"Enter"a basıp içeriğe geçin

Eski Türk Kültürü, Şamanizm ve Türk Mitolojisi

Eski Türk Kültürü, Şamanizm ve Türk Mitolojisi

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=M_ji_c8Sfiw.

Bu video 3 bölümlük Türkler ve Şamanizm videolarımın tek bölümde birleştirilmiş bir versiyonudur. Birinci bölüm. İnancın doğuşu ve Proto Türkler. İlkin, inancın niçin ortaya çıktığıyla başlamak lazım ve bunu anlamak için de en antik çağlara gitmek lazım. İnsanoğlu ilk ortaya çıktığında hiçbir şey bilmiyordu.
Gayet sefil bir hayatı vardı. Vahşi hayvanlardan kurtulmaya çalışıyordu. Mağaralarda yaşıyordu. Hastalığı, mikrobu hiçbir şey bilmiyordu ve çevreyi, doğayı tanımaya çalışıyordu. Son derece bilgisiz ve meraklıydık ve gerçek anlamda bir medeniyet kurana kadar binlerce yıl boyunca kelle koltukta yaşadık. Sopaların ucuna taş bağlayarak silahlar yapmaya çalışıyorduk. Uzun bir dönem boyunca ateşi bile bulamamıştık.
Yediğimiz gıdalar bizi zehirliyordu, hasta ediyordu. İnsanlar 40 yaşını zar zor görebiliyorlardı. Yiyecek bulamıyorduk ve bu yüzden birçok kabile yamyamlaşmıştı. Ve birçok kabile birbiriyle savaşıyordu çünkü bir mücadele vardı. Bunun yanında birçok anne doğum yaparken ölüyordu. Hem anne hem de bebek doğum esnasında can kaybediyordu. Zaten doğanların da büyük bir kısmı ergenlik yaşlarına gelmeden en ufak bir hastalıkta bile ölebildiği için nüfus çok uzun bir süre düşük seviyelerde seyretti. Hoş nüfus büyüsü artsa bu kadar insanı nasıl besleyeceğiz o da ayrı bir problemdi. Dolayısıyla esasında bu gayet normaldi. Zaten ne zaman rahat ettiysek, doğru düzgün bir medeniyet kurmaya başladıysak ve tıp alanında geliştiysek nüfusumuz 10’a katlanmaya başladı.
1800’lerde toplam dünya nüfusu 1 milyar civarı iken şu anda 8 milyar civarında ve 2050’ye kadar 10 milyar olacağı öngörülüyor. Neyse biz şimdiki toplum yapısını bırakalım. Antik toplum yapılarına bakalım çünkü bunlar bizi daha çok ilgilendirecek. Antik çağlarda, ilkel dönemlerde toplum yapısı ikiye ayrılıyor.
Bir avcı toplayıcı yani göçebe, iki tarım toplumları yani yerleşik hayata geçmeyi başarmış kalabalık bir nüfusa sahip medeniyetler. Tabi en eskiye gittiğimizde böyle bir şey yok. Bütün insanlar avcı toplayıcı yani bütün insanlar göçebe. Avcı toplayıcılar en fazla bir klan olacak şekilde kalabalıklaşmadan yaşıyor ve sürekli oradan oraya göç ediyorlardı.
Dolayısıyla bir kültür veya gelenek oluşturamıyorlardı. Din anlayışları, doğayı kutsallaştırmak ve tanımaya çalışmaktan ibaretti. Çünkü doğayı ne kadar iyi tanırsak o kadar rahat yaşarız. Tarım toplumları ise hukuk sistemleri, tanrılar ve ideolojiler geliştirdiler. Çünkü sabitlerdi, düşünecek, sorgulayacak vakitleri vardı.
İlk sistemli büyük dinler, ilk toplum yasaları tarım toplumlarından çıktı. Hatta yazı bile daha birkaç bin yıl önce, Sümer gibi yerleşik bir toplum yapısına sahip olan bir medeniyette bulunacaktı. Ve maalesef Türkler bu kadar devletleşemedikleri için pek de bir kaynak bırakmadılar. Biz antik Türklerin nasıl yaşadığını, neye inandığını, nasıl savaştığını Çin kaynaklarından ve İran kaynaklarından bulabiliyoruz.
Ama onlar da düşmanımız oldukları için şeytan gibi anlatıyorlar. Geriye dönersek avcı toplayıcılar sürekli doğayla bir mücadele halindelerdi. Çünkü doğayı öğrenmeleri gerekiyordu. Ve hiçbir şey bilmedikleri için de doğadaki her şeye bir anlam yüklüyorlardı. Yağmur yağıyorsa, bitkiler büyüyorsa, bu yaratan aklın, yaratıcının bir rahmetiydi, bir yardımıydı. Ama volkan patlıyorsa veya sel taşıyorsa, bu bir cezaydı, bir uyarıydı.
Böyle inanmışlardı. Çünkü kendilerini evrendeki merkez zannediyorlardı. İnsanların bu doğayı anlamaya çalışma çabaları, yani volkan patlamasındaki veya yağmur yağmasındaki manayı bulmaya çalışmaları, en başında animizm, yani canlıcılık ilkesiyle ortaya çıkacak. Ardından şamanizm, bunlara bir karakter ve hikaye giydirmeye başlayacak. Şamanizm, tam anlamıyla ifade edersek, bu doğayla, bu kudretle anlaşmaya çalışmak,
onu tanımak ve arkadaş olmak istemenin bir sonucuydu. Eğer doğayla iyi anlaşırsam, kafama yıldırım çarpmayacak, volkan patlamayacak veya vahşi bir hayvan beni öldürmeyecek. Yani bu görünmez kudret beni koruyacak. Ama niçin korusun? Beni koruması için, beni sevmesi lazım değil mi? E kendimi nasıl sevdireceğim? Çok basit, kendimden yola çıkacağım.
Biri bana hediye verdiğinde nasıl mutlu oluyorsam veya birisi bana yardımcı olduğunda nasıl ki ona karşı minnet duyuyorsam, hatta biriyle aramda bir düşmanlık varsa bile benden özür dilediğinde, bana saygı gösterdiğinde nasıl affediyorsam, aynı şekilde ben de doğaya her şeye minnet duyacağım. Her şeye saygım göstereceğim ve hatta ona hediyeler vereceğim. Bu hediye ne olacak? Tabii ki kıymetli bir şey olması lazım.
Mesela yemeğim, mesela doğan ilk çocuğum veya çok sevdiğim bir obje, bir put. Bunu Tanrı’ya, doğaya, evrene hediye edeceğim. Böylece aramız iyi olacak, böylece ava gittiğimde beni koruyacak, böylece artık korkmaya gerek kalmayacak. Çünkü bu güç her daim yanımda olacak. Eh bu mantığın ortaya çıkması pek de şaşılacak bir şey değil çünkü insan pratik bir akla sahip bir varlık ve sürekli çıkar yol bulmak, yalan söylemek ve günü kurtarmak konusunda gayet becerikli. Zaten bu şekilde evrimleştik, dolayısıyla yeteneğimiz de bu. Bu nasıl olur? Daha önce bir videomda örnek vermiştim, aynı örnekle anlatayım. Ben size bir yemek versem, çok fazla uğraşmanıza, efor sarf etmenize gerek kalmayacak. Yemek direkt ayağınıza gelecek. En fazla, yahu hangi dağda kurt öldü, bu adam niçin bana yemek veriyor diye düşünmeye başlayacaksınız. Ve o kadar. Ama ben yemeği bir ağacın üstüne koysam veya gözünüzün önünde yere gömsem, bu durumda o yemeği almak için ya ağaca tırmanmak, ya taş fırlatıp düşürmek, ya da eğer yere gömüldüyse yeri kazıp çıkartmak zorunda kalacaksınız. Ve aklınızı kullanmayı öğreneceksiniz. Otomatik olarak, yahu ben bu yemeği nasıl alacağım diye kendinizce bir teknik geliştireceksiniz
ve bu şekilde sürekli bir mücadele verdikçe, modern yaşam bildiğimiz bu evreye kadar bu teknikleri geliştireceksiniz. Sürekli yeni bir teknik geliştirmek zorunda kaldığımız, yaşadığımız çevreyi sürekli değiştirdiğimiz ve savaştığımız, bazen kültürlerimizi bile yeniden yorumladığımız için, bu evrimler her daim devam edecek ve sonunda bugünkü medeniyet haline geleceğiz. Bir gün biri tekerleği bulacak, bir gün biri ateşi kullanmayı öğrenecek, bir gün biri hayvanları evcilleştirecek ve birileri de toprağa birtakım şeyler gömmeyi ve onları sulayarak büyütmeyi, yani tarım yapmayı öğrenecek. Çünkü aklımız öyle veya böyle devreye girmek zorunda kalacak ve bu akıl hayatımızı kurtaracak. Akıl bütün hayvanlarda var ama her hayvan bu aklı bir insan gibi kullanmıyor. Örneğin kediler bu akılla sinsice yürümeyi, ses yapmamayı ve arkadan saldırmayı öğrendiler,
maymunlarsa ağaçlara tırmanmayı ve sarmaşıkları kullanmayı öğrendiler. Bütün varlıklar bir konuda geliştiler ve diğer özellikleri köreldi. Mesela bir varlık çok iyi duyuyorsa çok iyi görmemeye başladı, aynı bunun gibi. Fakat bütün bu özellikler aklın hizmetindeydiler. İnsanın aklının hizmetinde olan şeyse hayal gücüydü ve bu hayal gücü hem paganizmi hem de felsefeyi doğurdu. Hatta bilim bile böyle ortaya çıktı.
Bulutlara bakınca şekiller görüyoruz. Yıldızlara bakınca bu akrep, bu aslan diyerek harita oluşturuyoruz. Rüyamızda gördüğümüz şeylerde bir mana, bir kehanet, bir sır arıyoruz. Buna istiyorsanız fıtrat deyin, istiyorsanız başka bir şey deyin, istiyorsanız kendinden daha büyük bir güce güvenmek ve toplum olarak yaşamak ya da büyük bir kuvvetten yardım dilemek deyin fark etmiyor. Hayal gücümüzün, yalan söyleme kabiliyetimizin ve çıkarım yapma yeteneğimizin sebebi bir bakıma mahallede birisi bizi kovalıyorken anneye diye bağırmak gibi içgüdüsel bir şeydir. İnsan sürekli düşünmek ve içten pazarlıklı bir şekilde senaryo uydurmak zorundadır. Zorlu durumlarda kendimizden daha üstün bir güce güvenmek ve sığınmak rahatlatıyor. Bu psikolojik bir şeydir ve iyi bir şeydir. Tıpkı bir çocuğun babasına son derece güvenmesi, ona tapması ve babasının her şeyi yapabileceğine inanması gibi. İnsan muhtaç bir varlıktır ve bu muhtaçlık bir bakıma tanrıyı yaratmıştır. Ama sadece tanrıyı yaratmamıştır çünkü tanrıdan önce yasalara ihtiyaç duyulmuştur. İnsan toplumsal bir ortamda yaşadığı için, başka kişilerle etkileşime geçtiği için birtakım hareketleri ve sınırları belirlemek gerekiyor. Şunu şunu yapmak yasaktır demek gerekiyor çünkü birlikte yaşamak zorundayız. Önce aramızdaki toplum kurallarını ve yasaları belirleyeceğiz. Daha sonra niçin bunlara uymak gerekliliğini söyleyeceğiz. Bununla alakalı ilk bahanemiz şu olacak çünkü beraber yaşıyoruz, iyi yaşamak zorundayız. Şunları şunları yapmak bizim rahat yaşamamızı sağlayacak diyeceğiz. İkinci olarak da bunu daha üstün bir güç için, başka bir varlık için yapmalıyız diyeceğiz. Veya o da kesmiyorsa öldükten sonra daha güzel bir hayat yaşamak için burada iyi yaşamalıyız diyeceğiz.
İşte bu mantıkla dinler gerçekten de insanlığa büyük bir katkı sağlamışlardı. Çünkü insan özellikle bu zayıf dönemlerinde adalete ihtiyaç duymuştu. Biz belki bugün dinlere veya bu tip bir adalete pek ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü çok rahatız, elimizde her şey var. İsteyen herkes bir teknolojiye erişebiliyor veya bir markete gittiğinde yemek alabiliyor. İyi kötü, yolda dilenci olsanız bile birileri yardımcı oluyor. Dolayısıyla bugün pek de dine ihtiyaç duyulmuyor. Antik dönemlerde bu yasaya veya geleneğe uymayanlar tek başına bırakılıyordu ve vahşi doğada tek başlarına hayatta kalmak zorundalardı. Dolayısıyla mecburen işlerine gelmese bile bu topluma ayak uydurmak zorundalardı. Ama bugün öyle değil. Bugün bir apartman dairesinde oturup ben bunlara katılmıyorum diye bas bas bağrabiliyorsunuz. Çünkü dünya bu hale geldi.
Ama kendinizi eğer 5000 yıl öncesinde hayal ederseniz dinin ne kadar doyurucu olduğunu daha iyi anlayacaksınız. Bir düşünün, medeniyet yok, kalabalık yok, teknoloji yok ve tek bildiğiniz kocaman bir gökyüzü. Hava karardığında gökyüzünde binlerce yıldız görülüyor ve ay ayna gibi parlıyor. Gündüz vakti ise güneş çıkıyor, yakıyor ve gerçekten de kudretli görünüyor.
Kendinizi bir anda bu dünyada buldunuz ve ne için var olduğunuzu merak ediyorsunuz. Ben niçin buradayım? Çünkü ben her zaman yoktum. Birkaç yıldır varım sadece. Öyleyse benim burada olma sebebim ne? Görevim ne? Bu sorular dünyadaki en eski sorular. Tepede sürekli beni gözetliyormuş gibi görünen iki tane büyük cisim var. Biri gündüz geliyor, diğeri gece geliyor ve ya yağmur yağıyor, ya sel felaketi oluyor,
ya vahşi bir hayvan saldırıyor, ya da depremler oluyor ve her taraf sarsılıyor ve ben ne olduğunu bilmiyorum. Sanki bir varlık benimle özellikle oynuyormuş gibi görünüyor ve ben bu varlıkla anlaşmak istiyorum. Ki bu anlaşmalara dinliyoruz zaten. Benim tek bildiğim şey doğa. Ya gökyüzündeki yıldızlara bakıyorum ya da çevremdeki ağaçlara toprağa bakıyorum. Ya gökten yağmur yağıyor ve beni besliyor veya bazen çok soğuk olabiliyor.
Ya da topraktan bir şeyler alıyorum tıpkı anne gibi toprak beni besliyor. Dolayısıyla bütün inançlarım ve bütün mantığım da en başlarda doğa eksenli oluyor. Ayrıca gökyüzü gerçekten de çok enteresan görünüyor. Dua ederken göğe bakıyorum. Binlerce yıl boyunca gökyüzünü izliyorum. Ve illaki bir gün birkaç tane akıllı çıkıp bu gökyüzünde birtakım şekiller görmeye başlıyor.
Bunlara bir hikaye uydurmaya başlıyor veya biz şu yüzden buradayız diyerek bizi örgütlemeye başlıyor. Bunun en basit örneği hamur abidir. Hamur abi birçok devrim yaparak tahta geçmiştir ve meşhur hamur abi kanunlarını yazdırtmıştır. Fakat bu kanunları yazdırırken kendisini tanrıdan vahiy alıyormuş gibi resmettirmiştir. Yani bakın bunları ben söylemiyorum tanrı söylüyor demiştir.
Tıpkı Musa’nın 10 emir hikayesinde olduğu gibi ilk çağlarda anayasa demek din demektir. İlk çağlardaki din yani en ilkel din en basit tabiriyle doğaya tapınmaktı. Yani panteizmdi. Doğaya saygı duyacaksın, doğayı kutsayacaksın, onun büyüklüğünü kabul edeceksin ve doğaya boşu boşuna zarar vermeyeceksin. Çünkü doğa bizim evimiz ve bizler doğanın bir parçasıyız.
Fark ettiyseniz henüz tanrıları insan biçimine sokmadık çünkü insan pek de kudretli görünmüyor. Daha giyecek bir donumuz bile yok yani etrafta avlanıyoruz. Dolayısıyla insansı bir tanrı yani antropomorf bir tanrı yaratmaya gerek yok. Bütün tanrıları bütün bu güçleri doğayla özdeşleştirmek gerekiyor. Orman tanrısı gibi, deniz tanrısı gibi veya gök tanrısı gibi ve bunlara tapmak gerekiyor. Ve burada gökyüzü son derece önemli çünkü bütün dinlerde bakın bütün dinlerde insanlar gökyüzüne taptılar. Bazen Güneş tanrısı, bazen Ay tanrısı, bazense Ares, Mars veya başka bir isimle gökte gördüğümüz şeylere tanrısallık vermeye başladık. Gökyüzünde gördüğümüz şekillere burç dedik ve bunlara bir hikaye uydurduk. Hatta ve hatta ahireti bile gökyüzünde aramaya başladık.
Çünkü şu anda bu dünyadayız ama millet ölüyor. E ölünce nereye gidiyor bu insanlar? Bende konuşan bir şey vardı bu bedenden ibaret değildi ama artık yok. İnsanlar şöyle iki mantık kurdular. Bir, ölen kişinin ruhu dünyada gezmeye devam eder. Bu da animizimdir ve bu ruhlara tapınmak gerekir ki bu atalara tapınma kültü diye bilinir. Çünkü hayalet gibi ruh formunun burada gezdiğini düşündük.
İki, ölen ruh yukarı doğru gider. Tıpkı buharın yukarı çıkması gibi. Ve yukarı gidiyorsa nerede olabilir? Yıldızlarda olabilir. Zaten gece parlıyorlar. Onlarda bir ışık, bir kutsallık var. Demek ki bu yıldızlar ölen ruhların evi oluyorlar veya ölen ruhlar yukarıda yıldız gibi görünüyorlar. Ve göğe baktığımızda en parlak yıldız olan Sirius yıldızını gördüğümüzde bunun da en büyük ruhu barındırdığını
veya en büyük ev olduğunu düşündük. Yani tanrıların olduğu bölge. Antik Mısır’da buna duad denildi ve birçok mitolojide yine Sirius ahiret bölgesi olarak anlaşıldı. Ve Türkler’de de Sirius son derece önemliydi. Hatta ve hatta güneşten ve aydan bile. Sirius yıldızına diğer kavimlerce verilen isimlerden bazıları Sotis, Tiştiryah ve Şira’dır.
Tiştiryah zerdüşlerin verdiği ad, Şira ise Arapların verdiği addır ve Kur’an’da da geçer. Necm Suresinde yani Yıldız Suresinde 49. ayette şöyle yazar. Şira yıldızının Rabbi de odur. Böyle yazmasının sebebi Arap putperestlerin Sirius’u yani Şira’yı tanrıların katı olan yer olarak görmeleridir. Ve İslam mantığına göre tek tanrı Allah olduğu için öyleyse Şira yıldızının Rabbi de Allah’tır.
Ya da Şira yıldızında yaşayan tanrı Allah’tır. Her neyse bu mitoloji ve hayal gücü merakının etkileri gerçekten büyüktü. Çünkü bir tek din uydurmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda bir tarih yazıyorsunuz. Bizi kim yarattı? Ne şekilde yarattı? Biz nasıl bu günlere geldik? En başlarda hangi yardımcı bize yardım ediyordu? Ve bunları söylerken de bazen uydurma bazense abartma yapıyordunuz. Mesela bir savaş yaşandığında ki savaş denmez bir muharebe veya kavga olduğunda bunu son derece büyütebiliyordunuz. 50 kişi kavga etse bunu dünya savaşı gibi anlatabiliyordunuz. Çünkü zaten toplamda 1000-2000 kişi var. Ve 1000 kişilik bir toplulukta 50 kişinin ölmesi gayet büyük bir kayıp. Dolayısıyla bunlar abartılıyordu. Veya devletin, kabilemizin veya inandığımız şeyin ne kadar doğru olduğunu kanıtlamak adına meşru bir tarih anlatmak gerekir ve bu amaçla bazen hiç yaşanmayan bir olayı bile yaşanmış gibi anlatmak gerekir. Bu kolaydı çünkü milat öncesinde insanların mitoloji ve tarih diye bir ayrımları yoktu. Tanrıların hikayeleri gerçek tarihdi. Mesela Hesiodos’un Teogönesi veya Homeros’un Odiseya Destanı hem gerçek tarihdi hem de mitolojiydi. E millet her gün kütüphanede gezmiyor veya internetten bir şeyleri aratmıyor. Sabah akşam kitap okumuyor. Dolayısıyla ne doğru ne değil bunu bilmiyor. Ve bu hikayeler günden güne değişirken, bunları ekleme ve çıkarma yapılırken halk bunu fark etmiyor. Mesela Truva Savaşı gerçek mi? Bilindiği kadarıyla değil ama gerçekse bile İlyada Destanı’nda yazdığı gibi olmadığı belli. Çünkü Aşil’in yarı tanrı olduğu yazıyor. Hatta Aşil’i, yarı insan yarı at olan bir sentor büyütüyor. Veya birçok tanrı ve tanrıça savaş boyunca hem Aşil’le konuşuyor hem de savaşa etki ediyorlar. Bu tip örnekler sonsuza kadar gider.
Kitap resmen mitoloji kitabı ama baktığınız zaman gerçek tarih anlatıyor gibi görünüyor. Ve biz bugün burada neyin gerçek neyin yanlış olduğunu bile biliyoruz. Ama 2000-3000 yıl önce yaşayan insan bunu nereden bilecek? Nasıl fark edecek? Fark edemiyor ve yüzlerce yıl boyunca bunun doğru olduğuna inanıyor. Çünkü millet tarih ve mitoloji ayrımını yapamıyor.
1000 yıl önce bile yapamıyorduk. Yani 1000 yıl önce millet gece vakti cadıların yukarıda uçtuğuna, süpürgeye bindiğine, şeytanla anlaşma yaptığına veya cinleri kontrol ettiğine inanıyordu. Ve buna Roma’nın gerçek bir şehir olduğuna inandıkları kadar inanıyorlardı. Tek bir farkı var. Ben Roma’nın gerçek olduğuna inanmıyorum deyince millet gülüp geçiyordu. Ama ben şeytanlara veya cadıya inanmıyorum deyince kelleye alıyorlardı.
Hatta Malleus Maleficarum diye bir kitap vardır. Bu kitapta birinin cadı olduğunu nasıl anlayacağız, bunları nasıl öldüreceğiz, bu tip şeyler yazıyor. Peki neden böyle bir kitap yazılıyor? Çünkü devlet o dönemlerde özellikle cadı avcılarına para ödüyor. Yani cadılar ve şeytanlar son derece gerçekler. Dolayısıyla biz bugünün dünyasını biliyoruz sadece. Ama dünya her zaman böyle bir dünya değildi.
Gerçekle rivayet birbirine karışmıştı ve bu kutsal kitaplarda bile görünebilir. Ki birçok kere örneğini verdim. Mesela Tevrat’a baktığımızda tamamen bir tarih kitabı gibi başlar. Adem soyu sayılmaya başlanır. Şu kişi şu kadar yıl yaşadı, şu ülkeye gitti, şu topluluğu kurdu denir. Ve ardından meleklerle insanların ilişkiye girdiği ve nefilim denilen kırma bir ırkın doğduğu anlatılır.
Bakın başlarda resmen bir tarih veriyor ama ardından işin içine hikaye girmeye başlıyor. Hatta Nuh tufanı felaketinin bile sebebi bu meleklerdir. Çünkü yarı melek yarı insan olan bu devler düzen müzen bırakmazlar. Baktığınız zaman semavi dinlerde bile hala gerçek tarih ve rivayet ayrımı yapılamıyor. Örneğin Lut kavmi nerede? Bilen yok. Pompeii şehrini örnek gösterenler var. Halbuki Pompeii şehri milattan sonra 79 yılında kül oldu. Yani Lut kavmi hikayesinden 1000 yıl sonra veya Musa’nın Mısır’dan çıkışını ve 40.000 Yahudi köleyle isyan edişini hatta arkasından bütün ordusuyla beraber koşturan bir firavunun sular altında kalıp ölmesini anlatan hiçbir belge, hiçbir kayıt yok. Şimdilerde Aypuğur papirisi gibi birkaç tane örnek gösteriyorlar ama bunların da Musa’yla veya firavunla alakası yok. Firavunun burnunda çıkan sivilceyi bile yazan bir antik Mısır medeniyeti nasıl oluyorsa binlerce kişilik bir isyanı ve suların altında kalıp ölen bir lideri bir firavunu anlatmıyor. Yani bu bugün Cumhurbaşkanımızın yolda öldürülmesi ve kimsenin bundan bahsetmemesi gibi bir şey. Bizim bugün antik tarih veya din diye bildiğimiz şeyler göreceğiniz üzere yarı gerçek yarı yanlışlar. Bunlar gerçek tarih gibi anlaşılmışlar ama bunlar tıpkı bir masal gibi, efsane gibi ve öykü gibi dilden dile geçmişler.
Bunlar toplumun belleğini ve kimliğini oluşturmuşlar. En basiti şöyle söyleyeyim, Uluska’nın destanı olmadan veya Bozkurt ve Ergenekon olmadan Türk milletini anlamak mümkün değildir. Ve bu her millet için geçerlidir. Bunlara Araplarda Esatir, Batıda Mit ve Yunanda ise Epobe denildi. Biz destan diyoruz.
Ve bilindiği kadarıyla dünyadaki en eski destanlarsa en eski tarihi anlatanlar. Yani yaratılış destanları. Ve bu her toplumda vardır çünkü her toplum illaki bir yaratıcı veya bir güç düşünmüştür. Zamanla bu gücü tanımak adına bir hikaye uydurmuştur ve bu hikaye gerçek tarihle birleşmiştir. Daha sonra toplumların savaşmasıyla, ticaret yapmasıyla, göçlerle, çeşitli etkilerle bu destanlar birleşmiştir.
Ve zaman geçtikçe bütün mitolojiler birbirinin kopyası haline gelmişlerdir. Çünkü bütün mitolojiler hem akla mantığa uymayan birtakım öğretileri hem de tamamen uydurma olan birtakım savaşları veya olayları zaman içinde elemek zorunda kalmışlardır. Neticede aklın yolu bir ve insan dinamik bir canlı, sürekli etkileşim halinde ve bu etkileşim genellikle iyiye doğru gidiyor. He etkileşim esnasında birçok kişinin canı yanıyor o ayrı ama genel manada baktığımızda savaşlar bile bir bakıma insanlığın işine yarıyor. Çünkü savaş esnasında çok zor durumda kaldığımız için beynimizi son noktasına kadar kullanıyoruz, teknoloji geliştirmek zorunda kalıyoruz veya büyük balık küçük balığı yediği için daha az hatalı bir topluma doğru evriliyoruz.
Şimdi videonun başlığına Türk adını koyduğum için biraz Türk neymiş bundan bahsetmek lazım, antik Türkleri öğrenmek lazım. Sonra ikinci videoda Türk mitolojisiyle devam edeceğiz. En eski Türk kavimlerine baktığımız zaman genelde karşımıza iki kültür çıkar. Afanasyevo ve Andronova. Bugün kimileri Türklerin Batı Kıta Muğdan geldiğine veya 70.000 yıllık bir Uygur imparatorluğu tarihi olduğuna da inanıyorlar.
Ama ben resmi tarihten bahsedeceğim o yüzden böyle komplo teorileriyle vaktinizi almayacağım. Bizim Türk deyince aklımıza gelen tip, üstüne post giyen, elinde ok olan, kafasında başlıkla at üstünde gezen ve çekik gözlü, ince bıyıklı bir tip. Ve bu tip az önce bahsettiğim kültürlerden kalmadır. Bunların en eskisi olan Afanasyevo kültürü, Altay Dağları ve Minusinsk ovası civarında yaşıyordu. Bunlar, milattan önce 3300 ila 2500 yılları arasında kalkolitik çağda güney Sibirya taraflarında var oldular. Yani keçi, koyun, sığır gibi hayvanlara bakıyorlardı ve at biniyorlardı, ok kullanıyorlardı. Bunun yanında seramik sanatıyla uğraşıyorlardı ve tunçtan ve bakırdan birçok şey yapıyorlardı. Hatta ve hatta Hint Avrupa kültürüyle birleşmiş oldukları için Çin’e bile seramik sanatını bunların getirmiş olması ihtimali var.
Şimdi eski Türk toplumlarına örnek olarak Afanasyevoyu gösteriyoruz ama Afanasyevo toplumunun Türklüğü tartışılır. Yani şöyle söyleyeyim, Afanasyevo zamanında Türk diye bir şey yoktu, öyle bir isim yoktu, öyle bir kavim yoktu. Ama Türkler Afanasyevo kültüründen geldiler. Türk toplumunun kökleri buraya dayanıyor diye onları da Türk yapanlar var. Ben buna katılmıyorum çünkü o kafayla bakacaksak en geriye gitmek lazım. Madem Türklerin geldiği toplumu da Türk yapıyoruz, o zaman ilk insanları, hatta inanıyorsanız Adem’le Havva’yı bile Türk yapmak lazım. Şimdi biz Türk deyince hemen kurt sembolünü onunla beraber hatırlıyoruz çünkü Türk ve kurt çok birleşti. Fakat Afanasyevoya baktığımızda onların kutsal hayvanları kartallar. Hatta kullandıkları silahlara kartal resmi işliyorlar, mezar taşlarına veya duvarlara kartal çiziyorlar ve kartal besliyorlar.
Andronovo kültürü ise M.Ö. 2000-900 y.a. arasında Batı Sibirya’da Altay ve Tanrı Dağları’nda yaşamış olan bir Tunç Çalı toplumudur. Bu insanlar hem tarih olarak daha yakınlar hem de Ural dilleri konuştukları düşünülüyor. Çoğunlukla birtakım göçebelerden ve köylerden oluşan karma bir toplum yapısı. Hatta birçok tarihçiye göre Andronovo bir tek Türklerin değil, Kafkasların ve Moğolların bile atası. Çünkü bu kültür Hint-İran kültürüdür ve bahsettiğim toplumlara taşınmıştır. Zaten Alpertunga Destanında bile Turan-İran mücadelesini görüyoruz. Yani İran halkıyla Perslerle baya bir yakın ilişki kurmuşuz. Bunun da videosunu yapmıştım, kanalda var. O yüzden çok fazla uzatmayın. Ama bunlar eski Türkler. Niçin eski? Çünkü artık Türkler böyle değil.
Özellikle İran’la kurulan ilişkiler ve İslamiyet sonrası yaşanan birtakım olaylar, Türklüğü çok uzun bir süreliğine rafa kaldırdı. Türkler maalesef asimile oldular. Yani Osmanlının bile Türklüğü tartışılır. Etrakı bir idrak Türk’ten bahsetmiyorum. Yani Türk düşmanlığından bahsetmiyorum. Kültür olarak, kök olarak ne kadar Türk olduğu tartışılır diyorum. Ve bu benim uydurmam değildir. Birçok tarihçi bunu tartışmıştır. Çünkü baştan beri anlattığım üzere, toplumlar kendilerini meşrulaştırmak isterler ve bunu bazen tarihle, bazen de dinle yaparlar. Padişahlar zaten hep yabancı annelerden gelmeydi. Devletin büyük makamları da devşirmelere aitti. Özetle Türk kültürü diye bir şey yoktu. Ha şunu da söyleyeyim, ben Osmanlı düşmanı falan değilim, onu belirteyim. Çünkü Osmanlı zamanında Türklük yoktu, şu vardı, bu vardı deyince hemen
millet düşmanı oluyorsun, vatan haini oluyorsun. Son günlerde çok saçma sapan bir ecdad fantazisi muhabbeti var. O yüzden bunu belirteyim ve şunu da söyleyeyim, şu bir gerçek ki Osmanlı fetih mantığıyla her yeri ele geçirmeye çalıştı, büyümeye çalıştı. Ve bunu yaparken de kendi kültürünü götürüyordu ama kendi kültürü o kadar sağlam değildi. Ne yapıyordunuz? Bunu dinle yapmaya çalışıyordunuz ve Marco’yu Mehmet yapıyordunuz. Gittiğiniz yerleri İslamlaştırmaya çalışıyordunuz.
En azından dinimiz aynı olsun mantığıyla. Ama bu baya bir tepki çekiyordu. İsyanlar çıkıyordu, devşirme olarak aldığınız çocuklar büyüyünce ihanet ediyorlardı, intikam alıyorlardı. Dolayısıyla mecburen bu kozmopolit yapıda erimeye başlıyordunuz. Bir süre sonra siz onların kültürünü almaya başlıyordunuz. Ki buna asimilasyon diyoruz ve bu asimilasyon maalesef hilafetin gelmesinden sonra baya bir etkili olmuştur. Öyle ki Türk kültürü unutulmuş, kimlik arka planda bırakılmış ve Araplaşma başlamıştır. Bugün Osmanlı veya Türk dediğimiz kesimin büyük bir kısmı esasında Müslümanlaştırılmış Romalılardan ibarettir. Romalılar Müslümanlaşmıştır, Türkler ise maalesef Araplaşmışlardır ve kimliklerini unutmuşlardır. Çünkü milliyetçilik dinin işine gelmez. Hatta peygamberin milliyetçiliği aşağıladığı lanet dediği bir takım hadisler de vardır. Çünkü din, ümmet olmayı gerektirir. Millet olmak problem yaratır, ayrılık yaratır. Bir bakıma mantıklı aslında yani eşitlik vaat ediyor. Hangi ırktan olduğun önemli değil, hangi dinden olduğun önemli. Müslüman olduğun sürece fark etmiyor diyorlar fakat emevi devleti ve çeşitli Arap politikaları bunu kırdı. Maalesef tarihe baktığımızda ümmetçilik Araplaşmakla eş değer oldu.
Hatta ve hatta siz sonradan Müslüman olsanız bile yine de köle olabiliyorsunuz. Savaş esiri veya cariye olabiliyorsunuz. Bu yüzden sonradan Müslüman olsanız bile ilk bir iki kuşak rahat etmiyor. Birkaç kuşak sonra ve Müslüman gibi yaşıyorlarsa eğer rahat etmeye başlıyorlar. Bu yüzden Türkler de maalesef İslam çatısı altında tamamen Müslüman gibi hatta ehli sünnetçi gibi yani Arap gibi yaşamaya başladılar.
Ve zamanla Türk adı bile unutuldu. Bir küfür gibi kullanılmaya başlandı. Bu sadece kültürel yozlaşmaydı bir de ırksal yozlaşma var. E bir düşünün Osmanlı toprakları 600 yıl boyunca bir genişledi bir daraldı. Türkler bir Rumeli’yi veya başka toprakları fethettiler. Orada bir takım insanlara tecavüz ettiler. Bazen de Osmanlı kaybetti ve bu düşman askerleri Osmanlı halkına kadınlara tecavüz ettiler.
Yani bir biz oraya gidiyoruz bir onlar bize geliyor. Bu yüzyıllar boyunca devam ediyor. E bir yandan Moğollar dünyayı kılıçtan geçirdi. Her yere girdiler. Öteki taraftan Papa haçlı şövalyeleri gönderiyor. Onlar da yakmadık yıkmadık yer bırakmıyorlar. Bir çok problem yaşanıyor ve kim kimin çocuğu o bile belli olmuyor. Yani siz şimdi çıkıp da biz Türk’üz. Tanrı Türk’ü korusun. Türk olmayanlar aşağılıktır falan diye düşünüyorsunuz ama
bir DNA testi yaptırsanız muhtemelen %15 Yunan, %10 İtalyan, %30 İranlı, %20 Arap toplamda böyle karman çorman bir şey ortaya çıkacak. Hani orta Asya geni bulursanız şanslısınız öyle söyleyeyim. Tiplerden bile anlaşılıyor aslında yani baktığınız zaman çekik göz gitmiş. Daha çok Orta Doğulu tipi var yani bugünün Türk’üyle Uygur Türk’ü veya Gök Türk Türk’ü aynı Türk değil.
Ki Türk’lük bir tek ırkla alakalı değil bu bir kültürdür, bir yaşayıştır. Yani Türk’ün gerçekten de bir felsefesi vardır ve o da artık yoktur. Ki bu biraz mecburidir çünkü artık bu çağda hala bozkır kültürü yaşatmak mümkün değil. Yıl 2020 oldu dünya modernleşiyor, teknoloji gelişiyor, at üstünde elimizde okla gezme şansımız yok. Ama Türk adı ve Türk soyu bir bakıma devam ediyor. Her ne kadar zarar görmüş olsa da bunu şöyle örneklendirebilirim. Mesela bugün İskandinav ırkları, İskandinav milleti hala var. Ama Viking’lik yok. Viking’lik bitti. O bir kültürdü. O bir yaşayış şekliydi ve artık devri kapandı. Atatürk, Türk’lüğü yücelkmeseydi bugün kimse Türklerden bahsetmeyecekti. Çünkü Osmanlı zamanında da kimse Türklerden bahsetmiyordu. O zaman Osmanlı ve Fetihler konuşuluyordu ama geçmiş Türk kültürü, Türk ırkı kimsenin umurunda değildi. Çünkü İslamiyet öncesi Türkler putperesti, şamandı, yoldan sapmıştı vesaire vesaire. Bugün bile hala çıkıp da Türkler İslamiyet ile şereflenmişlerdir falan diyen var. Sanki İslamiyet yokken şerefsiz bir milletmiş gibi davranıyorlar. Veya çok meşhur şairler neyleyim ben Müslüman olmayan Türk’ü falan diyorlar ve bunlar alkışlanıyor. Ama yapacak bir şey yok. Çağ değişti arkadaşlar. Yani Atatürk bu Türk bilincini diriltmeye çalıştı ama ne kadar etkili oldu bilmiyorum. Geçmiş destanlar tercüme edildi, Türk kaynakları bulundu, çeşitli Türkologlardan birçok tercüme yapıldı. Türk tarihi okutulmaya çalışıldı ama bu seferde bir antipati yaratmış olduk. Millet sırf politik görüşleri yüzünden, sırf Atatürk yapıyor diye ne yapıldıysa Türk Haka demeye başladı. Peki Atatürk niçin Türk adını tekrar diriltmeye çalıştı veya ülkenin adını Türkiye koydu? Çünkü en iyi seçenek buydu öyle söyleyeyim. Yeni bir ülke kurma yoluna gidiyorsunuz ve elinizde iki seçenek var. Bir, ya imparatorluk kuracaksınız tekrardan. İki, İslamcı mantıkla şeriat getireceksiniz ki çoğunlukla onu istiyor. Üç, bunu kendiniz yaratıyorsunuz. İkisini de boş verip yepyeni bir şey yaratacaksınız.
Ve baya bir tepki çekmenin karşılığında en azından tarihe şerefli bir şekilde geçmiş olacaksınız. E İslamcı olalım deseniz tutmayacak çünkü her mahallede başka bir İslam anlayışı var. Ülke cemaat kaynıyor, tarikat kaynıyor, birçok mezhep var. E imparatorluk kuralım deseniz zaten yeni bir imparatorluk dağılmış. Habsburg Hanedanı bozulmuş, Yunan Krallığı bozulmuş, Rus Çarlığı bozulmuş. Tüm dünyada imparatorluklar zaten tarihe gömülmeye başlamış.
Tekrardan bir imparatorluk kurmak komik olurdu, alay ederlerdi. Ki tutmazdı da. En mantıklısı modern dünyaya uygun bir şekilde tıpkı bir anka alkuşu gibi küllerden dirilmekti. En mantıklısı ve tarihimize de en yakışanı ulus devlet olmaya çalışmaktı. Türk ırkı değil, Türk ulusu. Türk milleti çalıştıktır. Nemutlu Türk doğana değil. Nemutlu, Türk’ün doğana. Ha millet Türk’ün ne olduğunu bilmiyor. Orası ayrı. Ama problem değil. Türk tarih teziyle, Türk tarih kurumuyla bunları öğreteceksiniz. Atatürk’ün politikası tam da budur. Zaten bu yüzden Atatürk adını almıştır. Yalnız bu politikada bir problem var. O da şu. Türklük dediğim üzere bir tek ırk değil. Bir bakıma kültür, bir bakıma gelenek, bir bakıma inanç.
Ama siz bin yıldır, bin dört yüz yıldır, Türklüğün unutulduğu, şamanlığın bırakıldığı, tengrizmin olmadığı bir coğrafyada, tamamen başka bir dine girmiş bir coğrafyada, Türklüğü getirmeye çalışıyorsunuz. E halk bunu kabul etmez ki. Buna putperestlik der, buna şeytan işi der, sapkınlık der. Dolayısıyla Türklüğü getiriyorken bir bakıma kültürüyle veya diniyle değil, tarihiyle getiriyorsunuz. Şamanizmi falan bırakalım.
İsteyen gene inanır, biz tarihimizi anlatalım. Neticede Avrupa bize Osmanlı veya Ottoman demiyor, Türk diyor. Hatta 1500’lü yıllarda çizilen haritalarda bile Osmanlıyı Türk Yurdu şeklinde adlandırıyorlar. Bütün dünya zaten bize Türk diyorken biz niye kendimize Türk demeyelim değil mi? Bu aptallık olur. Neyin aşağılık bir psikolojisi yani. Tabii ki de bu ülke, bu topraklar bin yıldır Türkler tarafından sürekli yönetilmiş ve idare edilmiş. Türkler öyle veya böyle buraya sürekli gelip gitmişler ve farklı farklı boylar kurmuşlar. Öyleyse ülkeyi de Türkiye adıyla kuracaksınız çünkü dünya öyle tanıyor. Ve şanlı bir tarihe sahip olduğu için de Türk adını tekrardan millete hatırlatacaksınız. Bir tek destanları tercüme etmekle olmaz. İlkokullarda, ortaokullarda Türk tarihi dersi verilecek ve Avrupa’nın yaratmaya çalıştığı bu yeni ve kısır tarih anlayışı bozulacak.
Çünkü Avrupa’ya baktığınızda o dönemlerde tarihinde hiçbir şekilde bahsetmiyorlardı. Yani bir laf vardır. Türkler Avrupa’nın tarihinde vardır, kültüründe yoktur diye ama o dönemlere baktığınız zaman tarihinde bile yokuz. Kitaplarında, okullarında Türklerden bahsetmiyorlar. Türkleri resmen silmeye çalışıyorlar. Hatta bugün bile devam ediyor. O yüzden hem 100 yıl önce hem de bugün hala Türklüğü öğretmeye, Türk tarihinden bahsetmeye mecburuz.
Bu bir görev, hatta vatanî görev, bir borç, bir miras. Atatürk bu mirası çok güzel bir şekilde omuzlamıştı. Biz de taşımaya devam etmeliyiz. Şimdi burada Türklere değindik diye hem Osmanlı’dan hem Selçuklu’dan hem Göktürkler’den veya başka kavimlerden bahsedemeyeceğim. Çünkü onların savaş tarihine girmek demek, 500 saat konuşmak demek. Kaç bin yıldır kaç tane devlet kuruldu, kaç tane kahraman geldi, hangisinden bahsedeceğiz. Yani Osmanlı Türk’lü diyoruz ama Osmanlı’yla savaşan Timur da Türk’tü ki o da baya önemli bir şahsiyettir. Dolayısıyla ben burada Türk tarihinden ziyade artık Türk dinine, Türk inancına, Tengrizme ve Şamanizm ibadetlerine girmek istiyorum. Çünkü bu ibadetlerin, bu ritüellerin birçoğu günümüzde bile halen devam ediyor. Tabii birçoğu gitti. Özellikle toplumsal yaşamla alakalı birçok gelenek, görenek artık yok oldu.
Mesela tarih okuyan herkes bilir ki insanın bütün yaşamı, hayatın ve doğanın ona sunduğu şeyleri iyi kullanması ve öğrenmesiyle gelişir. Ve her toplum yaşadığı bölgenin bir bakıma karakterini de alır. Soğuk bölgede yaşayan bir toplum daha farklı bir kafada olacaktır. Sıcak bir bölgede yaşayan bir toplumsa ona göre bir kültür geliştirecektir. Ama Türkler gibi göçebe yaşayan ve Bozkır kültürüyle gerçekten çok sert ve hırçın doğa şartlarıyla uğraşan kavimler,
tıpkı bu karakterde çok güçlü, çok sert ve çok hızlı bir yapıya sahip olurlar. Ayrıca bu yapı eşitliği de getirir çünkü bu yaşam koşullarında kadın ve erkek eşit oranda iş yüklenir. Bu yüzden Türklerde kadın da savaşçıdır, kadın da at biner, kadın da ok kullanır, hatta yeri geldiğinde kadın da devlet yönetir. Mesela Hakan ve Hatun hikayesi çok yaygındır ve bu Türklere ve Vikinglere özel olan bir şeydir.
Burada söylemek istediğim şey şu. Tevrat’a veya diğer semavi dinlere baktığınızda kadınlar hep erkeği saptıran, cennetten kovdurtan, günahlı çirkef varlıklardır ve Adem’in soyu sayıldığında Tevrat’ın yaratılış bölümünde hiçbir kadın ismi verilmez. Sanki Adem’le Havva’nın hiç kız çocuğu olmamış gibi kadınlar özellikle arka planda bırakılır.
Halbuki Türk inancında bile Umayyene gibi, Ak-Ana gibi kadın figürleri son derece kutsaldır ve önemlidir. Türklerde en çok akıncı avcı tipler ön plana çıkmış ve Alplik geleneği dediğimiz bir şey hakim olmuştur. Fakat bu karakterleri anlamak için önce yaratılışı anlamak gerekiyor. E yaratılışı anlamak için de bir bakıma mitolojileri anlamak gerekiyor, ölümü anlamak gerekiyor. Çünkü bütün mitolojiler ölüm korkusu yüzünden ortaya çıktılar.
İnsanlar ölen bir daha geri dönmediği için, ölünce ne olduğunu anlayamadıkları için bir ahiret oluşturdular ve bazen ruhlara taptılar. Dolayısıyla şamanizm bu bağlamda baya önemli bir yer kaplıyor. Her ne kadar Türklerin şamanist olduğu kabul edilse de bu şamanizm bütün Türk toplumlarında aynı şekilde algılanmadı.
Örneğin Bahiyyettin Ögel gibi insanlar Türklerin Altay ve Yakut şamanizmine göre daha olgunlaşmış bir şamanizm anlayışına sahip olduklarını ileri sürüyorlar. Ayrıca Mirça Eliade gibi yazarlar da Türklerde şamanizm esaslarının din kadar sağlamlaştığını kabul ediyorlar. Niye din kadar sağlamlaştığını kabul ediyorlar diyorum çünkü şamanizm normalde bir din değildir. Bir sistemdir, pratiktir.
Örneğin tek tanrıcılık din değildir, bir sistemdir. Bu tek tanrıcılığın içinde Hristiyan’ı da var, Müslüman’ı da var. Çok tanrıcılık da bir din değildir. Çünkü bu çok tanrıcılığın içinde Mısır mitolojisi de var, Yunan mitolojisi de var. Ben monoteistim veya politeistim dediğiniz zaman hangi dine inanmış olduğunuzu söylemiyorsunuz, hangi sistemi kabul ettiğinizi söylemiş oluyorsunuz.
İşte şamanizm de böyledir. Doğaya tapınmacı bir sistemdir ve bu sistem içinden paganizmi çıkartmıştır ki Türklerin paganizmine tengrizm veya tengricilik diyoruz. Tabii bunun haricinde Türklerin çok büyük bir kısmı totemist oldular, maniheist oldular, budist veya taoist oldular ama bunlar çok da kalıcı olamadılar, unutuldular. Çünkü bu inançlar daha çok doğunun tek elinde kaldılar. Örneğin bugün taoizm deyince aklımıza uzak doğu geliyor. Ama tengrizm deyince direkt Türkleri hatırlıyoruz çünkü tengri ve tengricilik Türk inancıdır. Tengri dininde tanrı inancın merkezinde yer alır ve bütün evren tengriye aittir. Her şeyi o yaratmıştır ve insanlarla ilgilenmektedir. Eğer insanlar iyi bir hayat yaşamışlarsa ve tengriyi kabul etmiş ona göre davranmışlarsa, öldüklerinde gökyüzüne yani tengriye giderler.
Çünkü tengri mavi göktür. Aynı zamanda eğer kötü bir hayatınız olduysa veya tengriye gerekli saygıyı göstermediyseniz, yer altına, karanlıklar alemine çekiliyorsunuz. Türklerde ölüm her zaman yaşamla birlikte ele alınmıştır. Ölüm bir yok oluş değil, yaşamın devamıdır, bir yer değiştirmedir. Bu o kadar kabul görmüştür ki ölüm bile kök anlamıyla ölümü temsil etmez. Ölüm öl kökünden türetilmiştir ve öl ise ıslak veya yaş anlamına gelir. Bu anlamların her biri su kaynaklı olduğu ve suda hayat olduğu için, Türklerde su son derece kutsaldır ve ölümün anlamı su gibi akmak yani hayat bulmaktır.
Yine Türklerdeki ölüm kelimesine ve ölüm anlamına gelen diğer tabirlere baktığımızda ölmenin bir yok oluş değil de, dünya değiştirmek, başka bir aleme gitmek anlamına geldiğini görüyoruz. Örneğin ölmek yerine yolunu kaybetmek, göğe uçmak, uça barmak, bunun gibi kelimeler iki dünya arasındaki geçişi ifade ediyorlar.
Öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiği inancı yani ahiret inancı her toplumda olduğu gibi Türklerde de ölümle alakalı birtakım ritüellerin gelişmesine ve ölüme felsefi bir anlam giydirilmesine sebebiyet verdi. Ve Türkler ölümü ve ölümden sonraki hayatı baya bir önemsediler. Çünkü ölüm sadece bu dünyadan gitmekti. Öldükten sonra başka bir alemde yine yaşamaya devam edecektik.
Fakat bu inanç ruhlarla irtibat kurulması inancıyla ve ruh çağırma ritüelleriyle birleşerek başka bir boyut kazandı. Öyle ki ölünün öte dünyada hayat bulmasını sağlamak için bile bir şeyler yapmak lazımdı. Nasıl ki Antik Yunan’da ölen kişinin gözlerine veya eline gümüş para koyuyorlarsa, çünkü öteki dünyaya gidebilmek için ruhlar nehrinden geçmeniz lazım ve bu nehrin kayıkçısı sizi karşıya götürmek için bir gümüş para istiyor yani bedavaya yapmıyor.
İşte Türklerin de bu mantıkla ruhu huzura erdirmek adına yaptıkları birtakım ritüeller vardı. Ve bu ritüeller kanla ilişkiliydi. Hatta canın bile kanda bulunduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden bir dua ederken veya ritüel gerçekleştirirken kan döküyorlardı.
Bu bir bakıma Osmanlı zamanında bile devam etti. Mesela kurban kestiğimizde kurbandan akan kanın bizim günahlarımızı da akıttığı yani temizlediği inancına sahiptik. Tıpkı abdest alırken günahlarımızın da su ile beraber akması gibi veya bazı insanlarda kanın kutsal olduğuna inanmıştık.
Örneğin hükümdarlarda, asillerde. Çünkü onlar çok büyük mertebelere geldiklerine göre onların kutsanmış olması lazımdı. Belki de onlarda alplik yeteneği veya tanrı tarafından verilmiş bir kutsiyet vardı. Dolayısıyla böyle kişilerin kanı akıtılmazdı.
Örneğin bir şehzadeyi öldüreceksek eğer, boğarak öldürüyorduk. Kanını akıtmıyorduk. Osmanlı zamanında birçok kere darbe yapıldı, devrim yapıldı. Birçok padişah tahttan indirildi veya şehzade devrildi. Fakat hiçbir zaman bunların kanı dökülmedi. Çünkü kutsal kan yere dökülmez. Bu uğursuzluk getirir.
Bu insanlar genellikle boğduruldular ve hiçbir zaman bir yeniçeri ağası veya başka bir devrimci, tamamdır padişahı indirdik artık ben padişah olacağım demedi. Çünkü padişahlık da kandan geliyor.
Benzer bir inanç Moğollarda hatta Çinlilerde bile vardır. Çin mitolojisinde yaratıcı tanrı insanları yaratmıştır fakat bazı insanları biraz daha özel yaratmıştır. Onlarla ilgilenmiştir. Ve bu insanlar lorddurlar, soylu kişilerdirler veya aristokratlardırlar. Dolayısıyla bu insanların diğer insanlara nazaran birtakım yetenekleri vardır. Bilgelik, keramet veya başka bir şey.
Bu kişiler tanrı tarafından kutsandıkları için kral veya lider olurlar. Tabi bazen bu kutsama işini tanrılar değil, direkt tanrı adına çalışan rahipler de yapabilir ve siz imparator olacaksanız, helallik alma mantığıyla papaya gidersiniz. Papa sizi kutsar ve imparator ilan eder. Papa sizi meşru bir imparator ilan etmediği sürece imparatorluğunuz pek de kabul edilmez. Her neyse, Altay Türkleri genelde canı üç ayrı kavramla ifade ettiler. Tin, süne ve kut.
Tin bütün evrende olan bir varlıktır, bir ruhtur, bir özdür. Taşta da vardır, toprakta da vardır ve insanlarda da vardır. Yani pek bir özelliği yoktur aslında. Süne, bir tek insanda olan bir ruhtur, bir candır. Bu iradedir bir bakıma, nefstir ve sadece bize aittir.
Ve aynı zamanda insanlar bu süneyi bedenden ayırabilirler. Yani astral seyahat dediğimiz şeyi yapabilirler. Ruhani bir boyutta gezebilirler. Ki şamanların da bunu yaptığına inanıyorlardı. Şamanların astral seyahat yaptığına, tanrılarla ruhani alemde konuştuklarına veya maddesel ortamdan uzaklaşıp geleceği gördüklerine. Bu yüzden de kehanette bulunabildiklerine inanıyorlardı. Ki esasında bunun süneyle alakası olmadığını, bu şamanların veya kamların bir takım otlar veya sihirli mantarlar yediklerini ve transa geçtiklerini yani uyuşturucu etkisiyle bir takım şeyler gördüklerini sonradan öğrenmiş olduk. Ama tabii 3000 yıl önceki zavallı köylü bunu bilmeyecek ve şamanı o şekilde görünce adam herhalde ruhlarla konuşuyor falan diye düşünecekler.
Bir de Kut vardı. Kut canlı veya cansız her şeyde bulunabilir. Yani her şeye kutsallık kazandırabilir. Fakat bu tanrının iradesiyle olur. Kut’un bir insana verilmesi o insanı üstün bir varlık yapar ve Kut’un insandan alınması da onda ki kıymeti azaltır. Esasında Kut bir bakıma felsefi bir terimdir diyebiliriz. Bunun Yunan versiyonuna bilgelik diyoruz. İslamiyet’teyse buna hidayet diyorlar.
İnanca göre Kut birini ruh olarak konduğunda ona bereket getirir. Onu aydınlatır ve tam da böyle bir hikaye İncil’de İsa için geçer. İsa vaftizci Yahya tarafından vaftiz edildiğinde kutsal ruh gökten bir güvercin şeklinde iner ve İsa’ya geçer. O andan sonra da İsa misyonunu yüklenmiş olur ve göreve başlar. Çeşitli havariler toplayarak gerçek dini yaymaya çalışır.
Baba, oğul ve kutsal ruh derler ya hani işte tam da böyle. Baba tindir yani her yerde ve her şeyde olandır, her şeyi bilir. Oğul, sünedir yani bir tek insanda bulunandır, İsa’dır ve kutsal ruhsa Kuttur yani katıldığı varlığı kutsallık kazandıran, onu efsunlayan şeydir. Ki bunun da Hristiyanlık’ta vaftizle geldiğine inanılıyor zaten bu yüzden bebekleri vaftiz ediyorlar.
Ayrıca Hristiyanlık öğretilerini kabul ettiğinizde yani İsa’yı gerçek manada kabul edip onu tanıdığınızda yine kutsanmış oluyorsunuz. Çünkü bir suyla vaftiz olmak var, bir de kutsal ruhla vaftiz olmak var. İşte bu ruhu alanlar Hristiyan anlayışına göre aziz oluyorlar. Ve bu azizler tıpkı bizim gafslar, kutuplar veya şeyhler gibi keramet sergiliyorlar. İnanç bu. Türklerde de bu tip bir inanç vardı. Bir takım kişiler Oğuz Kağan gibi varlıklar kut alıyorlardı ve bu kut sayesinde bir takım şeyler sergiliyorlardı. Fakat Türkler bu tip insanlara Alp demeyi uygun gördüler. Yani Alperen veya Alp Gazi, kutsanmış kişi. Başka toplumlarda olsa bunlara Peygamber veya Aziz diyoruz. Örneğin biz Müslümanlık anlayışına göre İsa’nın daha bebekken konuştuğunu düşünüyoruz. Hristiyanlarda böyle bir şey yok ama Hristiyanlarda İsa’nın ölüyü dirittiğini falan düşünüyorlar. E Oğuz Kağan destanına baktığımızda Oğuz da daha bebekken konuşuyor ve kırk günlükken yürümeye başlıyor. Orta Asya kültüründe Alp karakterinin ölümden sonra ebedi ve onurlu bir biçimde göğe yükselmesi ve orada yaşam sürdürebilmesi için düşmanlarına karşı olan savaşlarında galip gelebilmesi gerekiyor ve kut burada kilit rol oynuyor.
Bir bakıma Antik Yunan’da da Herkül gibi kişilerin hikayesi buna benziyor. Herkül 12 zorlu sınavı geçiyor ve kendini herkese kanıtlıyor. Bu esnada da birçok tanrıyla görüşüp konuşuyor. Öldüğünde ise Panteona katılıyor yani tanrıların yanına gidiyor. Herkül meşhur bir savaşçı ve lider. Yani bir bakıma Alp.
Ve Türk inancındaki Oğuz Kağan da böyle bir karakter. Oğuz her yeri fethediyor ve sonunda gösterişli bir şekilde ölüyor. O da ölünce tanrının yanına gidiyor. Ve benzer bir örnek Çarmıhta ölen İsa için de verilebilir. Hristiyanlar İsa’nın kendini bütün insanlık için feda ettiğine ve tanrıyla birleştiğine inanıyorlar. E zaten Hristiyanlardaki cennet anlayışı da bir bakıma böyle. Ölüyorsunuz ve İsa ile buluşarak onunla yemek yiyip içerek sohbet ederek yaşıyorsunuz. Bunun bir benzeri yine Vikinglerde vardır yani İskandinavlarda vardır. Valhalla inancı derler buna. Bir savaşçı savaşta öldü diyelim. Öldüğünde tanrıların olduğu bölgeye gider. Tanrılarla, Odin’le, Thor’la konuşur. Yemek yer ve savaşır. Çünkü savaşçının hayatı Alplikle savaşla geçtiği için öteki dünyada da savaşmaktan keyif alır. Tabii ölmeyeceği için sonsuza kadar savaşabiliyor ve yeteneklerini mükemmelleştirebiliyor. Bunun haricinde Vikingleri ve bu tip savaşçıları öldüklerinde eşyalarıyla beraber gömüyorlar. Kılıcıyla, zırhıyla veya edindiği ganimetlerle. Çünkü öteki dünyada bunların ona zenginlik kazandıracağına ve buradaki zırhı ve kılıcıyla orada savaşacağına inanmışlardı. Yani fetihi ve yağmayı bir bakıma bir tek bu hayat için değil öteki hayat içinde yapıyordunuz.
Yine bu anlayışı Türklerde görebiliyoruz. Türklerde de bir Alp’i veya devlet liderini öldüğünde eşyalarıyla beraber gömüyorsunuz. Çünkü bu eşyalarla beraber öteki dünyada yaşayacağını düşünüyorsunuz. Hatta ve hatta atıyla beraber gömüyorsunuz. Çünkü o ata öteki dünyada yine bineceğine inanıyorsunuz. Bunun haricinde Cengiz Han gibi büyük karakterleri gömdüğünüzde onun mezar yerini bilen kişileri bile bir bakıma öldürüyorsunuz.
Çünkü mezar yerleri kutsaldır ve bu tip hükümdarların mezarları açılmamalıdır. Bunlara dokunulmamalıdır. Çünkü o mezardan çalınan bir şey ahirette de o kişiden çalınmış olur. Türklerde ölen kişi ilkbaharda öldüyse sonbaharda gömülüyor. Kışın öldüyse de ilkbahar veya yaz mevsimlerinde gömüyorlar. Ve bu kadar ay geçerken de ölü çürümesin diye onu tahniyet dediğimiz mumyalamaya benzer bir yöntemle bekletiyorlar.
Yani cesedi korumaya alıyorlar. Ki bunu Atatürk’e de yaptık aslında. Anıt mezar veya anıt kabir yapılana kadar ceset bozulmasın diye tahdit ettik. Tabi birçok kişi bunu mumyalamakla karıştırıyorlar ve Atatürk’ü Firavun gibi putlaştırdığımızı ima ediyorlar. Tabi ki bu sadece bir spekülasyon. Devam edersek eski Türk inancına göre ölü gömüldükten 40 gün sonra yani 40’ı çıkınca o kişi için onu sevenler, tanıyanlar, saygı duyanlar toplanıyorlar ve onun ruhuna dua ediyorlar. Onu anıyorlar. Ki bu gelenek bugün hala devam ediyor. Bugün birisi öldükten 40 gün sonra mevlüt dediğimiz bir anma töreni yapıyoruz. Ona dualar ediyoruz ve bu duaların ona yardımcı olacağını düşünüyoruz. Halbuki bu İslam inancında yoktur. Mevlüt dediğimiz şey Peygamberin doğum gününü kutlama merasimleridir. Ama biz bunu ölen kişi arkasından yapılan bir ağıta çevirdik. Neyse bütün inançlarda illaki benzerlikler bulunur. Bu bazen inanç ortaya çıktığı anda görülen bir şeydir. Bazense insanlar eski inançlarıyla yeni inançlarını birleştirirler ve hangisinin eski hangisinin yeni olduğunu bile unutabilirler. Mesela Türklerde yaratılış üç şekil de gerçekleşmiştir. Yani evren üç katlıdır. En baştaki fikir buydu. Gök yüzü, dünya ve yeraltı. Ki bunun bugünkü versiyonuna cennet, dünya ve cehennem diyoruz. Ve antik Yunan’da da benzer bir inanç vardı. Pantheon, dünya ve tartaros vardı. Buradaki tartaros cehennem benzeri kötü ruhların gittiği azap görülen bir bölgeydi ve yeraltındaydı. En iyi olan, mükemmel olan şey gökteydi. Tanrıların olduğu bölgeydi. Dünya ise ne iyi ne kötüydü, arada kalmıştı yani araftı. Ve en kötü olan, bir tek kötülüğün bulunduğu bölge ise yeraltıydı.
Zaten bütün şeytanlar veya kötü varlıklar da karanlıktan, yeraltından geliyorlardı. Tabii bu üçlü anlayış sistemi değişmedi, olduğu gibi kaldı. Fakat buna bazı ayrıntılar girildi. Mesela cennet, dünya ve cehennem yine var. Ama evrenin yaratılışı 6 günde meydana geliyor. Tevrat’a baktığımızda Tanrı 6 günde evreni yaratıyor ve 7. gün dinlenmeye geçiyor. Yine İslamiyete baktığımızda 6 evrede veya 6 günde evren yaratılışı olduğunu görüyoruz. Ama Türklere baktığımızda bunun iki versiyonu var. Çünkü Türkler birçok milletten ve dinden etkilendiler. Örneğin Batı Türkleri Hristiyanlardan baya bir etkilendi. Hristiyanlardaki 7 kilise, 7 dağ, 7 ölümcül günah, 7 aşamalı kıyamet veya yaratılıştaki 7 gün kavramını aldılar ve 7’yi kutsallaştırdılar. Doğu Türkleri ise biraz daha İskandinavlardan ve başka milletlerden etkilenerek 9 katlı bir yaratılış tasvir ettiler. Örneğin İskandinavlarda Yidgrasil ağacı vardır. Bu ağaç 9 dallıdır ve evren de 9 katlıdır. Dünya bu katlardan biridir ve başka dünyalar da vardır. Aynı şey Türkler için de geçerli. Türklerde de kutsal yaratılış ağacı vardır ve bu ağaç 9 dallıdır. Eski Türkler genellikle çınar ve kavak ağaçlarını bu ağaca benzettiler. Fakat son dönemlerde servi ağaçları hayat ağacı olarak görüldü ve mezarlıklara bile ölümü ve hayatı sembolize ettikleri için servi ağacı dikilmeye başlandı.
Batıdan etkilenmiş Türklerde yine bugün bir iki inançta gördüğümüz bir ritüel görüyoruz. O da şudur. Kişi öldüğünde bir çadıra veya kurgana koyulur ve bu tapınağın, bu şeyin etrafında 7 tur dönersiniz. Onu sevenler, saygı duyanlar suratlarını keserek, göz yaşını kanla birleştirerek ona dua ederler. Ve bu 7 tur dönüşün anlamı da şudur. Gök’ün 7 katı olduğuna inandıkları için bu ruhun 7. dönüşle 7. kata çıkacağına inanmışlardır. Yani ölen kişi cennete gidebilsin diye böyle bir şey yaparlar. Ve bugün tamamen benzer mantıkla başkasının ruhunu değil de kendi ruhumuzu cennete taşımak adına bir tapınağın etrafında veya bir binanın etrafında 7 tur dönüyoruz. Yani tavaf ediyoruz. Ki bu 7 kere dönme ve tavaf etme ayini zaten Putperest Araplarda İslamiyet’ten önce de vardı. İsaf ve Nâile adında iki tane putun olduğu dağların ortasında dönüp duruyorlardı ve zamanla bu İsaf ve Nâile safa ve merve hâline geldi. Putlar değişti fakat inanç ve ritüel aynen devam etti. Peki niçin 5 değil de 7 diye sorarsanız bunun da sebebi Antik zamanlarda bilinebilen 7 büyük gök cismidir. Ay, Güneş, Saturn, Mars vs. vs. Bu Romalılarda da, Antik Yunanda da her yerde vardır.
Türklere dönersek, Türkler’deki cenaze merasimlerinin tamamı yû diye biliniyor ve bu merasimleri gerçekleştiren kişiye ise yûcu diyoruz. Buradaki yûcu bir rahip gibi veya imam gibi bir bakıma töreni gerçekleştirmiş oluyor. Yû kelimesine de ilk olarak orhun ve tonyukuk anıtlarında rastlıyoruz ve göğe çıkma inancını buluyoruz. Göğe çıkmanın sebebi zaten söylediğim üzere cennete gitmek, tanrıyla birleşmek ve bunu yaparken de birtakım yardımcı araçlar var.
Mesela bir kurtla, bir keçiyle veya kartalla göğe erişiyorsunuz ki bunun benzeri yine Burak isimli bir binekle göğe çıkan yani miraç yapan peygamber örneğinde var. Ayrıca Türklerde göğe çıkmak için kullanılan iki başka araç var. Birincisi şamanlar yani biz ölünce ruhumuzu bir rehber gibi gökyüzüne götürecek olanlar. İkincisi ise hayat ağacı. Hayat ağacı, eski Türk inancına göre bu dünyanın ortasından geçtiği düşünülen dünyayı öte âleme ve demir kazığa bağlayan ağaç olarak kabul edilir. Demir kazıksa daha önce de bahsettiğimiz Sirius’tur ve köpek takım yıldızında bulunur. Hayat ağacından devam edersek, hayat ağacı eski Türklerin şaman ritüellerinde şamanın ölen kişiye eşlik etmesi, ölüler diyarına geçmesi ve haberler getirmesi için bir yardımcıydı. Bu yüzden ağaçların tanrıyla konuşmak, dilek tutmak veya vahiy ya da ilham almak için uygun olduklarına inanmışlardı. Hatta bu yüzden de ağaçlara çaput bağlıyorduk ve dilek diliyorduk. Bugün bu gelenek yani ağaç kutsiyeti hala devam ediyor. Anlayacağınız İslamiyet gelse bile bu tür Türk adetleri tamamen unutulmadılar. Bir şekilde halkın belleğinde yaşamaya devam ettiler. Orta Asya’da devlet kuran kavimler ve göç eden boylar mecburiy olarak birçok inancın tesiri altında kaldılar. Uzak doğudan Çin anlayışı ve felsefesi, daha güneyden Hint budizmi, batı tarafından Hristiyanlık vezer düştük, birçok inancı ve ritüeli değiştirmeye başladı ve toplum yapısı da sürekli yeniden şekillendirildi. Bu yüzden de Türkler bölünmeye başladılar. Bir kesim başka bir inancı kabullendi, başka bir kesimse bu inanca karşı geldi.
Bu yüzden de gerçekten köklü bir imparatorluk oluşturamadık. 3. ve 4. yüzyıllarda Hristiyanlığın vezer düştüğün baya etkili olduğunu, 7. ve 8. yüzyıllarda ise İslamiyetle beraber Maniheizm’in de Türk Milli Birliği’ni baya bir dağıttığını görebiliyoruz. Milli birlik konusunda pek bir şey söylemeyeceğim ama Şamanizm inancının dağılmak zorunda kalmasını yine bir bakıma mecburiyi karşılıyoruz. Çünkü Şamanlığın devri geçiyordu.
Neticede her dinin bir ömrü vardır ve illaki dinler bir süre sonra tarihe gömülürler. Ha, gömülmüyorlarsa ne yaparlar? Başka dinlerle birleşip iyice asimile olup yeni bir din gibi ortaya çıkarlar. Örneğin Hristiyanların bir pagan geleneği olan Saturnalya kutlamalarını ve Mitra’nın doğum günü olan 25 Aralığı, İsa’nın diriliş günü yani Noel yapmaları gibi.
Hristiyanlığın ilk 300 yılında Noel kutlaması diye bir şey yoktu. Bunlar paganizmin yortularıydı. Veya Roma’nın eski putların yerine Meryem ve İsa putlarını getirmesi vardır. E baktılar ki millet putperestlikten vazgeçmiyor, mecburen haçı getirdiler. Millet boynuna haç ısıp onu tuttu, öyle dua etti. Hatta kiliseye gittiğinde de çarmıha gerilmiş İsa heykelleri karşısında diz çöktü ve yalvardı. Veya Araplar eskiden Lat Menat Uzay’ı koyar onlara secde ederlerdi. Onlar için oruç tutarlardı. Şimdi ise aynı şeyleri başka bir Tanrı için yapıyorlar. Şimdi 25 Aralıktan bahsettik ama bir de bunu benzerlerinden bahsetmek lazım. Örneğin bizim bugün Nevruz diye bildiğimiz kutlamalar veya Hızır Ellez veya Hızır İlyas bayramları aynı bayramlardır.
Bunlar gün dönümlerini kutlamak yani Eki Noks’u kutlamak amacıyla yapılırlar ve zaten Hızır’da Yeşil demektir. Bu Yeşil ilkbaharı sembolize eder çünkü ilkbahar son derece önemlidir. E bir düşünün yani bunlar Bozkır’da yaşayan, çok zorlu hava şartlarında yaşayan insanlar ve kış geldiğinde hayat duruyor. Affedersiniz ama kışları donuyor. Dolayısıyla kış onlar için bir cehennem gibi. Baharın gelmesini dört gözle bekliyorlar. Bu yüzden birisi yardımcı olduğunda veya beklemedikleri bir sürprizle karşılaştıklarında Hızır gibi yetiştin yani bahar gibi yetiştin diyorlar. Peki siz bir devlet büyü olarak veya din lideri olarak halkla bu kadar kökleşmiş inançları eğer süpürüp atamıyorsanız ne yapacaksınız? Romanın yaptığı gibi 25 Aralık muhabbetinde olduğu gibi halkın bu ritüellerini kendi inancınızla birleştireceksiniz ve anlamını değiştireceksiniz. Mesela Türkler’de ölen kişinin mezarına yiyecek bırakmak vardı. Bugün de mezarlara su dökmeye gidiyoruz. İşte bu tamamen Türk anlayışından geliyor. Çünkü İslamiyet’te ölüye böyle bir şey yapma mantığı yoktur. Bunlar dini değil bir bakıma kültürel şeylerdir. Bu yüzden din değişse bile halk bunları uygulamaya devam eder. Benzerliklerden devam edersek türbelere veya kutlu sayılan ağaçlara bez bağlama geleneğinden bahsetmiştik zaten. Bu adetin Müslümanlık’la hiçbir alakası yoktur. Tamamen şaman adetidir. Öte yandan ateş kültünde de mum yakma adeti vardır. Dua ederken mum yakarsınız ve mum hiç sönmeden tamamen eriyebilirse bu durumda duanızın kabul edileceğine inanırsınız. E bu adet de Hristiyanlığa geçti. Hatta bugün Müslümanlar bile bazı türbelerde mum yakıyorlar değil mi? Bu bile yeterli bir örnek. Diğer bir örnekse Muska ve Totem örneğidir ve bu bugün son derece yaygındır. Pagan inançlara göre bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunabilir. Dolayısıyla kişi uğurlu olduğuna inandığı nesneyi boynuna asar veya cebinde taşır. Tıpkı tavşan ayağı gibi veya birisini sınava gönderdiğinizde okunmuş birinci cebine koymak gibi. Bunlar pagan ritüellerdir. Bunlar bir taş parçası, kemik parçası veya nazar boncuğu gibi şeyler de olabilirler. Ve bunlar bize uğur getirirler, bizi kötülüklerden korurlar. Böyle inanmışlar. Ve her yerde böyle bir şey bulamayacağınıza göre ne yapıyorsunuz? Normal bir taşı veya bir parçayı şamana veya din adamına verip kutsamasını istiyorsunuz. Böylece bu yine sizi korumaya devam ediyor. Bunu en başlarda objelerin üzerine çizimler yaparak gerçekleştiriyorduk. Zamanla da kayıtların üzerine Arapça şeyler yazarak yapmaya başladık. Yani Muska veya Tılsın dediğimiz şeylere inanmaya başladık ki bu tamamen paganizm anlayışıdır. İslamiyetle alakası yoktur. Ama her ne hikmetse bugün birçok cami hocası bile oturup üfürükçülük yapıyor, cin çıkartıyor, Muska yazıyor, büyü bozuyor vesaire ve bu işten para kazanıyor. Bakın bunların dinle alakası yok aslında. Kültürle alakası var çünkü Araplarda da bu tip şeyler yaygındı. Putperest Araplar dört büyük güce inanıyorlardı ve onlara dua ederek onların kutsamasıyla bir şeyler başaracaklarına güveniyorlardı. Daha sonra Lat Menat Uzza gibi birtakım putlara inandılar ve onlara dua ederek bir şeyler beklediler. İnsanlar binlerce yıldır fetis denilen Muska ve Tılsınlara güvenirler ve bu objelerin onları koruyacaklarına inanırlar. Mesela Ahmet bin Ali Al-Buni vardır ve Şemsül Marif El Kübra isimli kitabın sahibidir. Kitapta anlatıldığına göre yılın dört mevsimini idare eden dört büyük sahip vardır. Bu sahipler dünyanın dört tarafında bulunurlar.
Doğu sahibinin adı Danyael’dir. Yaz mevsimini idare eder. Batı sahibinin adı Dardiyael’dir. Kış mevsimini idare eder. Kuzey sahibinin adı Asyael’dir. Bahar mevsimini idare eder. Ve Güney sahibinin adı da Hasgiyael’dir. Güz mevsimini idare eder. Bu sahip ve yardımcılara bazen Melek, bazen Melik, bazen de İfrit adı verilmiştir.
Çinliler bunlara Kuzey’in yoğusu, Güney’in yoğusu demişken Mısırlılar Güney’in ruhu, Kuzey’in ruhu gibi Amset türü isimler takmışlardır. Ve diğer kavimlerde benzeri manalar vererek bu dört büyük varlığı kutsamışlardır. Burada saydığım isimler size Azrail, Cebrail veya Mikail gibi isimleri hatırlatıyor mu? Hatırlatmıyorsa da problemli çünkü Azrail kelimesi zaten Kur’an’da geçmiyor. Yani İslam’ın içinde Azrail diye bir varlık yok. Ölüm melekleri var ve bunlar bir kişi değil. Ama gerek hadislerle gerek yine pagan anlayışlarla Azrail adını günümüzde bile hala kullanıyoruz. Çünkü bunun eski versiyonuna Azazil deniliyordu ve bu Arap mitolojisiydi. Kutsal dörtlü anlayışından devam edersek tıpkı dört büyük melek gibi veya Mahşerin dört atlısı gibi bu inanç da bütün dinlerde mevcuttur. Çünkü insan her şeyi dörde bölmüştür. Mesela evrendeki dört yön, doğu, batı, kuzey, güney veya yukarı, aşağı, sağa, sol anlayanlar anlamıştır. Bunun benzerleri birçok mitoloji de vardır ve bazen bunları elementlerle açıklamaya çalışırız. Mesela ateş, su, toprak ve hava deriz çünkü bu dördü hayatımızda gerçekten en büyük etkenlerdir. Daha sonra bu dört büyük güce veya anlayışa dört büyük melek denildi veya dört büyük mimar denildi.
Ve bunlardan yardım bilemeye başladık. Bir işimiz gücümüz olduğunda onlardan istiyorduk. Çünkü bunların bazıları tıpkı Mikail gibi hava olaylarını yönetiyordu. Mesela yağmur doğalarını buna yapıyorduk. Ve bunların isimlerini birtakım tılsınlara, taşlara veya kağıtlara yazdığımızda yardımcı olacaklarına inanmıştık. Normalde bunlar İslam anlayışına göre şirktir yani yanlıştır. Çünkü tek ilah Allah’tır ve ne istiyorsak ondan istemek lazımdır.
Ama öyle veya böyle bugün millet hala Hacı’dan, Hocadan veya cinlerden medet umuyor. Bunun da tabii ki kökü Kabalizm dediğimiz Yahudi anlayışına gidiyor. Skolastik, karanlık bir öğreti. Bu anlayışa göre 22 tane harf vardır ve her harfin bir değeri vardır. Bu harfler kutsallık barındırırlar ve bu harfleri doğru sırayla kullandığınız zaman bir mucize yaratırlar.
Mesela melek adları veya Tanrı’nın adı Yehova veya Yahve bu sistemle oluşturulmuştur ve bir kutsallığı vardır. Bu adı kullanmak bize yardımcı olur. Bu isimleri kullanarak büyü yapmak veya büyü bozmak mümkündür. Hatta ve hatta ebcet hesabıyla hayatınızı hesaplamak bile mümkündür. Bir kişinin adından, doğduğu günden veya babasının adından bile kaç yaşında öleceğini, hangi büyük işleri başaracağını öğrenebiliyorsunuz.
Tabi inanç bu. Gerçekte böyle bir şeyi başarıp da kanıtlayan kimse olmadı. Ama kehanet ilmi bile bir bakıma böyle ortaya çıktı. Kralların veya ünlü kişilerin adlarına bakıp, onların imparatorluklarıyla veya hayatlarıyla alakalı birtakım öngörülerde bulunuyorsunuz ve kahin veya büyücü oluyorsunuz. Daha sonra sizi baş katip yapıyorlar ve yüksek makamlara getiriyorlar. E 3-5 tane şifalı ot kullanmayı da biliyorsanız yani tıp ilmiyle veya bunun daha ilkel ve çarpık versiyonu olan simyayla uğraşıyorsanız tamamdır. Bu kişilerin birtakım şeyler gerçekleştirdikleri ve hatta metafiziksel varlıkları yönettikleri bile birçok inanca girmiştir. Zaten bu yüzden din adamlarından bayağı bir korkulmuştur. Hatta birçok kere din adamları kraldan bile daha çok korkulan kişiler haline gelmişlerdir. Antik Mısır’da da örneğin güneşin ne zaman tutulacağını, ne zaman ayın kapanacağını kestirebilen birtakım astronomlar bakın bizim lafımızı dinlemezseniz dünyayı karanlığa boğarız ha bu da size uyarı olsun diyerek bir tarih verirler ve o gün gerçekten güneş tutulduğunda, dünya karanlığa girdiğinde millet bunu bu büyücülerin yaptığına inanır ve korkusundan hemen itaat ederdi. Yani bu çok eski bir yöntem aslında. Bütün bu yabancı dilde dualar veya enokyan maji dediğimiz melek dilinde dua etme şekilleri böyle ortaya çıktı. Halkın anlamadığı veya anlayamayacağı kelimelerle birtakım sözler söylüyorsunuz ve bu sözlerin efsunlanmış olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu yüzden bircine ayet okur veya Allah derseniz korkar. Çünkü bu isim sihirlidir. Hatta Kur’an’da da Elif, Lam, Mim gibi birtakım kutsal harfler bulunduğundan sure veya dua okumak bu tip kötü varlıkları kovacaktır.
Ya da Hristiyan anlayışına göre masum bir bedeni ele geçiren kötü bir ruha İsa’dan veya Tanrı’dan bahsettiğinizde kaçacaktır. Bu Logos’um yani sözün. Diğer bir değişle, Oldar olur ayetindeki olun gücüdür. En azından inanç böyle. Bu Kabbala dediğimiz büyücülük ilmi en başlarda Antik Mısır’dan beri birtakım Yahudilere öğretiliyordu ve kutsal soydan devam ediyordu. Daha sonra Siyonizm gibi, Masonluk gibi birtakım kuruluşlarda bu Kabbala anlayışını bir tek yüksek mertebedeki Üstadlara öğrettiler. Tabi iddia bu. Ama zamanla özellikle 13. asırdan sonra İspanya bölgelerinde bu Kabbala ilmi fakir Yahudilere de geçmeye başladı. Ki fakir Yahudi olur mu o da ayrı bir konu.
Anlayacağınız halk tabakası bu ilme ulaşmaya başladı ve daha sonra Endülüs kalıntılarıyla birtakım imamlar, hocalar bile Kabbalacılığı öğrenmiş oldu. Ve bizim cincilik, tılsımcılık veya üfürikçülük dediğimiz meslek bir bakıma halkın kökenine yerleşti. Bugün bile hala devam ediyor. Tabi bunun bu kadar kolay girmesi ve kabul edilmesi bir tek Kabbalacılıkla alakalı değil çünkü hem Araklarda hem de Türklerde zaten bu tip şeyler yapan insanlar vardı.
Türkler bunlara Şaman veya Kam diyorlardı ve bu kamlar ruhlarla konuşuyordu, insanları kutsuyorlardı, birtakım mucizevi şeyler gerçekleştirip ölüyü bile diriltiyorlardı. Ayrıca İslam Anadolu’ya yayılıyorken bazı fikir önderleri vardı. Örneğin Sarı Saltuk yani Baba Saltuk ya da Bektaş-ı Veli veya Hacı Ahmet Yesevi.
Bunlar en öne çıkan kişilerdi. Sarı Saltuk daha çok Balkan bölgelerinde etkili oldu ve tasavvufi bir anlayışla daha barışçıl bir İslam resmiyle halkı dine davet etti. Öte yandan Şeyh Edebali gibi, Baba İlyas gibi insanlar da bu inançların halk tarafından kabul edilmesine yardımcı oldular. Ahmet Yesevi’nin öğretileri Sufizm’di yani bir bakıma tasavvuftu ki bugün bunları spiritualizm adıyla biliyoruz. Ve bütün toplum bunu olduğu gibi kabul etmedi çünkü maneheisti var, budisti var, başka bir inancı olan boylar var. Dolayısıyla Yesevi gibi birtakım kişiler gittikleri bölgelerde o bölgenin inancıyla İslamiyet anlayışını yeniden yorumladılar. Zaten bu yüzden birçok tarikat ve cemaat oluştu. Bunların Budizme yakın olanları Mevlana gibi kişileri çıkarıyor, vahtet kavramını geliştiriyorlar.
Şamanizme yakın olanları da Türk kültürüne ve Türk adetlerine dayanan ama görünüşte Müslüman olan bir inanç geliştiriyorlar. Bunların haricinde vefailik var, kalenderilik var, haydarilik var, varoğlu var. Bunların hepsi bir bakıma İslamlaşamıyor olmamızın bir ürünüdür. Türkler İslamiyeti direkt almadılar yani kabul etmediler. Başlarda baya bir savaş yaşandı, kan döküldü, kılıç zoruyla Müslüman olan büyük bir zümre vardı.
Ve yüzyıllar boyunca buna direnen ve İslamiyeti Emivilerden, Abbasilerden veya İran halkından öğrenmemeye inancını korumaya çalışan büyük bir topluluk vardı. E zamanla tabi ki onlar da asimile olmaya başladılar, güçleri yetmedi ve İslamiyet anlayışını kendi anlayışlarıyla yani Şaman öğretilerle birleştirmiş oldular. Ki bugün buna Türk-İslam Sentezi diyoruz ve bu hala devam ediyor. Bu yüzden bugün halkımızın İslamiyet öğretisi zannettiği birçok şey normalde Şamanizm’den geliyor. Veya Kur’an’da yazıyor zannettikleri birçok olay da ve kişi de esasında ya Arap mitolojisinden ya da Türk inançlarından kalma. Biz bir tek dini değil, bir bakıma kültürü de almak zorunda kaldık ve bu ters etki yaptı. Çünkü İslamiyet, kusura bakmayın ama Arap dinidir ve Arap kültürünü yaymaya çalışır. Kur’an’da yazan şeyleri bilemiyoruz, tamam onlar yorumlanabilir ama baktığınız zaman hiçbir Arap devleti ve hiçbir İslam devleti senin dinin sana benimki bana politikası izlememişlerdir. Her yere cihat yapmışlardır ve özellikle Arap tapınmacılığını aşılamaya çalışmışlardır. Hatta Emevi devleti kendilerini üstün ırk görmüşlerdir ve Türkleri de şeytanın soyu gibi adlandırmışlardır.
Bu yüzden de sizin İslamiyet’i aldıktan sonra bir tek ben Müslümanım demeniz yetmiyor. Arap gibi yaşamanız gerekiyor hatta ve hatta kutsal kitabı en yükseğe koyup put gibi tapınıp ona dokunmaya bile korkmanız gerekiyor. Ve bu kolay bir şey değil çünkü bir tek bununla kalsa neyse. Örneğin Türklerde su son derece kutsaldır çünkü hayatı sembolize eder zaten bahsettik ama Araplara baktığınızda günde beş kere suya giriyorlar, abdest alıyorlar ve bu Türklere küfür gibi geliyor. Dolayısıyla dinlerde bir takım şeyler benziyor olsa bile yaşayış ve kültür benzemediği için baya ters etki yapıyor. Türkler kendi inançlarına daha yakın bir İslam anlayışı bulmaya çalıştılar ve bugün de hala bulmaya çalışıyorlar. Bilimsel İslam, ılımlı İslam, siyasal İslam veya 19 bilmem ne hala daha İslam’ı sindirmeye çalışıyoruz. Ve bu yüzden de her mahallede birileri çıkıp da gerçek İslam bu değil, gerçek İslam bu diyorlar.
Çünkü gerçek İslam Arabistan’da olan İslam ama o İslam maalesef Türk yaşantısına uymuyor. Gerçi maalesef diyorum ama iyi ki uymuyor. Zira uymadığı halde bu kadar Araplaştıysak bir de uysaydı herhalde Türk adı komple tarihten silinecekti. Şunu bir kabul etmek lazım. İslamiyetten sonraki Türk devletlerine baktığımızda Türk adını bir daha görmüyoruz. Çünkü bir tek ırk ve din olarak değil kültür olarak da Türk milleti, Türk anlayışı İslamiyetle ve Arapçılıkla birleşti. Neyse şu Türk ve Arap ilişkisine daha sonra bir daha değiniriz. Açıkçası bunları konuşmayı da pek sevmiyorum dolayısıyla biz kaldığımız yerden devam edelim. Ne konuşuyorduk? Şamanlardan konuşuyorduk. Şaman olmanın birinci kuralı ölümden dirilmek, tıpkı İsa gibi veya ölüyü diriltmekti. Ve bu nasıl oluyordu? Şimdi zaten şamanların ruhlarla konuştuğunu, öyle görüldüklerini ve çok kutsal bir yerde olduklarını söylemiştik. Türkler böyle inanmışlardı. Aynı zamanda bizim koca karı ilacı dediğimiz şeyleri de şamanların bulduğunu anlattık. Çünkü bunlar tıpla ve birtakım bilimlerle uğraşan insanlardı. Dolayısıyla bu insanların birini iyileştirmesi demek o kişinin hayatını kurtarması demektir.
Ve antik zamanlarda mikrop gibi, virüs gibi, bakteri gibi şeyler bilinmediği için birisi hasta olduğu zaman içine kötü ruh girdiğine inanıyorlardı. Ki kara veba döneminde bile bu böyleydi. Bin yıl önce bile kilise birtakım hastalıklar için böyle fetvalar veriyordu. Bu yüzden birini iyileştirmek demek ruh kovmakla veya ruhunu kurtarmakla yani ölümden diriltmekle eş değerdi. Bu açıdan şamanların toplumdaki otoritesi gerçekten geniştir.
Zaten bu şamanlar genelde zeki ve hayal gücü de geniş kimselerdir. O yüzden kehanet ve rivayet uydurma da iyidirler. Ve bu da insanların cevap alma ihtiyacını karşıladığı için son derece kıymetlidir. Ayrıca şaman sadece kişi değildi. Aynı zamanda ilahlara tapınmak için bir köprüydü. Tıpkı Hristiyanların günah çıkartmak için rahipleri kullanması gibi biz de ruhsal temizlik için şamanları kullanıyorduk. Bu da garip bir mantık yani sanki rahiplere özel şeylerimizi anlatmasak tanrı bizi affetmeyecek. Ama bu mantık hem kurban vermedi hem avlanmada hem de savaşa giderken geçerliydi. Her işten önce şamanlara danışıyorduk. Şaman bizi kutsuyordu ve gönderiyordu. İskandinavlarda da bu mantık geçerliydi. Volvalar yani kahinler vardı ve bu kişiler her liderin akıl danıştığı büyücü tipli kimselerdi. Onlar sefere çıkın derse çıkıyordunuz çıkmayın diyorlarsa oturuyordunuz. Veya antik Yunan’da yine Delphi kahini gibi kahinler Tanrı Apollon’dan vizyon alıyor ve bize kehanette bulunuyorlardı. Bunlar halk için son derece kıymetliydi ve halk bu tür kahinlere büyük bir saygı duyardı. Çünkü onlar anlayışa göre peygamberdeler yani birer elçi veya haberciydiler. Şamanizmin temel prensiplerinden biri de her şeyin ve herkesin bağlantılı olduğu inancıdır. Çünkü doğa tektir ve doğa kutsaldır. Ağaçta, taşta, gökte, bende, sende hepimiz aynı şeyden geldik ve aynı şeyin içinde varız. Ölünce de aynı şey olacağız. Dolayısıyla hepimiz biriz. Ki bunun literatürdeki adı panteizm, İslamiyet anlayışındaki adı ise vahteti vücuttur ve tasavvufa girmiştir.
Türklerle Arapların doğrudan olmasa da dolaylı yoldan bağlantıları ve savaşmaları bu düşmanlığın temeli milattan sonra 3. asırlara kadar dayanıyor. Çünkü Sassani imparatorluğu hem bir taraftan Arap bölgelerini yönetiyordu ve kontrol ediyordu hem de bir taraftan Türklerle mücadele halindeydi. Bazen iyi anlaşıyorlardı bazen anlaşamıyorlardı. Hatta 3. asırdan sonra kurulan Hire Arap Devleti bile Sassani imparatorluğunu kabul etmişti ve onun boyunduruğu altındaydı. Ama Asabiye sisteminden gelen birtakım kabileler yine arada isyan çıkartabiliyorlardı ve Sassani Devleti bu isyanları bastırmak için Arapları kullanmak yerine Türkleri kullanıyordu. Böylece Türklerle arasını iyi tutuyordu. Bazen de Türkler problem yarattığında Arapları kullanarak Türklere saldırmış oluyordu. Yani bu şekilde Araplar ve Türkler savaşmaya ve düşmanlık oluşturmaya başlamışlardı. Araplar Türklerle bu kadar münasebet halinde oldukları için onların ne kadar iyi savaşçı olduklarını da öğrenmişlerdi ve haklarını vermişlerdi. Birçok rivayette ve hadiste Türklerle alakalı onların cengaverliklerinden bahsetmişler. Ama aynı zamanda Türklerle savaştıkları için onları şeytanlaştırmış onları aşağılamışlardı. Ki bununla alakalı da birkaç tane örnek vereceğim. İlk örneğimiz taberinin tarihinden bir alıntı olsun. Muhammed bin Müslim Resulullah’ın şöyle dediğini söyledi. İtaat etme, savunma, hafıza on kısma ayrılmıştır. Bunun dokuzu Türklerde biri diğer insanlardadır. Haset ona ayrılır. Dokuzu Araplarda biri diğer insanlardadır. Kibir ona ayrılır. Dokuzu Rumlarda biri diğer insanlardadır. Yani buradan net bir şekilde Arapların Türkleri tanıdığı, bildiği anlaşılıyor ve Peygamberin kendisi bile Arapların haset dolu olduğunu itiraf ediyor. Tabii daha sonraki anlatılar bunun tam tersini söyleyecek ve Türkleri İslam düşmanı, yok edilmeleri gereken bir millet gibi lanse edecekler. Ayrıca yine çeşitli kaynaklardan görüldüğü üzere Araplar, Türklerin ileride İslamiyete geçeceğini fakat İslamiyetle şereflenemeyeceklerini ve mahvolacaklarını söylüyorlardı.
Çünkü Türkler İslamiyete pek de layık değillerdi. Bunlar Türkleri aşağılayarak böyle uydurmalar ortaya attılar. Avrupa ise tam tersini yaptı. Türkleri canavar gibi gösterdi. Mesela Mama Li Turki hikayesi vardır illaki duymuşsunuzdur. Hem Atilla’nın baskılarıyla hem de ileride Viyana kuşatmasıyla Türkler Avrupa’da bayağı korkunç bir profil çizmişlerdi.
Ve nasıl ki birtakım anneler köylerde çocuklarına şunu şunu yapma şeytan gelir cin gelir diyerek onları kontrol etmeye ve onları yönetmeye çalışıyorlarsa İtalyanlar da sus Türkler gelir, kelleni keser, şunu yapar bunu yapar, usludur diyorlardı. Yani Türkleri bir öcü gibi gösteriyorlardı. Ki bunun bir benzerini yine Araplarda bulabiliyoruz.
Tevrat’tan bildiğimiz üzere Nuh Peygamber’in Sam, Ham ve Yafez adında üç tane oğlu var. Taberi bu üç çocuğun soyunu şöyle anlatıyor. Sam’ın, Arap, Faris ve Rum adında çocukları oldu. Ve bunların hepsi iyidir. Yafez’in, Türk, Sakalbe ve Yecuç ve Mecuç adında çocukları oldu. Ve bunlardan hiçbiri iyi değildir.
Ham’ın da Kıpt, Suudan ve Berber adında çocukları oldu. Bakın Yafez’in çocukları olan Türklerin resmen Yecuç ve Mecuç’e indirgendiği ve kötü bir kavim şeklinde resmedildikleri gayet açık. O yüzden Arapların Türk düşmanlığı çok eskilere dayanır ve hiçbir şekilde Müslüman olsanız dahi Araplar Türkleri kardeş olarak görmemişlerdir. Bunu zaten birçok kaynağa baktığınızda görebilirsiniz. Bunlar da benim kendi uydurmalarım değildir. Yani sırf Şerif İstiyanında bile Arapların ne kadar Türkleri sevdiğini görmüş olduk. Ama neyse, bu anlayışa göre Araplar peygamberlerin geldiği ırktır ve Araplar kutsanmıştır. Tıpkı Yahudilerin kutsal ırk olması gibi Araplar en önemli, en iyi ırktır ve bütün iyi insanlarda Araplardır. Ama burada bir çelişki var. Çünkü nerede bir toplum azmışsa, sapmışsa oraya peygamber göndeririz diyen bir Allah’tan bahsediyoruz.
E Araplar nasıl bu kadar iyi insanlarmış ki sürekli onlara peygamber göndermek zorunda kalmışlar. Gel de anlat yani. Fitne Araptan çıkar diye bir atasözü var ve boşuna değil. Ve bunu söyleyince de ben İslam veya Arap düşmanı olmuyorum. Burada ırkçılık yapmıyorum. Bu anlattıklarımı görmemek için kör olmak lazım. Tarihe baktığımızda görüyoruz. Sırf Kuteybe bin Müslümin yani bir emevi liderinin Türk topraklarında binlerce Türk’ü iki sıra halinde kırk fersah yola asarak öldürerek bıraktığı ve yaptığı katliamlar, Talkan, Cürcan, bunlar bilinen şeylerdir ve bunlar çok geç değildir. 710 yılından bahsediyoruz. Yani peygamber öleli daha bir asır bile geçmemiş.
Zaten bu yüzden diyorum Türkler kılıç zoruyla Müslüman oldular fakat daha sonra Asimile olarak kendi istekleriyle İslamiyete geçtiler. Çünkü İslamiyet en başlarda hiç de öyle gülle falan yayılmadı. Maalesef birçok savaş yaşandı ve Türkler bükemedikleri eli öptüler. Eğer Türk toplumları bir imparatorluk olabilselerdi yani bir kısım Budist, bir kısım Maniheist, bir kısım başka bir şey olmasaydı, birleşmiş olsalardı, muhtemelen böyle Asimile olmayacaklardı ve bugün hala Türk inançları büyük ölçüde devam edecekti ama o kadar çok şeyle uğraşıyorduk ki bir de Araplarla uğraşamadık. Peki niçin Türkler diğer inançları daha kolay kabul ettiler de iş İslamiyete gelince ters etki yaptı? Bunun da sebebi yaşayış biçimi. Çünkü Türk inancı uzak doğuya gerçekten benziyor. Hatta Japonların şintoizm anlayışı ve onların yaratılış destanı bile yine bizimkine benziyor.
Zaten bu yüzden Japonlarla daha iyi anlaşıyoruz. Adamlar dünyanın öbür ucunda ama kafa yapısı aynı. Araplar, affedersiniz, kıçımızın dibinde ama bir türlü barışamadık. Heh şunu söylemek lazım, muhtemelen Araplar olmasaydı da Roma bizi bir şekilde Asimile edecekti. Milletler arasında ortak inanç ve figürlerin kıymeti çok büyüktür ve bunlar iyi bir bağ kurarlar. Ve Roma’nın kuruluş efsanesinde geçen Remus ve Remulus isimli iki kardeşin bir kurt tarafından büyütülmesi ve emzirilmesi bizdeki Bozkurt Destanına ve Aşina ya da Asena gibi kurt figürlerine baya benziyor. Ve bu yüzden Türkler Rumlaşırken bu kadar mücadele etmeyeceklerdi. Üçüncü ve son bölüm. Tengrizm anlayışı ve mitoloji
Japonlara göre başlangıçta yer ve gök birdi. Evren şekilsiz bir yumurta gibiydi. Zamanla bu yumurtanın hafif ve saf özü yavaş yavaş yukarıya doğru yükseldi ve gökyüzünü oluşturdu. Ağır ve katı kısmı ise aşağı doğru inerek yeryüzünü oluşturdu. Gök ve yer arasında nihayet erkek İzanagi ve dişi İzanami oluştu.
Bu iki tanrı denize yönelerek denizi karıştırdılar ve bir adacık oluşturdular. Adanın üzerine indiler ve sonra başka kamileri ve Japon adalarını oluşturdular. Ardından İzanami ateş tanrısını doğururken öldü ve yer altı karanlığına yani Yomi’ye indi. Orada kirlendi ve bozulmaya başladı.
Yomi, Japonların karanlıklar diyarıdır. Tıpkı Antik Yunan’daki Tartaros veya bizdeki Cehennem gibi. Mithin devamında İzanami’nin bu lanetten kurtulmak için geçirdiği aydınlanma evresi boyunca sol gözünden Güneş tanrıçası Amaterasu’yu ve sağ gözünden de Fırtına tanrısı olan Susanova’yu doğurduğu anlatılıyor. Aslında birçok benzerlik var. Hatta sadece mitolojik benzerlik değil, tanımlar arasında bile benzerlik görüyoruz. Mesela Japon anlayışında Kami tanrı demekti ama aynı zamanda tanrı adamlarını yani kahinleri sembolize ediyordu. E bizde de Şamanlar yani kamlar var ve bunlar da tanrıyı sembolize ediyorlar. Japonlar Kami demişler, biz kam demişiz ve aynı geleneği sürdürmüşüz. Şimdi bir de Radlof’un derlediği Altay yaratılış destanına bakalım. Destan şöyle. Başlangıçta yer ve gök yaratılmadan önce her şey suydu. Yer yoktu, gök yoktu, güneşle ay da henüz yoktular. O zaman tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı Tengri Kairahan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona Kishi, Kiji adını verdi. Kairahan’la Kishi su üzerinde uçarak süzüldüler. Fakat Kishi bu sonsuz sessizlikten hoşnut değildi.
O Kairahan’dan daha fazla yükselmek istiyordu. Tıpkı Icarus gibi ve bu ölçüsüz hareketinden dolayı uçma özelliğini yitirdi ve derinliklere, dipsiz sulara yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince de Tengri’yi yardıma çağırdı. Tengri Kishi’ye derinlikten kalkması için emir verdi ve o sözün kudretiyle Kishi sudan kurtuldu.
Kishi artık uçamadığı için Tengri yeri yaratmak istedi. Bunun için Kishi’ye suya dalarak derinliklerden toprak çıkartmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti. Kishi sudan toprak çıkarırken kendisi için gizlice bir arazi yapmak amacıyla toprağın bir parçasını ağzında saklamıştı. Tengri yer yaratılsın emrini verdiğinde Kishi’nin ağzındaki toprak da şişmişti ve Kishi boğulmaya başlamıştı.
Tengri Kishi’ye ağzındaki toprağı tükürmesini emrederek hayatını kurtarmıştı. Tengri tarafından yaratılan yer düz ve engebesizdi. Fakat Kishi’nin ağzından fışkıran toprak her tarafa sıçradı ve birçok yerde bataklıklar ve tepecikler meydana getirdi. Tengri Kishi’nin sahtekarlığına sinirlendi ve ona Erlik adını taktı. Onu ışık diyarından kovdu. Bunun üzerine yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalın altında ayrı bir kişi yarattı. Bu dokuz kişi bugüne kadar yeryüzünde yaşayan dokuz boyun ataları oldular. Oğuz Kağan da bu dokuz kişiden biridir ve Türklerin atasıdır. Yani inanca göre böyledir. Burada bahsettiğimiz şeylerle alakalı birkaç ayrıntı vermek gerekiyorsa şunlara bakabiliriz. Burada Erlik’in suda boğulmaya başladığını veya ağzındaki toprak yüzünden problemler yaşadığını gördük. Ve Erlik bunlardan kurtulamıyorken Tengri tek bir sözde bir emirle onu kurtarıyordu. Yani Tengri tek bir sözde bile bir şeyi yaratabiliyordu veya gücünüzün yetmeyeceği şeyleri size yaptırabiliyordu. Tıpkı Kur’an’daki ”older olur” ifadesinde olduğu gibi. Öte yandan burada Erlik’in kötü bir karakter olduğunu görüyoruz. Çünkü bencil, çıkarıcı hatta tanrıyla yarışan ona meydan okuyan birisiydi. Ve bu yüzden de ışık diyarından kovulmuştu. Tıpkı iblisin de Allah’ın huzurundan kovulması gibi. Yani arada birtakım mitolojik benzerlikler bulabiliyoruz ki bunun da birkaç tane versiyonu var. Ve hepsinde Erlik kovulan tarafta ya da kötü tarafta yer alıyor.
Erlik, tıpkı düşmüş melek Lucifer hikayesinde olduğu gibi kanatlarını ve uçma özelliğini kaybetmişti. Yani kutsiyetini kaybetmişti. E benzer hikaye İzanami’de yine var. İzanami başta kutsal bir varlıktı. Fakat zamanla Yomi’ye indi, kutsallığını kaybetti ve bir arınma sürecine girdi. Fakat buradaki İzanami veya Erlik bizim bildiğimiz gibi iblis türü sadece kötülük yapmaya yarayan bir varlık değil.
Mahiyeti gereği, varoluşu gereği negatif olan bir varlık. Çünkü Ülgen veya İzanagi pozitifti. Yani dualiteyi tamamlıyordu. Türkler de, Japonlar da yine İzanami’ye veya Erlik’e tapmaya devam ettiler. Ona da kurban kestiler. Çünkü onun da mahiyeti gereği var olmak zorunda olan bir varlık olduğunu yani bir bakıma tanrı olduğunu kabul ettiler.
Dedik ya, dualite mantığı, iyi ve kötü, karanlık ve aydınlık. Bunlar sürekli beraber var olan şeylerdir ve biri olmadan diğerinin de pek bir anlamı yoktur. Dolayısıyla iyi tanrıyı bilmek gerekiyorsa, kötü tanrıyı da bir tanımak gerekiyor. Öbür türlü iyi ve kötüyü ayırt edemiyoruz ve hangisine gerçekten tapmak gerektiğini ve ön plana koymak gerektiğini anlayamıyoruz.
Aslında bu tanrılar insanı sembolize ediyorlar. Yani pek de kişiliği olan varlıklardan bahsetmiyoruz. İnsan kendi hareketlerini ve yaşamını bir bakıma kutsal varlıklarla ifade etmeye çalışmıştır. Ve ne iyi ne kötü, hangi hareket kötüyü sembolize eder, hangisi toplum olarak hayatta kalmamızı sağlar, yani doğrudur, bunu mitoloji ile anlatmıştır. Zaten din bile söylüyor. İnsan en yüksek varlığa erişebilir çünkü onda bir irade vardır. Fakat bu iradeyi kullanmadığı sürece en aşağı tabakaya kadar da düşebilir. Yani İslami mantığıyla söylersek, eşref-i mahlukattan esfel-es safiliğine kadar gidebilir. Tengri göktedir ve gök tanrısıdır. Merhameti sembolize eder. Erlikse yeraltı diyarında kara çamurdan yapılmış bir sarayda oturur. Türk inancına göre Erliğin sarayı kara demirdendir ve etrafı duvarlarla çevrilmiştir. Erliğin diyarı ölüler diyarıdır. Ölenlerin bir kısmının ruhları oraya hapsolur. Bunun benzerlerine örnek vermek gerekiyorsa Mısır’daki Set, Yunan’daki Hades, Hindistan’daki Şiva veya İran’daki Ehrimen’i örnek gösterebiliriz. Bu tanrılar Ahuramazda gibi veya Ra gibi mutlak olarak vardırlar ve insanlar bunlardan korkarlar.
Tevrat’ta da yine Yehova yani Tanrı göklerde oturur. Yılansa dünyaya yani aşağıya sürgün edilmiştir. Bu sürgüne gönderilen kötülük figürünü ise İslamiyet Cehenneme sürgün edilen şeytana çevirdi. Muhtemelen bunun sebebi de Gılgamış Destan’ına dayanıyor. Çünkü Gılgamış Destan’ında Gılgamış ölümsüz olmakla kafayı bozmuş biriydi ve çeşitli maceralardan sonra ölümsüzlük çiçeğine ulaşmıştı. Fakat ölümsüzlük çiçeğini yiyemeden bir yılan ortaya çıkmıştı ve ölümsüzlük çiçeğini ondan çalmıştı. Böylece yılan ölümsüz olmuştu. İnsansa sonsuza kadar ölümsüzlük şansını kaybetmişti. Dolayısıyla yılan ve insan arasında bir düşmanlık başlamıştı. Çünkü ölümün yani günahın sebebi yılandı.
E Tevrat’ta da yine insan günahı bildiği için ölümlü olmakla lanetleniyor ve günahı işleten de yine bir yılan. Hatta bugün bu yılana şeytan diyoruz ve şeytan insanlar için apaçık bir düşmandır diyoruz. Yani aynı geleneği farklı hikayelerle devam ettiriyoruz. Sadece bunlar değil tabii ki. Nuh Tufanı gibi birçok hikaye bu inançlarda benzer şekilde aktarıldı. Ama Türkler’de bir fark vardı. Biz Sami’yi geleneğe baktığımızda Adem ve Havva’yı görüyorduk. Yani iki kişiden bütün insanlığın doğduğunu görüyorduk. Fakat Türkler’e baktığımızda birçok insandan insanlığın ortaya çıktığını görüyoruz. İstiyorsanız bunu direk kaynağından okuyalım. Abdülkadir İnan eski Türk dini tarihi kitabında şöyle anlatıyor.
Tufan olacağını ilk olarak demir boynuzlu göktüğlü bir teke haber vermişti. Gök teke yedi gün yeryüzünü dolaştı ve car çekti. Yedi gün deprem oldu. Yedi gün dağlar ateş püskürdü. Yedi gün fırtına oldu ve yedi gün yağmur yağdı. Yedi gün dolu, yedi gün kar yağdı. Bundan sonra müthiş soğuklar geldi. Yedi aziz kardeş vardı. Bunlar tufan olacağını bildiler. Bu kardeşlerin en büyüğüne Erlik, diğerine de Ülgen denirdi.
Ülgen ilahi kudret sahibi olup Nomchü yani kitap ehli adını almıştı. Yedi kardeş gemi yaptılar ve her cins hayvandan bu gemiye birer çift aldılar. Tufan çekildikten sonra Ülgen bir horoz salıverdi. Horoz soğuktan öldü. Sonra bir kazı salıverdi. Kaz gemiye geri dönmedi. Üçüncü defada Ülgen bir kuzgunu salıverdi. Kuzgun da gemiye dönmedi. Çünkü bir leş bulup yemeye başlamıştı.
Yedi aziz kardeş gemiden çıktılar. Ülgen Nom yani hikmet kitabından aldığı kuvvetle insan yaratmaya girişti. Altın fincan içine gök çiçek koydu. Erlikse bu çiçeğin bir parçasını çalıp ayrı bir insan yarattı. Ülgen kardeşine darıldı ve onu telin ederek, Senin yarattığın kavim kara kayış kuşaklı kara kavim olsun dedi. Benim yarattığım ak kavim şarka, senin yarattığın kavim garbe gider diye ilabe etti.
Kuzgun havada uçarken gece yarısında Erlik yer altından çıktı. Yeryüzünde bir saray gördü ve yavaş yavaş ona yaklaştı. Bu sarayda Ülgen’in yarattığı insanların vücutları yatıyordu. Erlik bu insan vücutlarına kendi canını üfledi ve bunların hepsi benim olacaktır dedi. Bedenler canlandı. Bunların arasında çocuklar, delikanlılar, kızlar, kadınlar, ihtiyarlar ve koca karılar vardı. Yeryüzünde insanlar böylece zühur ettiler. Burada dikkati çeken konu en büyük kardeşin Erlik olması. Yani Ülgen değil. Bu sefer roller değişmiş. Ve Raddof’un derlemiş olduğu Altay Destanı’ndan daha fazla ayrıntıya rastlıyoruz. Dolayısıyla daha çok şey öğreniyoruz. Ama bu pek de şaşılacak bir şey değil çünkü Türkler birçok milletten etkilendiler ve dolayısıyla birçok destanında farklı farklı versiyonlar ortaya çıktı.
Dikkatimizi çekmesi gereken diğer bir ayrıntı ise şu. Burada insanı kabuk olarak yaratan varlığın Ülgen olduğunu görüyoruz. Fakat ruhu üfleyen kişi, Kişi. İçimizde kötü olan Tanrı’nın ruhunu taşıdığımız için dünyada birçok kötülük meydana geliyor. Fakat aynı zamanda iyi Tanrı’nın yarattığı kabukla hayattayız. Dolayısıyla bununla mücadele edebiliriz. Zaten bütün dinler ve felsefe de esasında bunu anlatıyor. Hangisi baskın gelecek? Nefsimiz mi yani ruhumuz mu yoksa tabiatımız mı yani fıtratımız mı? Hangisine daha çok yaklaşacağız? Ülgen’e mi yoksa Erli’ye mi? Zaten öldüğümüzde de hangisine yaklaşmışsak ona doğru gideceğiz. Yani ya gökyüzüne yani Ülgen’e ya da yeraltına yani Erli’ye. Şimdi destana girmeden önce ne söylemiştim? Bir Adem’le Havva hikayesi vardı.
Bir de tamamen farklı olan bir gururla ortaya çıkan insanları anlatan bu hikaye vardı. Günümüzdeki bilim anlayışına ve evrime baktığımız zaman Türk mitolojisi evrime daha uygun. Çünkü bütün insanlığın homosepiensin öyle bir tane kişiden gelmediğini biliyoruz. Hemen hemen bütün inançlarda Tanrı gökte tahtında oturan bir varlıktır. Hatta kutsal kitaplarda bile öyle yazar. Ve bu Tanrı’yla görüşmek için bazı aşamalardan geçmek gerekir. Yani ruhu göğe çıkartırken bir takım zorluklar aşılır. Enok kitabında 7 zorlu aşamadan bahsediliyor ve yine İslamiyet’te de Miraç hadisesi olayı var. Bütün göğün aşamalarını görme durumu anlatılıyor. Aynı şekilde Türk inancında da Ano Hint tarafından tespit edilen rivayete göre Ülgen’e giden yolda 7 veya 9 tane zorlu aşamadan geçiyoruz. Ülgen’in huzuruna giden bu yoldan herkes geçemez.
Buradan ancak erkek şamanlar ayin yapmak şartıyla geçebilirler. Bununla beraber erkek şamanlar bile ancak 5. engel olan demir kazığa kadar yani Sirius’a kadar ulaşabilirler. Türklerde bir de Umayene diye bir varlık vardır ve bu da Yunan inancındaki Gaia’ya yani toprağa benzer. Yunan inancında yaratılan bütün varlıklar hatta Tanrılar bile Gaia’dan taşmışlardır. Umayene de buna benzerdir ve Göktürk yazıtlarında bile adı geçer.
Umayene koruyucu olan doğa anadır. İbn-ü Devadari’nin anlattıklarına göre Moğollarda da Umahatun kültü vardı. Savaşa hazırlanırken bu Umahatun’a kurban sunarlardı. Zaten Moğol ve Türk inançları birbirine çok yakındır. Zira aynı köklerden gelmişlerdir. Umayene anlayışını Umahana yapmalarından ve Kan kültünü de aynı şekilde devam ettirmelerinden zaten bunu anlıyoruz. Fakat bu benzerlikler yüzünden ünlü Moğolları da Türk yapmaya çalışıyoruz. Mesela Cengiz Han Türktür diyenler var ki bu bir gaflettir öyle bir şey yoktur. Adam bildiğiniz Moğoldur ve devam edersek hem Şamanizm’de hem de Paganizm’de Putperestlik anlayışı vardır. Bunun da sebebi şudur çünkü insanlar doğayla içi çeymiş ve doğayı kutsallaştırmışlar. Bütün doğada töz vardır demişler ve bu töz ile alakalı ibadetler geliştirmişler.
Zaten töz, tin, süne, kut bunları anlattım ve töz ve tin gibi kavramlar da hala felsefede kullanılıyor. Dolayısıyla çok da yabancı olduğunuzu düşünmüyorum. Putlara tapınmanın menşe ile alakalı Ebu’l-Ghazi Bahadır Han’ın da fikirleri tamamen töz ile alakalıydı. Çünkü bütün doğada töz vardır ve bu töz kutsaldır. İnsan da bir bakıma öldüğünde tözleşeceği için tözü toplamak veya tapmak son derece önemliydi.
Bununla alakalı bir örnek vermek gerekiyorsa kugurçak örneğini verebiliriz. Bu da şudur. Kişi bir yakını öldüğünde çocuğu, annesi, akrabası, sevdiği biri öldüğünde onu anmak için, hasret gidermek için bir put yapardı, kukla yapardı. Ve bu kukla benim sevdiğim şu kişidir derdi. Kişileştirirdi. Zaman zaman ölen kişiyi özlediğinde bu kuklayı suratına sürerdi, dua ederdi, sarılırdı. Ve bu kült ilerledikçe kuklayı evindeki en yüksek yere koyardı. Tıpkı kutsal bir kitap gibi. Ve yemek yemeden önce de ilk lokmayı o kuklanın önüne bırakırlardı. Çünkü ruhun hâlâ dünyada olduğuna ve yemeği veya suyu tüketeceğine inanıyorlardı. Zamanla sadece sevdiğiniz kişilerin kuklasını yapmakla yetinmiyordunuz. Çok ünlü bir lideri, bir kahini, şamanı toplu halde tapabilmek için büyük bir kukla haline getiriyordunuz. Ve ölüm yıl dönümünde veya çeşitli ekinoxlarda bütün toplum bunun karşısında dua ediyordunuz. Buna atalara tapınma kültü diyorlar. Yani bir bakıma putperestik. Yani put aracılığıyla tanrıya tapma fikri en ilkel dönemlerde ölen kişiye tapma fikriydi. Hatta Antik Mısır bile böyle iki dönemi ayrılıyor. Atalara tapma dönemi ve hayvanlara tapma dönemi. Bir de şöyle bir üçüncü dönem var. Onu da belirtmek lazım. Dördüncü Amenofis diye bilinen ve sonradan Akenaton adını alan bir firavun tek tanrı inancını, aton inancını getirmeye çalışacak. Bir süreliğine başarılı olacak gibi ama sonra adamı devirecekler ve yine politeizme geri dönecekler. Çünkü insanlar inançlarından kolay kolay vazgeçmezler. Zaten bu yüzden bin yıl geçmiş olmasına rağmen İslam coğrafyasında olsak da hala Türk inançlarını devam ettiriyoruz.
İnsanlar önce ruhları putlarla daha sonraysa hayvanlarla sembolize ettiler. Her millet belli bir hayvanı kutsallaştırdı. Mesela Afanasyebolar kartalı kutsallaştırmış, gök türklerse kurdu kutsallaştırmışlardır. Roma’ya baktığımızda onların da mitraizm inancı yaygınken Boğayı kutsallaştırmış olduklarını görüyoruz. Tabi bütün bu hayvanlardan ve milletlerden bahsedemeyiz ama türklerdeki kurt figürüne bakabiliriz. Zira Bozkurt Destanı diye bir şey var.
Şamanizm inancını yaşayan Türkler arasında gökbürü Türk’ün hayat ve savaş gücünün bir simgesidir. Kurt, çevik, hareketli ve yapısına göre güçlü bir hayvan olduğu için Türkler kurdu bayraklarında ve otağlarında motif olarak kullanmışlardır. Zira Türkler de kurt gibi sürekli göçebe yaşayan ve zorlu hayat şartlarıyla mücadele eden insanlardır. Kurt sembolü o kadar önemlidir ki Atatürk bile 1927’de İngiltere’ye 88 altın karşılığında bastırttığı Türk banknotlarının üzerine
sembol olarak kurt figürü koydurtmuştur. Çünkü adını Türkiye koyduğunuz bir ülkede kurt sembolü olmaması tarihe saygısızlık olurdu. Zira Oğuz Kağan Destanı’nda bile Oğuz’un eşinin gökten mavi bir kurt şeklinde indiğini veya Ergenekon Destanı’nda Türklere bir kurdun yol gösterdiğini biliyoruz. Uygurlara ait Türeyş Destanı’nda da Tanrı bir erkek kurt şeklinde yeryüzüne inmiştir ve bir Türk Hakanı’nın kızıyla evlenmiştir.
Bu erkek kurdun adı Börteçinedir ve Uygur nesli böyle türemiştir. Göktürk Destanı’nda da Türkler savaşa girerler ve kaybederler. Bütün Türkler genç yaşlı demeden öldürürler fakat bir çocuk hayatta bırakılır. Düşmanlar bu çocuğa acırlar ve ellerini ve ayaklarını keserek bir bataklığa atarlar. Nasıl acımaksa artık.
Sonunda çocuk ölmek üzereyken Aşin’a isimli dişi bir kurt tarafından kurtarılır ve kurt bu çocuğun yaralarını yalayarak iyileştirir. Ardından onu Sihai Denizi’nin kıyısındaki bir mağaraya kadar taşır ve ardından bu çocukla ilişkiye girerek ondan 10 tane çocuk doğurur. Yani Türk soyu bu çocuk ve kurt sayesinde devam eder ve doğan 10 çocuktan birinin adını da Türk koyarlar. Bu Türk annesi olan kurtun adını yaşatarak Aşin’a veya Asena denilen Türk boyunun kurucusu olur. Burada Türk soyunun bir mağarada yaratıldığı ve küçük bir çocuğun yeni bir kavmin kurucusu olduğu fikrine baktığımızda aklımıza Mitraizm inancı gelecek. Çünkü Mitraizm’de Mitra yerden taşan bir kaya parçasından yani bir mağaradan çıkar ve küçük bir çocuktur. Ardından kutsal bir boğayla karşılaşır ve onunla arkadaş olur.
Fakat Helios yani Güneş’in emriyle o boğanın karnına bir bıçak saplar ve açılan delikten insanlar, yıldızlar ve çeşitli varlıklar taşar. Özetle yaratılış Mitra isimli çocuğun kutsal boğaya sivri bir şey saplaması ile meydana gelir ve Freud gibi birçok psikanaliste göre destanlardaki mitolojik hikayelerdeki bu sivri cisimler penis’i sembolize ederler. Yani cinsel birleşmeyi anlatırlar. Anlayacağınız Mitra’nın boğaya saplaması ve Türk’ün de kurtla ilişkiye girmesi benzer bir şeyi anlatıyorlar. Tabi burada Türkler ve Romalılar arasında şöyle bir fark var. Romalılar her ne kadar boğayı kutsal kabul etmiş olsalar da yine de boğa kurbanı yaptılar. Yani Sohbet Aurillia veya Hekotome denilen bir takım kurbanlar verdiler. Ama Türkler hiçbir zaman kurt kurban etmediler. Türklerin bu kurt sembolizmini günümüze kadar taşımış olmaları şaşıracak bir şey değil. Çünkü bir tek figürleri değil sayıları da taşıyoruz. Çeşitli rakamları ve tapınmaları da bir şekilde korumayı başarıyoruz. Örneğin bizde 3 ve 9 kutsallığı fakat İslamiyet geldikten sonra 6 ve 7 kutsallaşmaya başladı. Tabi biz 3 ve 9’u bırakmadık 3’ü 6’ya 9’u da 7’ye çevirdik. 3’ün kutsallığının 6 ile birleştirilmesine bakacak olursak örnek olarak Oğuz ve oğullarına bakabiliriz. Oğuz’un iki eşinden üçer oğlu olmuştur. İlk eşinden olan çocukları gök, dağ ve deniz boz okları. İkinci eşinden olan çocukları gün, ay ve yıldız ise üç okları oluşturmuştur. Bunları birleştirince evren oluşuyor zaten ve fark ettiyseniz toplamda 6 türden bahsediyoruz.
Tıpkı Yehova’nın Tevrat’ta söylendiği üzere evreni 6 günde yaratması veya Allah’ın Kur’an’da yazdığı üzere evreni 6 günde tamamlaması gibi. Güneş, ay ve yıldızlar, gökler, dağlar ve denizler. Tabi Türkler her ne kadar İslamiyete geçmiş olsalar da 3’ü unutmadılar. Hatta bugün Allah’ın hakkı 3’tür diyenler bile var biliyorsunuz. Bir de 9’la 7’ye bakmak lazım ki esasında çoktan baktık haberiniz yok. Türklerin yaratılış ağacından ve İskandinavlardaki Yigrasildan zaten bahsetmiştik. Bu inanca göre Ülgen 9 dallı bir şekilde evreni tasarlamıştı. Daha sonra yine Cehennemin 7 katı, Cennet’in 7 katı, Allah’ın 7 büyük felaketi, Kutsal 7 vs. 7 kilise, 7 dağ, 7 ateş. Bunlar sürekli diğer kültürlerde vardı ve birleştiler. Artık bugün 9 dallı bir evrenden ziyade 7 boyutlu bir evren tasavvur ediyoruz. Yine göğün katları olduğunu söylüyoruz ve ahireti de bazı katlara ayırıyoruz. Yani rakamlar değişti ama inanç tamamen aynı kaldı. Evet sanırım yeterince mitoloji konuştuk. Biraz da köken konuşmak lazım.
Günümüzde Şamanizm bir araştırma konusu olarak hatta bazı New Age akınlar tarafından bir inanç konusu olarak da son derece gündeme getiriliyor. Son 50 yılda Şamanizm ile alakalı birçok kitap yazıldı ve Şamanizm’in kökeniyle alakalı da birçok iddia ortaya atıldı. Bu iddialardan biri de Mağara ve Kaya resimlerinin tarih öncesi çağlarda Şamanizm’in varlığı konusunda açık bir kanıt sağladığıdır. Çizimlerin Neolitik dönemde yani yeni taş döneminde başladığını gösteren birtakım veriler bulunsa da elimizde Şamanizm’in yükselişini brons çağına tarihlememizi sağlayabilecek birtakım veriler de mevcuttur. Şamanizm’in Sibirya formunu ve özellikle Orta Asya, Tibet ve Moğol türlerini analiz eden Laz Lovajda, Şamanizm’in bir inanç olarak her yerde aynı şekilde var olduğunu söylemenin zor olduğunu fakat Şamanlık veya Kahinlik kavramının her toplumda en antik çağlardan beri
benzer biçimde var olduğunu söyler. Çünkü insanın en büyük korkusu ölümdür ve öldükten sonra başka bir dünyada uyanmak veya ölmemek fikri bizi cezbetmiştir. Bize öteki dünyadan haber verecek kişileri de her zaman kutsal saymışızdır. Bunlar eski çağlarda Şamanlardır, daha yakın dönemde ise Peygamberlerdir.
Paganizmde kutsal kişiler her zaman ölür ve dirilir. Şamanlarda da Şaman olmanın şartı ölmek ve dirilmektir. Örneğin İskandinavlarda boğma ritüeli vardır. Kişiyi tıpkı taht oyunlarında olduğu gibi suya sokuyorsunuz ve bayılana kadar boğuyorsunuz. Sonra sırtüstü yere yatırıyorsunuz ve eğer ayılırsa yani uyanırsa ölümden dönmüş oluyor. Ayılmazsa da ölüyor zaten. İşte bir Şaman da ancak bu tür bir deneyimden sonra ruhlar alemine gidip gelebilme yeteneği kazanacaktır. Yani bir bakıma İsa’nın da İncil’e göre çarmıhta öldürüldü 3 gün sonra diriltilmesi bu kültüre ait bir pagan geleneğidir. Ayrıca bir de totemcilikten bahsetmek lazım çünkü totemcilik hala devam ediyor ama fark etmiyoruz.
Şöyle anlatayım. Çin’de totem simgesi bir bellekti. Ataların fikirleri, nasihatleri, önemli savaşlar, yaşanmış olaylar. Bunlar taşlara veya tahtalara kazınırdı ve bu hikayeler nesilden nesile devam ederdi. Bu korunurdu çünkü bu tarihti. Zamanla ne yapıldı? Ölmüş önemli kişiler, kahinler, savaşçılar, şehitler buna yazıldılar
ve halk önemli günlerde toplanarak bu simgelerin karşısında dua etmeye başladı. Biz de benzerini bugün yapıyoruz. Şehitliklerde şehitlerimizin isimlerini mermerlere yazıyoruz ve yüzlerce ismin bulunduğu yerde, mezarlıklarda, toplu halde ruhlarına fatiha okuyoruz. Tıpkı eskiden kugurçaklara dua etmek, onları öpüp okşamak ve bugün bunun yerine mezarlığa ziyarete gitmek gibi. Ha bir de şaman dansından bahsetmek lazım. O kadar konuştuk, mantar yiyorlar, ot içiyorlar, dans ediyorlar, transa geçiyorlar. Bunu nasıl yapıyorlar? Şöyle, ortaya bir ateş yakılır yani bonfire ve şamanlar bunun etrafında şarkı söyleyerek daha doğrusu ağıt yakarak ve davul çalarak dönmeye başlıyorlar.
Hem yedikleri maddelerin etkisiyle hem de tabiri caizse zikir çeker gibi bir havayla bu hareketleri yaptıkları için bir süre sonra başları dönmeye başlıyor ve muhtemelen bir şeyler görmeye başlıyorlar. Şaman bir süre sonra trans haline geçmeye başlıyor ki buna esrim ediyoruz ve bu trans halinden sonra inanca göre bedeni terk ediyor.
Ruh formuyla 5. boyuta kadar yani Sirius’un olduğu bölgeye kadar gidiyor ve tanrılarla konuşarak kehanet almaya başlıyor. Oradan geleceği gördüğü için geri döndüğünde bize birtakım hikayeler anlatıyor. Böyle söyleyince biraz fantastik geliyor değil mi? Yani adam gerçekten de bedeni terk etmiş gibi, astral seyahat yapmış gibi veya peygamberlikte bulunmuş gibi anlıyoruz.
Fakat bence olay çok basit. Anlattığımız üzere hem bir faaliyet var sürekli dönmek, madde kullanmak, sürekli ses çıkartmak. Bir süre sonra insan tabii ki bir şeyler görmeye başlayabilir veya başı döner baygınlık geçirir. Bunlar son derece doğaldır. Öte yandan şöyle bir durum da var. Şamanın bedeni terk etmesi olayını, kıyafetlerini terk etmesi olarak da görebiliriz. Çünkü şamanların hayvan postları giydiğini biliyoruz.
Ve bu hayvan postlarının da doğa ruhlarını temsil ettiğini biliyoruz. Yani şaman sadece kendisini değil doğa ruhlarını tanrıyı temsil ediyordu. Ve bu dansın bir noktasında artık üstündeki kıyafeti çıkartması, yani çıplaklaşması, aslında bedeni bırakması ve ruhlaşması anlamına da geliyor olabilir. Çünkü hayvan postları giyinmek şamanizmin evriminden önce gelmektedir. İlkel insanlar büyük ihtimalle hayvan maskeleri ve kıyafetlerini büyü törenlerinden önce de kullanmaktaydılar. Zaten soğuktan korunmak için kürk giyildiklerini biliyoruz. Aynı zamanda ahimler için çeşitli hayvan kemikleri veya kafaları kullanmış olmaları da olağandır. Peki bu kanıya nereden varıyoruz? Mağara çizimlerinden. Sibirya’daki mağara resimlerine baktığımız zaman hemen hepsinde insanların boynuzlu, hayvan kafalı veya maskeli çizilmiş olduklarını görüyoruz. Şamanlar sürekli hayvan kemikleriyle veya kafa tasları ile gezdikleri için kültüre de bu şekilde geçtiler. Mağara duvarlarına da üniformalarıyla yani hayvan kostümleriyle resmedildiler. Gerek Sibirya’da gerekse Altaylar’da yapılan çalışmalarda bizim sentor veya harpi diyebileceğimiz türden birçok çizim bulundu. Sentor, yarı insan yarı at, harpi ise yarı kuş yarı insan bir varlıktır ve birçok mitolojide bu tür varlıklar bulabiliyoruz.
İşte esasında bunların şaman olma ihtimali de var. Çünkü 2000 yıl sonra, 3000 yıl sonra o bölgeye gelen bir göçmen mağara duvarlarına baktığında bunların şaman mı yoksa tanrı mı olup olmadığını anlayamayacaktır. E biz de 5000 yıllık mağara duvarlarında sürekli ejderhalar görsek herhalde böyle bir şey vardı diye düşünmeye başlayacağız. Yani bu adamlar bunu nereden uydurdu? Muhtemelen gördüler. He ateş üflemiyordur, tanrısal bir yeteneği falan yoktur ama bu tip bir varlık vardır ve millet de bundan korkmuştur. Korkmuştur ki bunu gidip mağaralara çizmiştir. İnsanın ilk yapacağı çıkarım böyle bir şey olur muhtemelen. Ve özellikle 2000 yıl önce, 3000 yıl önce henüz bilimsel mantıkla bakamıyorken mağarada böyle şeyler gördüğümüz zaman hayvan kafalı insan vücutlu şeyler bize tanrı gibi görünecekti. Ve ilkel mantıkla bitolojilerimizi de böyle tasvir edecektik. Yani Mısır tanrıları esasen çok ünlü rahipler olabilirler. Veya Tevrat’ta yazdığı gibi çağ kahramanı ünlü kişilerdirler ve yarı tanrı yarı insandırlar. Buradaki yarı tanrı kavramı kafanızı karıştırmasın çünkü Firavun’un bile tanrı olduğuna inanıyorlardı. Veya tanrı kral figürü diye bir şey vardı. Sezar bile kendini tanrı ilan etmişti. Dolayısıyla çok ünlü bir rahibin veya savaşçının aşil veya herkül gibi tanrılaştırılması ihtimali söz konusu. Çünkü bu tip liderler büyük bir toplumu büyük felaketlerden kurtarmış veya bir yeri fethetmiş olabilirler. Ve böylece toplum tarafından tanrısal karşılanmış olabilirler. Hatırlarsanız daha önce şamanlığın esasında peygamberlik olduğunu söylemiştim ve Volter’in bununla alakalı şöyle bir iddiası var. Volter kelime benzerliğinden yola çıkarak Hindistan’daki Brahman’ın aslında İbrahim peygamber olduğunu söylüyor. Ayrıca İbrahim’in Saray veya Sara adında bir karısı var. Onun da Hindistan’daki Sarasvati olduğunu iddia ediyor. Bu Hint inanışı önce Yahudiliğe, oradan da İslam’a geçmiş. Yahudiliğe nereden geçmiş? Mısır’dan. Çünkü Mısır, Hint inançlarından çok etkilenmişti ve Yahudiler de Mısır’da köleydi.
Abraham’ın yani İbrahim’in Hindistan’ı terk edip öğretilerini dünyaya yaymaya çalışan sayısız Brahman rahibinden birisi olması iddiası pek de yeni bir iddia değil. Çünkü birçok kitapta Osiris’in veya Hermes’in bile esasında çok bilge rahipler oldukları fakat zamanla bilgelik tanrısı haline geldikleri söyleniyor. Antik dönemlerde Zalotlar gibi veya Esseniler gibi birçok tarikat vardı ve bu tarikatlar ajan gibi rahip yetiştiriyorlardı.
Buna kanıt olarak şunları gösterebiliriz. Biz İsa’nın peygamberliğini iddia edene kadar 20 yıl boyunca ne yaptığını bilmiyoruz. 10 yaşlarındayken tapınaklara gidip rahiplerle tartışan bir çocukmuş fakat sonrası belli değil. Adam 20 yıl sonra geliyor ve ben kutsalım diyor. Veya Musa, bir Mısırlıyı döverek öldürdükten sonra Mısır’dan kaçıyor ve 7 yıl boyunca saklanıyor. Bu saklanma esnasında ne yaptığını nereye gittiğini bilen yok.
Tek bildiğimiz döndüğü zaman peygamberliğini ilan ettiği. Veya Muhammed, 25 yaşındayken Hatice ile evleniyor ve sonrası yok. 40 yaşlarındayken Hiram’a arasına kapandığını, saatlerce orada kaldığını ve sonrasında peygamberliğini ilan ettiğini biliyoruz. Baktığınız zaman bütün peygamberlerin kayıp birkaç yılı var ve bu kayıp yıllardan sonra bir aydınlanmayla geri dönüyorlar.
Bu yüzden günümüzün şamanları yani spiritualistleri bu adamların bir tarikat tarafından desteklendiklerine ve dini olarak eğitildiklerine inanıyorlar. Bunu Rab’bilgileri gibi birtakım kitaplarda görebilirsiniz. Tabii bu tek başına yeterli olmayabilir o yüzden ritüel benzerliklerine de bakarak bu teoriyi güçlendiriyorlar. Örneğin Kabe’deki Makam-ı İbrahim denilen ayak izinin bir benzeri Hindistan’da da vardır.
Lord Vishnu Footprint yazarsanız zaten karşınıza çıkacaktır. Say say bitiremeyiz yani Hacer-i Lesvet taşıdır, Hubal taşıdır, bunların hepsi Hind pagan kültürünün ögeleridir. Ama çok fazla kafa yakmaya gerek yok. Son bir Türk töresinden devam edelim ve videoyu bitirelim. Fuat Köprülü eski Türk yaşantısında üç büyük ayinden bahseder ve bunların hepsi içinde kurban merasimi barındıran törenlerdir. Sığır, Şeylan ve Yuh
Sığır avlanma törenleridir. Çünkü her erkek rüştünü ispatlamak için avlanabiliyor olmak zorundadır ve bu avlanma tanrı adına yapılır. Şeylan basitçe şölen demektir ve Yuh ise cenaze merasimleridir. Türkler cenazelerde de yine kurban keserlerdi ve bunu Yuhcular yaparlardı. Yani Rahipler. Türklerde kurban kanlı ve kansız olmak üzere ikiye ayrılır.
Kansız kurban en basit tabiriyle bir hayvanı doğaya bırakmaktır. Yani salmaktır. Kaderine tanrı karar versin demektir. Ve bunu ne zaman istiyorsanız yapabiliyorsunuz. Yani bir törene falan gerek kalmıyor. Mesela bir erkek evladınız oldu. Çok istediğiniz bir şey gerçekleşti. Başarıya ulaştı. Bunu kutlamak ve tanrıya şükretmek adına doğaya bir hayvan salıyorsunuz ve muhtemelen birkaç günde de başka birine yem oluyor.
Kanlı kurbansa öyle her zaman yapabileceğiniz bir şey değildi çünkü Türklerde kan kutsaldı, önemliydi. Dolayısıyla bu büyük törenlerle yapılırdı ve Türklerde diğer kavimlerde olmayan ayrı bir tören anlayışı vardı. Burada bütün Türk boyları bir araya toplanırlar ve 6 boy bir hayvanı 6’ya bölerek 6 parçayı sahiplenirler. Yani 6 uzun hepsine bir parça sövük veya sökük verilir. Ve bunlar aradaki hiyerarşiyi de belirler. Örneğin baş kısmını alan boyun başı çektiği bellidir. Bunlar Türkler arasında sembolik ifadelerdir. Ve ileride bir medeniyet kuracağınız zaman bir imparatorluk, bir krallık, herhangi bir şey hangi boydan, hangi uzdan geldiğinizi söylüyorsunuz. Çünkü bu ne kadar meşru olduğunuzu da kanıtlıyor. Yani liderliği ne kadar hak ettiğiniz aslında bağlı olduğunuz boyla alakalı. Örnek olarak bunu da şöyle anlatalım. Selçuklu kendisine kınığı seçmişti. Yani en büyük evladı seçmişti. Başı seçmişti. Ve böylece biz en büyük boyuz, biz en önemliyiz, bize itaat edilmesi lazım demişti. Daha sonra Osmanlı kınığı alamayacağı için, çünkü o Selçuklu’ya ait olduğu için Kayı boyunu seçmişti. Çünkü ikinci en büyük oydu.
Ve hatta daha sonra biz Kayı boyundan geliyoruz diye bunu resmileştirmek için bazı tarihçilere para vermişti. Örneğin Aşık Paşazade sırf Osmanlı’ya meşru bir tarih yazmak için iki tane ev almıştı. Bunun gibi birçok örnek var ama çok da anlatmaya gerek yok bence. En başlarda padişahlık sistemi çok oturmadığı için, yani teokrasi anlayışı gelişmediği için bu tip önlemler gerekiyordu. Bir otorite sağlamak lazımdı ama daha sonra zaten Fatih’in İstanbul’u alması gibi şeylerle Osmanlı yeterince büyük bir imparatorluğa dönüştüğünde artık hanedanın devrilmeyeceği veya başka bir hanedanla doldurulamayacağı anlaşılmış oldu. Ve zamanla padişahlar, halifelere dönüştüler ve hatta tanrı gibi görülmeye başlandılar. Neyse sanırı meterince konuştuk.
Üç video oldu ve muhtemelen iki saatin üzerinde bir anlatım yaptık. Birçok şeyden bahsettik. İllaki bahsetmediğim şeyler de kaldı bunun farkındayım ama anlatmadığım şeyler çok akademik, sıkıcı, ayrıntı şeyler. Bu yüzden ben daha çok bilinmesi gerektiğini düşündüğüm şeyleri anlattım. Neticede iş tarih olduğu zaman anlat anlat bitmiyor, sonu gelmiyor. Çünkü bir tarafta Antik Mısır medeniyeti var. Kaç bin yıl hüküm sürdüler.
Öteki tarafta Batı felsefesinin doğduğu yer olan Yunan medeniyeti vardı. Onun biraz yukarısında Roma imparatorluğu vardı. Yani varoğlu var. Ve Türkler de bunların hepsiyle öyle veya böyle münasebet kurdular.
Dolayısıyla şimdilik bu kadar. Ben Diamond. Diğer videolarda görüşmek üzere.
Altyazı M.K.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir