El-Alîm ve El-Habîr İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 14.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=QpsZoRO9F08.
Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler.
Esma’dan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Yaptığımız iş bir hardal tanesi ağırlığında ya da küçüklüğünde olsa, bir kayanın içinde saklansa veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa Allah onu bilip açığa çıkarmaz mı? Düşüncelerimizi lisanımızla seslendirsek ya da içimizden geçirsek Yüce Yaradan bundan haberdar olmaz mı? Hüküm verilme anında gerçekleri saklamak, ortadan kaldırmak gibi yanlış bir karara mail etsek, her şeyi bütün ayrıntıları ve gizlilikleriyle bilen Rabbimiz haberdar olmaz mı? İşte bugün tüm bu soruların cevaplarını bulacağımız El Alim ve El Habir esmasını dinleyeceğiz kıymetli hocamızdan. Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk teşekkür ediyorum hocam. Nasılsınız? Elhamdülillah şükürler olsun. Siz nasılsınız? Hamdolsun hocam biz de. Rabbim iyilik versin. Amin. Hocam bugün yine çok önemli iki esma iyi konuşacağız inşallah sizden dinleyeceğiz.
El Alim ve El Habir isimleri. Bu isimlerin manası ve Rabbimizin ilmi bunu nasıl anlamamız gerektiğine dair neler söylemek istersiniz? El Alim her şeyi bilen demek. Eksiksiz bir şekilde, noksansız bir şekilde ne var ne yoksa her şeyin bilgisine sahip olan demek. El Habir ise her şeyden haberdar olan demek. Bir şekilde hiçbir şeyin kendisine gizli kalamadığı, bir şekilde kimsenin ondan bir şey saklayamadığı, bir şekilde bu dünyada ve gelecekte sonsuzluğa uzanan her anda olmuş ve olacak her şeyden haberdar olan Cenab-ı Hakk’ın ismi demek. Allah-u Teala’nın ilmi dediğimiz zaman Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’deki bir ayeti kerimesi dikkatimizi çeker.
Allah-u Teala buyurur ki, اَلَا يَعْلِمُ مَنْ خَلَقُ Hiç yaratan bilmez mi? Alemleri yaratan odur, bizi yaratan odur, kainatı var eden, yoktan varlığa çıkartan odur. Dolayısıyla onun bütün detayları bilmesi, onun her şeyden haberdar olması kadar doğal bir şey olamaz.
Biz insan olarak bile ürettiğimiz bir ürünün, yaptığımız bir resmin, pişirdiğimiz bir yemeğin inceliklerini nasıl bilirsek, yaratan bilmez mi diyor Kur’an-ı Kerim? Seni yaratan da sana dair bütün incelikleri bilir. Bunlar vücudunun nasıl çalıştığından, dilinin nasıl söylediğinden, kulağının nasıl işittiğinden, aklından neler geçtiğinden, geleceğe yönelik neler planladığından başlayıp,
ne yiyeceğinden, ne içeceğinden, kimin evladı olarak dünyaya geleceğinden ve son nefesini nerede vereceğine kadar uzun bir zincir olarak sıralanabilir. Allah-u Teala her insanın geçmişini, geleceğini bilendir, her varlığın yaptığını, yapacağını haberdar olandır ve bu ilmiyle bütün kainatı kuşatandır.
Bu elbette Allah-u Teala’nın kainatı yaratması kadar yönetmesiyle de alakalı bir durumdur. Allah-u Teala sadece yaratıp da bir kenara çekilmiş ve yönetmeyi insana bırakmış bir yaratıcı değildir. Bir takım deist iddiaların, hatta ateist iddiaların aksine İslam der ki Allah-u Teala hem yarattı, bir yaratıcı var.
Bütün detaylardan dediğim gibi haberdar olan aynı zamanda da yönetmeye devam ediyor. Dolayısıyla bu yöneticilik de Allah-u Teala’nın Ali’yim ve Habir isimleriyle çok iç içedir. Çünkü bir insan olarak bile düşünelim, eğer bir grubu yönetmemiz gerekiyorsa mutlaka onların ihtiyaçlarını bilmemiz gerekir.
Onların önceliklerini, onların fikir dünyalarını, onları herhangi bir işe yönlendirmek için o işin gereklerini, o işin plan ve projelerini bilmemiz gerekir. Bir mimar, beraberinde yönettiğim işçileri, ustabaşılı, kavfaları, bir binayı inşa etmek için bir inşaat mühendisi nasıl yönetmesi için detayı bilmesi gerekiyorsa
Allah-u Teala da o planı, projeyi, bu kainatı ayakta tutan eşsiz dengeyi bilendir. Bütün varlıkların birbirleriyle ilişkilerini, işte yağmurun yeryüzüne indiği an, oradan topraktan bitkinin çıkmasından, o çıkanı rızık olarak yiyenin, o rızıkla gidip ne yapacağından, o yaptığının sonuçlarının ne olacağından haberdar olandır. Burada alim ve haber isimleri bizi cebir gibi, zorlama gibi, insanın çaresizliği gibi bir noktaya sürüklememelidir. Bununla şunu kastediyorum, Allah-u Teala her şey kadirdir, her şeyi biliyordur, geçmişi bildiği gibi, geleceği de bildiğine göre,
demek ki benim ne yapacağımı o ayarladı, ben bundan mesul değilim diyemeyiz. Biz mutlaka tercihlerimizden ve kararlarımızdan sorumluyuzdur. Ve önümüze çıkan iyi ya da kötüyu tercih ederek ona göre davranmak bizim irademizle olur, hangisini seçip sonuçlarının ne olacağını bilen Allah-u Teala’dır.
Ama o bize bunu zorla seçtiren değildir. Dolayısıyla Allah-u Teala’nın ilmi kudretiyle beraber, Allah-u Teala’nın ilmi iradesi ve saltanatıyla beraber düşünüldüğü zaman, bir insanın bütün hayatını ve insanlığın, kainatın bütün varlığını birlikte düşünmeyi, birlikte anlamayı kolaylaştıran bir durumdır. Hocam, Rabbimiz el-Aliyim olduğu gibi, başta peygamberlerimiz olmak üzere bize de bilgiyi nasip edendir. Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Yusuf gibi, peygamberimiz gibi pek çok peygambere ilim verdiğini Rabbimiz bizlere ifade buyurmuşlardır. Peki peygamberlere verilen bu ilmin farkı, özelliği nedir?
Ve buradan hareketle de nübüvvetin günümüz insanı için ya da çağlar ötesi nübüvvet, herkes için önemli nedir nübüvvetin? Allah-u Teala ilk başta Hz. Adem’e ilmi verdiğini Kur’an-ı Kerim’de söylüyor. Diyor ki Allah Adem’e esmayı, isimleri öğretti, eşyanın isimlerini öğretti. İşte bu nedir masadır, bu nedir güneştir. Bir şekilde bütün varlıkların isimleri aslında onlar üzerinden düşünmeyi ve onlarla yaşamayı kolaylaştıran kodları öğrenmek demektir. Bu kodları Hz. Adem’e yükleyen tabircay ise onu dünya hayatında yaşaması için gerekli bilgi ve donanıma kavuşturan Allah-u Teala’dır. Ve Allah-u Teala bunu Kur’an-ı Kerim’de açıkça ayet-i kerimide buyurur.
Hz. Adem’den sonra nesiller boyunca insanların birbirine bilgi aktarımı şeklinde, tecrübe aktarımı şeklinde bugüne kadar taşıdığı bir insanlık bilgi birikimi vardır. Bu bilgi birikiminin en değerli doneleri vahiydir. Yani ilahi bilgidir. Allah-u Teala’nın insana yeryüzünde neye inanıp, neyi yapması gerektiğini, nelerden de uzak durması gerektiğini öğrettiği hakikatin bilgisidir. İşte bu peygamberler aracılığıyla, insanlıkla kavuşmuştur, bir araya gelmiştir, buluşmuştur. Allah-u Teala hiçbir zaman gökten zembille bir kitap indirip bunu okuyun da hidayete erin dememiştir.
Hatta Mekkeli müşrikler Peygamber efendimiz’e kafa tutarlarken, Peygamber efendimiz’i mucizelere zorlarlarken, gökyüzünden melekler kerim bir kitap indirselerdi, yüce şerefli bir kitap indirselerdi, onu okusaydık ya, gele gele kitap sana mı geldi, gele gele vahiy seni mi buldu diyerek alay etmişlerdir. O zaman işte Allah-u Teala Peygamberimizden şöyle cevap vermesini istemiştir, bana Rabbimden vahiy geliyor, benden önceki peygamberlere de geldi. Bu peygamberlere gelen vahiy, ilahi bilgi, hakikat bilgisi neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, neyin sevap, neyin günahı olduğunu, neyin iyilik, neyin kötülük olduğunu insana öğreten,
niçin yaratıldığını anlaması ve ona uygun davranması için insanoğlunu eğiten bilgidir. Ve bu bir anlamda Allah-u Teala’nın kullarını bizzat eğitmesi, onlara ders vermesi, onlara öğretmesidir. Bu vahiy ışığında insanoğlu kendisi de bilgiyi keşfetmeye, yeni şeyler öğrenmeye, öğretmeye ve üretmeye meyilli yaratılmıştır. Çünkü işte tıp ilminde ne kadar hızlı bir gelişme var, teknoloji de ne kadar ciddi bir gelişme var. Bugünün dünyasında işte tarımda artık eskisi gibi yeni yöntemler ürettik. Peki bunu nasıl yaptık? Bunun sahip olduğumuz temel bilgileri o günün gerçekleriyle ve insanlığın ihtiyaçlarıyla beraber düşünerek yeniden üretmek suretiyle aklını kullanıp, o aklıyla bilgi üretmek suretiyle insanoğlu başarır ve bu Allah’ın insana bir lütfudur. Zaten akıl Allah-u Teala’nın insana en büyük ikramlarından birisidir. Fakat tabii ki insanın en ciddi sorumluluk alanlarından da birisidir. Onun için biz diyoruz ki bilgi sorumluluktur.
Bilen kişi Allah-u Teala’nın alim ve haber esmasında o sonsuz ilminde insanlığa da bir katrecik lütfedip de bilgisinden, bir damlacık insanoğluna bahşedip de bu dünyada güzel bir dünya hayatı geçirmesi için verdiği bilgi de,
eğer insanoğlu bir şeyler bilmeye, öğrenmeye ve öğretmeye başlamışsa sorumludur. Dolayısıyla Allah’ın bu sizin dediğiniz gibi peygamberler vasıtasıyla bize gönderdiği vahiy aslında bizi sorumlu kılan bilgidir.
Niçin buradasın? Niye yaratıldın? Ne yapman gerekiyor? Ya da ne yapmaman gerekiyor? Kimlerle birlikte olmalı? Neler planlamalısın? Neyi yemelisin? Neden uzak durmalısın?
Bir şekilde insanın hayatta bugününü ve geleceğini, dahası ahiretini ilgilendirecek kadar ciddi bir şeydir bilginin sorumluluğu ve işte o ana kartı, ana bilgiyi ilahi vahiy peygamberlere Allah’a tayin edilmekle aslında insanoğluna rehberlik etmelerini sağlamıştır.
Böylelikle yanlış hesaplanmadan, karanlıkta kalmadan, zulmün içerisinde, cehaletin içerisinde boğulmadan insanoğlu vahyin doğru bilgisiyle hayatını güzelleştirebilir. Hocam, el alim olan Rabbimizin ilminden bahsettik. Daha sonra peygamber efendilerimize verdiği ilimden bahsettik.
Bir de alimlerimize değinsek, bizim tarihimiz peygamber efendimizin tek bir hadisi için uzun yolculuklara, meşakkatlere göze alan alimlerimizin örnekleriyle maruftur. Dinimiz ilme nasıl bir önem atfetmiş vermiştir ki bu güzel örneklere şahit olmuştur tarih?
Bir kere kesinlikle bilmeliyiz ki dinimiz cehaletin karşısındadır. Her türlü cahillik. Bu okuma yazma bilmemek de olabilir. Bu dinini tanımamak, peygamberini, Rabbini bilmemek de olabilir. Bu hayatını devam ettirecek temel yaşam pratiklerini bilmemek de olabilir.
Her türlü bilmemenin cehaletin karşısındadır dinimiz. Hatta ısrarlı bir şekilde bilmek istemeyen, cahil kalmak isteyen söz gelimi İslam’ın o hakikat bilgisini, vahye, Kur’an’a, ayetlere, sünnete, hadislere, kulaklarına tıkayarak cahil kalmakta inatla, ısrarla devam eden insanlar Kur’an-ı Kerim’de çok şiddetli bir şekilde uyarılır.
Çünkü bu sıradan bir cahillik de değildir. Bu insanın hem bu dünyasını hem de ahiretini mahvedecek bir cahilliktir ki kesinlikle Allah Teala buna izin vermez. İnsanoğlunun içinde bir öğrenme aşkı vardır, bir haber alma merakı vardır. Ne olmuş, nasıl olmuş, neden olmuş, kim ölmüş? Herkes de bir merak vardır, haber alma. O zaman haberin doğrusunun peşine düşmek, bilginin, hakikatin doğrusunun peşine düşmek insanoğlunun en temel sorumluluklarından birisidir.
Diğer taraftan alim dediğimiz zat, Allah Teala’nın kendisine ilim ve hikmet verdiği bir şekilde Peygamber efendimizin rehberliğinde, önderliğinde insanları doğruya çağıran, doğru bilgiyi onlarla buluşturan ve bidatlardan, hurafelerden, yanlış bilgiden, yalan yanlış inanışlardan onları koruyan zattır. Bu ilim yolculuğu her insanın kendi bireysel yaşantısında mutlaka var olması gereken bir şeydir. Bugün ne öğrendim? Bugün bana iyi gelecek, benim sayemde insanlığa iyi gelecek ve Allah’ı hoşnut edecek ne öğrendim diyerek insan kendisine sormalıdır. Peygamber efendimizin hadisi şerifi çok açıktır. İki günü eşit olan ziyandadır. Hala bugün hiçbir şey öğrenmeden dünkü ben, bu günü sona erdirdiysem orada bir terslik vardır. Dolayısıyla alim aslında sadece yüce ilim adamı demek değildir. Her insan kendi ilim yolculuğunda, kendi bilme öğrenme yolculuğunda o ilim basamaklarını tırmandıkça alimdir.
Dolayısıyla alim bilen insan olmakla Allah’ın sevgili kuludur. Bir kere bunu aklımıza yazmalıyız. Diğer taraftan, evet sahabe-i kiramın yolculuklarını tabiinin yolculuklarını biz biliyoruz. Bir hadis şerifi öğrenmek için Ebu derdağ’dan taa Medine’den kalkıp da Şam’a kadar gelen bir adam.
Ebu derdayı buluyor, diyor ki sen diyor bir hadis anlatıyormuşsun, bir olay anlatıyormuşsun peygamberden ben gerçekten bu doğru mu senin ağzından dinlemeye geldim. Ebu derdağ diyor ki gerçekten taa Medine’den Şam’a kadar binlerce kilometreye bunun için mi geldin? Evet diyor adam.
O zaman Ebu derdağ radiyallahu anhın çok güzel bir nakli var diyor ki ben peygamberden şunu duydum, kim ilim için yola çıkarsa, öğrenmek için yola çıkarsa Allah ona cennetin yollarını kolaylaştırır. Melekler kanatlarını onun yoluna sererek onu her türlü kötülükten korurlar. Denizin derinliklerindeki balıklar bile onun için dua ederler.
Bu çok inanılmaz bir şekilde bütün varlık ahleminin iyi bir bilginin peşinde koşan insan için seferber olduğunu ve bu bilginin insanlığa faydasını umduğunu gösteren ve yolun sonunu da cennet olarak müjdeleyen bir hadis-i şerif.
Burada ben hep çocukların sabahın köründe kalkıp da okula gitmelerini düşünürüm. Niçin gidiyor? Bilginin peşinde gidiyor. Öğretmenlerimiz niçin sabah erkenden kalkıp ders mi, imamlarımız niçin kalkıp cuma günü hutbeye çıkıyor.
İlim için. Vaizlerimiz neden sohbet ediyor, sosyal medyadan vaaz yayınlıyor. Bu ilmi yaymak için. Dolayısıyla alim dediğimiz insan, evet alim, ilimle meşgul olan tek gayreti bu olan insan demektir ama onun dışında da aslında her insanın kendi kişisel yolculuğunda alim olduğu, bilen, bilmeye niyetli olduğu, bir nokta olduğu düşünüldüğünde herkesi ilgilendiren bir durum.
Ve bu Allah’ın sevdiği kul modelidir. Bilmek istemeyen, öğrenmek istemeyen, hatta söz gelimi kız çocuklarını okutmayarak, çevresindekilerin de cahil kalması için gayret eden insan tipi her türlü kötülüğe açık olandır.
Çünkü cehaletin beraberinde Allah’ın yasakladığı, kanunlarımızın yasakladığı, toplumun ahlaki normların, kültürümüzün geleneğimizi yasakladığı pek çok şey cehaletin beraberinde gelir.
Diyoruz ki töre ve namus cinayetleri tamamen cehaletten kaynaklanan, zır cehaletin insanların sonunu hazırladığı, ailelerin yuvaların sonunu hazırladığı korkunç bir olaydır. Dolayısıyla cehalet dediğimiz şey, bir insan ne kadar üniversite okusun, kimi zaman hala üzerine yapışmış, hala sırtında taşıdığı bir nitelik olabilir.
Ve hatta en kötüsü cehalet dediğimiz şey, bildiği halde bildiği gibi yaşamama durumudur. Yani ben bunun doğrusunun ne olduğunu biliyorum ama umrumda değil, ben istediğim gibi yaşıyorum diyen adam da bildiği için mükafatlandırılmayacaktır.
Aksine bildiği halde Allah’ın o ilminden kendisine bir nimet, bir ışık, bir nur indiği halde bu nurun, bu ışığın, bu aydınlığın kıymetini bilmeyerek o bilgiyi hayatına geçirmemekte ısrar eden, onun aksini yapan bilmiş bir insan değil cahil bir insan olarak Allah karşısında sorumluluğunu hesabını verecektir.
Onun için bilgi dediğimiz ve Allah’ın alim ismi şerifiyle her şeyi bilen Rabbimizin insana da bilgiyle ilgili yetenekler vermesiyle bu yeryüzünde yayılan bilgi dediğimiz bu nimet bir yandan sorumluluktur, bir yandan ikramdır, bir yandan külfettir. Alim dediğimizde bu ikramın lezzetini tatmış ama bu sorumluluğu da yüklenmiş insan demektir.
Hocam ilme değer verdiği kadar Rabbimiz ve bunu Kur’an-ı Kerim’de ifade ettiği kadar tersini sizin de ifade ettiğiniz gibi cehaletle yeriliyor. Hucurat Suresinde de zannın çoğundan sakınmamız çünkü onun bir kısmının günah olduğu da ifade ediliyor. Peki bu günah olduğu ifade edilen zandan ne anlamalıyız?
Suizan dediğimiz kötü zan. Zant demek bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında öyle olduğunu düşünerek hüküm vermek demek. Bence şöyledir. Peki öyle olduğu ile ilgili elinde net bir bilgi var mı? Doğru bir delil var mı?
Hayır yok ama bence bu böyledir deyip de genellemelerde bulunarak tahminlerde bulunarak kendince öngörülerde bulunarak bir karara varmak zandır. Eğer bunu iyi yönde yapıyorsanız söz gelimi yani ben zannediyorum ki o iyi niyetle bunu yapmıştır. Benim arkadaşım göz göre göre benim kötülüğümü isteyerek bunu yapmaz. Bu işte bir hata var deyip olayı iyiye yoruyorsanız bu konuda
Allah’ın uyardığı ya da eleştirdiği zanda düşmemişsinizdir. Hüsnü zan dediğimiz iyiliği ummak, iyiliği beklemek ve toplumda da iyilik üzerine tahminler yürütmek güzel bir davranıştır.
Ama sui zan dediğimiz işte zanın çoğu dediği pek çoğu insanların aklından geçen ve toplumda yayılan kötü zan dediğimiz şey Kur’an-ı Kerim’de kesinlikle yasaklanmıştır. O da elinde hiçbir kesin bilgi olmadığı halde kötülüğü üretmektir. Kötü tahminlerde bulunmaktır. İnsanları birbirine düşürecek, aralarını bozacak, birbirlerine olan güveni sarsacak, aile içerisinde, iş hayatında, akraba arasında. Aslında gerçekliğini hiç bilmediği halde tahminler üzerinden yürüttüğü iddialarla fitne ve fesat çıkartacak. Her türlü zan kötü zandır. Bunlardan kaçınmak lazım.
Bu zan işte bilgisizlik anlamına gelir. Daha kötüsü bilgisiz olduğu halde bunu farkında olmayıp bunu farkına varmayıp bilgiliymiş gibi konuşmak anlamına gelir. Bu kısım çok kötü. Bilgisiz olan ben bunu bilmiyorum diyecek. Bir araştırayım bir sorayım diyecek.
Bence şöyledir deyip tahmini yürütmek yerine bununla alakalı bir bilene sorayım diyecek. Kur’an-ı Kerim bile bilene sormayı bize öğütler. Ve Allah’ı Teala’dan en çok bilgi sahibinin korktuğunu söyler.
Neden? İnne ma yakışallah min abadihi’l-ulem. Allah’ı Teala’dan gerçekten ancak ilim sahipleri korkar. Çünkü bilmenin bir sorumluluk olduğunu farkındalardır. Bilmediği halde konuşmanın ne büyük bir vebal olduğunu farkındalardır. Daha fazla bilmek, öğrenmek, gayret etmek, emek vermek gerektiğini farkındalardır. Ve Allah karşısında bilmek, daha çok huşu dediğimiz Allah’a karşı korku, saygı, hürmet duygusunu besler. Ama buna sahip olmayan cahil insan, bilmediğini farkına bile varmadan, biliyormuş gibi zamla hareket ettiğinde, ilimden nasibi olmadığı, işin kötüsü ahlaktan da nasibi olmadığı için toplumu fesad eder. Hocam bugün bahsettiğimiz bu iki esmağımızdan, el-Ali’m ve el-Havir esmağımızdan, bizim nasibimiz ne olmalıdır? Bizdeki tecellisi ne olmalıdır bu esmağın? Öncelikle bizim yaptığımız, ettiğimiz her şeyden Allah Teala’nın haberdar olduğunu ve her şeyi bildiğini kabul etmek müminin görevidir.
Bu bize neyi sağlar? Bir kere bu, bize kendimize çekidüzen vererek Allah karşısında takva bilinci kuşanmamızı sağlar. Allah beni her an görüyor, her an duyuyor, her aklımdan geçeni biliyor, her yaptığımdan haberdar ve bir gün bunların hesabını soracak.
Bu bilinç, takva bilinci Allah karşısında kul olduğunu farkına vararak doğru davranmaya, yanlışlardan uzak durmaya bizi sevk eder. Allah Teala’nın Ali’m olduğunu nasıl olsa her şekilde, her halükarda bildiğini unutmamak lazımdır. Hatta biz öyle bir an gelir ki Allah biliyor deriz. Onun biliyor olması bizi kurtarır, onun biliyor olması bize iyi gelir.
İyi ki Allah biliyor deriz. Çünkü, kimizaman hiç kimseye izah edemediğimiz anlatamadığımız şey aslında niyetimizin ne olduğunu en iyi bilen odur. Onun için alimlerimiz anlatırlar, şerh ederler, açıklarlar, yorumlarlar en sonunda Allahu alem derler. En iyisini Allah bilir. Dolayısıyla ben kulum, kısıtlı bir bilgiye sahibim. Bu kısıtlı bilgiyi artırmak ve hayatım boyunca yeni ve iyi şeyler öğrenmekle mükellefim. Cehalete savaş açmak zorundayım. Öğrenmek ve öğrendiğimle amel etmek zorundayım. Bu bilinç önemli ama en iyisini Allah bilir diyerek sonuçta bilginin gerçek sahibinin Allah olduğunu ikrar etmek bir mümin için çok önemli. Allah Teala haberdardır dedik, el-Habîr’dir. Her şeyi en ince detayıyla haberdar olup bilendir. Burada bizim dikkat etmemiz gereken ve buradan almamız gereken hikmet belki de yalan haberin peşine düşmemek, yalan haber üretmemek, yalan haberin toplumda yayılmasına izin vermemektir. Allah nasıl olsa haberdar. Allah Teala bunun doğrusunu biliyor, gerçeğini biliyor ve yalanın peşine düşene mutlaka bir gün bunun hesabını soracak. Sosyal medya üzerinden gördüğümüz her habere inanmamak, onu acele etrafa yaymadan önce bir düşünmek, gerçeğini araştırmak ve ilmin, hakikatin, vahyin peşinde olmak gibi doğru haberin de peşinde olmak bizim vazifemizdir.
Allah Teala bu konuda Kur’an-ı Kerim’de açıkça uyarıda bulunuyor. Bir fasık size bir haber getirdiği zaman diyor bir araştırın bakalım. Hiç araştırmadan insanların aleyhine konuşabilen, hiç araştırmadan kurgu bir olayı gerçekmiş gibi yayan, anlatan ve toplum içerisinde huzursuzluğa, bölücülüğe, yalana, iftiraya kapı aralayan insan
aslında Allah Teala’nın haber olduğunu her şeyden haberdar olduğunu unutan insandır. Onun için bizim haber konusunda hassasiyetimiz de aslında bu pencereden düşünülmeyi beklemektedir. İlim konusunda hassasiyetimize gelince o da öğrenen olmak ve öğreten olmak konusunda hayat boyu devam edecek bir yolculuğa işaret eder.
İlmi saklamak suçtur İslam’da. Bildiğini saklamak, bilgisini gizlemek suçtur. İnsan bildiğini paylaşmakla ve o faydalı bilginin toplumda yayılarak herkes tarafından uygulanmasını sağlamakla mükelleftir. Hiç kimse o bilgiyi saklayarak sadece ben bileyim, bunun formülü sadece bende olsun, bunun bilgisi sadece benim yakınlarımın işine yarasın gibi cimrilik yapmakla Allah katında bir değer kazanamaz. Dolayısıyla burada bilgiyi paylaşmanın önemini de.
Allah’ut’ala nasıl o bilgiyi Adem’e öğretti ve insanlara o bilgiyi açtıysa bizim de öğrendiğimizi, bildiğimizi, düşündüğümüzü, ürettiğimizi insanlara açmamız gerektiğini farkında olmamız gerekir. Diğer taraftan o bilginin yaşanmak için var olduğunu da unutmamak gerekir.
Allah’ut’ala evet insana vahiy göndermiştir, alim ismi şerifiyle ilminden bizleri nasip dar eylemiştir ama bu gelen ilmi okuyalım dokuyalım ondan sonra bildiğimiz gibi yaşayalım diye göndermemiştir.
Onu okuduktan sonra onun gereğiyle amel etmek, Allah’ut’ala’nın koyduğu sınırları öğrenip sonra da onun uygun bir şekilde hayata aktarılmasını sağlamak bizim vazifemizdir.
Bildiğini öğretmek, bildiğiyle yaşamak, öğrendiğini sadaka icariye olarak gelecek nesillere devamlı iyiliği devam eden, hayrı devam eden bir sadaka olarak aktarmak müminin vazifesidir. Ve bütün bunlar bizim Allah’ut’ala’nın al-alim ismini tefekkür etmemizle, al-habir ismini derinden hissetmemizle mümkün olacaktır.
Hocam bu kıymetli sohbet için çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ediyorum efendim. Değerli izleyenlerimiz bugün Rabbimizin zaman ve mekan kaydı olmaksızın, büyük, küçük, gizli, aşikar her şeyi hakkıyla bilen olduğunu, bilmesinde hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymadığını, her şeyden haberdar olduğunu ifade eden al-alim ve al-habir esmasını dinledik hocamızdan.
Bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın.
Allah’ım, gücümüzü aşan her konuyu bilen, ilmi her şeyi kuşatan, gücü her şeye yetensin.
Biz sana güvendik, sana teslim olduk. Var olan ve olmayan her şeyin, senin bilgin ve emrin dahilinde olduğunu idrak etmeyi nasip eyle bizlere.
Bu idrak ile, sana hakkı ile teslim olduğumuz gibi güzel ahlakı kuşanmayı ve davranışlarımızda takvaya erişmeyi lütfeyle bizlere.
Altyazı M.K.
İlk Yorumu Siz Yapın