"Enter"a basıp içeriğe geçin

El-Azîm ve El-Azîz İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 6.Bölüm

El-Azîm ve El-Azîz İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 6.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=cMI_3nE5O8A.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler.
Esmadan İnsan’a programına hoş geldiniz. İnsanlık varlık aleminde vücut bulduğundan beri üstünlüğün kaynağı hakkında yanılgılara düşmüştür kimi zaman. Üstünlük, yücelik, büyüklük hakkındaki her yanılgı eşref-i mahlukat olan insanı aşağıya çekmiş, değerini düşürmüştür. Buna karşılık hakiki ve baki izzetin yegane sahibi ve kaynağının El Aziz olan Allah olduğunu idrak ettiğinde,
Rabbinin azameti kalbinde zuhur ettiğinde ise Allah’ı hakkıyla tazim etmiş huzura, şerefli makamına sıratı müstakim üzere olma izzetine erişmiştir Ademoğlu. Biz de bugün Rabbimizin yücelik ve azametini ifade eden esmasından El Azim ve El Aziz isimlerini tefekkür edeceğiz inşallah. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ediyorum Canan Hanım. İyisiniz inşallah. Teşekkür ederim hocam. Allah iyilik versin sağ olun. Teşekkür ederim. Allah iyilikler versin hocam.
Hocam ilk olarak El Aziz ve El Azim isimlerinin manaları hakkında neler söylemek istersiniz? Allah-u Teala’nın esmâ-ı hüsnâsından olan El Aziz ismi şerîfim, izzet kökünden geliyor ve izzet sahibi olmak, şeref sahibi, onur sahibi, saygınlık sahibi olmak demek. Aynı zamanda El Azim isminin de Cenab-ı Hakk’ın esmâ-ı hüsnâsı arasında benzer şekilde yüce bir değere sahip olmak, en azametli, en ihtişamlı, en büyük ve en kıymetli varlık olmak. Aynı zamanda da diğer bütün varlıkların değerini, onurunu, şerefini ve itibarını onlara kazandıran yüce yaratıcı olmak gibi anlamları var. Dolayısıyla hem El Aziz isminde hem de El Azim isminde bir güç var, bir otorite var. Ama aynı zamanda da bir izzet, bir şeref, bir yücelik ve bir asalet var. Hocam peki Rabbimizin bu yüceliğini, bu asaletini, tarife sığmaz bu üstünlüğünü tazim etmenin,
hürmet göstermenin yollarından birini de Vakı’a Sûresi’ne Rabbimiz zikretmiş, Azim olan Rabbimizi tesbih etmemiz gerektiğini söylemiş. Tesbihin anlamı, Peygamberimizden gelen tesbih örnekleri, ifade buluş şekli hayatın içinde bu konuda neler söylemek istersiniz? Biz namaz kılarken Subhane Rabb’el Azim deriz. Azim olan Rabbimi her türlü eksiklikten, her türlü noksanlıktan, kusurdan tenzih ederim. O çok yücedir, hiçbir kusuru eksikliği ve en ufak bir zafiyeti yoktur demek bu. Ve Allah-u Teala’nın Azim ismiyle Allah-u Teala’ya yalvarmak, yakarmak Peygamber Efendimiz’in sünneti.
Ayrıca bizim aslında burada kul olarak ne kadar zayıf olduğumuzu ve Allah-u Teala’nın o eşsiz büyüklüğü karşısında, tabi ki burada mekansal bir büyüklükten değil, bir yücelikten bahsediyoruz, bizim aslında ne kadar sınırlı ve zayıf olduğumuzu fark etmemiz var.
Tesbihde de aslında Allah-u Teala’yı anmak, gerek diliyle, gerek davranışlarıyla Cenab-ı Hak’la birlikte olmak ve Allah’ın büyüklüğü karşısında kendi sınırlarını, kendi acziyetini, zafiyetini ve kul olarak ne kadar ona muhtaç olduğunu bir kere daha itiraf etmek var. Dolayısıyla hayatın içerisinde Müslümanca bir kul olarak mütevazıca yaşamanın aslında formülü Allah-u Teala’nın azametini, Allah-u Teala’nın El Azim olduğunu ve El Aziz olduğunu, şerefin gerçek sahibinin o olduğunu farkına varmakta yatıyor.
Oysa insanoğlu şerefe çok düşkün, izzete, onura, saygınlığa çok düşkün ve bunu ne şekilde elde edebileceğini araştırmakla hayatını geçiriyor. Acaba daha çok para mı kazansa, acaba daha çok lüks alışveriş mi yapsa, markaların peşine mi düşse, acaba makam ve mevki sahibi olup daha çok okuyup büyük adam olup da mı izzet ve şeref kazansa. Devamlı bir onur mücadelesi, devamlı bir şeref gayreti var insanoğlunda. Oysa bu hayat gayelesi, koşturmacası ve bir yücelik, bir onur ihtiyacı içerisinde insanın asla aklından çıkarmaması gereken şey izzetin, şerefin aziz olan Allah’a ait olduğu ve O’nun bize bahşettiği bir ikram olduğu.
Bu noktada azim olan Allah, sadakallahu’l-azim deriz, doğru söyledi diyoruz. Azim olan Allah da azametinin, o yüceliğinin ve kibriyasının, o ululuğunun insan tarafından kabul edilmesini isteyerek aslında insandan bunu bekliyor. Bir kutsi hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz Allah’ın bizzat azamet ve kibriya bana aittir. Kim bunlarda bana kafa tutarsa, yani kibirlilik yaparsa, bunu büyüklük yaparsa, izzetin ve şerefin kendisine ait olduğunu iddia ederse, onu yüzüstü cehenneme fırlatırım buyurduğunu söylüyor.
Burada Allah-u Teala’yla asla bir yücelik, bir şeref ve bir değer yarışına girmemesi gereken, haddini bilmesi gereken bir varlıktan bahsediyoruz. Oysa insanoğlun herhangi bir şekilde bir izzet, bir koltuk, bir değer, bir şeref, bir başkanlık yakaladığı zaman,
bir anda Allah-u Teala’ya ait olan bir vasfı kendisininmiş gibi sahiplenmeye ve onunla diğer insanları hükmetmeye çalışmaya başlıyor. Bu noktada işte bizim günlük hayat içerisinde tesbihimizin çok önemli bir yeri olduğunu, namazlarımızın her rekatında Subhanehu Rabb’i’l Azim, Azim olan Allah’ı tesbih etmenin aslında kendimize bir hatırlatma olduğunu ve o büyüklüğün, o ihtişamın, asla boy ölçüşülemez orandaki yüceliğin ancak Allah’a ait olduğunun farkına varmamız gerekiyor.
Tesbih aynı zamanda insanın hayatını kuşatan bir mantalitedir. Yani bir zihniyet, bir duruş ve bir varoluş biçimidir. Sadece Subhanallah demek, sadece Elhamdülillah demek dilimizle Allah-u Teala’yı anmak değil. Aynı zamanda bütün varoluşumuzla, bütün duruşumuzla, bütün zihin dünyamızla düşünce ve duygu akışımızla Allah-u Teala’yı anmak
ve onun karşısında kendi yerimizi bilmek demektir. Biliyorsunuz şeytanın Allah karşısında huzurdan kovuluşunun temelinde kibir vardır. İnsanı topraktan yarattın, beni ateşten yarattın, ben daha değerliyim, Adem’in önünde saygıyla eğilmem. Bu kafa tutuş, bu kibir şeytanın Allah-u Teala tarafından sonsuza kadar lanetlenmesine ve kovulmasına sebep olmuştur.
Onun için insan hiçbir zaman Allah-u Teala’nın azim oluşuyla, azamet ile, yüceliği ile ve hiçbir zaman el-aziz oluşuyla, izzet ve şeref sahibi oluşuyla boy ölçüşme, haşa onunla yarışa girme durumuna düşmemeli. Daima kendi miktarını, kendi kadrini, kıymetini Allah’a duyduğu imandan, sevgiden ve saygıdan almayı bilmelidir. Hocam sizin de vurguladığınız gibi Rabbimizin el-aziz olması, mutlak izzete sahip olması karşısında insanın haddini bilmesi gerekir.
Ama yine sizin vurguladığınız gibi el-aziz olan Rabbimiz bazı varlıklara da kendisine hürmet gösterdiğimiz gibi tazim ile yaklaşmamızı istemiştir sanki. Dini, değer, ilke ya da kavram olarak bu tür varlıklara neyi örnek verebiliriz? Bu varlıklarla ilgili tazim göstermemiz gereken varlıklarla ilgili söz söyleme ve davranışta adabımız nasıl olmalıdır? Aslında tazim kelimesinin bugün daha günlük Türkçe’de kullanışımız anlamı saygı göstermek olarak karşılanabilir. Yani eğer bir tazimde bulunuyorsak ona saygılarımızı sunuyoruz demektir. Allah-u Teala’nın elbette kendisi değer verdiği varlıkları bize göstererek onlara karşı da saygı duymamızı isteyen birtakım emirleri vardır.
Yani bu söz gelimi biz peygamberlere saygı duyarız. Peygamberleri tazim ile yad ederiz. Yani onların yüce insanlar olduğunu, şerefli elçiler olduğunu, kutlu ve mübarek bir yolda yürüyerek insanları karanlıktan aydınlığa çıkarttıkları ve bu yolda ellerinden gelen gayreti gösterdikleri için minnetle anılması, şükranla anılması, saygıyla anılması gereken insanlar olduğunu biliriz.
Ve evlatlarımıza da bunu öğretiriz. Her peygamber Allah-u Teala’nın risaleti ile bu dünyayı aydınlattığı için bizim saygımızı hak eden bir varlıktır. Benzer şekilde Allah-u Teala’nın bize indirdiği vahiy kutsaldır ve bir şekilde saygıyı tazimi hak eder.
Yani Kur’an-ı Kerim’e, hatta biz Kur’an’a azim-i şan deriz. Yani şan-ı yüce, orada da azim kelimesini kullanarak şan-ı yüce Kur’an deriz. Dolayısıyla onun da bir tazimi, bir hürmeti, bir saygıyı hak ettiğini söyleriz. Burada saygıdan kastımız sadece Kur’an-ı Kerim’i belimizden daha yukarıda bir yere koymak, öpmek başımıza koymak değil. Elbette buna da dikkat edeceğiz.
Büyüklerimizin Kur’an’a doğru ayaklarını uzatıp yatmadıklarını biz biliyoruz. Hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim ile ilgili hürmetsizlik etmediklerini. Ama onun dışında bir de Kur’an’ın içindeki ilkelere, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine verdiği mesajlara karşı saygılı olmak, Kur’an-ı Kerim söylüyorsa doğrudur ve kıyamete kadar geçerlidir diyebilmek,
Peygamber Efendimiz’in sözlerini aynı şekilde Hadis-i Şeriflere karşı sahih hadislerle ilgili duruşumuzu ayarlamak ve bir şekilde anlayamasak bile ilk etapta bugünkü hayatımız ve bugünkü düşünce dünyamız açısından anlamamız zor olsa bile
Peygamberimizden gelen sahih bir hadisi saygıyla karşılamak, tazimle karşılamak, hürmetle karşılamak ve anlama çabası içinde olmak çok önemli. Benzer şekilde Allah-u Teala’nın bir Müslümanı var eden, bir Müslümanı Müslümanca bu dünyada değerli kılan imanına verdiği nimet olarak saygı duymak, bir Müslümanın namazına saygı duymak, namazın kılındığı camiye saygı duymak, hürmet göstermek, mescide hürmet göstermek, bir şekilde bizim dinin hayatın içinde akışı esnasında, hayatla buluşması esnasında karşılaştığımız dini ögelere karşı hürmetkar olmak
hep bunlar birbirinin zincir olarak devamında gelir ve aslında hepsinin temelinde Allah’a duyduğumuz saygı yatar. Eğer insan Allah-u Teala’ya gerçekten hakkıyla tazimde bulunuyor, hürmet gösteriyorsa, O’nun değer verdiği şeylere de değer verir. O’nun sözlerine değer verir, O’nun tavsiyelerine, O’nun din adına, bu dünyaya gönderdiği her türlü rehberliğe saygı ve hürmetle yaklaşır.
İşte bu çok küçük yaştan itibaren çocuklarımıza öğretilmesi gereken bir şeydir. Dini değerlerle dalga geçilemeyeceği, bir Müslümanın kurbanıyla, orucuyla, haccıyla hiçbir zaman alay edilemeyeceği, bununla alakalı olarak karikatürler çizilip fıkralar uydurulamayacağı, bunların hepsi aslında tazim dediğimiz o hürmetkar duruşun,
saygılı duruşun bir gereğidir ve her birinin aslında arkasındaki mantık, Allah-u Teala’ya O’nun azim ismi şerifine saygı şeklinde açıklanabilir. Hocam hürmet göstermemize gereken bu güzel varlıklardan, dini değerlerimizden bahsettik. Söz de Kur’an-ı Kerim’e de geldi. Rabbimiz de belki biraz da bunu vurgulamak için esmasından bir kısmını Kur’an-ı Kerim’e de isim olarak vermiş.
El Aziz ve El Azim de bunlardan hocam. Peki Kur’an-ı Kerim için söylediğimizde Aziz ve Azim ne ifade eder? Hangi özelliklerine binayeni Rabbimiz böyle bir isimlendirmede bulunmuş olabilir? Tabii ki sözün değeri o sözü söyleyenle ölçülür. Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teala’nın kelamı ise, biz buna sonuna kadar iman ediyorsak,
ona göstereceğimiz saygı, sözün sahibi olan Yüce Allah’a göstereceğimiz saygıyla doğrudan alakalıdır. Burada Allah-u Teala’nın kitabına saygıdan, onu anlama gayretini ve onun ilkelerine göre yaşama gayretini kastediyorum. Bir mümin hiçbir zaman bir Kur’an ayetiyle dalga geçemez zaten. Hiçbir zaman bir Kur’an ayetinin bugün artık geçerli olmadığını iddia edemez.
Ama bir şekilde Müslümanın göstereceği saygı sadece Kur’an’ın varlığına saygı gösterip ama onu hayatının dışında tutmakla mümkün değildir. Göstereceğimiz saygı onu daima hayatımızın içinde var etmekle, onun emirlerine, tavsiyelerine uymakla, onun yasaklarından kaçınmakla,
onun anlattığı ibret hikayelerini, kısaları uzun uzun düşünüp, tefekkür edip, onlar üzerinden kendi hayatımıza birtakım dersler ve çıkarımlarda bulunmakla mümkündür. Bunların hepsi tazimin bir gereğidir.
Kur’an-ı Azimüşşan olması ya da Aziz Kur’an, Kur’an-ı Aziz diyoruz biz. Aziz olması Kur’an’ın şerefli olması hatta şerefli bir elçi tarafından, peygamberimiz tarafından bize ulaştırılmış olması, hatta dahası şerefli melekler tarafından, Peygamber efendimiz’e Cebrail aleyhisselam tarafından getirilip, şerefli melekler tarafından okunuyor olması levhi mahfuzda.
Bunların hepsi bu mübarek kelamla ilgilenen ve onu yaşayan, onu yaşatan herkesin o şereften nasipdar olması anlamına gelir. Dolayısıyla Kur’an’a saygı göstermek demek. Aynı zamanda onu yaşamaya ve yaşatmaya çalışarak, onun şerefinden hayatına bir bereket, bir akış olmasını umut etmek demektir.
Ama siz Kur’an’a sırtınızı dönerseniz, değer vermezseniz, küçümserseniz ya da Kur’an’ın hükümlerinin bugün geçerliliğini tartışmaya başlar, Peygamberimizin hadis-i şeriflerinden bugüne taşımak yerine geçmişte bırakarak faydalanamazsanız o zaman siz kaybedersiniz. Dolayısıyla ne kadar yüksek makamlarda, mevkilerde olsanız bile izzet sahibi olamazsınız, şeref sahibi olamazsınız, onur sahibi ve saygınlığı hak eden bir insan olamazsınız.
Burada çok ince bir bağ var. Azim olan Allah’ın yüce olan kudret ve şeref sahibi, en yüce varlık olan Cenab-ı Hakk’ın azim bir kitapla, şerefli bir kitapla, değerli bir kitapla insanı şereflendirmesi var. Onunla ne kadar iştigal edersen, ne kadar onu hayatına taşırsan, anlar, yorumlar, değerlendirir, üzerinde düşünür, evlatlarına öğretir ve hayatını ona göre dizayn edersen, sen de o kadar değer kazanabilirsin. Hocam, Rabbimizin yüceliğini, mutlak izzetini iman etmek ve bunu kabul etmekle izzete erişeceğimizden bahsettik.
Biraz izzet büyüklük açısından aziz ve azim isimlerini bize anlattınız. Bir de farklı bir yönden ele almış, Elmalı’da Muhammed Hamdi yazır. Şöyle demiş, aziz isminin açıklamasını yaparken, şer ve hiyaneti izzet ve intikamıyla izale edendir Allah demiş.
Hakikaten Kur’an-ı Kerim’de de aziz isminin azizun züntikam kalıbıyla da geldiğini görüyoruz. O zaman bu birliktelik zalim ve mazlum açısından ne ifade eder? Ne kadar etkileyici bir şekilde Allah’ın o kudreti, o yüceliği zalimin karşısında ona boyun eğdiren, onu cezalandıran ve asla aşamayacağı bir güç olarak karşısına çıkan Cenab-ı Hak.
Öbür tarafta mazlumun yanında da o gücüyle onu destekleyen, o gücüyle onu mükafatlandıran, o gücüyle onu koruyan yaratıcı olarak onun karşısına çıkıyor.
Yani Allah-u Teala’nın aslında aziz ve azim oluşu o insanla bu isimler karşı karşıya geldiği zaman bir ürperme oluşturuyor. Yani bu kadar yüce, bu kadar muhteşem, bu kadar güçlü bir varlığın karşısında ben ne yapabilirim?
İyi şeyler yapmalıyım, onun istediklerini yapmaya çalışmalı ve onun yasakladıklarından kaçınmalıyım ki bu güç beni ezmesin. Bu güç sonuçta intikam almasın.
Ben sana bu kadar nimet verdim, ben sana bu kadar mühlet verdim, ben sana bu kadar ikramda bulundum, ben sana bu kadar fırsat tanıdım ama sen bunları benim rızama aykırı bir şekilde ve insanlığın zararına, topluma fesat tohumları ekecek şekilde kullandın deyip intikam almasın.
Yani burada aslında Cenab-ı Hakk’ın o yüceliğini görmek, onu düşünmek insanla bir ürperti, bir titreme, bir telaş ve bir korkuda oluşturmalı.
Zalim bundan korkmalı çünkü eninde sonunda yarın her insan ahirette Allah-u Teala’nın karşısında hesap verdikten sonra hak ettiğine ulaşacak. O hesap esnasında o çok hızlı hesap gören değil mi?
Seri ol hesap olan Cenab-ı Hakk’ın asla adaletsizlik yapmadan küçücük bir iyiliği ve küçücük bir kötülüğü bile öbür dünyada karşılığını verecek şekilde sayan Cenab-ı Hakk’ın o yüceliği karşısında insan kendine çekidüzen vermek zorunda.
Ve bunu hatırlamak bize evet umut vermeli, tevekkül ettiğimizde, sırtımızı dayadığımızda son derece yüce bir kudrete kendimizi teslim ettiğimizde bu bir umut olmalı.
Ama diğer tarafta bilinçli bir şekilde kötülük yapıp, yaptığından pişman olmayarak insanların uyarılarına rağmen kötülüğe devam ederek topluma zarar veren kişinin de korkmasını, bir endişeye kapılmasını, böyle bir gücün karşısında ne yapacağını düşünmesini gerektirmeli.
Dolayısıyla aslında biz günlük hayatta bile böyle bir müdürün karşısına çıkacağımızda kendimize çekidüzen veririz. İşte bir bakan ziyaretine, bakanlık ziyaretine gittiğimizde biz sözlerimize dikkat ederiz. Yapıp ettiklerimize, planlarımıza, davranışlarımıza, giyimimize, kuşamımıza bile bir şekilde biz çekidüzen veririz. Maqam sahibinin karşısında günlük hayatta, dünyada bile eğer iki insan iken kendimizi bu şekilde sınırlıyor ve dikkat ediyorsak, en yüce maqamın sahibi olan, asla erişilemez bir izzetin, şerefin, saygınlığın sahibi, azametin ve kibriyanın sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın karşısında da kendimize aynı şekilde, hatta çok daha derinden çekidüzen vermek ve tefekkür etmek zorundayız. Eğer zalimse Allah-u Teala o aziz, azizunzüntikam, intikam alan, güç sahibi, maqam sahibi olarak, otorite sahibi olarak, iktidar sahibi olarak zalimin karşısındaki yerini alıyor.
Dolayısıyla asla aşılamayan, asla yenilemeyen bir kudretin ve maqamın huzurunda olduğunu Müslüman her zaman fark ederek yaşamalı.
Biz namaza durduğumuz zaman, yönümüzü kıbleye döndüğümüz zaman, alnımızı secdeye indirdiğimiz zaman, Allah-u Teala önünde bir şekilde boyun eğdiğimizi, sadece O’na taptığımızı ve bütün üstün niteliklerin O’na ait olduğunu kabul ettiğimizi, itiraf ettiğimizi gösterdiğimiz zaman,
o yücelik karşısında bedenende bütün hareketlerimizle aslında bunu ispatlıyoruz. Ama bu sadece namazda olmamalı, bu sadece tavafta olmamalı, bu hayatımızın tamamında bir bilinç şeklinde karşımızda olmalı. Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği üzere, ”Felillahil izzetü cemiyan” ”Bütün izzet adına ne varsa Allah’ındır” mesajına derinden inanarak sahip çıkmalıyız. Hocam, insanın haddini bilmesinden birazcık tefekkür ettik. Siz esma tefekkürlerinizde hep dersiniz ki, varlık da bir imtihandır. İnsanın onu nasıl kullandığına yönelik olarak.
Hakikaten hayatta bazen şöyle şeylerle karşılaşırız. Engelleme dediğimiz tırnak içinde. Bazen o engeli aşacak imkanda bizatihi elimizde mevcut olmayabilir. Ama buna mukabil Rabbimizin azıyız ve azim olduğunu biliyoruz. Ve yine pek çok ayette buna dair Rabbimizin vaatleri olduğunu da biliyoruz. O zaman bu iki portre için, yani engelleyen için, yani varlığın imtihanını tam hakkıyla veremeyen için ve bir de mazlum için, engellenen için ne ifade eder bu isimler? Bununla ilgili Kur’an-ı Kerim’den bir örnek verebilirim. Münafıkun suresinde Beni Mustalik gazvesi dönüşü münafıkların davranışlarını anlatan ayetler var.
Peygamber Efendimiz Beni Mustalik gazvesine çıktığında yolda dönerken Ensar ve muhacir arasında Medineli Müslümanlarla Mekkeli Müslümanlar arasında ufak bir tartışma çıkıyor. Ve bu tartışma aslında Medineli olan münafıkların hoşuna gidiyor. Diyorlar ki bu Mekkeliler, muhacirler Medine’ye hicret edip gelmiş olan Müslümanlar haddini bilmeli biz bir Medine’ye dönelim,
bu gazve bitsin, o zaman izzet sahibi yüce olanların, zelil ve zavallı olanları nasıl şehirden çıkardığını göreceksiniz diyorlar. Bu Münafıkun suresinin 8. ayetinde Allah Teala’nın insanlara hitabına sebep oluyor. Bu ayeti kerimede buyruluyor ki onlar derler ki Medine’ye ulaştığımızda şerefli olanın, hakir ve zelil olanı nasıl şehirden çıkardığını göreceksiniz. Halbuki gerçekten şeref, gerçekten izzet Allah’ın Rasulünün ve müminlerindir. Oysa münafıklar bunu bilmezler.
Bu ayeti kerimede aslında Allah’ın Teala çok açık bir şekilde o izzetin, o yüceliğin hem kendi vasıfı olduğunu hem de kendisine iman eden peygamberin ve müminlerin de bu vasıftan nasipdar olduğunu bize beyan buyuruyor.
Burada işte dediğiniz gibi hayat içerisinde engellemelerle karşı karşıya kaldığımızda bir şekilde başa çıkamadığımızda bir şekilde problemi çözemediğimizde gücümüz yetmediğinde aslında ya da sözümüz geçmediğinde, otoritemiz yetersiz olduğunda çaresiz kaldığımızda hatırlamamız gereken şey. O otoritenin gücün bize destek olacağı. Biz eğer izzetin şerefin Allah’ı Teala’ya ait olduğuna, O’nun aziz olduğuna ve O’nun azim olduğuna yürekten inanıyorsak, aşamadığımız sorunlar karşısında kendimizi değersiz hissettiğimizde ve çaresiz hissettiğimizde O’nun bize yardım edeceğine de sonuna kadar inanmalıyız. Bu noktada evet engelleyenler dediğiniz gibi iyiliğin önüne geçenler, Müslümana zorluk çıkartanlar, günlük hayata çok kolay çözümlenebilecek problemleri ısrarla çözmeyerek insanları daraltanlar, bunaltanlar onlar da hatırlamalı izzet ve güç sahibi, azamet ve şeref sahibi Allah’ı yarın hesap verirken karşılarında bulacaklarını. Belki sadece ahirette değil, bu dünyada bile Cenab-ı Hakk’ın gayretine dokunacağı için, Cenab-ı Hakk’ı öfkelendireceği için bu zulümlerinden dolayı o yüce makamın cezasına müstehak olacaklarını farkında olmalılar. Bugünlük hayatta çok basit, aile içi ilişkilerde, komşuluk ilişkilerinde, akrabalık ilişkilerinde, iş hayatında da geçerli bir şey. Peygamber Efendimizin yes siru vela tuassiru, kolaylaştırın zorlaştırmayın emrini hepimiz biliyoruz. Buna aykırı davranarak elindeki gücü, makamı kullanıp insanların hayatını zorlaştıranlar, yarın Allah-u Teala’nın azameti karşısına çaresiz kalacaklarını farkında olmalılar. Diğer taraftan dediğim gibi dünya imtihan dünyası ve bu hayatta o kadar çok zorlukla biz karşı karşıyayız ki bu zorluklarla karşılaştığımızda da işte aziz ve azim olan Allah’ı tesbih eden müminler olarak biz bilmeliyiz ki Cenab-ı Hak yanımızda ve yardımcımız olacak. Hocam bu güzel sohbet için, verdiğiniz bu değerli bilgi için çok teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum. Beni misafir ettiğiniz ve Cenab-ı Hak hakkında konuşma fırsatı verdiğiniz için.
Kıymetli izleyenlerimiz bugün Rabbimizin büyüklüğünü, yüceliğini ve ululuğunu en güzel şekilde ve en güçlü şekilde ifade eden el azim ve el aziz isimlerini dinledik Hocamızdan. Tefekkür ettik. Bir sonraki programda buluşmak üzere esen kalın. Ey Alemlerin Rabbi olan Allah’ım! El Aziz olan! Hakiki ve baki izzetin! Mutlak kudret ve üstünlüğün! Yegane sahibi ve kaynağı sensin! Sininoksan sıfatlardan tenzih eder ve azametini ikrar ederiz. Sana hakkıyla iman etmeyi ve salih amellerle izzetli bir makama erişmeyi nasip et bizlere. Allah’ım! El Azim isminle eşsiz bir büyüklük ve yüceliğin sahibi olan sensin. Mutlak ve kusursuz büyüklüğün yegane sahibisin. Sana hakkıyla tazim göstermeyi, azametini kalplerde hakkıyla zuhur ettiren bir marifete erişmeyi nasip et. Sen ki gücü kudreti her şeyin üzerinde olansın.
Yalnız senden yardım dileyip, sadece sana sığınırız. Ey Rabbim! Bizlere seni hakkıyla tesbih etmeyi,
hakiki ve baki üstünlüğün sana ait olduğu idrak ile yaşayıp rızana erişmeyi nasip et.
Allah’ım!

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir