Karabük (Safranbolu) – Bir Kasaba Hikayesi 12.Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1slbLyY8P4I.
rop
Durdurmak mümkün değil zamanı. Her şey devri daim üstüne kurulmuş. Bir ağaç düşürürken yapraklarını başka bir yerde bahar bahçe oluyor mevsim.
Bir şehre kananlık çökerken oyunlar oynuyor çocuklar ve güneşe karşı gözlerini kısıyor başka şehirde başka çocuklar. Alem bir dönüşü tamamlarken her iklim birbirine benziyor yaşattıklarıyla. Kelamın özüyle insan kendi eksininde dönüyor durmadan. Evlerin arasında sesler bir azalıyor, bir artıyor. Çocukların, kadınların ve erkeklerin sesleri anılarla ayakta kalıyor. Hani basmaya kıyamadığımız taş bile öylece bekliyor sahibini. İnsan yaşadığı yerde en çok neyi bekliyor? İnsanın rolü belli kubbe-i kübra içinde. Korumak, sahip çıkmak, sevmek ve incitmemek. Lakin zaman mütemadiyen akıyor.
Eskiyor evler, yollar, taş ve harçtan ibaret yapılar. İnsan eskiyor heyat, çizgisinde hakikati görerek. Ne kalıyor geriye zamandan ve insandan yadigar? Cevabı gönülde ışıl diyor sualin. Kardeşlik, cömertlik, hayır üzerine birikmiş anılar kalıyor sadece heybemizde.
Zamanı durdurmak mümkün değil ama anlamlı kılmak insanın elinde. Saframbolu insanın değer vermesiyle tarihini ve doğal dokusunu korumuş. Karabük ilinin şirin ilçesi, doğanın ve tarihin güzellikleriyle nakşedilmiş insanın hikayesine.
Zamanın içinde yolcu olduğumuzu hissettirmesi bundan dolayı. Medeniyet tefekkürümüzün inceliklerinin yansıtan evleriyle, İpek yolu üzerinde yer alan han ve hamamlarıyla Dünya miras şehri dediğimiz Saframbolu’muzdayız.
Saframbolu, cinci han ve cinci hamam olarak adlandıran iki mimari yapısıyla dikkatleri çekmekte. Efendim baktığınız zaman, Sultan I. İbrahim’in kaz askeri, Hüseyin Efendi tarafından yapıldığı bilinen bu iki yapı,
ziyaretçilerini hem mimari açıdan hem de tarihi açıdan mest etmektedir. Saframbolu kent merkezi,
M.Ö. 3000’li yıllarda Ion prensi Theodaria tarafından Theodopolis adıyla kurulmuştur. Bu bölge tarihi Paflagonya bölgesi içerisinde yer almaktadır. Bölge tarihi süreçte Hitit, Firigia, Lidya, Ion, Pers, Helen, Roma, Bizans, Danişmentliler,
Anadolu Selçuklu Devleti, Çobanoğulları Beyliği, Candaroğulları Beyliği ve son olarak Osmanlı Devletine ev sahipliği yapmıştır. Nitekim gerek Gömüş Mahallesi ve Konur Köyündeki Tümülüslerden, gerekse de Kuzyaka mevkiindeki kaya mezarlarından elde edilen bulgular, Saframbolu’nun kadim bir yerleşim tarihi olduğunu ortaya koymaktadır.
Bizans döneminde Dadibra adıyla anılan Saframbolu 1196 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tarafından fethedilmiştir ve fethihten kısa bir süre sonra adı Zalifle olarak değiştirilmiştir. Zalifle 1213 yılında Çobanoğulları Beyliği, 1356 yılında Candaroğulları Beyliği döneminde yaşantısını sürdürmeye devam etmiştir. Bizans döneminde Dadibra adıyla anılan Saframbolu 1196 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tarafından fethedilmiştir ve adı Zalifle olarak değiştirilmiştir. Zalifle ve çevresi 1213 yılında Çobanoğulları Beyliği, 1326 yılında Candaroğulları Beyliği ve 1354 yılında Osmanlı Devletinin egemenliğine girmiştir.
Osmanlı Devleti öncesinde yani Anadolu Selçuklu Devleti zamanında baktığımızda Saframbolu’nun tarım ve hayvancılıkla ön plana çıkan bir kasaba olduğunu görüyoruz. Ancak Saframbolu’nun kaderi Osmanlı Devleti ile değişmeye başlamıştır. Çünkü Osmanlı Devletinin fethinden sonra gerçekleşen olaylar Saframbolu’nun üretim ve ticaret merkezine dönüşmesinde önemli rol oynamıştır. Bu bakımdan ele aldığımızda aslında konuyu üç şekilde gruplandırabiliriz. Bir toponomik açıdan, iki ekonomik açıdan, üçüncüsü de idari açıdan Saframbolu’nun değişimini görebiliriz. Toponomik açıdan baktığımızda Osmanlı Devletinin fethinden sonra Zalifle olan ismin Borlu olarak değiştirildiğini görüyoruz. Ve bu isim süreç içerisinde yine değişime uğramıştır. Örneğin 16. yüzyıla kadar Borlu olarak ifade edilen Saframbolu, 16. yüzyılda Saframbolu’ya yerleşen Taraklı aşireti sebebiyle
Borlu adının Taraklı Borlu olarak değiştiğini. Bu ismin 17. yüzyılda Zaferan-ı Benderli, 18. yüzyılda Zaferanbolu, 19. yüzyılda Zafranbolu olarak kayıtlara alındığını görüyoruz. Ve bu isim 1940’li yıllara kadar Zaframbolu olarak devam etmiştir. Ve son adını Safranç çiçeğinin de etkisiyle Saframbolu olarak almıştır.
Ekonomik açıdan baktığımızda 15. yüzyılda Lonca Teşkilatı’nın açılması, teşkilatın hızlı bir şekilde burada çalışmalarına başlaması, 16. yüzyılda Yemeneciler arası tığısının kurulması ve ardından 17. yüzyılda Kervan ticaretinin geliştirilmesi amacıyla Cinci Hanı’nın inşa edilmesi kısa sürede Saframbolu’nun dericilik ve demircilik üzerine el sanatları konusunda bir üretim ve ticaret merkezine dönüştüğünü görüyoruz. Aynı zamanda Saframbolu’nun o dönemde Gerede ve Sinop arasındaki Kervan yolu üzerinde önemli bir konaklama tesisi olması, Saframbolu da ticaretin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Anadolu kültürlerin büyüdüğü bir beşik.
Hititler, Fırigler, Persler, Romalılar ve tarihin aslanları, Selçuklular yaşamış Saframbolu’da. Medeniyetimizin imbiğinden süzülüp, Çobanoğulları, Candaroğulları yurt edinmiş bu toprakları. Devlet-i Aliye’nin egemenliğiyle Osmanlı ruhunun bir yansıması ve bugün kent müzesi, hükümet konağı gibi yapıların olduğu
tepeden bakınca, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın oğlu Melik Mesud’un yüzlerce yıllık emaneti olarak her zaman genç ve her zaman hazır, Cumhuriyetimizin yüzide bir köşesi olmuş. Tarihi ve mimari özellikleriyle dikkat çeken Saframbolu’nun en önemli noktalarından biri de İncekaya su kemeridir. İncekaya su kemerinin altından akan Tokatlı Deresi’nin suyu
Asmazlar Konağı’ndan şehre dağıtılır. Halk arasında bu suya Paşa Suyu adı verilir. Yine İncekaya su kemerine, kristal teras, Tokatlı Kanyonu eşik etmektedir. Burası Saframbolu’muzun 800 yıllık tarihi geçmişine sahip 300’e yakın tabakhanemizden en son kalan tabakhanemizdi.
Selçuklu, Osmanlı ve Kurtuluş Savaşı dahil ordularımıza buralarda deri üretimi yapılıyor. Askeriye hizmet ettiği için de Osmanlı buraları gizli tutuyor. Buranın gizliliğini ise bu beldeye adını verdiği safran bitkisiyle sağlıyor. Sanki bol miktarda safran burada üretiliyormuş. Çok kıymetli bir bitki olduğu için zenginliği de bu bitkiden görüyormuş, algısı uyandırıyor. Ama işin iç yüzünde buradaki 300’e yakın tabakhanemizi bu şekilde gizlemeyi hedefliyorlar. Ne için gizleme ihtiyacı duyuyorlar? O dönemlerde demircilerin kullandığı körüklerden başlıyor. Körük olmadan ne kılıç yapabilirler, ne kazma, ne kürek, ne de başka bir şey yapabilirler. Askerlerimizin kullandığı Yemenileri, harp kıyafetleri, şapkaları, su kırbaları, harp malzemelerini muhafaza ettikleri aletleri, edevatları, atlarının eyerleri ve dizginleri dahil her şey deriden olduğu için buralarda üretilen derilerin başka ülkelere, satışlarına dahi yasak getiriliyor. Burada derilerin üretimi 6 ay ile 1 yıl arasında süren çok ağır ve meşakkatli bir işle gerçekleştirilir.
Buraların aynı zamanda hem askeriye olduğu gibi tıbba hizmeti dokunur, gelen derilerimizin çıkan atıkları evlerimizin imarında da kullanılır üstelik. Safranbolu evlerinin yüzlerce yıl bu günlere ulaşmasına vesile olur. Burada derilerin üretimi öncelikle havuzlarda başlar.
Burada yıkanıp temizlenen deriler küçük baş derilerin kırkımları suları süzdürüldükten sonra üst kata taşınır. Makaslarla kırkımları yapılıp aşağıya indirilir. Büyük baş derilerin kırkım işi olmadığı için doğrudan küplerimiz vardır. Bu küplerimizin içerisinde kaya kireçleri ile karıştırılmak suretiyle derilerin tüylerinden arındırılması sağlanır.
Çıkan derilerin etleri, cildinde kalan tüy kökleri kütüklerin üzerinde bıçaklarımızla kazınarak temizlenir. Küpümüzün dibinde arta kalan kaya kireçli ve keçi kıllı atıklara da kıtık adı verilir. Bu kıtıklar Safranbolu evlerinin inşaasında yalıtım malzemesi olarak katların arasında kullanılır. Keçi kılı ve kaya kireci evlerimizde zararlı böcek ve haşaratın üremesine ve barınmasına da mani olur. Kireç deriye bir müddet sonra zarar verir. Lifleri kabartır, cildinde çatlamalara sebep olur. Bunun için acilen deriden uzaklaştırılması gerekir. Bu işlevde ise derilerden çıkan atıklarla yüzlerce köpek beslenir.
Bu köpekler derilerin atıklarını yiyerek çevre temizliği yaparlar. Buraları stratejik öneme sahip olunduğu için buraların bekçiliğini yaparlar. Hiç kimsenin esnaf haricinde girmesine müsaade etmezler. Kunduracı esnafı dahi tabakane esnafı olmadan buraya giremez. Daha sonra derilerimiz diğer bir küpe alınır. Bu küpün içerisinde ise köylülerimizin hayvanları otlatırlarken toplayıp getirdikleri kızılçam ağacı kabukları, meşe palamutları, tetre yaprakları bunlar kabuk değirmenlerinde öğütülür. Sularla harç yapılır. Beş ay ile bir yıl arasında karıştırmak suretiyle de tabaklama terbiye işlemleri sağlanır. Olgunlaşan deriler kalasların üzerinde tıraşlama bıçaklarıyla inceltme tıraşlama işlevi yapılır. Burada da bir ton deriden yaklaşık 300 kilogram atık çıkartılması gerekir ki deriler hem kullanılabilir bir inceliğe ulaşsınlar hem de yumuşasınlar. Daha sonra derilerimiz bakır kazanlarda ısıtılan sıcak sular kullanılarak hayvanların iç yağları don yağları ile de su geçirmezlik özelliği kazandırılır.
Bunun sayesinde de askerlerimiz üzerlerine giydikleri harp kıyafetleri ile zırhın yanında yağmurdan kardan soğuktan etkilenmedikleri için yüzlerce yıl üç kıtlağa dört iklim at koştururlar ve dünyaya da hükmederler. Dedelerimiz zamanında bu işlevlerde ellerinde eldiven ayaklarında çizme olmaksızın üretimleri esnasında bir ton derinin üretilebilmesi için 50 ton suyun kullanıldığını düşünürsek kış aylarında çalışırlarken siz bizim o dönemlerdeki halimizi görseydiniz içleriniz acırdı demişti.
Ne işinde edeceğim dedim evladım dedi. Kış aylarında paçalarımız komple buz donar. O buzlu suların içerisinde günlerce bu derilerin üretilebilmesi için de adeta çile çekerdik. Peki bu kadar çileleri ne için katlanmışlardı? Sarkamışlar sadece bir gecede donan 90.000 vatan evladı gibi evlatlarımız donmasınlar diye. Mekanları cennet olsun.
Buraların tızmıta da hizmeti dokunur. Tıbba olan hizmeti ise bağırsakhanelerimizde, cerrahide kullanılan katküt adı verilen ameliyat ipliklerimizin dahi üretimleri de burada yapılırdı.
Tarihin çiğnediği taşları bizden önce Kazasker Hüseyin Efendi geçti. Saframbolu’da omuzlarda taşınan kesme ve molos taşlar, memleketine eser bırakmak isteyen Cinci Hoca’nın adıyla ilçenin tarihi yapılarını oluşturdu.
Cinci Han da Türk demir işçiliğine hayran kalıyorsunuz. Kazasker Hüseyin Efendi’nin ilçeye mirası 17. yüzyıldan kalma Cinci Hamam hizmetini sürdürüyor. Hanlar, hamamlar, evler ve tarihi sokaklar bakmaya doyulmaz bir güzellikle insanın hikayesini süslüyor. Bu hikayenin kahramanı koruyan, tarihin kıymetini bilen ve Saframbolu’yu ziyaret edip hayran kalan insanımızdır. Saframbolu ziyaretinizin önemli noktalarından biri de Müzeköy olarak bilinen Görükköy’dür.
Görükköy’ünde büyümüş ve daha sonra gurbet elde işe güce gitmiş insanlar köylerini hiçbir zaman unutmamışlar ve tekrar evlerini ihya edip turizme kazandırmışlar. Bu köyde samimiyetle, sıcak kanlılıkla, gözleme, çay eşliğinde sizleri karşılayan köy halkı bulunmakta. Efendim şunu ifade etmek gerekir ki, iyi ki bu toplumun bir parçasıyız diyorsunuz bu samimiyeti, bu sıcak kanlılığı gördüğünüzde.
Ve tebriklerinizi sunuyorsunuz köylerini unutmadan buraları ihya etmiş o güzel insanlara.
İdari açıdan ele aldığımızda Osmanlı Devleti’nde Saframbolu’nun önce Bolu sancağına bağlandığını görüyoruz.
Bu bağlanma süreci 1811 yılına kadar devam etmiş. 1811 yılında Birenşehir sancağına ardından 1867 yılında Kastamonu sancağına bağlanmıştır. Ve Kastamonu sancağına bağlandıktan kısa bir süre sonra 1870 yılında Saframbolu’da belediye teşkilatı kurulmuş. 1886 yılında şu anda aktif olmayan Frenge hastanesi açılmış Saframbolu’da.
Bu hastanenin Saframbolu’da açılması aynı zamanda sağlık konusunda Saframbolu’nun bir merkez olma özelliğini de o dönemde kendisine kazandırmıştır. Daha sonra yaşanan olayların gelişmesine baktığımızda ise Kastamonu sancağına bağlı olan Saframbolu’nun bu durumunu 1927 yılına kadar koruduğunu görüyoruz. 1927 yılında Saframbolu Kastamonu’dan ayrılarak Zonguldağ’a bağlı bir yerleşim alanına dönüştürüyor.
Bu durum 1995 yıla kadar devam etmiş. 1995 yılında Karabük’ü il olunca Saframbolu bir ilçe olarak Karabük’e bağlanmıştır. Dolayısıyla Saframbolu bugün sanayi kenti olarak ifade ettiğimiz Cumhuriyet kenti olarak ifade ettiğimiz Karabük’ün en bilindik ilçesi durumundadır. Saframbolu’nun 20. yüzyıl başlarında bir üretim ve ticaret merkezi olarak ön plana çıktığını görmekteyiz.
Dericilik, yemenicilik, semercilik, nalbantlık, demircilik, bakırcılık, kalaycılık Saframbolu’nun en önemli ekonomik unsurlarını meydana getirmekteydi. Nitekim burada kurulmuş olan tabakhane sahasının varlığı dericiliğin ne kadar önemli olduğunu bizlere kanıtlamaktadır.
Saframbolu’nun değişiminde özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan gelişmelerde önemli rol oynuyor. Saframbolu 2. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeye tam anlamıyla ayak uyduramamış ve ne yazık ki tabakhane bölgesi eski önemini yitirmeye başlamış ve bugün tabakhane bölgesi aktif olarak kullanılmamaktadır. Buradaki binalar müze olarak turistlere hizmet vermeye devam etmektedir.
Saframbolu’nun tarihindeki belki de en önemli gelişme 1994 yılında yaşanmıştır. Saframbolu 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne eklenmiş ve böylece kısa sürede gerek ulusal, gerekse de uluslararası turizm açısından dünyanın en önemli destinasyonlarından biri durumuna yükselmiştir.
Sahip olduğu kültürel ve doğal miras unsurları ile her yıl ortalama 1,5 milyon turisti ağırlayan bir destinasyonudur. Bugün Saframbolu. Saframbolu’nun en önemli kültürel miras unsurları dediğimizde şu anda bulunduğumuz Hıdırlık Tepesi, Hükümet Binası, Tarihi Saat Kulesi, Eski Cephane Binası, Eski Hapisane Binası ve merkezde bulunan Yemeniciler arası, Cinci Hanı, Cinci Hamamı ve Tarihi Camiler ile 18. ve 19. y. Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerini bağırındıran ve bu sebeple de Türk mimarisinin en güzel örneklerini ev sahipliği yapan evleri ile, iki katlı evleri ile Saframbolu bugün dünyada UNESCO tarafından koruma altına alınmış en önemli kentlerden biri durumundadır.
Ve kentin tamamının korunma altında olması da UNESCO bünyesinde Saframbolu’yu ayrı bir noktaya getirmektedir. Saframbolu sadece kültürel miras unsurları ile değil aynı zamanda doğal miras güzellikleri ile de önemli ölçüde ekoturizm potansiyeline sahip bir yerleşmedir. Nitekim burada bulunan ve eşsiz güzellikteki kanyon vadileri, yeni Saframbolu’na ismin verilmesinde önemli rol oynayan Safran çiçeği tarlaları burada ekoturizm açısından değerlendirebilecek önemli potansiyelleri meydana getirmektedir. Saat Kulesi Akrep ve Yelkova’nın kovalamacasına değil, Sadrazam İzzet Mehmet Paşa’dan başlayıp 2. Abdülhamid’e giden bir tarihi akışa şahit. Bosna’dan Balıkesir’e ve oradan Erzurum’a ulaşan selamla zaman burada duruyor. Saat kuleleri Anadolu’nun dört bir yanından kent tarihine hediye oluyor.
Zaman duruyor ve bir kahve kokusu geliyor meydandan. Tarihi sokakları bir baştan bir başa dolaşırken, soluklanmamız gerek diye düşünüp oturuyoruz bir kahveye. Hıdırlık tepesi diyor yan masamızda bir güzel insan. Bu toprakların evlatları Hıdırlık’ta ziyaretinizi ve duanızı bekler. İhmal etmeyin diyerek anlatıyor Safranbolu’nun güzelliklerini.
Bir fotoğraf manzarayı bu kadar ölümsüzleştirebilir diyerek anı biriktiriyor zahir ömrümüze.
Safranbolu’nun hafızası diyebileceğimiz tarihi kent müzesindeyiz. 1904-1906 yıllarında hükümet konağı olarak inşa edilen bu yapı günümüzde şeritli bir yer. Tabi buraya geldiğimizde tarihi fotoğraflarla kronolojik olarak şehrin geçirdiği evreleri izleyebiliyoruz.
Safranbolu’nun sadrazan Mehmet İzzet Paşa tarafından yaptırılan saat kulesindeyiz. Bu saat kulesinin yanında 15 minyatür saat daha bulunuyor.
Evet bu saatler zamanın tanığı olarak Anadolu’nun dört bir yanında yer alan saatlerin minyatürleri. Ülkemizde çalışır durumda olan tarihi saat kulesi olması asabıyla önemlidir ve bakımları eksiksiz olarak günümüzde de yapılmaktadır. Burada dedemin babası, üretilen derilerimizin ordumuz tarafından deri satın alım ve kalite kontrolünde
Alman bir generalin görev aldığını söylemişti. Bu general o dönemlerde büyük dedelerimize siz diyor bu fiyata ve bu kaliteye deri üretirseniz zarar edersiniz. O dönemlerde dedelerimiz emeklerinin karşılığını almaksızın devletimize hizmet etmiş derken ürettikleri dedelerde kaliteden kesinlikle ödün vermeyerek de Almanların dahi takdirini kazanmışlar.
Ama iş tersine dönmüş biz Almanların yaptığı işleri takdir eder hala gelmişiz. Maalesef işin en acı olan tarafı da bu olsa gerek. Ben buranın en son kalan esnafıydım. 1999’lu yıllara kadar burada bu mesleği yapan, babamın, dedemin, büyük dedelerimin dahi bu mesleği yaptıkları 300’e yakın tabakhanemizden en son kalan tabakhanemiz. Buraları 1937 Karabük Demiçerik Fabrikası kurulunca o dönemlerde 17.000 kişi çalışıyor demiçerimizde. İşçi bulunması için jandarma köylerimizden dahi kollu kuvvetiyle adam topluyor. Hal ile buralarda da çok sayıda insanlarımız köylerimizde dahil çalışmaya geldikleri için burası da çok ağır bir meslek olduğundan işçi bulamadığından dolayı o dönemlerde kapanmaya başladı. 60’lı yıllarda gerçekleşen ihtilalle de yaşanan ekonomik krizden dolayı geri kalan büyük bir esnafımız bu mesleği bıraktılar. O dönemlerde dedemler de dahil bırakıyorlar ama babam 60’lı yılların ortalarından sonra tekrar bu mesleğe teyze oğluyla dönüş yapıyor. Teyze oğlu daha sonra ayrılıyor. Babam bu mesleğe devam ediyor. Biz de çocukluğumuzdan itibaren buralarda bu mesleği yapan 30’lu yaşlarımıza kadar da bu mesleği sürdüre geldiğimiz en son tabak hane esnafıyız. Her mesleğin sırrı olduğu gibi bu mesleğinde bir sırrı vardır. Bu mesleğin sırrına ben 26 yaşımda erebildim. Benim yaşımda olup halen daha bu mesleği yapan arkadaşlarımız da bakıyorum halen daha bu sırrı keşfedememişler. Kubbe Miferli Köplülü Mehmet Paşa Camii Safranbolu’nun en görkemli yapısıdır.
Avlusunda yer alan muvakkithane, güneş saati, kütüphane ve şadırvanının yanında 17. yüzyıl mimarisinin özelliklerini gösteren bu cami Safranbolu’nun önemli yapılarından biridir.
Safranbolu’nun doğal varlık listesinde yer alan Bulak Mencilis Mağarası’ndayız.
Dik kayalar üzerinde girişi olan bu mağara, yeraltı nehirleri, göletler, şelaleler ve olağanüstü güzellikteki dikit ve sarkıtlarıyla hem ziyaretçilerin hem de araştırmacıların yoğun ilgisini çekmektedir.
Sadelik eskimeyen bir güzelliği sunmuş Safranbolu’ya. Safran çiçekleri süsliyor yollarımızı. Adı nadide bir güzellikten gelen Safranbolu’ya, hizmetkar olmuş isimlere dua ile bitiriyoruz yolculuğumuzu.
Gönlümüz kaldı, aklımız kaldı, biz bize kaldık ves selam kadim hikayemizde. Tarihin unutamadığı kahramanlarımızdan esnafına, kıymet vereninden koruyanına Allah razı olsun duasıyla bir daha geleceğiz.
Zamanın durduğu kadim yurdumuza bin selam, bin dua ile elveda, elveda, elveda.
İlk Yorumu Siz Yapın