"Enter"a basıp içeriğe geçin

Prof. Dr. Kasım Küçükalp – Kadim Hakikat Telakkisinin Yorumlanışı – Cumartesi Sohbetleri (19)

Prof. Dr. Kasım Küçükalp – Kadim Hakikat Telakkisinin Yorumlanışı – Cumartesi Sohbetleri (19)

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=TyNtReLi1CE.

Ben kadim inanç veya işte mesela eşyan hakikati sabittir. İfadesinin alınanış mantığının bile çok da Müslümancı olduğu kanısında değil. Bugün onu önemseyen söylemlerin dahi farkında olmadan felsefi düşüncedeki hakikat kavrayışını, klasik dünyadaki hakikat anlayışını biraz da bu sözle ilişkilendirerek meşrulaştıran bir söyleme kaydıkları kanısındayım. Bunu yerli yerince anlamak için kanaatimce bir ayrım yapmamız gerekiyor. Evet. Yani dini ki din olarak İslam’dan bahsettiğimizi söyleyebilirim ve İslam’dan başka da bir dinin olmadığını söylememiz gerekiyor. Ne demek? Çünkü din olarak İslam, peygamberini kaybetmemek suretiyle din olma vasfını koruyan tek dindir. Diğer dinler peygamberlerini yitirerek öğreti halini almışlardır. Yani öğretiyle din arasındaki ayrımı iyi yapmamız gerekiyor.
Bir dinin din olabilmesi için Allah fikrinin, peygamber fikrinin ve kitabının olması gerekiyor. Burada peygamberini yitirmek suretiyle insanlar Allah’ı bir tasavvur mesnesine, kitabı da bir metne dönüştürüyorlar. Böylece öğretiye dönüştürmüş oluyorlar. Evet. Şimdi bunu niye söylüyorum ben?
İslam dediğimiz din temel iddiası itibariyle insan oluşu, oluşa ne katmaktadır? Sorusunu iyi cevaplamamız gerekiyor. Bu yani dinin ontolojik statüsü demektir. Biz dinin ontolojik statüsünü ve bu dünya içine insan oluşunu, bu dünya içine varoluşunun anlamına ne kattığını temizledemediğimiz takdirde
dini bir takım söylemler veya düşünceler felsefi metafizik öğretilerle karışmaya mahkum oluyor bir anlamda. Dolayısıyla benim bir ayrımım var. Yani fizik, metafizik ve gayp arasındaki ayrımı yapıp, bu ayrım üzerinde dinin üzerinden dinin ontolojik statüsünü ortaya koyup
tüm zamanlar için, tüm çağlar için din insana ne söyler, sorusunun cevabını burada hareketle vermemiz gerektiği kanısındayım. Bu cevabı biz vermediğimiz müddetçe geçmişle, günümüz arasında yaptığımız mukayeseler bile havada kalacaktır.
Dolayısıyla burada hareketle şöyle bir öneride bulunacağım. Fizik düşünülür alem, duyulur alem. Fizik dünya, duyularımıza hitap eden dünya. Kant’ın tabiriyle fenomenal alem diyebiliriz. Metafizik ise düşünülür alemdir. Yani yine insan düşüncesinin düşünce ufku tarafından kuşatılan bir alem.
Fizik ve metafizik insanın epistemik evrenini oluşturuyor. İnsan kendi epistemik evreni içerisinde duyulur alem noktasında fizikle, düşünülür alem noktasında da metafizikle karşı karşıya kalıyor. Oysa din ne fiziktir ne de metafiziktir. Din gaytla ilgili bir meseledir. Fizik ve metafizikin ötesidir.
Dolayısıyla yapılan en büyük hata, galbi metafizik içinde kaybetmektir. Yani metafiziksel hakikat iddialarının gaytla ilgili bir şey olduğunu vehmetmektir veya zannetmektir. Klasik felsefede bu anlamda bana göre bir hataya düşmüştür. Bu hatayı en iyi görenlerden birisi İmam Gazali’dir.
Yani burhani olarak nitelendirilen birtakım hakikat iddialarının aslında gaytla hakikatin kendisiyle ilgili olmadığını, metafizikle ilgili olduğunu fark ederek onları eleştiren, reddeden bir anlayış biçimini ortaya koymuştur. Ama felsefi bile eleştirdir bu eleştir. Sağlam bile eleştirir.
Dolayısıyla ben insanın dünya içine var oluşunun hem fizik hem de metafizik birtakım şeyleri içerdiğini düşünüyorum. Yani insan uluştan kaynaklanan antropolojik bir şey olarak. Yani duyulur alemimiz var, düşünülür alemimiz var. Biz duyulur alemi anlamlandıracak arayışlara gireriz ve kendi imkanlarımızla ancak metafizik kurgular ortaya koyabiliriz. Ama bu metafizik kurgular eşyanın hakikatine mütehallik kurgular değildir. Hakkındaki kurgulardır. Yani onun hakikati budur diyebileceğiniz bir mütekabiliyet kuramazsınız. Bu gayba teallibidir. Bu gayba, yani hakikatin aslında konuşulabileceği alan gaytla ilgili bir alandır.
Dolayısıyla aslında hakikat dediğimiz meselenin sabitliğine inanmak ile bilebileceğimizi inanmak arasında bir fark vardır. Sabit olduğuna inanırsınız ama onun mutlak olacağını bilebileceğinize inanmazsınız. Onu kısmen bilebilirsiniz. Çünkü ilim Allah’a mahsustur. Hakikat Allah’a mahsustur.
Dolayısıyla biz hakikat ile, hakikat yolunda olmakla mükellef varlıklarız. Hakikat ile iltibatlı bir düşünülür, pratik içerisinde tabiri caizse işaretlerle yol buluruz. Ayet işaret demektir. Bir nevi iz süreriz. O yüzden hakikati kuşatmaya, hakikate sahip olmaya kalkışmayız. Allah’a ve âlemine bir sevap der.
Dolayısıyla burada hakikatin sabitliği meselesi bir inanç meselesidir. Yani hakikat fizik ve metafizi aşan ve fizik ve metafizi içeriklendiren bir hakikatin olduğunu inanmak. Hak Allah’tır. Hakikate onunla iltibatlı olmak durumundadır. Dolayısıyla modern seküler dünyayla birlikte aslında şöyle bir şey söyleyebilirim. Yani klasik filozoflar gaybı metafizin içinde kaybettiler.
Modern dünyada metafizi fizik içinde kaybettiler. Yani modern dünyada hakikat anlayışı köklü bir dönüşüme uğradılar. Klasik filozoflar ne kadar metafizikçi olsalar da yine de aşkın bir hakikatin olabileceğini düşünüyorlardı. Yani insanı aşan, transcendent bir hakikat, müteal bir hakikat.
Bunu hemen bütün kadim filozoflarda görebilirsiniz. Modern düşünceyle birlikte zuhura gelen şey insana içkin bir hakikat anlayışıdır. Biz buna transcendenta diyoruz. Yani insanın epistemik evreni hakikati tam bir kuşatma altına anlaya başladı. Buna modern seküler cumanizm diyebiliriz. Yani hakikat, doğruluğu, anlam, değer insana indirgenerek insanın epistemik imkanlarını indirgenerek yanıtlanmaya başladı. Modern düşünceler.
Bunun imkansızlığının fark edilmesi ile birlikte de işte postmodern düşünce başlıyor.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir