Mehmed Fatih Can – Cumhuriyet Aydınlanması
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=1aQ9cBjQOuw.
Osmanlı aslında bu aydınlanma felsefesi, aydınlanmacılık fikri, teori de kalmış, kuvveden fiile geçmemiş bir literatürdü. Cumhuriyetle birlikte, erken cumhuriyetle birlikte, Osmanlı’nın entelektüel damarlarını öyle söyleyeyim, teori de kalmış tartışmalar halinde devam eden bu konu, bu fikir, bu felsefe erken cumhuriyetle birlikte kuvveden fiile sıçrayarak devlet rejimine dönüştü. Devlet aydınlanma felsefesinin mottolarını rejimin umdeleri haline getirdi. Erken cumhuriyet, rejimin umdeleri haline getirdi. Aslında cumhuriyet kendi bakiyesi olacak bir mirasa sahipti değil mi? Kesinlikle tabii, yani mesela, tabii çok, nasıl söyleyeyim,
şiddetli bir kırılmayla Osmanlı’nın cumhuriyete geçiş var, biliyorsunuz. Yani tabi bir seyyalet halinde bir geçiş, bir akış söz konusu değil. Büyük bir imtihar söz konusu, yani büyük bir kırılma söz konusu. Bu hem maddi planda hem manevi planda. İşte bu aydınlanma felsefesinin düsturlarını, prensiplerini, inançlarını, itikatlarını, mezheplerini. Aydınlanma düşüncesinin mezhepleri de var biliyorsunuz. Siyasi mezhepleri var, iktisadi mezhepleri var. Efendim söyleyeyim, felsefi mezhepleri var. Mesela liberalizm, sosyalizm, komünizm, marksizm, naturalizm, humanizm, renesans. Aslında bugün kulağımızın çok aşina olduğu şeyler değil mi? Tabii, tabii, tabii, tabii, tabii, tabii, tabii. Yani bütün izm, izm, izm, izm, izm. Bunlar, bu aydınlanma düşüncesinin mezhepleri aslında tırnak içerisinde.
İşte bu mezhepler erken cumhuriyetle birlikte siyasi sistemimizin itikadi tabanını oluşturur hale gelirler. Peki ne oldu? Yani aslında şunu diyoruz, Osmanlı’da her ne kadar bu aydınlanmanın tesiri olsa da, hatta partileşme derecesinde iddia terakı gibi en üst dereceden temsilcileri olsa da, aslında devletin mahiyetini, bir nevi toplumun da ana damarını
bu şekilde bir değiştirme söz konusu değildi. Ama cumhuriyetle birlikte inanılmaz bir kopuş oldu. Kanaatimi serde diyeyim, iddiaçılar, devleti götürmek istedikleri meşruti monarşiydi. Aslında değil mi? Yani birinci meşrutiyetle başlayan, ikinci meşrutiyetle devam eden, fakat sonra işte 31 Mart darbesiyle Kıtaya uğrayan,
bütün o tarihi tecrübenin gideceği yer meşruti monarşiydi. Yani halife, padişah başta. Ama işte bugünkü o İngiliz parlamentarizmi gibi efendim söyleyeyim, iyi yetişmiş bürokratik kadrolar, fikir adamları, münevverler ve üretim sahasındaki efendim söyleyeyim, yetişmiş insan gücüyle devleti devam ettirmekte. Ben iddiaçıların bazılarında olabilir. Ama o lider kadrosunda halifeli kaldırmak, padişahı tahtından etmek, onların yerine, bu halife ve padişahın yerine kendilerini ikame etmek gibi düşünceleri olmadığını. Onların sadece yani bu padişah, halife, çünkü onlar siyasi bir makam olarak görüyorlardı.
Halifeli’nin dini tarafından daha ziyade halifeli, İslam memleketlerini ve Osmanlı coğrafyesindeki diğer unsurları idare etmede yönetmede bir manivele olarak, bir güç, bir siyasi güç olarak gördükleri için hilafeti ona karşı değillerdi aslında. Eğer iktidara gelmiş olsalardı zaten biliyorsunuz mutlak iktidar süreleri var. Padişah’a karşı bir saygıda kusur etmediler ama sadece padişah yapmak istediklerini yapacaklarını bildirmekle ettirdiler. Bu kadar. Bütün ipler kendi ellerindeydi ve bunu böyle devam ettireceklerdi. Fakat Cumhuriyet’te bu değişti erken Cumhuriyet’le birlikte. Tabii izleyicilerimizin de birazcık açıklama yapmamız gerekiyor bu konuda. Mesela Cumhuriyet kadrolarının iddia terakkiden gelme olduğuna dair çok şey söylenir, edilir. Ama bu az önce ifade ettiğiniz grup ana kadrosu, fakat Cumhuriyeti kuran ekip ise ikinci kadrosu, daha geride olan bir kadro, daha altta olan bir kadro.
Kesinlikle öyle. Zaten iptiharçıların artıkları da erken Cumhuriyet’in ilk bir beş yılında, on yılında tasfiye edildi. Biliyorsunuz değil mi? Değişik vesilelerde bir takım İzmir suikastında bayağı bir kısmı tasfiye edildi, tahliye edildi. Erken Cumhuriyet’i kuran kadrolar, iptiharçıların komitacı taraflarına o şebeke oluşturma,
istihbarat kabiliyetlerini falan bildikleri için aslında onlardan çok çekiniyorlardı. Ve buldukları her fırsatta zaten onları tasfiye ettiler, onları harcadılar. Dolayısıyla Cumhuriyet’i kuran kadrolar, kadrolar dememek lazım aslında da, yani o ekip iddia terakki iktidarı döneminde ve onların hakim oldukları dönemde çok ön planda olmayan, çok da dikkate alınmayan isimlerdi biliyorsunuz. Yani geride durup biraz zamanını bekleyen isimlerdi. Evet, zamanını bekleyen isimlerdi. Peki bu Cumhuriyet’te devlet rejimine dönüşmesi, bu aydınlanma mottolarının felsefesinin neticesinde ne oldu? Bu kuvveden fila sıçrayınca, Erken Cumhuriyet iktidarı bu mottoları ve aydınlanma felsefesini,
bu ülkün DNA’sını değiştirme de çok güçlü ve tehdit edici bir silah olarak kullandı. Bu iktidarı devam ettirebilmek için sıfırdan türettiği devlet kapitalistleriyle kendi sosyetesini ve zengin sınıfını oluşturdu. Rejimin bu kendi seçkin sınıfını ve zengin kadrosunu oluşturması neticesinde,
bu devlet kapitalistlerinin aydınlanmacı klişe bezirgahının da Cumhuriyet’i kuran kadrolardan bile daha ileri gittiklerini görüyoruz. Tabiatında olan bir şey yani. Tabii tabii. Yani o bir yönüyle aslında Cumhuriyet burcuvasıyla bürokrasisi arasında simbiyotik bir ilişki gelişti. Ben sana sen bana meselesi yani.
Çünkü neden? Her türlü emtiyanın, her türlü malın arz ve dağıtım tekerini elinde tutan bürokrasi, sıfırdan türettiğim şey olduğu bu kompradorlar vasıtasıyla hem kendi iktidarlarını ve koltuklarını sağlama olmuş oldular. Bu kompradorlar da bürokratlarla bürokrasiyle kurmuş oldukları iktidar sayesinde zenginliklerini devam ettirdiler.
Burada bu devamiyeti sağlamak için aydınlanmacı klişe bezirgahınlığı, aydınlanma felsefesinin propagandistliği,
sloganlar ve klişeler üzerinden etiketlemeler bu yıllara damga vuran çok önemli faaliyetler olarak karşımıza çıkıyor.
İlk Yorumu Siz Yapın