"Enter"a basıp içeriğe geçin

MEVZULAR 35 – Atilla UĞUR – Cem GÜRDENİZ , Libya Hamlesi , KTC , İlk Hedef Akdeniz , Tıkalı Kanal

MEVZULAR 35 – Atilla UĞUR – Cem GÜRDENİZ , Libya Hamlesi , KTC , İlk Hedef Akdeniz , Tıkalı Kanal

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=GAJPmw4gNZY.

Arkadaşlar merhaba. Hepinize Babala TV Mevzular programından saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Değerli arkadaşlarım, aylardır televizyonlarda çeşitli tartışma programları izliyoruz. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, Dünya’nın içinde bulunduğu durum, başımızdaki felaketler ve bunlarla yapılan mücadeler, Barış Pınarı harekatı, Doğu Akdeniz meselesi ve diğer bütün meseleler. Bunlarla ilgili bilgi alabileceğimizi düşünerek tartışma programlarını izliyoruz. Fakat bir bakıyorum birbirlerine giriyorlar. Bir bakıyorum bir kavga, dövüş ortamı yaratılıyor. Onun dışında muhalefet ya da iktidar, mecliste ya da televizyon programlarında birbirine ne kadar çok hakaret eden varsa, bağıran varsa onlar o kadar alkış alıyor. Arkadaşlar Francis Yazar, Julien’in bir kitabı var. Orada diyor ki duygular bulaşıcıdır. Yani televizyonda kavga, dövüş oluyorsa eğer bizi yönetenler veya muhalefette bulunanlar ekranlara çıktıkları zaman o bunu dedi, bu bunu dedi diye birbirlerine hakaret ahamis sözler söylüyorlarsa bu bütün milletin üzerine kabus gibi yayılıyor. Onun için millet gergin, onun için bir kutuplaşma içerisinde. Bizim meselemiz sizlere 85 yaşından 14 yaşına kadar bütün Türk gençlerine gerçekleri tam olarak anlatabildik. Bugün benim konuğum bundan 6 ay kadar önce yine benim konuğum olmuştu ve biz mavi vatanı konuşmuştuk. Türkiye’nin gerçeklerini hiçbir siyasi amaç bütmeden, milletin menfaatine olabilecek bilgileri sapasağlam şekilde sizlere arz etme yoluna gittik. Bizim amacımız sadece budur. Biz kimseye bağlı değiliz.
Biz kimseye biat da etmiyoruz. Bağlı olduğumuz tek yer milletimizdir. Bağlı olduğumuz tek düşünce Mustafa Kemal Atatürk’ün o engin düşüncesidir. Cem Amiral ile yapmış olduğumuz program sonrasındaki bütün yorumlarınızı tek tek o da okudu, ben de okudum. Yorumların dışında bize gelen telefonlarla ulaşanlar, yüz yüze konuşanlardan şunu anladık ki mavi vatana sevdalı bir milletimiz var. Ama denizcilik konusuna da aç bir milletimiz var. İşte bugün yine konuğum Cezaevi arkadaşım, silah arkadaşım, emekli Tüm Amiral Cem Gürdeniz hoş geldin. Hoş bulduk davet için tekrar teşekkürler. 6 ay aradan sonra şeref verdim. Cem arkadaşım şimdi insanlarımız bu konuları çok çok merak ediyorlar. Televizyonlarda bir altyazı geçti. Libya ile bir anlaşma imzalandı. Bir bakıyoruz televizyonlara çıkanlardan kimisi diyor ki çok kötü oldu. Bir tanesi diyor ki çok iyi oldu. Efendim Hafter var, Hafter saldırıyor Amerika bunu diyor şunu diyor. Bu işin aslını, özellikle bu Libya anlaşmasının aslını senden dinleyelim. Ondan sonra da diyorlar ki Atatürk ve deniz. Evet. Bu konuya bir girelim.
Öncelikle davet için çok teşekkür ederim. 17 Haziran’da programı yaptıktan sonra ben de inan çok mutlu oldum. Ve şaşırdım da yani 1 milyon 300 binin üstüne çıktı biliyorsunuz. Pek çok okulda o programın denizcilik okulunda veya stratejiyle ilgilenen derslerde ders olarak gösterildiğini de öğrendim. Bana çok kişi söyledi. Bu yüzden çok mutluyum. Tabi bu programda da o programda anlattıklarımı tekrar etmemeye hedefleyeceğim ki kişiler aaa biz bunu zaten biliyorduk demesinler. Yani 6 ay içerisinde olup bitenler, yeni şeyler ki çok yeni, çok önemli, çok stratejik gelişmeler oldu.
Onlara değineceğiz. Ama şunu baştan söyleyeyim. Tabi ki Atatürk ve deniz o günde söz vermiştik. Atatürk Cumhuriyet Donanması’nı nasıl kurdu, Türkiye’nin denizciliğinin temelini, teorisini nasıl oluşturdu. Bunlar çok önemli gelişmelerdi. Ve zaten Türk Deniz Kuvvetleri bugün Türk Donanması bu kadar başarılı oluyorsa, ana nedeni onun genetik kodların Mustafa Kemal tarafından şekillendirilmiş olmasıdır. Zaten birazdan sana o dönemin bazı belgelerinden bulduğum çok önemli açıklamaları okuyacağım. Bir tanesinde o dönemin bahriye işleri rektörü şöyle diyor, Türk bahriyesi ölümsüzlüğün sırrına erişmek zorundadır diyor. Bakın ne güzel bir cümle. Ne kadar büyük bir laf evet. O kadar güzel bulmuş ki bak bu kadar darbeydi şu donanma. FETÖ’cüler bizi tasviyettiler. Arkasından devlete darbe teşebbüsünde bulundular. Ve arkasından Deniz Kuvvetleri haklı olarak muazzam bir arınma sürecine girdi. Ama ona rağmen görüyoruz bugün Türk Donanması 365 gün 24 saat Doğu Akdeniz’de, Ege’de her yerde hazır. Bence her zaman olduğu gibi donanmamız bizim gururumuz.
Şunu unutmamak lazım savunma denizde başlar. Hele bir yarım ada devletinde yaşıyorsan en önemli şey en ileriden ülkeni savunma. O yüzden ben her zaman ne diyorum ilk programda da demiştik. Doğu Akdeniz, Kıbrıs bunlar birbirinden ayrılmaz. Ayrıca denize çıkışı olan Kukla, Sözde ve Kürdistan bunların üçü de Doğu Akdeniz Cevap Politi’nin esaslarıdır demiştik. Ama bakıyoruz son 6 ayda her iki konuda özellikle Mahavatan’a yönelik ve Sözde, Kukla bir Kürdistan denize çıkışı olan da Barış Bınarı başta olmak üzere çok önemli gelişmeler olduğunu görüyoruz. Şimdi Mahavatan cephesindeki sorun neyle başlamıştı?
Türkiye’yi yok sayarak Meis ve Kıbrıs adaları yüzünden kabaca Türkiye’nin 150.000 km² bir deniz alanının yani Mahavatan parçasının çalınma süreci. Gasp edilme. Bu gasp edilme esasında. Ve bu tabii Atlantik sistem bunun daha 20. yüzyıl bitmeden bunun kararını verdiği için 21. yüzyıla girdikten sonra da kademe kademe bu hedefi erişmek için her türlü tedbir alındı. Her türlü tedbir. Ve bu tedbirin içerisinde anlam planını koy. Bu tedbirin içerisinde kumpas davaları koy. Hani o zaman herkes diyordu ki deniz kuvvetleri ya bir gecede 15 amiray mı tutuklanır diyordu işte hepsini koy.
Ve hatta Libya ile Eplan anlaşma aşamasına ben pek çok kişiye bu yorumu yaptım. Bu her türlü Atlantik sistemin Türkiye’ye kumpasına baskısına rağmen büyük bir zaferdir. Evet. Bunu hayal edemiyorlardı. Bir kere halkımız bunu bilmeli. Elde edilen büyük bir zaferdi. Çünkü Türkiye sadece o Akdeniz’de bahriye askeri faaliyetlerle bir üstünlük sağlamamıştır. İlk defa muazzam bir hukuki sürpriz atak yaparak. Bu resmen bazı yazarlar güzel adlandırdı onu. Şahmat yani vezirini aldı. Bu Yunanistan’ın bir kabusuydu. Baştan bir kere bu girişle gireyim ki işin ciddiyetini işin büyüklüğünü seyircilerimiz anlasınlar. Şimdi burada sorun nereden çıkıyordu? Güney Kıbrıs Rum Devlet dediğimiz Ayut Devlet. Esasında bu süreçte bir tetikçi olarak kullanıldı Aziz dostum. Netçe de bakarsan sorumlu bir devlet. Tamamen lusya suhukuka, kurucu anlaşmalara, garantörlük ittifak anlaşmalarına aykırı bir şekilde Avrupa Birliği’ne alınmış bir ülke. Piyon. Ama burada tabi kamuoyunun şunu göz ardı etmemesi lazım. Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınmanın asıl nedeni Avrupa Birliği’nin deniz ve uzay sınırlarını İskenderiye yani Mısır ve Levant sahillerine kadar dayandırmak istedi. Çünkü neden? Zaten Yunanistan, İtalya, Fransa üzerinden Akdeniz’i kapamıştı. Kapayamadığı tek alan neresiydi? Doğu Akdeniz. Dolayısıyla bir piyona ihtiyaç vardı. Bu piyon Anlan planını bahane ederek ve Türklere bir nevi AB üyeliği havucu gösterilerek AB’ye alındı. AB’ye alındıktan sonra bakıyoruz şimdi bunların meşhur bir map ilan tarihi var. Hangi tarihi?
2 Nisan 2004 yani Anlan planından bir gün sonra. Özellikle 2004 yılında bu Anlan planıyla ilgili Jandarma Genel Komutanlığı teknik siparat daire başkanı olarak büyük bir mücadelemiz vardı. Ve benim bildiğim kadarıyla sen de o zaman Deniz Kuvvetleri komutanlığından. Strateji daire başkanıydın. Strateji daire başkanıydın ki bu konularla çok önemli. Ne yaptık biliyor musun? Bu planı getirttirdik. Arkadaşlarımızla birlikte o anda plan pransipler daire başkanıyla da birlikte Jandarma Genel Komutanlığı’nın oturduk çalıştık.
Bir baktık ki denizde de karada da her yerde de bizi gömmeye yönelik Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türk varlığını yok etmeye yönelik. Oradaki silahlı kuvvetlerimizin varlığını yok etmeye yönelik bir tezgah planı. Biz bununla ilgili çok güzel bir rapor hazırladık. Sizin raporunuzu da biliyorum. Ve biz bunları ne yaptık? O zamanlar MKK’de biliyorsunuz bunlar görüşülüyordu bir güvenlik kurumunda. Oraya gönderdik. Anlan planının Türkiye’nin gündemine gelmesi getirilmesi uzun bir sürecin sonuç. Adım adım gelindi yani.
Kıbrıs’a çok yoğun bu aralar gidip geliyoruz orada çalıştaylar, seminerler, konferanslar vermeye. Türkiye’nin en büyük sorunu şu oldu. 74 harekatından sonra Türkiye gideceği limanı tam belirleyemedik. Halbuki karşımızdaki devletin bir enosis planı var. 1791’den beri var. 1791. Adam bunu değiştirmiyor. Şimdi bizim sorunumuz bu. Nikos Samson 15 Temmuz Cumartesi sabahı darbeyi yaptı adam. 20 Temmuz sabahı Türkler çıktı. Adam 22 Temmuz’da neredeyse kaçmak zorunda kaldı. Niye?
Çünkü Gizikiz yani Yunanistan tarafı had ettiği donanmayı ve hava kuvvetlerini vermedi. Bak şimdi bu adam Paris’e kaçıyor. Paris’te hatıratını yazıyor. Bu hatırat Yaşar Aksuoy’un Kıbrıs direnişi ve çözüm diye bir kitaptan ben buldum bunu. Güzel bir kitap. Sonra diyor, Türklerin birbirine düşman olması gerek. Onları sağcı ve solcu diye böleceksiniz. Adam tarif ediyor ya. Bak 76’da yazıyor bunu. Kuzey Kıbrıs’ta herkes birbiriyle kavgalı olmalı. Sanki bugünü tarif ediyor. Kıbrıs’taki Türk komünistleri destekleyeceksiniz.
Komünistler Denktaş’a karşı en tutarlı muhalefeti yapacaklardır. Hem Türkiye hem Kuzey Kıbrıs içinden parçalanmalı diyor. Biz neden ilk randu kaybettik kendisine? Düz eleştiri yapıyor. Çünkü sağcı solcu diye parçalanmıştık ve birbirimizi yiyorduk. Türkler bu ayrışmamızdan faydan alıp adaya çıktı. Şimdi bunun tersi olmalı. Türkler birbirinin boğazına sarılmış iken geçmişten ders alıp bütünleşen bizler onları adadan süpürüp atmalıyız. Ermeniler bir yandan, PKK bir yandan Türkiye’yi hep vurmalı. Adam bunu yazmış.
Esasında kademeli ve dengeli bir strateji uyguladıklarını görüyoruz. Kıbrıs’ı mavi vatan savaşından ayıramayız. Yani mavi vatan cephesinin en önemli ayaklarından biri tabii ki Kuzey Kıbrıs. Kuzey Kıbrıs ortadan kalktığı anda oradaki kolordu çekildiğinde oradaki varlığımız Türk bayrağı ben geçen gün yazımda şöyle dedim. Beş parmaklarda Türk bayrağı indiğinde mavi vatanı kaybederiz. Ben öyle bir günün geleceğini sanmıyorum. Hele hele bu uyanıştan sonra artık Türkiye bambaşka bir cephede, bambaşka bir rotaya girdi. Özellikle FETÖ darbe girişiminden sonra artık bu geminin rotasını çevirmek
kolay bir şey değil. Andan planından bir gün sonra adam ne dedi? Ben dedi 21 Mart 2003’ten geçerli olmak üzere bu arsız deniz etki alanlarımı ilan ediyorum. Arsız diyorum çünkü herkesten çalmış. Benden 40 bin kilometre, 50 bin kilometre kare çalmış. İsrail. Mısır’dan çalmış. İsrail’den bile çalmış. Şu haritaya baktığımızda bu harita Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye empoze ettiği bir harita. Ama biz karşımızda tabii burada vekil olarak kimi görüyoruz? Güney Kıbrıs’tan, Haydut Devlet’ten, Yunanistan’ı görüyoruz. Ama esas kim kazanıyor burada? Avrupa Birliği kazanıyor.
Avrupa Birliği esasında denizlerin 21. yüzyılda ne kadar önemli olduğunu görüyor, anlıyor ve bu maksimalist haritayı Türkiye’ye rağmen burada sunabiliyor. Şimdi Meis’in çevresi 9 kilometre, Türkiye’nin kıyıları 1600 kilometreye yakın. Meis adası alması gereken neredeyse 23 bin katı bir alanı alıyor. Şimdi bu kabul edilebilir bir şey değil. Burada kullanılan işte argüman neydi Kıbrıs için? Ben Avrupa Birliği’ne üye oldum. Arkasından 21 Mart 2003’ten geçerli olmak üzere de bu sualları ilan ettim. Niye peki 2 Nisan 2004’te böyle bir şey demeye ihtiyaç duydu? Geçmişe yönelik bir ilanda bulundu. Sebebini söyleyeyim. Çünkü 17 Şubat 2003’te Mısır’la güneyindeki delimitasyon yani sınır belirleme anlaşmasını yaptı. Şimdi Libya’yla bizim anlaşma niye çok önemli? Türkiye esasında bu haydut devletin yaptığının aynısını yapabilir. Nasıl yapabilir? Nasıl ki Türkiye 27 Kasım’da bu anlaşmayı yaptı. Parlamentosundan dün geçirdi. Evet. Bugün de ulusal mutabakat hükümeti, bu Saraç’ın hükümeti, onların da bir küçük bir meclisi varmış. Onlar da onaylamış. Şimdi bundan sonraki aşama ne? Türkiye alacak bunu, BİLİŞ MİNLETLER’e dekdere edecek. Tabii ki. Şimdi ben de diyorum ki madem Kuzey Kıbrıs’la 21 Eylül 2011 tarihli bir anlaşmamız var, bu arada da gördüğün A ve B noktaları arasındaki sınırlandırma anlaşması 21 Eylül 2011. New York’ta yapıldı bu anlaşma. Şimdi bu anlaşmayla Türkiye ne dedi? Ben Kuzey Kıbrıs’la aramdaki sınırı bu şekilde belirledim. İki Egemen ülke olarak bunu attık dedi. Peki B’den C’ye giden ne? B ve C karasuları kadar hak verdim buna dedi.
A’da devleti aşağıya indik, C’de, E’ye kadar ki Mısır’la Anadolu’nun yarım adı devleti olarak orta yattı. E’yle F’ne? Esas işte en kritik olan bu. İşte 27 Kasım anlaşması E’le F. Kaç mil bu biliyor musun? 18.6 millik bir şey. Küçük bir bacak. Ama yarattığı etki ben hatta bunu neye benzettim biliyor musun? Nusret’in 26 Mayın’ına. Nusret’in 26 Mayın’ı nasıl esasa taktik bir hareket. Ama yarattığı etki ne? Stratejin üstünde. Jöpolytik etki yarattı. Yani Çarlık çöktü. Niye? Bağlantıyı kesti.
Şimdi şu E’le F hattının oluşması ki 2009’da benim strateji şube müdürümdü o zaman Cihat Yayıcı. Bir gün geldi bana amir elim dedi burada karşılıklı kıyıdaşlık var biz bunun üstüne niye gitmiyoruz? Olay öyle başladı. Kasım ayıydı 2009’da. Çocuk işte bakın 10 yıl oldu. Öngörü. Öngörü bu. Türk Deniz Subayı’nın öngörüsü bu. Ve netçede makaleler yazıldı. Doktor Oyunvanı da var onun. Ve bu şu an göreceksin dünya deniz hukukunda esasında nomonik veya geodezik haritalarla yapılan çalışmalar bunlar. E şimdi biz tabii markator haritalarında iki boyutluya alıştığımız için.
Üç boyutluya mı geçtik? Tabii netçede üç boyutlu olunca dünyayı küresel olarak düşündüğünde burada bu 18 millik parçayı yakalayabiliyorsun. Aynı durum İsrail’le bizim Ege sahilleri arasında var karşılıklı. Bak şu sahilde şu sahilde. İsrail esasında buna uysa o da yani binlerce kilometre karalık bir alan kazanıyor. Burada İsrail’in stratejik veya joepolitik önceliklerini sana sırala desem bir numarayı neyi koyarsın? Denize çıkışı olan sözde bir Kukla Kürdistan Devleti’nin değil mi? İkiye neyi koyarsın? Tabii iki mavi vatan sınırlarını.
Çünkü netçede Türkiye’nin dar bir deniz alanına sahip olması deniz yetki olası. Diğeri de üçüncü Kuzey Kıbrıs’taki çünkü Güney Kıbrıs’ta zaten ilişkileri çok çok iyi. Olayı bütüncül görürsen petrol daha veya doğal gaz kaç yıl daha devam eder? 100 bilemedin 200 yıl. Ama joepolitik binlerce iyi. Ölbette. Sonsuza kadar. Sonsuza kadar. O zaman ben o yorumu yaptım neden? Buna rağmen yani burada iki tane haydut devlet bak eğer Mısır, Yunanistan’la bir anlaşma yaparsa 15-20 bin kilometre karaya yakın bir alan kaybediyor. Yunanistan’la neden? Çünkü Yunanistan bunlara kandırmış.
Yani şöyle kandırmış, adalara tam hak veriyor Yunanistan ve adaların oluşturduğu hatla Mısır’ın arasından bir ortay hat geçirmeye çalışıyor. Dolayısıyla büyük kaybı oluyor. Halbuki Türkiye burada neyi ispat etmiş oldu? Hayır kardeşim orantısallık diye bir kavram var. Adaların çevresiyle, anakaraların kıyı uzunluğu arasında bir orantısılık. Yani netçede Yunanistan evet denizci bir devlet. Güney Kıbrıs denizci bir devlet. Deniz hukukuna hakim. Mısır gibi geri kalmış bir Arap ülkesini kandırmışlar. İşin özü bu.
Avrupa Birliği Türkiye’yi de bombolyoriant gördü, o bu da doğulu biz buna ne dersek kaptırırız diye. Tutmadı. Tutmadı. İşin özü bu. Libya’da Cihat Yacı kardeşimizin size sunmuş olduğu şeyden sonra. 2009’da siz bu raporu gönderdiniz tabii yukarıya, teklif ettiniz. Hatta Cihat Yacı heyetle Libya’ya gitti. Onların deniz hukukçularıyla görüştü ve arkasından bu makaleye döküldü. Can alıcı soru şu, değerli arkadaşım o zaman Libya’da Kaddafi’nin ama ismine ne dersen de bir liderin bulunduğu bütün cül bir ülke var. Şu anda üç parçalık ülke var.
Biz bir parçasıyla oradaki bir yönetimle yaptık anlaşmayı. Şimdi Hafter dedikleri bir haydut çetesi var. Bunlar salgıya yetiştirilmesi. Tabii tabii biliyorum biliyorum. Peki o zaman 2009’da bizim hariciyecimiz yönetimimiz bunu görürler miydi? Şimdi baktığımız zaman bizim Dışişleri Bakanlığımız genelde ekol olarak Atlantik Ekoltur. Bunun adını koyalım. Adını koymakta bir beysi yok. Yok yani onlara bunu asla görevlerini yapmıyorlar anlamında söylemiyorum. Ama her kurumun, her kurumun bir sosyogenetik kodu var. Her kurum.
Ve Deniz Kuvvetleri’ndeki görevim sırasında çok muhatap oldum dışları ile. Onlar genellikle ittifak sistemlerini ki Atlantik İttifak Sistemi’de olduğumuz için bunun ispatı da nedir? Böylesine bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin dışları bakanını Anlan Plan’la desteklemezdi. Çünkü Anlan Plan’ın netçede oradaki kabaca 400-500 bin Türk’ü bir uşak haline getireceğini, sınırlarında nedileceğini, köylerine yabancıların geleceğini ve şu an sağlanmış popültasyon bütünlüğünün bozulacağını. Güney Kıbrıs’ın kıyı oranı yüzde 49’dur. Kuzey Kıbrıs’ın yüzde 51’dir. Tabii ki Kuzey Kıbrıs’ın toprak oranı yüzde 36’dır. Şimdi bu esasında denizcik Kuzey Kıbrıs açısından ki ben artık Kuzey Kıbrıs kelimesini bile kullanmak istemiyorum. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Bravo geçen seferde söylenmişti. İstirahla da öyle söylüyorlardı. İstirahla bunu söylememiz lazım. Bu ada 1571’den beri bizim adamımızdı yani. Rumlar Venedikler tarafından dağlara atılmıştı. Köleydi bunlar. Hariciye şu an bence olması gereken rotaya geldi. Niye bakın çok uzun yıllar biz Hariciye’ye MEP kelimesini söyletemedik. Ama şimdi iki gün evvel sosyal medyada Dışişleri Bakanlığı, Denizcilik Dairesinin yayınladığı harita ki bu harita oradan alınmıştır. Bak bu A, B, C, D, E, F bunların altında C, S, E, E, Z yani Continental Shelf Kesme E, E, Z yani MEP ilk defa bu kullanılıyor. Bir de daha büyük bir başarıyı söyleyeyim. Libya’daki bu mutabakat hükümetiyle yapılan Memorandum of Understandı mutabakat muhtirasında münasır ekonomik bölge sınırları diyor. Bu şimdi çok önemli. Bu muazzam bir kırılma. Yıllardır bağırdığımız konuda. Aynen şimdi ben şöyle üzülüyorum. Yani biz bunun için hapse girdi. Doğu Akdeniz çıkarlarımızı savunduğumuz için
Deniz Kuvvetleri bir gecede darmadağın edildi. Sevgili arkadaşım bak benim de aklıma gelmişken sana şunu söyleyeyim. Dışişleri dedin ya sen tabii çok iyi imser bir gözle bakıyorsun. Belki yani bunu yanlış anlama. Tabii ki doğruya doğru diyeceğiz, başarı diyeceğiz. Zamanında yapılmadığı halde birçok şey kaybettiğimiz halde bir sürü insan bu konuda bedel ödediği halde yapıldığına da dua ediyoruz ve tebrik ediyorum hepsini. Ama vakit kaybettik. Tabii. Bernard Lewis diye bir adam var İngiliz asıllı, Amerikalı tarihçi. Bu adamın kitapları var. Bernard Lewis 1939 yılında Dışişleri Bakanlığı da Türkiye masasında çalışıyor. O sırada da Almanlar, Naziler Çekostavakya’ya giriyorlar. Önce Polonya, sonra Çekostavakya falan ortalık böyle karışmaya yakın. Diyorlar ki ya Türk Büyükelçisi ile bir görüşme yapalım. Almanlar da görüşüyor Türk Büyükelçisi ile onlar da görüşüyor vesaire. O zaman kim biliyor musun Büyükelçi? Tevfik Rüştü Aras. Mustafa Kemal Atatürk’ün yetiştirdiği bir gerçek hariciyeci. Ondan görüşme yapıyorlar Tevfik Rüştü Aras. Diyor ki 1939 yılındayız. Zaten diyor 1937’de bizim liderimiz Atatürk diyor. Ortalığın karışacağını ve buna göre tedbirli olunması gerektiğini
bütün dünyaya ilan etmişti diyor. Bu bir. 1937’de iki diyor. Almanlar da diyor bizimle görüşüyorlar. Ama biz diyor bir yükümlülüğü üzerimize alırken başkalarına bağımlı olabileceğimiz şekilde almayı politik görüşümüz olarak kabul etmeyiz diyor. Öngörüyü görebiliyor musun abi? Ve ondan sonraki durumda da biz İkinci Dünya Harbi gibi o rezillik kuyusunun içine girmeden o şekilde atlatıyoruz o olayı. Çok tatlı. Yani bunu Tevfik Rüştü Aras’ı da burada Dışişleri Bakanlığı mensuplarımıza da örnek olarak söylemek istiyorum. Şunu anlatmaya çalışıyorum. Bu bir siyasi yergideyiz.
Onun için Dışişleri Bakanlığımızın çalışanları, büyük elçilerimiz, elçilerimiz son derece önemli. Biraz önce Cem arkadaşımın dediği gibi bir Atlantik severlik veya bir o severlik bu severlik değil, vatan severlik esas olmalı, liyakat esas olmalı. İşte Tevfik Rüştü Aras’tan bir örnek verdim. Biraz önce de sevgili arkadaşım dışişlerinin ne kadar önemli olduğunu söyledi. Ama şunu da hemen hakkını vererek söylememiz lazım ki bu kadar sıkıntılı bir ortamda Libya’yla böyle bir anlaşmayı sessiz sedasız halledebilmek de çok büyük bir başarıdır. Hepsini de tebrik ettim. Esasında bu devletin özellikle dışlalığı ve deniz kuvvetlerinin ne kadar uyumlu çalıştığını da gösteriyor. Çünkü bu E ve F noktasının tespit edilmesi ve dışlalığının böyle bir kağıdı onaylamayı kabul etmesi bile büyük bir başarı. İkna edilmişler demek ki. Yani bu konular zor konulardı açıkça söyleyeyim. Mesela Karadeniz konularında ben çalışırken daha rahatlık. Ama Ege ve Akdeniz konularında hakikaten zorlanıyorduk. Çünkü deniz kuvvetleri herhalde Deniz Harbi’nin özelliğinden olsa gerek ufkun ötesine hep hayal edin. Ben mesela gemi komutanıyken subaylarım hep öyle derdim. Şu anı yaşıyorsanız sadece şu anı batarsınız. Bir sorun iyi yaşamanız lazım. Şimdi deniz kuvvetleri, joyopolitik perspektif de de böyledir. Yani ben mesela bir üç dönem plan prensesler başkanlığı yaptım. O dönemde ekip halinde hep arkadaşlarım onu derdim. Arkadaşlar yarın hayal edin. Yarın. Bakın bugünleri hayal ettiğimiz için bugün deniz kuvvetleri her alanda başarılı olur. Bu kadar darbe üstüne darbe yemesine rağmen. Çünkü o dönemde bazen tabi talih de yardım ediyor. İyi kişiler iyi liderlik altında bir araya geliyor. Yani Özden Örnek Amir Ali’nin kuvvet komutanını. Zahmetleniyoruz kendisini. Çok iyi bir ekibin bir araya gelmesi hakikaten çok çok önemliydi. O dönemde bir daha söylüyorum. Hangi gemi projesini, hangi önemli faaliyetin altını kazısanız o döneme kadar gider. Deniz kuvvetlerinin yaptığı en doğru işte bu yapılan planları, bu yapılan hedefleri bozmadılar. O yüzden sosyogenetik kotlar diyorum ya güçlü diye. Şimdi şu haritaya tekrar geri dönecek olursak bu haritayla Türkiye Avrupa Birliği’ne dedi ki sen çok güçlü olabilirsin. Arkana tabi ki ABD’yi de buradan ayırmıyorum. Avrupa Atlantik yapı diyelim yani çok güçlü olabilirsiniz. Ama Türkiye’ye siz denizdeki ikinci sevrede ayıtamazsınız. Ve ben bunu önlemek için kademe kademe şu eylemleri yaptım, şu hamleleri yaptım diyor. Birinci hamlesi ne oldu? Askeri hazırlık seviyesini yükseldi. Bunu neyle yaptı? Tatbikatlar yoluyla yaptı. Mağavattan tatbikatıyla şu mesajı verdi. Kardeşim ben burayı ana vatanımdan farklı görmüyorum. Gerekirse savaşırım dedi. Tatbikatlar niçin yapılır? Herhalde rehabilitasyon için yapılmaz. Sonra ne yaptı? Yine Mart ayı içerisinde geçtiğimiz Fatih gemisini Waf’ın 45.000 batısına gönderdi.
Yani kıta sağanlığımızın içindeki bir noktaya, Güney Kıbrıs, Haydut Devleti’nin benim dediği alana. Ne yaptı o gemi? Dibe çaktı elme platformu. Ben oraya bayrağı diktim dedi. Yani kıta sağanlığı ilk defa Üvert Listed’in de Türk bayrağı olan bir gemiyle buluşmuş oldu. Kıta sağanlığına bayrağı dikti. Karacı jargonuyla tepeye bayrağı dikti. Tamam, stratejik bir mevki kazandı. Arkasından bir yandan da hukuki argümanlar devam ediyor. Bizim dışlarımız bu yılın 18 Mart’ında. Bileş Milletler’e tekrardan Türkiye’nin sadece AB, C, D hattı olan ve 28. boylama kadar giden şu hattı ne dedi? Kıta sağanlığı, noktalarımı, koordinatlarımı yeniden veriyorum dedi. Ama daha ortada şu solda gördüğümüz yok. Sadece ne dedi? 28. boylama batısında çıkarlarımız vardır dedi. Bu kadar. Şunu demek istedi. Dışarıt bir şey miydi? Tabii. Sert güç üretiyor Türkiye. Ama diğer yandan yumuşak güç yani hukuk gücünü de kullanıyor. Dışları dedim ya çok temkinli davranır her zaman. Niye? Uluslararası hukuka aykırı bir iş yapmış olmak istemedi. Ama bazen karşındakiler senin üst üste hukuka uymadan saldırıda bulunuyorsa senin de zaman zaman bazen cesur kararlar alman gerek. Şu 27 Kasım cesur bir karar. Tabii. Bravo. Çok cesur bir karar. Bilins kuvvetlerimiz ikna etmiş. İşin özü o. Ben öyle görüyorum. Evet. Dolayısıyla Türkiye bu arada neler yaptı? Şimdi Mahavattan tatbikatından önce çok önemli bir olay oldu 2018. Saipem 12.000 diye delme platformunun İtalyanları ne yaptı? Türk donanması çık buradan dedi. Adam çıktı. Buna biz ne diyoruz? Ganbot diplomasi. Yani ikna etti dedik. Burası benim. Girme buraya.
Şimdi hangi firma bu şekilde tartışmalı bir alanda gidip yüz binlerce dolar verir? Mümkün değil. Bir kere Türkiye dedi ki meşhur bir makalem var donanmalar son sözü söylenir. Türk donanması oradan çekilmedikçe orada askeri varlığını devam ettirmedikçe bu adamlar bir kere karar veremezler. Çekilecek ki burada huzur var, sükunet var. Sen benim alanımı çal. Gel orada delmeye kalk. Ben sana huzur vereyim. Mümkün değil ki bu arada ne yaptı Türkiye 3 Kasım’da? Atmaca füzesini denedi. Şimdi bu bana göre en ciddi en önemli kırılılardan biri bu.
Bak 3 Kasım’da ne yaptı 3 Kasım’daki denemeyle? Ben harpoon füzesine olan bağımlılığımı artık bitirdim. Harpoon deniz kuvvetlerin ana silahıdır. Bugüne kadar hep bunu duymuştuk zaten. Hep bunu duydunuz ama bu füzenin her şeyi Amerika. Türkiye ne yaptı? Yine Özden Örnek Amirali rahmetle anlıyorum. Onu dün gibi hatırlıyorum. Bu bağımlılıkla bu iş olmaz dedi masaya böyle vurarak. Ve dolayısıyla Türkiye bak bunu dediğinde sene 2004. Dolayısıyla Türkiye 250 kilometre menzilli ve de çok üstün yetenekli. Pek çok yönden harpoon’dan çok daha üstün ama en önemlisi milli müdahale edilmesi çok zor. Dolayısıyla Atmaca füzesinin 250 kilometre menzille devreye girmesi Türk deniz kuvvetlerinin ateş gücü, özgürlüğünü sağlamıştır. Bağımlılıktan kurtarmış. Şimdi dilerim çok kısa bir süre sonra denizaltıdan atılan torpidi Akya’nın inşallah güzel haberini alırız. Türkiye’nin geleceği denizdeki savunmasının direncinin büyüklüğüne bağlıdır. Onun son sözünü söyleneceği alanda suyun altıdır. Şimdi dolayısıyla sırayla gidersek bu füzenin denenmesi de bu sürece sert güç.
A ülkesi, B ülkesi, CB hazırım dedi. Bir de ne yaptı? Mağavatandan neredeyse 1,5 ay sonra kalktı daha büyük çaplı deniz kurdunu yaptı. Deniz kurdunda da kaç değişik deniz alanına yayıldı yani Ege, İyon denizi, Doğu Akdeniz her yere yayıldı, Karadeniz. Bu arada tabii geç kaldığımız iki unsur daha var onu da söylemeden geçemeyeceğim. Kıbrıs’ta deniz üstü ve hava üstünün kurulması. Bu alanlar seçildi ama bir an evvel buraya yatırımın başlaması lazım. Diğer bir konuda hatırla yine o programda bizim maalesef Doğu Akdeniz’de büyük bir tershanemiz yok.
O yüzden kaç gün önce de onu da söylemiştik. Onu da buradan tekrar da hatırlatmakta yarar görüyorum. Şimdi üst üste bunları koyduk bir tane daha güzel haber geldi. Ne zaman geldi? Kasım’ın başında Türkiye çok büyük bir davet tatbikatı yaptı. Hani diyorlar ya efendim hiç dostumuz kalmadı herkesle çekişme çatışma halindeyiz falan. İşin özü ne demiştim o zaman? 150.000 km² alanı versen yani sevil haritasına razı ol. Herkesten ne iyi geçinirsen iyi olursun. 2004’lü yıllarda Erivizyon’da birinci olduk. Türkiye’de en büyük kongreler, en büyük zirveler, her şey nerede yapılıyordu? Türkiye’de buç bile geldi. Türkiye yıldız ülkeydi. Neden? Çünkü Türkiye o zaman ne diyordu? Gel beni parçala. Gel Kıbrıs’ı al. Çuval geçirmez. Sizler öncesi, sonra biz hapse atılmışız. Türkiye’de Kemalizmin adı bile geçmiyor. Bu liberal ve FETÖ’cü Tayfa her gün saldırıyor ağızlarından salyalar akıtarak. Hiçbir şekilde halkımız gerçekle yüzleştirilmiyor. Türkiye işte o büyük panayırın, büyük tiyatronun bir üzerek söylüyor Mustafa. Kemal’in ülkesi o oyunların parçası haline getirildi. 2014’te önce sizin Ergenekon’dan sonra bizlerin Silivri duvarlarını yıkıp çıkmamız da ki burada Türkiye’nin dirençli güçlerini. Türk millet’i işte. Türk milletini burada vefayla analım. İlk tokat orada başladı. Ben başka bir şey daha söyleyeyim. Biz Silivri cezaevindeyken, o zindandayken hep beraber. Bu insanların içinde her partiden, her görüşten, isyan eden, resmen oraya dayanan ve o yıllarda hatırlarsın. En ufak bir şey de evini FETÖ’cü polisler basabilir, alıp götürürler. Zaten ben bazen yeni dostlarla tanışıyorsun diyorlar amir elim.
Zor bir süreç yaşadınız, valla diyorum zor bir süreç ama insanın gerçek dostunu tanıması açısından çok çok çok… Konosal karlı gibi. Aynen öyle. Bu süreçten sonra hayatta iki tane değere çok önem vermeye başladın. Biri cesaret öbürü de vefa. Aynen. Bu ikisi yoksa çünkü istediğin kadar bilgili ol. İstediğin kadar tecrübeli ol. Cesaretin ve vefan yoksa bir işe yaramıyor. Onu gördüm. Silivri’de yaşadıklarımızla ilgili ve dışarıdaki o çadır komuta çadırı hepsi oradaki hıdır hokka. Bunlar şimdi unutulacak şeyler değil mi? Bunları ben yazdım.
Bu arada lafı gelmişken arada izleyicilerimize onu da söyleyeyim. 14 Aralık Cumartesi günü saat 12’de Eskişehir Kitap Fuarı’nda olacağım. Orada aynı zamanda bir söyleşimde vereceğim. Saat 12’de bütün vatanseverleri Eskişehir’deki genç arkadaşları 85 yaşından 14 yaşına kadar hepsini bekliyorum. Şimdi tekrar konumuza geri dönecek olursak Türkiye bu Doğu Akdeniz tatbikatına 14 ülke katıldı. Çok büyük bir rakam. Bu kadar düşmanı var Türkiye’nin efendim kimseyle pek kardeşim 14 ülke ki NATO’nun deniz daimi kuvvetleri de geldi buna. NATO ilişkileri bu kadar limoni.
Şimdi 14 ülkenin savaş gemisi haricinde de neredeyse 16-17 ülkede gözlemci gönderdiler. Yani bugüne kadar ben Doğu Akdeniz tatbikatının ilk yapılanında bir yüzbaşıydım. Geminin harekat subayıydım. Türkiye ile İspanya o kadar. Şimdi bu çok büyük bir başarı. Ama bu başarıdan daha büyüğü nasıl geldi söyleyeyim. Pakistan, Kaltz’en, Arap denizinden gemini gönderdi. Bu tatbikatta katıl. Hem savaş gemisi gönderdi hem deniz karakol uçağı ve Akdeniz kalkanına katılma kararı aldı. Bu muazzam bir donanma diplomasisi başarısı. Demek ki der Gumbot.
Gumbot diplomasisinde diyorsun ki kardeşim ben ateş gücü kullanabilirim. Böyle bir niyetim var ama kullanmayacağım. Yani benim canımı sıkma diyorsun. Yani bir yerde evet benim canımı sıkma diyorsun. Ama Türkiye’de Atatürk döneminden beri Gumbot diplomasisini en iyi kullanan ülkelerden biri. Ve biz Ege ve Doğu Akdeniz sorumlarında Gumbot diplomasisini dört dörtlük uyguladık. Bugün Yunanistan bir emrivaki yapamıyorsa sebebi Türk bahriyesinin Gumbot diplomasisi yeteneğidir. Donanma diplomasisi karşındaki rakibi veya dostlarını veya nötr olanları senin iyiliğin için bir faaliyetin içine sokabilmek. Çok anlaşılır oldu. Yani mesela şimdi Akdeniz kalkanı netçe de Türkiye’nin bir faaliyeti. Diyorsun ki kardeşim gel sen de buna katıl. Biz burada enerji güvenliğine katkı sağlıyoruz. Deniz güvenliğine katkı sağlıyoruz. Ama Yunanistan gözüyle baktığın zaman bu aynı zamanda Akdeniz kalkanı Türkiye’nin kendi deniz alanlarını koruma. Kesinlikle. Şimdi dolayısıyla Pakistan gibi bir ülkenin kalkıp Türkiye’nin yanında ben buradayım demesi muazzam bir denge bozulması. Zaten Yunanistan bu karar üzerine onların deniz karakol uçakları da biliyorsun Yunanistan hava sahası 10 milyar. Saçma sapan bir durum. Kara suyu 6 milyar hava sahası.
Adam da 10 milyar girince tabii yer yerinden oynuyor. İşte Pakistan uçakları hava ihlali yapıyor. Türkiye üzerimize Pakistan’ı da saldı gibi. Peki onlar Frontex denen onun gemilerini Ege’ye yasa dışı göçle ben mücadele edeceğim diye Avrupa Birliği’nin bütün ikinci üçüncü sınıf ülkelerinin gemilerini kalkıp Kuzey Ege’ye yığdığında Türkiye’ye bir şey dedi mi demedi. Türkiye o kadar uysal ki zaten beni üzen o. NATO’da o kadar aleyhinde olay oluyor. Türkiye NATO’da veto gücünü kullanmadı ya. İşte bu en son Baltık ve Polonya savunma planlarında Türkiye veto en sonunda kullanmadı. Ama en azından kullanabilirim. İhsas ettirdi o bile haber oldu. İşte zaten sorun bu. Türkiye gücünün farkında olan bir ülke değil. Ama artık Türkler bence gücünün farkına varıyor. Bu işin şakası yok Türkiye. Who I milliyeyi yaratan bir millet kendi gücünün farkına vardığında neler yapar biliyor musun? Zaten onu önlemek için bak netçe de harekat ortamını esasında Türkiye çok güzel şekillendirdi. Akdeniz kalkanına Ürdün de gözlemci gönderdi. Ve bunların yarattığı psikolojik ortam içerisinde Türkiye bir sabah bir uyandık. Cumhurbaşkanı ile Mutabakat Hükümeti başkanı imzaları atmışlar ve Türkiye’nin 18.6 millilik bir alandan basılıyor. Küçücük bir alandan. Evet. Ama bütün dengeleri değiştirdi. Bir kama gibi Yunanistan ile Mısır’ın arasına girdi. Suriye ile yapmamız için de Suriye yönetimi ile işbirliği halinde olmalı. Akdeniz’de diğer kıyıdaşlarla da bu tip bir anlaşmaları yapmaya hazırız. Yorumunda bir cümle sahip. Biz de izlemeyi hazırız. Eğer bunu da başarırlarsa bu muazzam büyük bir Türkiye’ye. Evet Türkiye’ye muazzam. Ama şu an bile ben şahsi fikrim. Şu an Kuzey Kıbrıs’la yapılan şu AB hattı ve EF hattıyla bile biz Mısır’la Güney Kıbrıs’ı 2003’te yaptığı anlaşma üzerine adam gitti bütün mebini ilan etti. Hatırla. Tek bir ülkeyle yaptı. Kalktı herif 2004’ün 2 Nisan’da ben dedi ilan ediyorum. Haydut Devlet dediğim o yüzden yani. Arkasından Lübnan’la yaptı. Hatırla. Ama Lübnan ne yaptı? Parlamentosunu hala anlayamadı. Sonra İsrail ama Maymar Mara olayından sonra tabi ilişkiler gerilince gitti. Onlar da 2011’de yani. Hafter bu olayı bozar mı? Hafter niye? Bozmaz. Sen şimdi Hafter’in yerine koy kendini geldin iktidar oldun ve sana kurmayların dedi ki bu dediler saracın yaptığı anlaşma Libya’ya kabaca 40.000 km² kazandırıyor. Bu bizim lehimize. Battığımız zaman da hakikaten şu an raporlara göre çok zengin kaynaklar olduğu biliniyor. O alanda Libya’nın alanında. Yunanistan öyle uyanık ki iç savaşı bahane ederek 2014 yılından itibaren gitti orada russat sahaları verdi biliyorsun. Bu adamlarda muazzam bir alan kaybettiler. Türkiye ile yaptıkları bu anlaşma sayesinde işte o kaybettikleri alanı geri almış oldular.
Hafter’i kendi haline mi bırakmak lazım diyorsun Cem? Hafter zaten başarılı olsaydı ki şu an arkasında Saudi Arabistan var, Bileşik Arap Emirlikleri var. Atlantik sistem var. Bu çizgiler bir yerde gücün de yansıması. Şimdi Güney Kıbrıs’a ABV’si olmasa böyle bir hat koyabilir mi? İmkanı var mı? Mümkün değil. Şimdi Libya gariban tek başına. Adam ne yaptı 2014’de ben buralara russat verin donanması yok bir şey yok ne yapsın adam. Şimdi dolayısıyla Türkiye’nin bu aşamadan sonra bu mutabakat hükümetini desteklemesi de zaten halaki bir şeydi.
Kaldı ki Tripoli’de biliyorsun bizim çok önemli bir emanetimiz var. Kim? Turgut Reis. Herhalde yani. Turgut Reis’in türbesinin olduğu Trablus bizim için Süleyman Şah türbesi kadar kıymetlidir. En az onun kadar kıymetlidir. Eğer ana vatan için Süleyman Şah’sa mava vatan için de Turgut Reis’in türbesi. Şunun bir de psikolojik manevi boyutu var. Barbaros’un türbesiyle Turgut Reis’in türbesi deniz sınırları üzerinden buluştu. Libya ki netçede 1551’den 1912’ye kadar değil mi? 400 yıla yakın vatanımızın bir parçasıymış ve onunla buluşmuş oldu.
Türkiye’nin o yüzden moral bir sorumluğu var orada. Buradan o teklifi de yapayım devletimize. Libya Akdeniz Kalkanı harekatına gözlemci olarak katılsın. Gerekliyorsa Türkiye’de bu EF attı ve Libya’nın münasır ekonomik bölgesi kıta sahanın içerisinde gerekiyorsa onlara destek versin. Son gelişmelere bakalım. Yunanistan bugün Libya Büyük Alçısını Persona Nongrahta ilan etti. Ayrıl dedi. Hiçbir değeri yok. Güney Kıbrıs dün sabah Lahya Uluslararası Adalet Divanı’na hiçbir şey yok. Tirmiz tarihi yok. Türkiye tek taraflı bu işler olmaz. Mava vatan cephesiyle ilgili en önemli cepheyi söylüyorum ben.
Kuzey Kıbrıs’taki Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Bu çok önemli. Bu en kritik en hayırlı bir şey. Diyorsun ki vatan hainliği demokratik halk mıdır? Şimdi bunu ama söylettiriyorlar yani ben söylemiyorum. Ben o yazıyı okudum. Ne demek bu? O dönemde birkaç ay oluyor. Kral Montana’da 2017’de sistem çöktü. Barış Bınar’ından sonra millet o yazıyı hatırlatıp amir emir diyor siz bu günleri mi gördünüz diyor. Barış Bınar’ını eleştirdi biliyorsun. Akıncı. Barış Bınar’ını eleştirdi. Kıbrıs’taki hareketi eleştirdi. Neredeyse şehitleri eleştirecek yani. Böyle bir şey olabilir mi? Ya o dönemde inanmayacaksın Kıbrıslı bazı Türk pasaportu taşıyan, Türk demek içimden gelmiyor. Kuzey Kıbrıs pasaportu veya kimliği taşıyor. İsmi Türk. Ne dediler? Güney Kıbrıslı Rum haklarından daha çok yani onun savunuculuğundan daha çok o savunuyor. Hayır diyor. Yapamazsınız. Bu bir nevi soykırımdır. Adam neler neler diyor. Bunun gibi kaç kişi? Televizyon kanalı var orada. Adam her sabah Türkiye’ye kin kusuyor. Ve bu Kıbrıslı bir Türk’ün televizyonu. Bu neye benziyordu? 9 Haziran 1995’te meclis hatırlar mısın? Hükumete bir kararla destek verdi.
Dedi ki Yunanistan eğer Kara Sultan’ı 6.000’in üzerine çıkarırsa Türkiye Cumhuriyeti hükümetine bunu önlemek için her türlü yetkiyi veriyorum dedi. Buna benzer bir karardı. Muhalefet iktidar yan yana aldı. Hepsi beraber. Bu şimdi güzel bir şey. Bak bu kanun tasarısı da dün biliyorsun HDP hariç onlar katılmadı. Bu kararın çıktığı günlerde çok uğraştık biz. Kuzey Kıbrıs meclisinden de böyle bir karar çıksın. Yani Kuzey Kıbrıs şöyle bir karar verecekti. Diyecekti ki biz Doğu Akdeniz, Mavi Vatan cephesinde Türkiye’nin yanındayız. Dediler mi? Hayır. Tatildelerdi.
Bir araya gelmediler. Bir, iki, yine benzer şekilde Kramontana çöktükten sonra Gitarras denen cehşmetler genel sekreteri. Gitarras fikirleri veya planı gibi, anlam planı gibi bir şey, bir fikirler bütünü ortaya koydu. Bunun çerçevesinde tekrardan Lute diye bir temsilcisi var Gitarras’ın adaya geldi. Şimdi burada Akıncı, bu işte makaleye geleceğim niye o şekilde yazılmış. Akıncı kendisine meclis ve hükümet bir yetki vermediği halde federal çözüme yönelik opsiyonları masaya yatırdı. E tabii yer yerinden oynadı. Hükümet istemiyor. Muhalefet istemiyor.
KKTç seçmenin %30-35’ini temsil eden adam kalkıyor. Biz diyor Güney Kıbrıs’ta federasyon yolunda ilerleyeceğiz şeklinde bir rota çiziyor kendine. E tabii yer yerinden oynuyor. Şimdi dolayısıyla o dönemde Akıncı’nın bu çıkışları. Bir, iki bu gazetelerin, televizyon kanallarının Akıncı’ya destek veren Türkiye’nin aleyhinde yorumları ki şimdi yeni bir cephe açıldı aziz dostum. Neçede Kıbrıs sorunu diye bir sorun vardı ama artık Kıbrıs sorunu kendini açtı. Denize çıktı. Çoktan. Bu iki cepheyi düşünmeden bir çözüm süreci artık olmaz. Ve artık şunu da gördük ki Kremontan adı sistem çöktükten sonra artık federal çözüm diye bir şey yok. İki devletli çözümden başka bir şey Kıbrıs’ı kurtaramaz. Şimdi bu seçim dönemi niye önemli? Akıncı gibi düşünenler azınlık esasında. Ama bütün medya, bütün sivil toplum örgütleri ABD’den ve ABD’den nemalanan büyük gruplar var orada. Ne diyordu Niko Samsun? Onları böleceğiz diyordu. Şimdi mesela federal yapıyla ilgili bugün mecliste hükümet var. Bu şekilde düşünen çoğunluk var. Onların çıkıp tek yürek biz federal çözüme karşıyız.
Ve Türkiye’nin co-politik çıkarlarını göz arda etmeye, garantörlük haklarını sulandırmayan ve iki devletli bir çözümü biz savunuyoruz. Bu şekilde basit bir deklarasyon. Bunu yapmak zorundalar. Hala yapmıyorlar. Bizi Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de izliyorlar. Şunu özellikle söylemek istiyorum. Şimdi biraz önce arkadaşım Cem Amiral’im çok önemli şeyler söyledi. Arkadaşlar bakın bir ülkenin cumhuriyet olması 1983 yılı Kasım ayında orası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ismiyle rahmetli Ravuk Denktaş arkadaşları tarafından vuruldu. Sadece biz tanıdık. Şimdi burası kurulmuş.
Burası Venedik Zümründen kurtulmak için Rumların çağırtılışı. Dağlarda yaşıyorlar. Tabii. Osmanlı Donanmasına oraya gidip binlerce şehit vererek aldı. Orası 1974 yılında Türk askerinin adaya ayak basarak oradaki soydaşlarımızı katliamdan kurtararak almış oldukları ve özböz Türk toprağı olan bir yer. Şunu söylemeye çalışıyorum. Orada cebinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti pasaportu olanlar kendi ülkelerine, kendi vatanlarına bu ihaneti yaparlarsa ve bu ihaneti de biraz önce sen de söyledin gibi oradaki ağırlıklı medya kusarak
Amerika’dan, İngiltere’den Avrupa Birliği’nden nemalandıkları için yaparlarsa onlara dur diyecek Kıbrıs’ta insanlar var. Tabii ki demokratik yolu. Tabii ki seçim yolu. Ama seçimde sorun şu. Yani nemalanan o kadar büyük paralar harcıyorlar ki. Şimdi dolayısıyla karşı tarafın medya gücü yok. Bugün tamam demokrasiyi hepimiz savunuyoruz ama yani medya yoluyla nasıl büyük aldatmaların yapıldığını, kamuoyunun sosyal medya üzerinden, televizyon üzerinden nasıl yönlendirilir diye. Biz bunu Türkiye’de de FETÖ medyasında görmedik mi? Gördük işte aynen.
Batının medya gücü, dijital haberleşme gücü, demokrasinin artık en büyük aldatma aracına dönüştürüldü. Bir daha söylüyorum. Beş parmak dağlarından Türk bayrağı inerse biz Anadolu’da uyuyamayız. Uyuyamayız. Uyuyamayız. Bugün Güney Kıbrıs’ın nüfusu 900 bine yakın, yüzde 60 evler silahlı. En çok dünyada yoğun silahlanman olduğu ülkelerden biri. Bu sıra bir de belli. Peki ne yapacaksın son silahı? Kuş mu avlayacaksın? Ondan sonra diyor ki Anastasiyadis, efendim AB yüvesi olan bir ülke için garantörlüğe ihtiyaç var mı diyor. AB var, PESCO kararlı.
Peki kardeşim sen İsrail’le Tados dağlarında komando tatbikatı yapıyorsun. Son 24 ayda 17 tane tatbikat yapılmış. Spor için mi yapılıyor? Hayır. Bizim için mi? Tabii ki bizim için yapılıyor. Yani oradaki Türkler için. Şimdi o yüzden kalkıp da efendim kolordu yordan çekelim. Faşist Türklerin adada işi ne? Adayı bozdunuz. Bir daha söylüyorum. Beş parmak dağlarından Türk bayrağı inerse Anadolu’da uyuyamayız. Bu halde şunu net olarak söyleyelim. Daha önce de söyledik. Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak. Kesinlikle. Gitti gitti bu kadar. Evet. Yani o bayrak oradan inmez.
Değerli arkadaşım 17 Haziran 2019 tarihinde seninle yapmış olduğumuz programda sen çok önemli bir şeyden bahsetmiştin. Demir ve Kan demiştin. Biz markın nefva biliyorsunuz. Tabii. Demir Rusya’dan geldi. 300 bin ton. Kan da Türk kanıydı. Mustafa Kemal bu ikisini birleşme tabiliyetini göstererek çok büyük bir zaferi imza etti. 9 Eylül’deyiz müremme. Evet. Şimdi Mustafa Kemal Atatürk’ün denizcilikle ilgili, deniz kuvvetlerimizle ilgili. Sinokuldan mezun. Esasında denizci değil. Ama Mustafa Kemal öngörülü bir adam. Allah rahmet eylesin gani gani ona ve arkadaşlarına. Bir de şunu da sormak istiyorum. İlk hedefiniz Akdeniz’dir diye bir emri var. Bu emir sadece taktik bir emir midir? Şimdi Atatürk’ün eğer müsaade edersen bu konuya tarihsel perspektif içinde girelim. Yani Mustafa Kemal Cumhuriyeti kurduğunda 101 para top atışı yapılacak. Gemi bulmamıyor. Bırak onu pervanesi dönen gemi yok. Cumhuriyet donanması 29 Ekim 23’de kuruluyor. Donanmada Cumhuriyet donanması oluyor. Nisan ayında yapabiliyor. Tek gemiyle Hamidiye. Marmara’da atış yapıyor. Üzücü müdür? Halbuki Osmanlı’dan 30’a yakın gemi transfer edilmiş. Alınmış yani ama hiçbiri çalışmıyor. Tabii bu süreç 1890’lara kadar gidiyor. Yani o dönemde geri bırakılmış bir donanma var. Kültürü yok edilmiş. Arkasından Balkan Harbi çıkıyor. Bak şimdi sana bir şey okuyacağım. Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet kaynağıdır. Osmanlı milletinin tabiatında denizcilik olmayabilir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki o memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibarıyla denizlere hakim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asyası kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlar ise yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkumdur. Bak çok ağır bir laf değil mi? Yazan kim biliyor musun? Ali Haydar Emir Alpabı. Yazdığında sene 1913 ve Üst Temel. Şimdi ona yazdıran neydi onu göstereceğim sana. Şu görüntüye iyi bakın. Limnimutasarruf’unun Osmanlı Ordu Başkomutanına çektiği telgraf. Yunan Karaya asker ihrac etti. Merkeze doğru ilerliyor. Tek kurtuluş, umudumuz ve hayatımız donanmamızdır. Son sözümüz imdat imdat imdat. Donanma geliyor mu? Gel.
1912’nin kışından 1913’ün Martına kadar bütün adaları teker teker tek gemiyle Yunanistan alıyor. Bunun arkasında tabi Birinci An Savaşı geliyor. Birinci An Savaşı geldiğinde de Mustafa Kemal ne demek zorunda kalıyor? Ben size ölmeyi emrediyorum demek zorunda kalıyor 57. alaya. Niye? Çünkü o armada hiçbir şekilde denizde durdurulamadan yani girit geçitlerini geçiyor. Ortaya geliyorsa kızın orada. Halbuki senin o zaman torpidobotların olsa, denizaltıların olsa bu armada geçer. Terini kolunu sallayarak girebilir mi? Hem de kaç yüz liraya kadar. Mümkün değil.
O yüzden Mustafa Kemal bir kere bu ruh haliyle, bu görüşle yeni cumhuriyeti kuruyor. Ve onun söylediği bir laf var. Daha Yerbayken düşün 57. alaya. Ben size ölmeyi emrediyorum komutum. Ben hep ne diyorum donanmanız olmazsa karadaki kumandanlar size ölmeyi emreder. Başka çaresi yok. Vatanı koruyacaksınız. Donanman yoksa bu emri karadaki komutan vermek zorunda. İşin özü bu. Atatürk bak o dönemde bir yabancı gazeteci geliyor. Çanakkale Harp Meydanı’nda. Onunla bir söyleşiyor. Ne diyor orada biliyor musun? Karada kıstırılmış durumdayız. Tıpkı Ruslar gibi diyor.
Boğazları tıkamakla Rusları Karadeniz’in içine kapadık. Eninde sonunda çökmeye mahkum ettik. Çünkü müttefikleriyle bağını kesmiş olduk. Ama biz de çökmeye mahkumuz. Hem de aynı nedenle. Gerçi Akdeniz’in, Karadeniz’in veint okyanusunun eteklerindeyiz. Ama herhangi bir okyanusa açılamıyoruz diyor. Benim hep söylediğim var ya yüzde bir Akdeniz. Yüzde birinin dışına çıkmamız lazım. Bak burada görüyor. Daha Yerbay o zaman. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak Türkiye’yi yöneten herkes bunu ezberlemedi. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak
yarım adamızı kara kuvvetlerine çekinmeden getirebilecek bir deniz kuvvetine karşı hiçbir zaman savunamayız. Müthiş bir öngörü. Bunu kimse yanlış anlamasın. Peki o koskoca Osmanlı Donanması nerede? Osmanlı Donanması 1878’den sonra. Buna sebep olanları da Türk Milleti bilmeli. E bilmeli tabi. Hiçbir şeye durup dururken bilmeden aşık olmamalı. Donanmayı bu hale getirenler kimlerdi o dönemde? Ben sana daha acıklı bir şey söyleyeyim mi? Balkan Harbi’nde Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nin iki tane harekatı oldu. İmrod Savaşları adı altında. Ve inanır mısın o savaşlarda son bir anı kitabı okuyorum. Oradan çok üzülürler hep bunu söylüyorum. Yunan Donanması ile savaşa giriyorlar. Hatta Deniz Mecuması’nın son sayısında çok detaylı. Bunun albay Ramiz bir karacı kumandan. Ama donanma onun emrine veriliyor ve bu savaşı Rauf Orbay da Hamidiye kumandanı olarak katılıyor. Biliyorsun. Çok hatalar yapılıyor ve biz o savaşta geri çekiliyoruz. Bak yenildik diyemiyorum. Çünkü geri çekiliyorlar savaşmıyorlar. Ve neyi öğrendim ona çok üzüldüm. Harbiye nezareti ile donanma arasında büyük bir kavga var. İttihatçılar ile Hürriyet ve İtilaf Partisi mensupları iki ayrı gruba. Askerin arasına siyaset girerse. Ve zaten tarih kitaplarına tekrar baktım bu okuduktan sonra hatıratı. Resmen diyor iki tarafta birbirinin yenilmesini. Balkan Harbi bir felaket. Esas temel nedeni siyasetin kantlaşmanın orduya girmesiydi. O yüzden biz her yazımızda her konferansımızda ne diyoruz. Aman orduyu siyasetten uzak tut. Ve Mustafa Kemal’in harcı dışında Mustafa Kemal çumentosu dışında başka çumento kullanmayın. Eşin özü bu. Çünkü o herkesi birleştiriyor. Herkesi birleştiriyor. Şimdi Mustafa Kemal tabi bu görüşle yani denizi şöyle bir deyi tanıyor. Ufkun ötesinden gelen o büyük savaş gemilerini görmüş. Ondan o 28’lik toplarının attığı her merminin Kaplumbağa Vosfagen büyüklüğünde çukur açtığını görmüş. Muazzam bir ateş gücü. Şöyle düşünüyor diyor ki bizim diyor bir daha büyük bir armada’yı kıyılarımızın yakınına sokmamamız gerekir. O yüzden bir donanmaya sahip olmamız gerekir. Ama bakıyor donanmayı kuracak. Bir tane amir eli var. O da Lozan’da biliyorsun Boğazlar Ekin’e göre Boğazlar komisyonu var. Onun başına veriliyor.
Uluslararası bir komisyon. Boğazların savunmasından bu komisyon sorumlu. Ama güç Türklerin değil. Başka uluslararası bir güç. Yani Atatürk’ün zaten kahrolduğu en büyük şeylerden biri bu. Yani Boğazların askeri egemenliğini geri alamamış. Yine Atatürk 36’da sil de attı onu. Evet ama onu alabilmek için neyi ispat etmesi lazımdı aziz dostum? Ben Boğazları savunabilirim demesi lazımdı. Sonanma. Bravo. Boğazları savunabilirim demesi lazımdı. Ve Atatürk bu görüşte ilk başta daha Cumhuriyet ilan edilir edilmez bu deniz işleri dairesini kuruyor.
Başına da Abdurrahman Fevzi diye bir yarbay geçiyor. Bak adamın ben bunu amiralliğimde merakımdan arşive giderek. Eski Türkçe yazılmış. Daha harf devrim yok. Tercüme ettirdim. Bak adam ne diyor. Hiçbir milletin deniz kuvvetleri bizim bugün içinde bulunduğumuz zorluklarla karşılaşmamıştır. Deniz kuvvetlerimizin materyali bugün Abdülhamid istibdadının bıraktığı mirastan daha sünük ve daha azdır. Buna rağmen personelin subay kısmı en yeni bir donanmayı en üstün bilgilerle sevk idare edecek kifayet ve kabiliyettedir.
Hala deniz kuvvetlerimizin kadrosunu teşkil eden subaylar deniz kuvvetlerine ve donanmayı ölümsüzlük sırrına eriştirmekle mükelleftir diyor abicim. Bak şimdi ölümsüzlük sırrına ne demek bu? O yüzden diyorum ki ya Türk deniz kuvvetlerinin toparlanma yeteneği başka hiçbir kurumda yoktur. Bu kadar darbe üstüne darbe ya bir gecede 15 amiralin gidiyor. Bugün de öyle o gün de öyle. Bak adam bunu söylediğinde pervanesi dönen gemi yok. Bunu söyledikten sonra Mustafa Kemal 1924 Eylülünde Hamidiyye gemisiyle seyre çıkıyor. 13-20 Eylül arasında bak eşini de alıyor Latifa Hanım’ı da. Ve bu geziyle ilgili bir Bahriye Subayı’nın hatıratı diye Celalettin Orhon. Bu kitabı hararetle tavsiye ederim. Celalettin Orhon sadece Hamidiyye’de bir temen değil. Aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın Karadeniz’deki bu meşhur demirinin getirilmesinde çok büyük rolü olan genç bir subay. Bu hatıratı mutlaka okuyor. İşte bundan Atatürk bir haftalık bir seyir yapıyor. Esasında seyirin süresi uzun fakat deprem oluyor sanırım Erzincan’da. Atatürk inmek zorunda kalıyor gemiden deprem alanına Trabzon’dan geçmek için. Ve Atatürk burada Türk deniz subayını tanıyor. Bir de Türk deniz subayları ile sohbet ederek yani Cumhuriyet’in ilanından kabaca bir yıl sonra bu. Neler düşündüklerini görüyor. Ve orada şunu yazıyor seyir curnalına ayrılırken. Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk devletinin donanması da mühim ve büyük olmak gerekti. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacak. Mükemmel ve kadir bir Türk donanmasına malik olmak gayedir. Bunun başlangıç noktası savaş gemisi tedarikinden evvel onları muvaffakiyetle sekv-i daraya muktedir kumandanlara, zabitlere, müteahassılara malikiyettir. Bak ne güzel. Arkasından subaylara şunu söylüyor. Dış pazarlardan satın alınan gemilerle donanma yapılmadığını siz de biliyorsunuz. Kime referans veriyor? Abdülaziz dönemine. Diyorsun Abdülaziz döneminde dış pazarlardan çok gemi alındı ve dünyanın sayıca neredeyse ilk beşine giren en büyük donanmalarında. Ama 93 harbinde hiçbir şey yapamam. Niye? Zabit yoktu. Gemilerin çarptı başıları İngilizdi. Silah subayları İngiliz, Fransız böyle şey olabilir. Bak o yüzden ne diyor? Donanma sadece kıyı koruyacak bir kuvvet değil. Deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Anadolu’da yaşadıkça bu bakımdan ihtiyacımız büyüktür. Bunu niye söylüyor? İtalyan Harbi 1911’den itibaren Türkiye’nin, Ege ve Akdeniz limanlarının hepsi dış dünyayla ilişki kesildi. Abluka nedeniyle. Köstence İstanbul attık kullanıldı. Anadolu’da yaşadıkça bakımdan ihtiyacımız büyük. Bu hatları açık tut diyor. Ne yapacağız? Evvela çekirdek bir donanma tedarik etmekle yetinip deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayiden fışkıracak donanmayı yapmak kolay olacak. O gün Milgemi tasarlamış. Bak ne diyor? Evvela sanayini geliştir.
Bundan sonra bu sanayiden fışkıracak donanmayı yapacağım ben diyor. İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yaparız. İkinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. Üçüncü beş senede İngiliz kralına yurdumuzu ziyaret ettiririz diyor. 1924’te diyor bunu. Ettirdik. Bu tabi o kadar önemli bir gelişme ki. Burada bir ara verip Hamdullah Supi Tanrıöver, Türk ocaklarını kuran kişi, çok kıymetli bir devlet adamı. Bu kişinin yazdığı konuşma var. CHP’nin grup toplantısında söylüyor. Yine aynı yıllarda. Arkadaşlar deniz en büyük öğretmendir.
Cemiler size mal getirdiği gibi milletleri getirir. Medeniyetleri getirir ve bunların size farklarını gösterir. Gözlerinizin önüne büyük mukayese sahaları açar. Batı Türk’ün diğer Türk kavimlerinden daha fazla yenilik taraftarı olması ve değişmez kalıplar içinde sonsuza dek mahpus kalarak esaret ve mahkumiyet günlerine kadar kara ve kör bir muhafazakarlık içinde inat ve ısrar etmemesi kendisini birçok gelişmiş ve aydın milletlerle temasa getiren Akdeniz sahilleriyle ve batı temasıyla ilişkilidir. Batı Türklerinin denicilik devri, Türk bayrağının gölgesinde 100 milyonluk tebaa almış olan koskoca bir dünya kapsamındadır. Diyebiliriz ki Türk milletinin siyasi istikrarı Akdeniz sahillerine vardıktan sonra meydana gelmiştir. Bir dağ başından akan nehirler gibi muhtelif istikametlerde yürüyen Türk kolları en esaslı, en canlı ve en kuvvetli topluluklarını denizlerin ortasında büyük bir ada gibi duran Anadolu’da yapmış. Milletimizin Asya’da, Avrupa’da ve Afrika’da kurduğu devletler arasında
en fazla milli şuura malik olanı şüphe yok ki Batı Türklerinin vücuda getirdikleri son hükümettir. Yani bu cumhuriyettir. Nasıl görmüş bunu? Atatürk döneminin deniz vizyonu bu. Ve ne yapıyor Atatürk? Seyirden geliyor Eylül ayında, Aralık ayında Bahriye Bakanlığını kuruyor. Ve netçe de Atatürk Doğanbahçe Sarayı’nda İhsan Bey’e diyor ki bu iddiaat derak giden istikrar mahkemelerinde başkanlık yapmış. Topçu binbaş. Diyor ki İhsan diyor, Hamidiye’yi eğlendiyor, Karadeniz seyri yaptım, donanmanın hali zor diyor. Toparlamamız lazım. Niye? Görüyor.
Maraşal var, Orgenraller var, Korgenraller var, bir dolu ama deniz kuvvetlerinin amireli yok. Ne yapsın adam? Savunma bütçesindeki yarışta birisinin denizcilerin çıkarını koruması lazım ve Maraşal’ın baskılarına direnebilmesi. Bahriye Bakanlığı’nı kuruyor. Dengeyi görüyor musun? Savunma halbuki milletin müdafaa vekaleti var. Hayır diyor Bahriye’ye ayrı bakanlığı. Nasıl bir vizyon? Sevgili arkadaşım bugün bizim Bahriye Bakanlığımız var mı? Bizim bugün devletin başkanlık sitemi içerisinde denizcilik kelimesinin geçtiği hiçbir kurum yok. Sadece deniz kuvvetleri komutanlığı var.
Eskiden Duaştırma Denizcilik Haberleşme Bakanlığı vardı. Denizcilik atıldı. Şu an yok. Bunları niye böyle vurgu yapa yapa? Düşün bak. Şu an Türkiye çok güçlü bir donanmaya sahip. Bana göre dünyanın ilk 10 donanması arasına girecek. Çok güçlü bir sanayi altyapısı geliyor. Milgem yapıyor, torpido yapıyor. Ama Türkiye’de bütün cüylü bir kavramla denizciliği yönetecek hiç makam yok. 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk bu öngörüyle Bahriye Bakanlığı’nı kuruyor. Bugün geldiğimiz noktada Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz. Tam deniz yüzdür. Artı senin de dediğin gibi mavi vatan.
Ben mavi vatan kavramadım. Kafamda tasavvur ediyordum ama senden duyduktan sonra iyice oturduk. Evet bir kara parçası olarak vatanımız var. Bir de ayrıca mavi vatanımız var. Tabii dibi var senin. İkisi de bizim için vatan. Kesinlikle var. İkisi için de ölürüz. Evet zaten onun mesajını verdi Türkiye. O halde buradan bizi yönetenlere şunu söyleyelim. Derhal ve derhal bir denizcilik bakanlığının kurulması şart. Yani 21. yüzyılın gereksini çünkü bütün dünya denizlere yöneldi. İşte Kuva-i Milliye zihniyetiyle olaylara bakarsak denizcilik bakanlığı da kurulur, her şey de yapılır. Şimdi ne oluyor Mustafa Kemal seni diyor Bahar’a bakan yapacağım. Aman diyor paşam diyor yüzme bilmem diyor. Korvetlen diyor Kruvazölü ayırt edemem diyor. Hayır diyor seni bakan yapacağım diyor. Yapıyor netçede 30 Aralık’ta yani neredeyse 24 yılının son günü bakanlık kuruluyor. Ve çok kıymetli kurmaylarla işleme başlıyorlar. Ve bunlar İtalya’dan muhripler alıyorlar. Yavuzu havuzlamak için Gölcük’te tersane kuruluyor bu resmini gördüğünüz yerde. En önemlisi Atatürk’te bir denizaltının gücünü de biliyor. Hollanda’dan Almanya yapamıyor ya Versailles anlaşması denizliği. Hollanda’dan gidiyorlar iki tane birinci yönü ikinci yönü denizaltlarını alıyorlar. Ve netçede 30’lu yıllarına geldiğimizde elle tutulur bir donanma çekirdek bir donanma Atatürk’ün dediği gibi oluşuyor. Bu gemileri alıyorlar gördüğün gibi yani Yavuz Atatepe’ye, Tınas Tepe’ye. Hollanda’dan gelen. Bak Gölcük yani orası bataklık. Bataklıkta bir şehir kuruyorlar yani. Burada Bizans döneminde bile yerleşke yok onu da söyleyin bildiğin Gölcük. Biz başarmışız. Ve Atatürk daha sonra tabii Yavuz’un havuzlanıp tamir olması çok büyük güç katıyor.
1926 yılında Yavuz gemisine geliyor ve Yavuz gemisine ilk defa geliyorum. Şimdiye kadar Yavuz Türk bayraklı bir Alman gemisiydi. Yaralı da olsa bugünkü şekli o zamandan pek çok değerlidir. Atatürk hakikaten mesela Gambot diploması rolünde bu gemiyi çok iyi kullanıyor. Mesela in önü Tevfik Rüştü Aras’la Sofya’ya gidiyorlar. Kralla Türk Bulgar dostluk anlaşmasını süresini uzatmak için. Atatürk’e telgraf geliyor. Kral yanaşmaya diyor. Atatürk diyor ki Yavuz’u Varna’ya gönderin diyor. Yavuz Varna’ya gidiyor. İşte Gambot diploması. İşte bak Yavuz Varna’ya gidiyor.
Yavuz Varna’da selamlama yapıyor bu kadar. Tabi 28’lilik toplar. Muazzam bir basınçta cam çerçeve kalmıyor. Atatürk telgraf geliyor. Kral imzaladı. Bu şekilde kademe kademe güçlendiriyor donanmayı. Güçlendiriyor ve diyor ki kardeşim tamam diyor. Artık diyor ben Türk Boğazları’nı savunacak duruma geldim. Bana geri verin diyor. Mavi Vatan’ın ilk savaşı budur. 1936 Montreo ile Türk Boğazları ve Marmara Boğazlar Bölgesinin askeriyleştirilmesi tershane kuramıyorsun. Donanma için kuramıyorsun. Asker bulunduramıyorsun. Savaş gemisi demirletemiyorsun.
Böyle bir zırvalık olur mu? Atatürk geri alıyor. Muazzam bir şey ve arkasından bu kral geliyor. Bak. İngiliz kralını getirttireceğim üçüncü dönemde diye. Bak 1936’da geliyor. Atatürk’ten ricada bulunuyor. Diyor ki bak diyor biz diyor Akdeniz Donanma Komutanı seni ayağına gönderdik. Ankara’da kabul ettin diyor. Atatürk’ten rica ediyorum. Sen de diyor ne olur bize karşı bir ziyarete bulun. Malta’ya gelin diyor. Malta’nın önemi ne? Akdeniz’in en büyük üstü ve İngiliz’in en büyük üstü. İngilizlerin en büyük esir kamplarında olduğu gibi. Bravo.
Malta sürgünlerinden kabaca kaç yıl 14 yıl sonra 16 Kasım 36’da. Gözlerim yaşardı ya. Bu gemi Yavuz, Koca Tepe, Zafer, birinci dönüş, Hakarya Denizaltları, Erkin gemisi, Türk filosu geliyor. Abi şimdi bak şuna bak. Deniz diye bir dergi var. Türk Ticaret Kaptan ve Makinistler Cemiyetinin Meslek Dergisi baş yazısında ne diyor bak. Bunlar çıkarken boğazda. Türk denizcileri yıllardan beri ilk defa olarak bir bütün halinde Çanakkale Boğazı’ndan çıkıp uzaklara gittiler. Denizlere yıllarca hükmeden Türk donanmasının eski aşinası,
dedelerinin eski sevgilisi Akdeniz’de dostluk ziyaretlerine gittiler. Evet gittiler. 18 milyonun kalbini hecanlara boğarak gittiler. Artık Akdeniz’de yıllar süren hasret diniyor. Lakin az beklenmedi. Kabuslar içinde yıllar süren bir hasretten sonra, bu hasretin sonunu bildiren bir kucaklaşma. Bu Tanrı’nın bile emreneceği bir tablodur. Bak duygu yükünü görüyor musun? Görülmez. Yani ne kadar demek ki özlemişler, ne kadar büyük bir donanma hasreti var ki Tanrı bile emrenir bu tabloya diyor. Atatürk’ün 1 Eylül sabahında verdiği direktif neydi abi? Ordula. İlk hedefimiz Akdeniz’dir ileri. Şimdi benim yorumum Atatürk burada sev zincirini kırıyor. Diyor ki sen diyor beni diyor, iç Anadolu’ya, Karadeniz’de sadece 600 kilometrelik bir Karadeniz kıyısına hapsedemezsin. Ben buradan çıkmalıyım diyor. Bir de bari vatanda da belki işaret ediyor. Tabii bak şimdi ona gelecek. 1932’de İsmet İnönü bir yorum yapıyor Atatürk hayatta da. Gazi diyor, bu meydan muharebesinin sonucunu ifade eden hedefi değil diyor. Yani bir operatif hedef olarak değil diyor. Akdeniz siyasetinde ve uygarlığında Türk milletinin layık olduğu yüksek mevki hedefini göstermiştir. Ne güzel. Türk milleti binlerce yıldan beri uygarlığında ve siyasetinde başlıca yer tuttuğu Akdeniz’den fiilen uzaklaştırılmak istendi. Türk milleti kendi iradesi ve yenilmez azmiyle Akdeniz’deki yerini ve vazifesini aldı. Şimdi bugün yaşanan bunun ikinci safhası. Niye? Burada Yarımada Devleti olarak bir kısrak başı gibi ben Akdeniz’de varım, deniz ulaştırma rotalarımı açık tutacağım ve ben buraya geldim dedi. Ama o zaman daha mavi vatan, kıta sağlığı, münaseir ekonomik bölge bu kavramlar daha yok. Ve şimdi Türk milleti bunları öğrendikçe bu kavramları, denizin önemini şimdi ikinci safhaya oynuyor Türkiye. Ne yapıyor? Sen diyor benim o 150 bin kilometre kararımı çalamazsın kardeşim diyor. Şu an 100 yıl öncesinden farkı yok adam 1920’in Avustos’unda ne dedi? Ben senin vatanın dörtte üçünü alıyorum kardeşim dedi. Burayı Kürtlere vereceğim, burayı Ermenlere vereceğim, burayı İtalyanlara, burayı… Sen Ankara ve civarına hapsedeceğim. Sana küçük bir yer verdim işte dedi. Bir küçük bir yer yani adı da… Hayır. Almanya evet dedi mi dedi. Avusturya, Macaristan evet dedi mi dedi. Bir ülke demedi. İşte o biziz. Türkiye’yi bombollü oynayan görmesinler yani. Biz çok farklı bir ülkeyiz. Kendi kaderini kendi tayin eden çok nadir ülkelerden biriyiz biz. İşte bu adam ne diyor? Hedef Akdeniz’dir diyor. Şu an biz onun ikinci, ben sana söylüyorum, genç çocukların gelecekte ki üçüncü aşamasını söyleyeyim. Okyanuslara çıkacak Türkiye. Evet, çok seriz de zaten onun yolu. Tabii yüzde bir bana yetmez. Zaten şu an baktığın zaman Türkiye’nin, Okyanus’tan 2009’dan beri’nin Okyanus’unda. Atatürk, Lozan’a giden Eğit’e ne demişti? Kapitülasyonlara hayır diyeceksiniz. Asla ve asla kabul etmeyeceksiniz dedi. Söke söke kapitülasyonları iptal etti. İlk yaptığı iş neydi? Limanları devletleştirdi. Ve ticaret filosunu geliştirmek için elinden geleni yaptı. 24 Temmuz’da biz Lozan’da kurtulduktan sonra, derhal 14 Nisan 1925’te bak iki yıl sonra niye? Halk yapı hazır değildi. Limanlar kanunu çıkardı. Mersin Limanı millileştirildi. Trabzon, İzmir, İstanbul millileştirildi. En önemlisi 19 Nisan 26’da kapotaş kanunu ile geldi.
Hani biz 1 Temmuz’da kutluyor muyuz ya? İşte bu en önemli şey buydu. Fakat Türk gemileri o kadar eski, o kadar zayıf, o kadar donanımsız, bakımsız ki, Türk kaptanlarına şehit düşenleri burada anla da ne demeyeceğim. Sırf kapotaş hakkına halel gelmesin diye o çürük çarık gemilerle kapotaş yaptığında pek çoğu fırtınada kaybettik. Ayrıca Atatürk’ün 1 Kasım 1937’de yaptığı müthiş bir konuşma var. Bu da bugünkü Türk denizcilik gücünün çatısını kuruyor. Orada da şöyle diyor.
Arkadaşlar en güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye endüstri, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten isfadeyi bilmeliyiz. Denizciliği Türk’ün büyük ülkesi olarak düşünmeliyiz ve az zamanda başarmalıyız. Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi işi olarak anlaşılacak. Tersaneler, gemiler, limanlar, iskeleler inşa edilecek. Deniz spor kulüpleri kurulacak, korunup geliştirecektir.
Çünkü topraklarının üç bir yanı deniz olan bir ulusun sınırını halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer. O kadar. Daha ne desin? O nedenle Mustafa Kemal 1938’de bütün milleti büyük bir acıya gark ederek vefat ettiğinde ayrıldığında geride esasında muazzam güçlü temelleri atılmış bir Türk denizcilik. Fikirleri yaşıyor, mantığı yaşıyor. Biz onun peşindeyiz. Fakat bıraktığı temel prensipler. Bitti. O prensipler şu an bile yönlendirecek güçte. Onu demek istiyorum. Evet, evet. Kesinlikle öyle.
Şimdi tabii Montro’dan bahsetmişken Kanal İstanbul’a geçmeden olmaz. Şunu hemen söylemek istiyorum. Tabii biz bu tarihi bilgiler verdik. Şu andaki durumu Libya’yı anlattık filan ama birçok izleyicimizden bana bulaşanlar oldu ve dediler ki ”Ya komutanım siz Kanal İstanbul’la ilgili ne diyorsunuz?” dediler. Ben de dedim şu gün uzmanı gelecek ve biz kendisiyle bunu konuşacağız. Kanal İstanbul nedir? Şimdi tabii bu çok stratejik bir konu. Hatta stratejikten de öte, jeopolitik boyutta bir konu. Ve hatta bak en son yazdığım makalenin adı neydi biliyor musun bununla ilgili?
”Kanal İstanbul, Batı İstanbul adası ve jeopolitik riskler.” dedim. Bunu ben 14 Ocak 2018’de makalem çıktı. Ama benim ilk makalem Kanal İstanbul’la ilgili Silivri’de hapisteyken yazdım. Hapiste görevdeyken? 28 Nisan 2013. Onun adı da şöyle dedik ona da ”Bu bir Kanal İstanbul 2. üstte Montro’dan kent rantına.” diye. Çünkü ben açıkça söyleyeyim bu projenin olacağına inananlardan değilim. Yani bu projenin mantığını da anlamış değilim.
Eminim tabii ki herkes iyi niyetle bir şey yapmak istiyor vatanımız için, cumhuriyetimiz için ama haritayı değiştiriyor. Batı İstanbul adası diye bir kavram çıkardım ben. Niye? İstanbul’u düşün. Kalkıyor. Bir yarım adı daha çıkıyor. Bir yarım adı daha kuruyor. 8 milyon nüfus öyle kabaca hesap ettim o zaman. 8 milyon nüfustu bir küçük bir ada yaratıyorsun. Kilometre kare başına bugün Singapur’da 4500 kişi düşüyor. Singapur’da kimin? Küçücük bir devlet. Bizde de sıkı 4-5 bin kişi düşüyor. Ben bugün bu südüya gelene kadar sana ne dedim?
200 metreyi 40 dakikada aldım dedim arabamın. Bir iş çıkışı bu bölge mastak bölgesi. Bir iş çıkışı 200 metreyi 40 dakikada. Yarın öbür gün, biz şu an Batı İstanbul adasındayız. Yarın öbür gün, Allah göstermesin büyük bir felaket. Büyük bir tahliyeyi gerektirecek bir olay. Bir nükleer Çernobil olduğunda her şey olabilir. Veya Trakya’da bir savunma atlı falan baktığın zaman biz daha bir futbol maçı olduğunda 30 bin kişiyi elleştiremiyoruz, yönetemiyoruz. Sen şimdi kalkıyorsun Batı İstanbul adasına 8 milyon kişiyi buraya koyuyorsun.
Tamam netçe de ne kadar? 1600 km²’lik bir alan. Benim derdim bu. Ben ilk başta bu olaya coğrultuik perspektifte yapmayın. Bir ada devletçiyi, bir küçük varlık yaratmayın. Bu her şeyi bozar. Yani çevre konusu, ekolojik dengeler, demografik dengeler bunlar ayrı bir tabi ki. Şimdi bakıyorum 5 tane köprüyle Batı’dan. Asya’yla da kaç köprümüz var abi? 3 tane bir de Marmara’yımız var. Düşün bir savaşta. Bunlar kalacak mı? İlk yok edilecek şeyler onlar zaten. 8 milyonu yığdır. Dolayısıyla zaten Asya’dan koparılmış bir yarım adı.
Avrupa’dan da koparıyorsun. Şimdi ben mesela Karacı generallerimizden, Karacı çok fikir üretenler var ya deniz konularında. Ben mesela onlardan şunu beklerdim, bekliyorum daha hala. Trakya’nın savunmasına Kanal İstanbul’un etkisi daha şu ana kadar ben bir tane bile bu konuda ciddi hazırlanmış makale görmedim. Birilerinin Türk halkına Kanal İstanbul’a olduğunda Trakya nasıl savunulacak? Bunu anlatması lazım. 8 milyonluk bu küçük ada yarın öbür gün çok büyük bir felaketle karşılaştığında tahliyeler nasıl olacak?
Biz burada kalan askeri birliklerin zırhlı araçlarını Trakya’ya gerektiğinde nasıl intikal ettireceğiz? Bir dolu şey var benim aklıma vatandaş olarak soruyorum ben. Ben o yüzden ilk makalemde dedim ki en büyük nedeni neydi bunun çıkma nedeni? Türk boğazlarından geçen gemiler çok büyük risk yaratıyor. Böylesine tarihsel önemli bir şehrin ortasından bu kadar gemi geçişine izin vermeyelim. Gerekçe bu. Bunu söyleyenler baktığın zaman makam yüksek işler. Profesör, ünlü tarihçi falan filan adam diyor evet diyor buraya diyor.
Ona kaldıramaz peki kardeşim istatistiklere baktın mı sen? Özellikle btc devreye girdikten sonra bak ki Tiflis, Ceyhan petrol boru attı. Anan nedeni neydi onun yapılması? Karadeniz’den gelen petrol yükünün azaltılması için. Sen buna baktın mı? Düşme var eskiden 3.2 milyon varili petrol geçerken şimdi o miktar azaldı. 2 küsurlara düştü. Sebebi ne? Günde 25 tanker geçiyor. Çünkü bak ki Tiflis, Ceyhan bütün yükün baya 50 milyon tonunu aldı öyle söyleyeyim. Şu an 100 ile 130 milyon ton arası geçiyor. Ben şimdi burada Kanal İstanbul huyiplerine soruyorum.
Madem ki ana neden İstanbul boğazına olacak tehdit. Türkiye’ye 3 tane çok ciddi tanker kazası görmüştür. 1960’ta Peter Zoranik ben 2 yaşındayken. Ben T menken 1979’da. İndependant. İndependant’taki 15 Kasım’da 40. yıl oldu. Biz de Tuzla’daydık. Tabii 3’ü de 94’te de Nasiye. Ondan sonra çok büyük tedbirler aldı Türkiye Cumhuriyeti. İMO’ya gitti sancak seyreni başlattı. Sonra tek geçişlere başlattı. Güney kuzey geçişlerini ayırdı. Trafik hizmetleri radar sistemini koydu. Aynı havacıların yaptığı gibi kontrolü müstem.
Geçen tankerlerin gece geçişlerini belli metreden üzerine yasakladı. Belli metrenin üzerinde geçen her tankerin yanına romorkör verdi. Bir tankerin emniyetle geçmesi için her türlü tedbir alındı. Ki buna rağmen BTC sayesinde bu miktarda düştü. Ben şimdi diyorum ki bunların üzerine ilaveten. Samsun, Ceyhan petrol boru hattını yapalım. Şimdi bunu Ruslara biz götürsek. Desek ki bakın bu boğazlara tehdit şu anda var 25 gemiyle. Biz bunu azaltmak istiyoruz. Gelin ana rıttığımı Samsun’a kuralım. Siz Samsun’a yanaşın boru hattıyla Ceyhan’a verelim. Zaten Ceyhan’da bizim. Mevcut. Bakü Tüflüs Ceyhan oraya geliyor. Kerkük yumurtalık oraya geliyor. Samsun Ceyhan da oraya gelsin. Şimdi ne oldu Türk Boğazlarına binen 25 tanker ben sana söyleyeyim. Belki 10 tankere düşecek. İşin özü bu. Ben şimdi o yüzden diyorum ki bu kadar masraf yapılacağına. Siz gelin önce Samsun Ceyhan’a yapın. Evet. 1. Montro ne diyor? Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı. Üçlü. Bu bir bütünlükler. Sen şimdi bir kanal yaparak ve bu boğazlar bölgesinin tarif edilme nedeni nedir? Ana nedeni İstanbul’un Türkiye’nin güvenliği değil esas. Karadeniz’deki güvenlik rejimi için. Çünkü sen. Kıydaşlarımızın da dahil. Kesinlikle onların da güvenliği. Onların da savunması Karadeniz rejimi, Montro rejiminin bir parçası. Bugün eğer Montro olmasa ben sana söyleyeyim. Karadeniz’de şu an minimum 50-60 parça gemi olurdu. Uçak gemileri nükleer denize attılar ki dünya denizlerinin yüzde yarımı minnacık bir deniz. Basra körfezinden beter olurdu. Şu Montro konvansiyonunu hazırlayan, buna imza koyduran başta Mustafa Kemal. Allah razı olsun.
O kadar güzel bir rejim yaratmışlar ki bugün hiçbir Amerikan uçak gemisi, hiçbir ülkenin uçak gemisi çıkamaz. Hiçbir ülkenin deniz altısı çıkamaz. Hiçbir ülke 21 günden fazla kalamaz. Şimdi NATO tatbikatı görüyoruz. Türkiye asla yapmadı. Onu da buradan vurgulayalım. Türkiye’nin ne kadar dengeli bir devlet olduğunu halkımız bilsin. Romanya, Ukrayna, Bulgaristan neredeyse her ay bir tatbikat yapıyor. Türkiye soğuk savaşının en zor gününde bile yapmadı. Şimdi bu da Türkiye’nin Atatürk vasiyetine de uyduğunu gösteriyor. Atatürk çünkü ne diyor? Sizin diyor ait olmadığınız bir ittifaka asla girmeyeceğiz diyor.
Türkiye NATO’ya girmiş ama en azından dışlarımız devletimiz en azından vasiyetin bu parçasına uymuşlar. Bu bütünlüğü bozuyor Kanal İstanbul. Benim en büyük eleştirim bu. Şimdi zaten Montreux Sözleşmesi’nin bu deniz kuvvetlerine kısıtlama getiren özellikle nedeniyle emperyalizm nefret ediyor. O kadar çok makale var. Ve kaldırılması için masaya tekrar getirilmesi demek zaten bizim eksik duruma düşmemiz demek. Tabii ki yani Romanya gibi tetikçi arıyorlar. Tetikçiliği çünkü Amerika yapamaz. Niye?
Dolayısıyla biz bunu kurmakla böyle bir kanalı oraya tesit etmekle şu bütünlüğü bozuyoruz. Ve Montreux’u bir nevi bir yerinden delinmesine yarın öbür gün çok güçlü bir avukat yabancı ülkenin, emperyal bir ülkenin gelse. Bir dakika kardeşim. Montreux’dan bahsediyorsunuz tarifi var burada. Kanal İstanbul yazıyor mu? Burada yazmıyor. Kanal İstanbul’a siz… Hadi masaya bir yatıralım diyorsa. Tabii bunu bir kere uluslararası hukukta şartlar değişti mi? Standibus diye bir kural var. Yani şartlar değişti yeniden alsana tipik bir şartların değişmesi olayı. Şimdi Montreux diyor ki 365 gün. Gece ve gündüz şartı aranmaksız barış zamanında ticaret gemileri bayrağına bakılmaksız. Türk Boğazları’nı serbestçe kullanabilirdi. Bak bugün biz Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin gemilerini limanlarımıza sokmuyoruz. Ama boğazlarımızı kullanabiliyorlar. Neden? Çünkü bu madde yüzünden. Bu kanalı yaptığında sen bir firmaya diyeceksin ki kardeşim bak günde 110 gemi geçiyor Türk Boğazları’ndan. Biz bunları geçirtmeyeceğiz buradan. Kanal’dan zorla geçirteceğiz. Mümkün değil. O yüzden de sen iş adamı olarak yap işlet devret modeli var. Sana soruyor efendim buyurun biz sana bunu yaptıralım yap işlet devret. Ee? E gemi geçmeyecek? E peki o zaman bekletiriz bekler adam. Bak eskiden gemiler iki gün bekliyordu. Transit rejimi iki gün sonunda bozuluyordu. Demoraj ödüyor liman hizmetleri falan. Ve Montreux’un transit rejim hakkından kısıtır bir şekilde faydalı. Mesela Kılavuz kaptan almak zorundayız. Şimdi onu ne yaptılar? Geçtiğimiz aylarda iki günlük bekleme süresini yedi güne çıkardılar. Yani Kanal İstanbul’un tam aksine bir durum oldu. Yani adam gelecek yedi gün bile transitini bozmuyor bekler. Ondan sonra bir kuruş ödemeden de çeker gider. O yüzden de ben o dönemdeki makalemde şöyle sordum. Dünyada mevcut doğal ve işleyen bir boğaz varken buna paralel insan yapısı, alternatif bir kanal örneği var mıdır? Yok. Hepsinde doğal bir kanal varsa alternatif yok. Örneği yok. Bu birinci husus. İkincisi tabi ki Karadeniz’deki diğer ülkeler ne düşünüyor ben bilmiyorum. Mesela Rusya ne düşünüyor? İstişare edilmedi. Diyelim ki büyük gemiler geçecek. Burada derinlik 25-30 metreyi. Şimdi full yüklü bir tanker, büyük bir tankerin buradan geçerken oluşturacağı draf bundan daha büyük. Diyelim ki bu da ayarlandı veya büyük bir uçak gemisini bile buradan geçirdiğimiz için. 150 metre genişlik var çünkü.
Burada temel sorun ne biliyor musun? Hiçbir yerde okumadım. Karadeniz’de ne eser? Sürekli Poyraz eser. Ve o bölge nedir? Kum bölgesidir. O Poyraz, o derin suyu açsam bile yıllar içerisinde orada kumu yığacak tekrardan. Aynı şey Dodo’s’ta küçük çekmece. Buralar sı alanlar. Nasıl olacak? O derin su orada sağlanacak. Projenin olamayacağını ilk baştan böyle değerlendirdim. Yani giriş ve çıkışın deniz alanları her an dolmaya müsait. Bir etkisi tabi ki hayatına çok yakın bu kanal. O yüzden ben bu projenin açıkça söyleyeyim gerçekleşeceğimi sanmıyorum. Ama şu an Türkiye İstanbul’da da çok ciddi bir batıya bir hareketlenme başlattı. Çünkü İstanbul Netçe’de 15 milyonluk dev bir şehir. Ve bu dev şehir her gün büyüyor. Şimdi bak yukarıdan neresi açık? Trakya tarafı. Netçe’de kanalın seyri sefer açısından da çok hatalar. Diyelim ki orada kazaları önlemek açısından biz bunu yapıyoruz. Diyelim ki orada bir kaza oldu. Ne yapacağız? Hayır oradaki o kadar evler şunlar, hadi kapalı müdahale etmesin. Nasiya tankerde yangınla hatırlıyor musun 94’e? Evet. Neredeyse 20-30 kişi yanarak öldü. Evet. Anadolu kavağının önünde oldu. Şimdi ona benzer gemide bir yangın çıktı, patlama oldu. İki çessin yerleşim alanlarıyla nasıl bu kazayı yöneteceksin? Netçe’de o jeopolitik perseküpüten bakınca söylüyorum. Bu bir İstanbul gibi Türkiye’nin sanayi, ticaret, kültür hemen hemen sinir uçlarının birleştiği bir alana böylesine bir ada devletçiyi yaratarak, ada yaratarak risk almış oluyorsun. O bakımdan mevcut coğrafyaya sadık kalalım. Samsun cayan boru attığını öne çıkaralım. Benim son söyleyeceğim bu. Neticede itibariyle Kanal İstanbul projesinin neresinden bakarsak bakalım.
Politik, jeopolitik, ekonomik, savunma anlamda, askeri, hicari hangisinden bakarsak bakalım. Kanal İstanbul projesinin Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir menfaat sağlamayacağı ortada. Bir de bir referandum yapılması gerekir çünkü coğrafya değişiyor. Hayır meclisin kararı var mı? O da yok. Cem sana çok teşekkür ediyorum. Şeref verdin. Sık sık lütfen gel. Buradan hem 17 Haziran’da yapmış olduğumuz program hem de şimdi bugün yapmış olduğumuz program. Eminim ki çok yankılar bulacak. Özellikle Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de çok büyük yankılar bulacak. Kanal İstanbul konusunu anlattık.
Doğu Akdeniz’i anlattık. Libya konusunu anlattık. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ediyorum. Kapanışa geçmeden şu an hepimizin huzuru, güvenliği, refah ve mutluluğu için, bizler için sınırda bekleyen Mehmetçik, polisimiz, jandarmamız, Mavi Vatan’ın her karışında, satığında, denizlerin dibinde, nöbet tutan Bahri Elimiz, Hava Üsterimiz’de, QRA nöbetinde olan pilotlarımız. Allah hepinizde selamet versin. Bahtınız açık olsun. Düşmanınız her zaman mert olsun. Sizin başarılarınız bize güvence veriyor.
Bu ülkeyi daha çok sevmemize, bu ülkede daha güçlü hissetmemize neden oluyor. Başarılarınız daim olsun. Tekrar teşekkür ediyorum bu güzel programa katılıp bana fikirlerimi sunma fırsatı verdiğiniz için. Estağfurullah. Ben de kapanışı yapayım izin verirsen. Arkadaşlar çok bomba gibi bir program yaptık. Cem Amiral’im burada size birçok konuyu masaya yatırdık, anlattık. Sonuçta da kendisi şöyle dedi. Deniz kuvvetlerimizde nöbet tutanlar, gemilerde olanlar, içeridekiler, ben kara kuvvetlerimize, hava kuvvetlerimize, jandarma genel komutanlığımıza, polislerimize, hepsi bizler için, bu vatan için görev yapıyorlar hepsine. İyi nöbetler diliyorum, iyi vazifeler diliyorum. FETÖ’den arınma konusunda deniz kuvvetlerin başarısı çok net ortada. Çok büyük işler yaptılar. Ama ben ayrıca şunu da bekliyorum. FETÖ’nün siyasi ayağına da dokunulsun. FETÖ neredeyse üzerine gidilsin. Ya da FETÖ gibi yapılanmaların üzerine gidilsin. Daha önce burada Beyazıt Karataş komutanımızla yapmış olduğumuz durumda bize yorum yazan Çağlar Öz Türk arkadaşımızın bizden bir isteği vardı. Türkiye nasıl yönetilmeli diye manifesto biçiminde bir şey yazmış idi.
Onu sizlere okumuştum. Onun bir maddesini hatırlıyorum. Şöyle diyor, FETÖ ve benzeri örgütlerle kararlılıkla mücadele edebilecek bir yönetim istiyoruz diyor. Bu çok çok önemli. Bu konuyu da hatırlattıktan sonra bu mevzular programının Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’de bulunan arkadaşlarımıza, Azerbaycan’dan bizi izleyip bizlere mesajlar atan arkadaşlarımıza ve bütün Türk dünyasına da hayırlı olmasını diliyorum. Çok teşekkür ediyorum bizi izlediğiniz için. Hepinize saygı ve selamlarımı sunuyorum.
Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir