsindeki cuma camiydir. Bu cuma cami yer cuma camilerine göre büyüklük ve yapı itibarıyla daha estetik ve daha büyük bir cami. İstanbul’a yazılmış olan bir dilekçe de bir arzu halde bu cuma caminin inşa edilmesi için İstanbul’dan izin isteniyor ve inşa gerekçesinde de kışın yaşlıların cumaya gitmesinin kardan ve yağmurdan dolayı gitmesinin çok zor olduğunu, bundan dolayı etraftaki köylerin bir araya gelebileceği
merkezi bir cuma cami inşa etmek istediklerini bildiriyorlar İstanbul’a. İstanbul’dan da gelen emir üzerine bu cuma cami inşa ediliyor. Ancak dediğim gibi diğer cuma camilerine göre daha estetik ve daha büyük formatta inşa edilen bir cuma cami oluyor.
Anadolu savaşlar görmüş, mutlulu günler yaşamış ve devri daim içerisinde sürekli insan hikayesini yazmış. Yazılan tarih kadar yazılmayan tarih de önemli. Bugün Akçakoca’nın Hemsin köyündeyiz. 1877 Osmanlı Rus Harbinden sonra Artvin Hemsinliler buraya gelip yerleşmiş ve bir köy kurmuş.
Tabi Akçakoca’nın diğer köyleri gibi estetiyle, mimarisiyle, insanıyla görülmeye değer bir köyü. Tarihi Hemsin Camii Abdülmecit tarafından yapılmış. Abdülhamid tarafından ilk imamın tayin edildiği bir camidir. Tabi 2009 yılında Hemsin halkının gayretleriyle bu cami restore edilip tekrar kültürel mirasımıza kazandırılmış.
Çantı tipi cami örneklerinden biri olan Hemsin Camii, minaresiyle, mihrabıyla, tavan içciliğiyle dikkatleri çekmekte. Bir tarafında deniz diğer tarafında orman. Halden hale girmek, kara denizin doğasıyla baş başa kalmak şaşırtmaz. Bilakis, yaratılanı sevdik yaratandan ötürü sözü karışır sohbetin arasına. Toprak ana, ağaçlar, kelebekler Akçakoca’nın Hemsin köyüne kadar eşlik eder. Farklı bir atmosferin içinde olursun ve zamanında Ardwin’den göç eden insanlarıyla tanış olursun.
Hemsin ismi de buradan, Akçakoca’ya göç eden Hemsinlilerden geliyor.
Ve ezan başlar, sükutunun sesi çınlar kulaklarda. Allahu Ekber çağrısı cümle alemi topluyor ibadetullaha. Haydin namaza, haydin kurtuluşa, sonsuzluğun Rabbini anmaya. Hemsin Camii’nde de insanlar tüm dünya iyiliklerini bir kenara bırakarak, Yüce Allah’ın huzuruna çıkmak için istikbal-i kıbleye dururlar.
Minaresi dahşap olan Hemsin Camii, tavan işçiliği, mihrap ve minberiyle dikkat çekmektedir.
Meşe, kayın, çam ağaçlarının yanında geçim kaynağı olan kestane ve fındık ağaçlarını tahta evlerin pencerelerinden izleyebilir, yürüyerek doğanın sesine kulak verebilirsin. Çünkü doğa, tabiatıyla huzur hissi bahşeder.
Akça Kocanın ormanlarında ağaç evlerin verdiği hissiyatla bu serüvenin şahikasını yaşarsın. Kuru göl kanyonu boyunca su sesi, kuş sesi, en çok huzurun sesi kulaklara dolar. Bu nimetleri bağrına basmak için geç değil. Etrafını ve tüm dünyayı sulh ve sükuna davet et. Arkandan sakin ama bir o kadar güçlü su sesi gelsin. Hem tabiat sevinsin hem sen sevin. Şükür dilinden eksilmesin. Rabbe iltica etmenin zamanıdır belki de. Yalnız kaldığında bile, yalnız olmadığını anladığın o vakit, dünya ile arana perde çekmenin vakti çoktan gelmiştir.
Fakıllı mağarasında bir üşüme hissi fakat büyük bir teslimiyet duygusu sarar bedenini. Dikit ve sarkıtlardan oluşan mağara, sesini duyurabilmen için bir iltica kapısıdır.
Akçakoca’nın görümeye değer noktalarından biri de Fakıllı mağarasıdır. Fakıllı köyünde yer alan mağara, doğal sarkıt ve dikitleri, damlataşlarıyla ziyaretçilerin dikkatini çekmektedir. Mağarayı gezdikten sonra hemen girişinde yer alan salıncaklar da hoşça bakar. Fakıllı köyünde yer alan mağara, doğal sarkıt ve dikitleri, damlataşlarıyla ziyaretçilerin dikkatini çekmektedir.
Gezdikten sonra hemen girişinde yer alan salıncaklar da hoşça vakit geçirebileceğinizi düşünüyorum.
Bir tatlı tebessüm, tarihten ve tabiatın eşsiz güzelliklerinden kesitler. İnsana iç dünyasında dört mevsimi yaşatan parlayan kent Akçakoca. Piri reis olmanın tadına, gidilmeyene giden olmanın kalpte harlanan ateşine, sadece kentin parladığını değil, insanlarının parlayan birer yıldız olduğuna, gönülden şahit olunur Akçakoca’da. Gelene buyur, gidene hoşça bak, zatına derler.
Bir tutam gözyaşı, bir tutam şiir tutturulur arkandan.
Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın