"Enter"a basıp içeriğe geçin

El-Vehhâb ve El-Mâni İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 11.Bölüm

El-Vehhâb ve El-Mâni İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 11.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=BvrzaHY32O8.

Diyanet TV ekranlarından hayırlı günler sevgili izleyiciler.
Esmadan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de kendisini sonsuz kerem sahibi olarak tanıtmıştır bizlere. O, lütuflarıyla kullarına ikramda bulunan, engin cömertliyle kullarına ihsanda bulunandır. Hiç kimse O’nun lütfettiği şeye engel olamayacağı gibi, yine hiç kimse O’nun vermediği şeyi temin de edemez.
Biz de bugün Rabbimizin güzel isimlerinden Elvehap ve Elmani esmasını tefekkür edeceğiz inşallah. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ediyorum Canan Hocam. Nasılsınız? Elhamdülillah, şükürler olsun siz nasılsınız? Hamdolsun hocam, Allah iyilikler versin. Amin, bütün izleyicilerimize inşallah. Amin, hocam bugünkü sohbetimize Elvehap ve Elmani isimlerinin manalarıyla başlasak, manaları hakkında nasıl bir açıklamada bulunmak istersiniz? Bu iki isim aslında sanki birbirinin zıttı anlamlar içeriyorlar. Elvehap veren demek, lütfeden, ikram eden demek ve bunu karşılık beklemeden, karşılıksız olarak, bol bol kesintisiz olarak yapan demek.
Yani kullarına sadece insanlara değil kainattaki bütün varlıklara kesintisiz bir şekilde devamlı ikramda bulunan ve vermeye devam eden demek. Ama Elmani bunun tam zıttı olarak engel olan demek. Vermeyen, kısan ve eksik bırakan demek. Dolayısıyla kimi zaman Allah-u Teala’nın kullarına bolca verdiğini, kimi zaman da bazı şeyleri vermeyip engel olduğunu, kısıtladığını bize haber veren iki ismiyle bugün programımızda tefekkür edeceğiz inşallah. Hocam dediğiniz gibi birbirinin zıttı gibi gözüken ama mana bütünlüğü olan iki ismi inşallah tefekkür edip dinleyeceğiz sizden.
Elmani ismi de sizin de ifade ettiğiniz gibi bazen hak etmeyene vermeyen şeklinde de açıklanmış. Hakikaten kimi zaman çok ısrarla dua ettiğimiz ama kimi zaman hemen gerçekleşmeyen hadiselerle karşılaşırız. Bu durumda mümine düşen nedir?
Allah-u Teala’nın engel olma, mani olma, vermeme şeklindeki bu ismi şerifinin altında yatan hikmeti düşünürsek,
öncelikle bizim için en hayırlısını ancak Allah-u Teala’nın bildiğini ve bizim ancak küçük bir parçayı görebildiğimiz halde hayatımızda Allah-u Teala’nın bütün büyük resmi, bütün gerçekliğiyle hayatın tamamını görebildiğini, dolayısıyla vermemesinde de bir hikmet olduğunu bilerek işe başlamalıyız.
İnsan bazen çok ister, kendisinin olsun ister, Allah hemen versin diye yalvarır, yakarır fakat Allah-u Teala icap etti bulunmaz ve onun istediğini hatta yapmak için büyük bir emek ve gayret sarf etse bile başarıya ulaşmasına engel olur.
Çünkü bazen insanoğlu o kazanacağı şeyin kendisini iyiliğe götüreceğini zanneder, oysa belki de kazandığı zaman azgınlaşacaktır, belki de sahip olduğu zaman haddi aşacaktır, belki de kul olduğunu unutacaktır ve Allah-u Teala vermez, engel olur ve onu korur.
Diğer taraftan Allah-u Teala kötülüklere de engel olur, mani ismiyle aslında Allah-u Teala müminin başına gelecek olan kötülüklere, şerlere ve sevdiği kullarının başına çeşitli belaların gelmesine de engel olandır.
Nitekim sadaka belayı def eder der Peygamber Efendimiz nasıl def eder? İşte siz sadaka verdiğiniz zaman Cenab-ı Hakk’ın belaya mani olmasıyla, engellemesiyle o sadakanın bereketi üzerinize iner ve kötülükten korunmuş olursunuz.
Dolayısıyla bazen vermemektir Allah’ın nimeti, insanoğlu bunu farkında olmalıdır ve Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur, istedim istedim istedim de yine de Allah vermiyor demedikçe bir kul istemeye devam etsin Allah ona mutlaka verecektir.
Alimlerimiz bunu şöyle açıklarlar bazen gerçekten istediklerimiz bu dünyada verilmez ne kadar çok yalvarırsak ama Peygamber Efendimiz Allah mutlaka verecektir diye vaat ediyor.
Bunun nasıl bir anlamı olabilir? Bu dünyada vermezse ahirette verecektir maddi olarak para istedik para istedik vermiyor sağlık verecektir huzur verecektir evlat verecektir Allah’ın bir şekilde kulunun ihtiyaçlarını karşılayacaktır.
Yalvarmasını yakarmasını asla boşa çıkartmayacaktır çünkü o işitendir bilendir görendir ama kuluna mutlaka istediğini istediği anda ve istediği şekilde vermeyebilir. Dolayısıyla biz mani isminde Allah’ın kimi zaman kulun bilemediği hikmetlerden dolayı ona vermeyip geciktirmesini ve istediği şekilde değil de bir başka biçimde ikramda bulunabileceğini görüyoruz.
Söz gelimi zannederiz ki işte bu insan çok muhtaç çok fakir Allah ona hiçbir şey vermiyor halbuki Allah’ın ona iyi evlatlar vermiştir Allah’ın ona bir gönül huzuru vermiştir Allah’ın ona selim bir akıl ve kalp vermiştir. Bir şekilde vermenin sadece maddi olmadığını manevi olduğunu da bilirsek ve vermenin sadece bu dünyada değil ahirette de olacağını bilirsek Allah’ın bu engelleyen engel olup duraklatan ismi şerifinin ne anlama geldiğini daha rahat anlarız.
Hocam vermenin en güzel halini belki de Resulullah da müşahede ediyoruz ve onun ashabında. O zaman Haşir Suresi 9. ayetin nüzulünü de sebep olan ashab-ı kiramın yaşadıklarıyla ilgili kıssadan hisse kendimize bir nasip çıkarmak için neler söylemek istersiniz? Şimdi mani ismenin belki de zıt anlamı gibi görünen ama birbirini tamamlayan birbirini bütünleyen diğer ismin vehhap ismi olduğunu söylemiştik. Oradan düşünmeye devam edelim.
Vehhap hibe eden demektir. Hibe de aynı kökten gelir ve karşılıksız veren anlamına gelir. Bir şekilde karşılık beklemeden, al gülüm ver gülüm ilişkisine girmeden karşılıksız bir şekilde sınırsız rızıkta ikramda bulunan Allah-u Teala vehhap ismiyle kullarına lütufta bulunmaktadır.
Ve bu Allah-u Teala’nın vermesi de az önce de belirttiğimiz gibi, kimi zaman sağlık vermesiyle olur, kimi zaman hidayet vermesiyle olur kuluna, kimi zaman şifa vermesiyle olur hastalığına, kimi zaman evlat vermesiyle olur.
Yani Allah-u Teala vehhap ismiyle verirken, ikramda bulunurken sadece maddi kazançlar, rızıklar değil, aynı zamanda kulun mutluluğunu sağlayan, onun bu dünyada huzurla yaşamasını ve iyi işler yapmasını sağlayan her türlü ikram ve cömertlikte bulunur.
Dolayısıyla bu aslında insanoğlunun kendisini çok iyi hissetmesini sağlayan, Rabbini yanı başında, ona hep desteklerken, ona hep korurken ve ona hep ikramda bulunurken bulup Rabbine şükretmesini sağlayan bir ismi şeriftir aslında. Bu noktada verici olmak, nasıl Cenab-ı Hakk’ın bir özelliği ise aynı şekilde mümin kulda da bulunması gereken cömertlik dediğimiz, sehavet dediğimiz, eli açık olmak dediğimiz, huy mümin kulun da güzel ahlakında bulunması gereken bir husustur.
Elbette en güzel örneğimiz Peygamberimizdir, inanılmaz derecede cömerttir Peygamber Efendimiz, daima vericidir ve bu vericiliğinin de altında yatan, aslında Allah Teala’nın verdiğini kullarla paylaşma bilincidir.
Sonuçta siz bir kula maddi bir destekte bulunacaksanız, o maddiyatı size veren Allah, Allah’ın size verdiğini siz paylaşmış olursunuz. Bir arkadaşınıza bir konuda fikir verecekseniz, bu da bir vericiliktir, o aklı fikri size veren Allah, Allah’ın verdiğini paylaşmış olursunuz.
Tecrübe verecekseniz, sevgi verecekseniz, emek verecekseniz, vakit verecekseniz, her türlü karşılıksız iyilikte aslında Allah Teala’nın Vehab ismiyle bize verdiklerinin bir emanet olarak bir başkasıyla paylaşılması vardır.
Ve işte bu erdemli güzel ahlaklı insanın özelliği olup Peygamber Efendimiz’de en muhteşem örnekleriyle karşımıza çıkar. Peygamber Efendimiz için Hz. Ayşe diyor ki Allah Resulü’nden bir şey istendiğinde asla geri çevirmezdi.
Bu Peygamber Efendimiz’in elinde bulunan bütün imkanları müminlerle paylaşması aslında onların kendisini daha çok sevmesine, daha çok güvenmesine, aralarındaki bağın güçlenmesine ve o mümin toplumun birbirleriyle paylaşan insanlar olarak kısan engelleyen birbirine karşı cimrilik yapan birbirine sırtını dönen değil kucaklayan ve paylaşan insanlar olarak yakınlaşmalarına ve güçlenmelerine vesile oluyor.
Dolayısıyla ortada Peygamberimiz var ve halka halka bir verme, bir cömertlik hareketi var mümin toplumda. Peygamber Efendimiz bazen kendisinde bulunmadığı zaman kendi elinde yoksa, evlerinde yoksa oradaki müminlere bu kardeşinizi doyuracak var mı diye seslenir.
Nitekim bir defasında böyle yapmıştır. İhtiyaç sahibi bir misafir geldiğinde kim bu misafiri akşam evinde ağırlayabilir diye sormuştur. Sahabe-i Kiram’dan Ebu Talha, Ya Rasulallah ben ağırlayabilirim deyip de misafiri eve götürmüştür ama bir bakmıştır ki evde de ona ikram edecek hiçbir şey yoktur. Öyle olunca çocukları önden hafifçe doyurup, onları uyutup sonra da misafirin yanında eşiyle kendisi kandilinde biraz ışığını söndürüp yer gibi yapmış. Ama ellerindeki çok az bir yiyeceği sadece misafirin yemesini sağlayarak o gece karnını doyurup rahat bir uykuyla sabaha ulaşmasını sağlamıştır. Bunun üzerine Ebu Talha ve eşinin böylesine cömert, böylesine kendini değil karşıdaki misafiri düşünen, öncelikle din kardeşinin ihtiyaçlarını gidermeye biz buna İshar diyoruz. Önem veren hali Cenab-ı Hakk’ı çok hoşnut etmiştir, çok razı etmiştir, çok memnun etmiştir ve Ayet-i Kerim’e nazil olmuştur ertesi sabah.
Peygamber Efendimiz Ebu Talha’ya Allah-u Teala akşam sizin yaptığınız hale gülümsedi diyerek yani çok hoşnut oldu, onu bu cömertliğiniz çok mutlu etti diyerek anlatmıştır.
Bu özel bir ifadedir söylemek istiyorum ve Ayet-i Kerim’e de kim kendisine rağmen kendi isteğine, ihtiyaçlarına, nefsinin taleplerine rağmen nefsinin cimriliğinden, pintiliğinden, hırsından kurtularak, korunarak kardeşlerini kendine tercih ederse onun ne kadar mükafatlandırılacağına dair bir muştu ve müjde inmiştir. Bu işte aslında Müslümanın Allah-u Teala’nın Vehab ismini, hani Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak dediğimiz o Vehab ismiyle ahlaklanıp verici olmayı verdikçe mutlu olmayı, paylaştıkça Allah-u Teala’nın kendisine daha fazla vereceğine inanmayı gösteren çok güzel bir örnektir.
Nitekim Ashab-ı Kiram’ın bu vericiliği ellerindeki en güzel malı verme şeklinde de tezahür etmektedir. Hani bir ihtiyaç sahibi geldiğinde güzeli kendimi ayırayım da kullanmayacağımı, işime yaramayacak olanı, beğenmediğimi, eski yeni yırtılanı, delineni, söküleni vereyim gibi bir duruş Ashab-ı Kiram’da yoktur.
Aksine hani sevdiğiniz şeylerden infakta bulunmadıkça gerçekten iyiliğe eremezsiniz Ayet-i Kerim’i geldiğinde. En sevdiğim bahçem, en sevdiğim havuzum, en sevdiğim hurmalığım diyerek en sevdiğim malından fedakarlık veren sahabeleri biz biliyoruz. Bu son derece kıymetli bir adımdır çünkü bunun altında yatan mantalite çok değerlidir. Bu bana emanet, en sevdiğimi verirsem ve karşımda kim mutlu olursa ben ondan daha fazla mutlu olacağım çünkü Allah’ı razı etmiş olacağım. Ve eminim ki o bana bir daha verecek. O asla boşalan kabığı boş bırakmayacak, tekrar dolduracak, tekrar dolduracak.
Bu işte Vehhab ismindeki kesintisiz verme, bol bol çok verme anlamını da bizim karşımıza çıkartır. Çünkü Vahip dediğimizde sadece veren olur ama Vehhab dediğimizde hep veren, hiç kısıntıya gitmeden ve karşılık beklemeden veren olur.
Burada şöyle bir şey yoktur. Allah’ın teala eğer sen bir iyilik yaparsan ben karşılığında veririm demez. Mesela iman etmeyen kullarına da rızık verir. Dolayısıyla bir hesap karşılıklı bir ödeşme değildir Allah’ın verdiği ikram. Ve aslına bakarsanız ben çok ibadet ettim de Allah onun için bana bunu verdi deme şansımız da yoktur. Çünkü biz ne kadar ibadet edersek edelim Allah’ın üzerimizdeki hakkını ödeyemeyiz ki sadece şu konuşan dilimizin, gören gözümüzün şu elimizin hakkını ödeyemeyiz. Geceler boyu alnımız secdeden kalkmasa bile. Dolayısıyla bizim aslında yaptıklarımızın karşılığını vermez Allah. Allah karşılıksız verir. Bu çok kıymetli bu bilgi. Neden? İnsan da o zaman verirken karşılık gözetmemelidir.
İşte sen bana bir iyilik yap da bakalım ondan sonra ben de sana bir iyilikte bulunayım. Sana verdiğim sadakının karşılığında sen bana ne yapacaksın? Hadi bakalım ben sana zekat verdim sen de bana onun karşılığında şöyle hizmet et, şöyle temizliğime yardım et, şöyle tarlamda, tapanımda çalış. Böyle bir şey yoktur. İnfak dediğimiz, sadaka dediğimiz, zekat dediğimiz olay karşılıksız vermektir.
Ve karşılığını sadece Allah’tan beklemektir. Bu işte Allah Teala’nın Vehap ismini gerçekten anlayabilmiş, idrak edebilmiş müminlerin ahlakıdır. Hocam sanki söyledikleriniz bizi şuraya iletiyor. Rabbimizin el-Vehap ismini hakkıyla anlayan ve onun manasıyla ahlak bulan kişiler zekat gibi, sadaka gibi, hibe gibi,
infak yollarıyla bu ahlakı kardeşleri için gösterenlerdir. Peki vermenin, infakın adabı nasıl olmalıdır? Onun ahlakını da bize en güzel şekilde Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de bildiriyor ve Peygamber Efendimiz de hadis-i şeriflerinde vermenin adabını bize öğretiyor.
Kur’an-ı Kerim’de de belirtildiği üzere, verdikten sonra başa kakılan, yapılan iyiliği hiç durmadan hatırlatan ve karşı taraftakini minnet altında bırakmaya çalışan bir vermenin hiçbir anlamı yok.
Dolayısıyla son derece mütevazi bir şekilde karşıdakini ezmeden, incitmeden, hırpalamadan vermek gerekiyor ve asla da o verişi, o ikramı bir daha hatırlatmamak gerekiyor. Bu çok önemli birincisi. İkincisi ise gizliden vermeyi Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.
Hani hep biliriz, halk arasında da söyleriz sağ elinin verdiğinden sol elin haberdar olmayacak. Bu neden insanı kibre götürmesin diye, insanı gösterişe, insanı riaya götürmesin diye. Bakın ben ne kadar da yardım, nasıl da güzel ikram, nasıl da büyük infakta bulundum gibi reklama dönüşmesin diye. Elbette verirken birbirimizi tavsiye ederek iyiliği, hadi sen de ver demek adına teşvik olarak verdiğimizden haberdar edebiliriz. Bu başka. Ama onun dışında bizim ne kadar gizliden verebilirsek, ne kadar kimsenin haberi olmadan çevremizdekileri destekleyebilirsek
ve bunu benden değil, Rabbimizden gelen bir ikram olarak gör diyerek karşımızdakinin gönlünü hoş edebilirsek o kadar karda olduğumuzu bilmemiz lazım. Diğer taraftan saymadan vermek gerekiyor. Peygamber Efendimiz’in saymayın, verirken hesaplamayın diyen hadis-i şerifleri var.
Yani bir mi versem, üç mü ver, iki versem, verirsem şimdi ben fakirlerim. Eğer ben bunu verirsem bende kalmaz. Gibi korkularla sayarak, endişeyle vermenin aslında kulu pintiliğe, cimriliğe sürüklediğini ve şeytan işi olduğunu Peygamberimiz anlatıyor. Onun için diyor ki kesenizin ağzını rahat açın. Tabi ki bu şu demek değil, saçın, savurun. Ondan sonra kendiniz muhtaç hale düşün. Böyle bir şey yok. Peygamber Efendimiz evladı ialini başkalarına el açar vaziyette, muhtaç bırakmasına kimsenin izin vermiyor. Bunu da açıkça ifade buyuruyor. Vermenin de insanın temel ihtiyaçlarını, ailesinin ihtiyaçlarını giderdikten sonra dengeli bir yol izlemesi gerektiğini söylüyor.
Ama saymak, hesaplamak ve bir şekilde acaba verirsem fakirler miyim korkusu duymak şeytandandır diyor ve sadaka malı eksiltmez buyuruyor. Yani bu çok etkileyici bir hadis-i şerif. On liranız var, beşini sadaka olarak vereceksiniz. İşte eksildi beş kaldı ya zannetmeyin diyor. Eksiltmez. O gene ona tamamlanır. Bazen ona tamamlanmaz ama o beş, on kadar bereketlenir. Bir şekilde Allah-u Teala mutlaka maddi ya da manevi olarak o verdiğinizin karşılığını fazlasıyla size iade eder.
Dolayısıyla bu verme ahlakında riaya düşmeden, gösterişe düşmeden, saçıp savurmadan, insanlara verdiğimizin net altında bırakacak şekilde, reklamını yapıp başa kalkmadan,
hatta verirken insanları zorlamadan, sıkıntıya sokmadan, üç kere çağırıp beş kere kapıdan çevirip perişan etmeden, gerçekten insan onuruna yakışır bir nezaketle, tevazuyla ve gizliden ikramda bulunmak, Allah-u Teala’nın Vehâb ismiyle bize karşılıksız verdiği gibi karşılık beklemeden vermek bu işin adabı. Hocam Vehâb isminin anlam dünyasında güzel adımlar attık. Bir de Mâni ismine değinsek, Rabbimizin el-Mâni isminin anlamını düşündüğümüzde, sanki Kur’an-ı Kerim’deki emir bil maruf, nehy anil münker kavramı da karşımıza çıkar. Bu kavramın açıklaması ve topluma yansıması ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Mâni isminin engelleyen anlamına geldiğini söylemiştik. Allah-u Teala eğer bir kuluna bir şey vermeyi murad etmemişse, Allah-u Teala engellemeyi murad etmişse, hiç kimse o kula onu veremez. Eğer Allah kilitlemişse, eğer Allah kapatmışsa, eğer Allah yolları tıkamışsa, eğer Allah’ın izni yoksa, hiç kimse bir kula ne başarı verebilir, ne zafer verebilir, ne çocuk verebilir, ne mal mülk verebilir. Hiç kimse o kula bir ikramda bulunamaz. Diğer taraftan Allah-u Teala vermeye karar vermişse, Allah-u Teala’nın muradı o kula onu vermekse hiç kimse de engel olamaz. Bu çok temel bir prensiptir. Dolayısıyla biz işte hep birlikte toplanırız, gayret ederiz, kimi zaman mücadele ederiz, kimi zaman maddi olarak paralarımızı birleştiririz, kimi zaman güçlerimizi, akıllarımızı birleştiririz. E nasıl olsa sonunda başarıya ulaşırız. Bunu biz yaptık deme şansımız yoktur.
Evet, biz sebebi işleriz ama sonuç Allah-u Teala’nın elindedir. Ve eğer vermemiş, engellemişse, mani olmuşsa mutlaka vardır bir bildiği. Bir kere bunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamak gerekir. Tabi bu insanın nefsine ağır gelir. Yani neden engelleniyorum? Hiç kimse engellenmek istemez. Mesela bir çocuk engellenmek ister mi?
İstediği her şey yapılsın. İstediği anda olsun diye annesinden babasından kesintisiz bir şekilde talepte bulunur. Şunu istiyorum, bunu istiyorum, bunu al, bunu yap, bunu ver, buraya götür, bunu çağır, bunu yedir, bunu giydir. Çocuğun talepleri bitmez. Ama bazen anne baba hayır der yapmaz. Mani olur. Bahçeye çıkmak ister, çıkamaz, engel olur. Niye? Hava o kadar soğuktur ki onun o soğukta, ayazda, çıkıp da bahçede oynamaya imkanı yoktur.
Çocuğun küçük dünyasıyla bu bir engellenmedir ve onda bir öfke yaratır. Oysa annenin büyük bakışıyla bu engellenme olsa da onun hayranadır. Dolayısıyla bir çocuk hırsıyla insanoğlu her zaman istemeye devam eder. Allah-u Teala’nın kimi zaman engel koyması, onun bilmese de hayranadır. Ve bu iman sahibi insanlar için bir teselli. Diğer taraftan Allah-u Teala’nın mani isminde kötülüklere engel olma şeklinde de bir anlam var. Mesela veli kullarının, sevdiği kullarının başına bir kötü bir şey gelmesine engel olan, tuzakları bozan anlamı da var.
Burada bizim de insan olarak kötülüklere engel olma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve bu konuda sorumluluk üstlenme mecburiyetinde olduğumuzu hatırlamamız lazım. Çünkü tıpkı namaz kılmak gibi, tıpkı oruç tutmak gibi bir farzdır iyiliği emredip kötülükten sakındırmak.
Bir Müslüman çevresindekilere iyiliği tavsiye etmelidir. Nerede? İyi bir davranışı var, iyi bir söz var, iyi bir karar var, iyi bir plan var, iyi bir yatırım var. İyiliği çoğaltacak ne varsa onu tavsiye etmelidir. Ama nerede kötüye giden, zarara giden, fikneye, fesada giden, bozguna giden, ziyana giden, harama giden, günaha giden bir şey varsa,
çevresindekilere aman bunu yapma deyip durdurmalı ve o gidişata mani olmalıdır. Allah Teâlâ’nın el-Mâni isminin yansıması olarak insanın da kötülüklerden, nehye’den, kötülüğe dur diyen tavrının bu dünyada çok ciddi bir anlam taşıdığını bilmemiz gerekiyor.
Tabii biz de engel olarak çevremizdekilere bazen sen şu anda anlamıyorsun, bilmiyorsun ama yarın göreceksin ben buna neden izin vermiyorum deriz. Bunu bazen yönetici olarak söyleriz, bazen öğretmen olarak öğrencilerimize söyleriz, öyle değil mi?
Bir şekilde aslında sınırsız isteklerin, insanın içindeki nefsin, hevanın, arzunun sınırlanamayan isteklerinin, sonu gelmeyen taleplerinin bir yerde bir mani olunarak engellenmesi icap eder.
İşte orada gerçekten bir hikmete mebni olarak yani bir gayeye, bir amaca gerçekçi bir sebebe bağlı olarak ona engel olmak dur demek insanın meziyetidir.
Burada biz Allah’ın vermediği, engel olduğu hususlarla verdiği ve önüne açtığı, ikramda bulunduğu hususları hayatımız içerisinde bir muhasebeden geçirdiğimiz zaman aslında bunların toplamda birbirini nasıl tamamladığını
ve sadece bu dünyamız için, öbür dünyamız için de sadece bu dünyamız için değil ahiretimiz için de bizim için ne kadar anlam taşıdığını tefekkür ederek fark edebiliriz. Sadece istemekle değil aslında niçin istediğini bilmekle, sadece talep etmekle değil aslında bu taleplerinin sonuçlarını da düşünmekle mükelleftir insanoğlun.
Hep yiyelim, hep içelim, hep gezelim, hep giyelim, nefsimizin istediği her şeyi yapalım üzerinden yaşamak çok akıllıca değildir. Çünkü neyi niçin istedin ve elde ettiğinde ne için kullanacaksın? Bunu düşünerek, bunu planlayarak bir muhasebe ile yaşamak gerekir. İşte o muhasebe bize Allah Teala’nın mani olduğunda da vehhab olduğunda da aslında bizim için en iyisini yaptığını hatırlatacaktır. Hocam bu güzel bilgiler için, güzel paylaşımlarınız için teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ederim.
Değerli izleyenlerimiz bugün Rabbimizin karşılık beklemeden bol bol veren anlamındaki el vehhab ismini ve layık olandan lütfunu esirgemezken, layık olmayana lütufta bulunmayan anlamlarına gelen elmani ismini tefekkür ettik.
Rabbimizin lütuflarına mazhar olan ve onların şükrünü hakkıyla eda edenlerden olma niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın efendim.
Allah’ım sen ki elmani isminle kötü şeylere engel olan, bunların gerçekleşmesine müsaade etmeyensin.
Allah’ım bizleri her türlü beladan, musibetten, fitne ve fesattan muhafaza eyle. Kötü ahlaktan, nefsani arzulardan, kötü işlerden de uzak eyle.
Allah’ım sen ki her şeyi bilen, her hükmü ve işi hikmete göre olarsın. Elmani isminin gelince, vermediğinde, ihsan etmediğinde, olanda hayır olduğu gibi, olmayanda da hayır olduğu hakikatini idrak etmeyi, hükmüne razı olmayı nasip eyle.
Sana hakkıyla iman edip teslim olmayı, yalnızca senden yardım dilemeyi lütfe eyle bizlere.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir