"Enter"a basıp içeriğe geçin

Er-Rezzâk ve El-Mukît İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 12.Bölüm

Er-Rezzâk ve El-Mukît İsimlerinin Manaları ve İnsan Ahlakına Yansımaları – Esma’dan İnsana 12.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=zsqOz1sgPG4.

sevgili izleyenlerimiz, Esma’dan İnsan’a programımıza hoş geldiniz. İnsan rızgını temin için teşebbüs ve gayrette bulunur. Ancak Vakıa Suresinde de açıklandığı üzere toprağın bağrındaki tohumun yeşermesi ya da kuru bir çöp gibi kalması, içilen suyun buluttan yeryüzüne rahmet olarak inmesi kadar ne miktarda ineceği, insana hem işaret hem ısınma hem de rızık vasıtası
kılınan ateşin ham maddesinin temin edilmesi Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleşir. Biz de bugün tam da bu hususları daha iyi kavramamıza vesile olacak el-Rezak ve el-Muqit esmasını tefekkür edeceğiz. Dinleyeceğiz kıymetli hocamızdan inşallah. Kıymetli hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk, teşekkür ediyorum Cennan Hocam. Nasılsınız? Elhamdülillah Rezak olan Allah’a hamd içindeyiz. Allah iyilikler versin hocam. Amin, hepimize. Bugün yine çok güzel iki isimle Rabbimizin esnasından inşallah izleyenlerimizi buluşturacağız. El-Rezak ve el-Muqit isimlerinin manalarıyla başlasak hocam. Bu konuda neler söylemek istersiniz? El-Rezak kullarına bol bol rızık veren demektir. Kesintisiz bir şekilde devamlı rızık veren anlamına gelir. Rızık ise kulların faydalandığı her şeydir. Muqit ise azık veren demektir, yani yediren, içiren, doyuran demektir. Allah Teala’nın Rezak ve Muqit isimleri sadece insanlara değil bütün canlılara Rabbimizin verdiği nimetlere işaret eder ve Rabbimizin bu dünyada ihtiyaç duyduğumuz maddi ve manevi nimet adına ne varsa kalbimizi doyuracak, zihnimizi doyuracak, karnımızı
doyuracak, yuvamızı doyuracak, ne varsa hepsini bize veren olduğuna işaret eden isimlerdir. Rızık Allah’ın elindedir ve biz el-Rizku alallah demeyi ve rızkın Allah’tan geldiğine iman etmeyi bir vazife olarak biliriz. Ama insan aynı zamanda rızkının peşinde koşmalıdır. Dolayısıyla rızık söz konusu olunca o rızkı veren Allah ile o rızkın peşinde
koşan insan arasında çok inanılmaz bir bağ oluşur. İşte rızkı verici olduğunun rızkın ancak ve ancak Allah’tan geldiğinin bize belirtisi olan isimler el-Rezak ve el-Muqit isimleridir. Peki hocam rızık kavramından bahsettiniz. İlgili ayetler ve hadisler bağlamında düşünürsek maddi ve manevi rızıklar bu
zamanda neler söyleyebiliriz? Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de çok uzun uzun ve pek çok ayeti kerimede kendisinin rızık verici olduğundan bahseder. Neden bu konuyu bu kadar önemli ve özellikle Kur’an-ı Kerim’de zikreder? Çünkü insanoğlu dünyaya gözünü açtığı andan itibaren karnını doyuracaktır. İnsanoğlu uyuyacaktır, uyanacaktır, giyinecektir, konuşacaktır.
Doğal ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır ve bu son nefes ne kadar böyle devam eder. Bu ihtiyaçların karşılanması bizim rızık dediğimiz şeyle mümkündür. Dolayısıyla bazen insana Allah Teala’nın bahşettiği bir bardak süt rızıktır, bazen de bir kaşık şurup ilaç rızıktır, bazen uyku rızıktır insanoğlu için, bazen de uyanıp da canla başla koşturacak bir enerji vücudunda bir dinçlik ve sağlık rızıktır. Bazen hidayet dediğimiz doğru yolu bulma ışığı, gönlündeki huzur ve mutluluk bir rızıktır, bazen evladı ve eşi insanın rızkıdır. Dolayısıyla bir şekilde insanın hayatını çepe çevre kuşatan her türlü nimet, insanın elde etmek için gayret ettiği, peşinden koştuğu, çevresindekilerle paylaştığı, hatta hayatta kalabilmek için mutlaka ihtiyaç duyduğu her şey rızıktır. İşte bütün bunların Allah Teala’dan geliyor olduğunu Kur’an-ı Kerim’in belirtmesi, aslında insanın bu hayatta varoluşunu Allah’a borçlu olduğunun ifadesidir
ve el-Rezak ismi, el-Muqit ismi Allah’ın her ikisi de bu varoluşsal temele işaret eder. Sen insan olarak yaratıldığın andan itibaren rızıkla, nimetle, ikramla, lütufla ancak ayakta durabilirsin ve sana bunu veren de Cenab-ı Hak’tır.
Dolayısıyla insanın bir şekilde kendisini Rabbine karşı minnettar hissetmesi ve şükreden, hamdeden bir kul olması, tevekkül eden rızık karşısında kendisine birtakım zorluklar yaşadığı zaman, imtihamlar geldiği zaman sabreden, rızıkla ilişkisini Allah’la ilişkisi üzerinden okuyan bir insan olması çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetler buna işaret eder. Sizin de açılışta belirttiğiniz gibi, yaktığınız ateşi de size Allah veriyor der Kur’an-ı Kerim. Gökyüzünden inen yağmuru da Allah indiriyor, o da bir rızıktır der. Topraktan fışkıran her türlü bitkiyi, meyveyi, sebzeyi sana veren Allah’tır, bu senin rızkındır der. Denizin içindeki balık da senin rızkındır der, gökte uçan kuş da rızıktır der.
Bütün bunların bir arada düşünülmesi, kainatın bütününün insanın hizmetine sunulmuş olması Kur’an’da çok anlatılır. Peki sadece bu anlatılmakla mı kalınır? Hayır, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak bize bu kadar rızık veren Rabbine şükretmeyecek misiniz diye sorar. Bu kadar rızık veren Rabbinin senden beklediği kulluk vazifelerini yerine getirmeyecek misin diye sorar.
Ya da sen nasıl oluyor da ey insan bu kadar imkanı ve rızkı sana Allah vermişken kendine bir başka Tanrı ediniyorsun, gidiyorsun Allah’ı unutuyorsun, sırtını dönüyorsun, imana küfre saplanıyorsun diye sorar. Dolayısıyla rızıkla tevhid arasında rızkı verenin Allah olduğu bilinciyle tevhid ve iman arasında mutlaka bir bağ kurulur. Bir de ayrıca rızıkla toplum arasında bir bağ kurulur. Kur’an-ı Kerim’deki bir kısım diğer ayetlerde de hep şöyle der, Allah Teala sana nasıl ihsanda bulunmuşsa sen de insanlara öyle ihsanda bulun. Allah Teala sana nasıl rızık vermişse sen de o rızkı öyle cömertçe paylaş. İhtiyaç sahiplerine ver, komşuna ver, akrabanı ver, yakın ve uzak komşunu gözet.
Bir şekilde yolda kalmışı, yalnız bırakma, ilim yolcusunun elinden tut. Devamlı o rızkın paylaşımı ve toplumda sağlıklı, dengeli bir şekilde, adil bir şekilde rızkın dolaşması konusunda da Kur’an-ı Kerim’de ayet-i kerimeler vardır.
Dolayısıyla bir bütün olarak baktığımız zaman rızık konusunun hem insanlık alemiyle yeryüzünde yürüyen hayatla insanın diğer insanlarla ilişkisiyle ve toplumda çok ciddi bir bağ olduğunu hem de Allah’la kul arasındaki ilişkiye dair çok önemli ipuçları içerdiğini söyleyebiliriz. Hocam konuşmanızın başında maddi rızıkları ve manevi rızıkları zikrettiniz, açıkladınız bize. Ve rızgın hem kul ile yaradanı arasında hem de toplumla yaradan arasında bir ilişki ve bir bağ kurduğunu da söylediniz. Peki bütün bunlara rağmen kul, Rabbinin rezak olduğunu bilmesini, her türlü rızgı verdiğini bilmesine rağmen rızık endişesiyle ne gibi yanlışlara düşebilir? Hem bireyler hem toplumlar. Tabi aslında rızık beklentisi rızkının peşinde koşmak dediğimiz bir şekilde kazanç sağlamak gayreti insanın tabiatında var olan bir şeydir. Ve dinimiz tarafından da teşvik edilmiştir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurur ki eğer Allah’a hakkıyla gerçekten tevekkül etseniz kuşları nasıl doyuruyorsa sizi de öylece doyurur rızkınızı verir.
Burada sen tevekkül et yan gel de yat hiçbir sorumluluk alma koşma çalışma tembellik yap nasıl olsa rızkın sana gelecektir gibi bir vurgu anlaşılmamalıdır. Aksine Peygamber efendimiz yine buyurur ki insanın yediği en tatlı lokma en helal rızık eliyle kazandığı kendi gayret edip kazandığıdır. Hz. Davut bile eliyle yaptığını satarak geçimini sağlardı der. Neden Hz. Davut’u örnek verir? Çünkü Davut Peygamber kral peygamberdir. Bir kralın bir şeyler üretip de el işçiliğiyle zırh yapıp da demiri çeliyi dövüp de ondan sonra o zırhı satarak onun parasıyla karnını doyurma mecbireti var mıdır? Yoktur. Bir kral her halükardan günlük rızkını temin etme imkanına sahiptir. Ona rağmen alın teriyle kazanan gayret eden emek veren peygamberler bize model olarak gösterilmiştir. Rızkının peşinde koşan bir Hz. İbrahim vardır ticaretle meşguldür. Hz. Yusuf vardır.
Rızkının peşinde koşan İdris Peygamber vardır terzilik yapar. Rızkının peşinde koşar Zekeriya peygamber vardır çiftçilik yapar. Bir şekilde peygamberlerin hatta bizim peygamberimizin de ticaret yaparak rızkı peşinde koşarak helal rızık için gayret sarf ettiğini biz biliyoruz.
Ama meselenin diğer ucunda rızık için uğraşırken başka hiçbir şey düşünemez hale gelip diğer kulluk vazifelerini ihmal ederek namazını unutup, orucunu unutup rızkının zekatını vermeyi ihmal edip kazancının zekatını bir şekilde zikri unutup Allah’ın zikri,
sadakayı, nafakayı, infakı unutup kulluğundan vazgeçen insan modeli vardır. Bu insan hırslıdır. Daha fazla kazanmak, daha çok harcamak, daha çok biriktirmek ve rızkın kendisi için bir değer ifadesi haline gelmesini sağlamak ister. Ne kadar çok param varsa, ne kadar çok birikimim, ne kadar büyük bir evim, ne kadar lüks araban varsa.
Dolayısıyla rızık peşinde koşmayı abartarak konuyu tamamen dünyalık bir amaca kilitleyen ve sonrasında da hiçbir şekilde manevi ihtiyaçlarıyla ilgilenemeyen, ahiretini düşünemeyen bir hale gelebilir insanoğlu. Hırs gözünü bürüyebilir, o rızkın paylaşmayı bir kenara bırakarak
hürmencilleşebilir, cimrileşebilir, gösteriş ve debdebeye düşebilir. Allah-u Teala verdikçe verir, Allah’ın hazinesinde çoktur. Dolayısıyla insan israfa düşebilir, aldıkça, çılgınca harcamaya başlayabilir. Bunlar insan için risktir. Rızkın yeteri kadarının peşine düşmek çok önemlidir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde Allah-u Teala’yı şöyle yalvarır,
Ya Rabbi, Muhammed ailesinin rızkını yeteri kadar ver. O yeterince olmak, ne bir başkasına el açmak zorunda kalmak, ne de aşırı olunca azgınlığa düşmek gibi iki uçtan uzak o dengeli rızık bakışını bize ifade eder. İnsanın da çok doğaldır hem kendisi için hem ailesi için kazanma gayreti, daha iyi bir şey yemek, daha iyi bir şey giymek, daha iyi bir evde oturmak gibi arzuları. Bunu hiçbir zaman israfa, hiçbir zaman aşırıya, tamaha, açgözlülüğe dönüştürmemek gerekir. Burada önemli olan elindekini paylaşabilmek, var olanla yetinebilmek ve şükredebilmektir. Peygamber Efendimiz’in de Kur’an-ı Kerim’in vurgusuna çok benzer bir şekilde bir hadis-i şerifinde şöyle buyruluyor, Sizler hayatta olduğunuz sürece rızık endişesine düşmeyin. Allah mutlaka rızkınızı verecektir. Bu çok büyük bir müjdedir. Hiçbir tohum yoktur ki der Peygamberimiz, üzerinde bu falan oğlu filanın rızkıdır yazmasın. Bu muhteşem bir dengedir. Yeryüzündeki bütün insanlığın, bütün canlı hayatının devamı Allah’ın sorumluluğunda ve onun kudret elindedir. Burada insan nasıl olsa rızkının kendisine geleceğini, o buğday tanesinin öğütüleceğini, una karışacağını, o undan hamur yapılacağını,
o hamur ekmek olacak ve gidip de o ekmeği kendisinin fırından alacağını ve o lokmayı kendisinin yiyeceğini bir kere bilmelidir. Rızık döngüsü kainatta muhteşem bir şekilde, eksiksiz bir şekilde işler. Ama burada o ekmek pişsin de ağzıma düşsün diyerek beklemek değil, ekmeğini kazanmak için yolda olmak, gayret içinde olmak önemlidir. Peygamber Efendimiz’in de tavsiyesi her zaman bunun üzerinedir.
Peki hocam insan bu rızık döngüsünde yanlışlara, hatalara düşerse yani dünyaya tamah ederse çok büyük hatalar yapabileceğini zikrettiniz. Peygamberimizin buna dair uyarıları veya Hane-i Saadet’teki uygulamaları, bunları biraz açsak neler söylemek istersiniz?
Peygamber Efendimiz bir kere insanın elindekini kısmasını, saklamasını ve ihtiyacı olan birisini gördüğü halde onu paylaşmayarak kendini ayırmasını hiçbir zaman hoş karşılamaz. Eğer rızık endişesiyle insan bir başkasıyla paylaşımı keserse Allah-u Teala da ona verdiği rızkın bereketini keser.
Burada bereket gerçekten çok önemli bir kavramdır. Çünkü yiyip yiyip bir türlü doymayan insan modeli aslında berekete kavuşamamış insan modelidir. Bereket çok küçük çok az olan bir miktarın bile çok kişiyi doyurmasıdır, çok kişiyi huzura kavuşturmasıdır. Zamanın bereketlenip çok kısacık bir vakitte çok güzel işler yapabilmektir.
Duanın bereketlenip Allah-u Teala tarafından kabul buyrularak hayırların hasenatların çoğalması demektir. Yani bereket hayatımızın aslında çok kilit kavramlarından birisidir. İnsan rızkın peşinde koşarken bir yandan da bereketin peşinde koşmalıdır.
Bereketi kesilmiş, bereketsiz bir rızık, bir kazanç insanı hiçbir zaman mutlu etmeyecektir, hiçbir zaman yetmeyecektir insana. Oysa Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere besmelesiz başlanan her iş bereketsizdir. İnsan bir besmele çekerek güne uyanmalı, bir besmele çekerek evden çıkmalı, besmele çekerek çalıştığı,
ticarethane ise kapısının anahtarını, efendim bilgisayarsa düğmesine basmayı, kitap yazacaksa kalemi eline almayı hep besmele ile yapmalıdır. Bu bereketi de davet eden ve Allah-u Teala’dan yapılan her işin karşılığında gelecek rızkın bereketli olmasını niyaz eden bir davranıştır. Allah-u Teala her şekilde rızık verir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki Allah’tan daha sabırlı olan biri asla olamaz. Çünkü Allah kendisine ortaklar koştukları, kendisine şirk koştukları, hatta kendisine bir oğlu olduğunu iddia ederek,
İsa Allah’ın oğludur diyerek hakaret ettikleri halde bile kullarına rızık vermeye devam eder. Sabreder, buna ve rızık verir. Çünkü Allah-u Teala bu dünyada herkes için rızık vericidir. Ama ahirette sadece müminler için rızık vericidir. Çünkü rızık dediğimiz şey az önce de söylediğiniz gibi maddi olmanın yanında manevi yönüyle de ahireti de ilgilendirir.
Cennette rızıktır. Cennetteki nimetleri de Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de bize sayarak, anlatarak, bizi özendirerek o nimetler için yatırım yapmamızı ister. Peki nasıl yapacağız bunu? Bu dünyadaki rızıklarımızı doğru yerde kullanarak yapacağız. Çünkü rızık niçin vardır? Allah bir insanı niçin besler? Yesin, güçlensin. O güçle iyilik üretsin diye. Yesin, güçlensin, azgınlaşsın, zalimlik yapsın, diğerlerini canına okusun, efendim çalsın, çırpsın, ezsin, dövsün, üzsün diye değil ki. Dolayısıyla o rızkın niçin verildiğini bilecek şekilde Allah-u Teala’nın bereketini umarak
ve o rızık sayesinde cennet rızıklarını kazanacak işler yaparak yaşamak bir müminin en temel vazifesidir. Hocam rızık ve bereketten bahsedince karşımıza da şu soru çıkart sanki, besmele’nin bu konudaki önemini zikrettiniz. Peki müminin halinde, imkanında, hayatında her alanda berekete nail olması için besmele’nin dışında neler yapması gerekir? Bir kere mütevazi olması gerekir. Rızkı verenin Allah olduğunu unutmaması, rezzak olan Allah’a karşı kul olarak kulluğunu bilmesi gerekir. İnsan bazen eline farklı farklı ve renkli renkli nimetler geçtikçe kendi edinmiş, kendi kazanmış, sanki bütün bunları kendi yapmış gibi kibirlenmeye başlar.
Allah’ı unutabilir, Allah’a kafa tutabilir haşa. Firavun’u düşünün. Diyordu ki Musa’nın Tanrısına mı inanıyorsunuz, bana mı? En-errabbu kümül âlâ diyordu haşa. Sizin en büyük Tanrınız benim diyordu Firavun. Tanrılaşma yolunda ilerleyebilir. Bu tabii ki korkunç bir son.
Ama buraya giden yolda hep elindeki nimetlerin, o Allah’ın verdiği rızıkların asıl sahibinin Allah olduğunu unutma var. Sanki onlar benimmiş, onları ben kazanmış, çalışmış, elde etmişim. Dolayısıyla ben istediğim gibi harcarmışım gibi bir düşünce dünyasına girmek var. Bu dünya insanı boğar. Bu dünya insanı öldürür.
Böyle bir düşünce dünyası insanın Allah korusun ahiretini de heba eder. Çünkü bizim düşüncelerimiz tamamen emanetçi olduğumuz üzerine kurulmalıdır. Malın sahibi Allah’tır. Mülkün sahibi Allah’tır. Allah-u Teâlâ rızkın da sahibidir. Dolayısıyla verir evet, endişeniz olmasın diye, ben nasıl olsa vereceğim diyerek müjdeler evet.
Gayret edersiniz, gece uyursunuz, gündüz çalışırsınız, emek verirsiniz, değerlendirir ve bunun karşılığında sizi ödüllendirir evet. Ama eğer elde ettiğiniz rızkı onun rızası yolunda kullanmazsanız, bereketi kaçar.
Elde ettiğiniz rızkı onun istemediği yerlerde kullanırsanız, harama harcarsanız ya da harama rızık zannederseniz. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de çok açık diyor ki, ey insanlar Allah’ın size verdiklerinin helal ve hoş olanlarından yiyin, temiz olanlarından yiyin. Pis olan, haram olanını bir kenara bırakın.
O pis olanın, haram olanın, yanlışın yolunda rızkı harcamaya başlarsanız, burada kazandığınızı götürür kumarda harcamaya başlarsanız, burada kazandığınızı götürür faize yatırırsanız, burada helalden kazandığınızı götürür içki gibi bir illette harcarsanız. Yani Allah’ın rızası dışında yasak, haram olan bölgede rızkı harcarsanız,
orada da Allah-u Teala’yı öfkelendirip o rızkın bereketini kaçırmak gibi bir durum söz konusudur. Diğer taraftan insanın çevresinde sorumlu olduğu diğer bireylerin rızkını temin etmek gibi de bir yükümlülüğü vardır. Bir aile yapımız vardır. Evin babası evdeki diğer fertlerin nafakasını temin etmek, yani rızkını temin etmek için çalışmak zorundadır. Burada sadece maddi anlamda işte baba eve ekmek getirecek gibi bir rızkın dışında, bunun yanı sıra bir de manevi anlamda da o eve Kur’an-ı Kerim girmesi, Kur’an eğitiminin girmesi, ruhların gıdası diyoruz Kur’an’a. Kur’an da bir rızıktır. Eve Kur’an’ın girmesi de babanın sorumluluğudur. O evde namaz kılınması, o evde alnı secdeye inen, dili zikre dönen insanların yetişmesi de, o evde rızkın maddi ve manevi bütün görünümleriyle yaşanması da babanın sorumluluğudur. Dolayısıyla bu, kimi zaman baba yaşlandığında çocuğun sorumluluğu haline gelir. Çünkü yaşlı anne babamıza bakmak, onların rızkını temin etmek bizim sorumluluğumuz olur.
Kimi zaman annenin sorumluluğu olur çocuklarının rızkını temin etmek. Kimi zaman dedenin sorumluluğu olur torunlarını doyurmak. Bir şekilde rızık paylaşımı en yakınlarımızla başlar ve bu rızık teminindeki sorumluluk üstlenmekte bereketi çağıran bir şeydir. Eğer insan sırf Allah rızası için cimrilik yapmadan, harislik yapmadan, bencillik yapmadan,
sadece ben doyayım demeden, dışarıda gün boyunca çarşıda pazarda ne yediyse akşam evinde de onu yedirerek, gün boyunca kendisi neler görüp neler yaşayıp neler tecrübe edip bir şekilde evlatlarıyla paylaşmak için güzellik toplayıp eve geldiğinde onları mutlu ederek,
Peygamberimizin ifadesiyle yediklerinden yedirerek, giydiklerinden giydirerek rızkı önce yakın ailesinde ve çevresinde paylaştırır ve bereket umar. Bu da işte Allah-u Teala’nın çok hoşuna giden bir şeydir. Çünkü Cenab-ı Hak bir şekilde hepimizi vesile olarak birbirimize yaratmıştır. Kimi zaman işte bilgi paylaşımında bulunuruz, ilim en büyük rızıklardan birisidir. Gönlümüzün, aklımızın, kalbimizin rızkı, nimeti, doyacağı, besleneceği ve gelişeceği şey ilimdir, bilgidir. Bunu paylaşmak da bir rızık temini ve bir rızık paylaşımıdır. Bütün bunlar Allah-u Teala’nın çok hoşuna giden şeylerdir. Ama bu konularda kendini toplumdan soyutlayan, cimrilik yapan, az önce dediğim gibi kapatan, kısan, saklayan insan yapısı Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı bir kişiliktir. Peki hocam, esma tefekkürlerimizin en önemli noktalarından birisi de her ismin bizdeki tecellisini okumaya, anlamaya çalışmamız. El-Rezzaq ve El-Muqit esmasının kulun ahlakındaki tecellisi ne olmalıdır? Kula der ki sen kulsun. Su içmeden yaşayabilir misin? Mümkün değil. Biz içeceğiniz suyu yerin en derinlerine çeksek, size içilecek tertemiz suyu kim verecek diye soruyor Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de. Susuz yaşayabilir misin? Yaşayamazsın.
Su gibi bir rızkı sana veren Allah’tır. O zaman Rezaq olan Allah senin varoluşunu desteklemesi sen hayatta kalamazsın. Tevazu içinde olacaksın. Kulluğunu bileceksin. Muhtaç olduğunu farkına varacaksın. Zengin olanın Allah olduğunu, senin fakir olduğunu, muhtaç olduğunu her seferinde bir daha düşüneceksin.
Allah’ın Rezaq ismini tefekkür etmek, insanın kendisinin ne kadar aciz olduğunu, ne kadar muhtaç olduğunu ve Allah-u Teala karşısında başını eğip, elini açıp yalvarması gerektiğini gayret edip, çalışıp, emek verip, dua ederek Allah’tan rızık talep etmesi gerektiğini hatırlatır. Bu çok önemli birincisi.
İkincisi de yine Rezaq ismi insanoğluna rızkın Allah-u Teala’nın ona verdiği bir emanet olarak, onun eliyle diğer insanlara dağıtılabileceğini, paylaştırılabileceğini, saçılabileceğini fark etmesini sağlar. İnsan Rezaq ismi üzerinde tefekkür ettiği zaman Cenab-ı Hak beni nasıl rızıksız bırakmıyorsa,
Cenab-ı Hak nasıl bana bu hayatta ayaklarımın üzerinde durarak yaşama imkanı veriyor ve kollayıp koruyup gözetliyorsa, benim de çevremdeki ihtiyaç sahibi olan herkesi aynı şekilde koruyup kollamam gerekir, deme imkanı sunar. Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifi var.
Buyuruyor ki, kendinizden aşağıda olanlara bakın, kendinizden yukarıda olanlara bakmayın. Bu Allah’ın verdiği rızkı takdir edip hoşnut olmanız için en uygunudur diyor Peygamberimiz. Devamlı kendisinden yukarıdakilere bakıp benim niye şuyum yok, benim niye buyum yok demek yerine, kendisinden daha zor durumda olan, dünya imtihanında farklı kademelerdeyiz,
daha ağır şartlarda ayakta durmaya çalışanlara bakmak, kendine verilen rızıkların değerini farkına varmak ve onlarla bunu paylaşmak insanın bu isimleri gerçekten anladığını gösterir. Kıymetli hocam, bu güzel sohbet için, bu güzel bilgiler için teşekkür ederiz. Ben çok teşekkür ediyorum.
Beğerli izleyenlerimiz, bugün Rabbimizin mahlukatın yediği yiyecek ve içtiği su gibi maddi rızıklarını, bilgiyle marifet gibi manevi rızıklarını yaratan ve onların istifadelerine sunma lütfunu gösteren anlamlarına gelen el-rezzak ve el-mukid esmasını dinledik hocamızdan. Maddi ve manevi, zahiri ve batini tüm rızıkları gerçek anlamda verenin Cenab-ı Hak olduğunu hakkıyla idrak eden,
bu yüzden sadece ondan dileyip sadece ona güvenmenin izzetini yaşayanlardan olma niyazıyla bir sonraki programda görüşmek üzere esen kalın.
Allah’ım, ilminin ve hikmetinin geriye olarak rızıkları bollaştırmak da daraltmak da senin kudretindedir. Senin hükmüne razı olmayı, ilminin adaletinin ve merhametinin her şeyi kuşattığını idrak etmeyi nasip eyle bizlere.
Rabbimiz, tohumdan yeşil filizleri çıkaran ve bizleri bunlardan istifade ettiren de, bulutlardan içtiğimiz suyu ihsan eden de sensin. Maddi rızıkları lütfettiğin gibi manevi rızıkları lütfuna da muhtacız. İlim ve marifet gibi manevi rızıklarını da ihsaneyle bizlere ve bizlere maddi manevi, zahiri batini
verdiğin tüm rızıklara hakkıyla şükretmeyi, elimizdekileri razı olacağın şekilde infak etmeyi nasip eyle.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir