"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sıkıntıda Olan İnsanlar ve Davranış Biçimleri – Ayetlerde İnsan Tipleri 14.Bölüm

Sıkıntıda Olan İnsanlar ve Davranış Biçimleri – Ayetlerde İnsan Tipleri 14.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=SQWwFeH-Pzs.

Süh, selamun aleyküm bima sabartum feniyumu uqbeddar. Dünya hayatı pek çok sıkıntıyla doludur. Bazen bir musibete maruz kalabilir, ansızın bir kedere gark olabiliriz.
Hastalık, bir yakınımızın kaybı, iflas gibi değişik sıkıntılarla karşılaşıp, bu sıkıntılara farklı tavırlar gösterebiliriz. İşte bu cüzde sıkıntıda olan insan grupları ve bu insanların sıkıntı karşısında sergiledikleri davranış biçimleri ele alınır. Bu insanlar üç farklı grup altında anlatılır.
Bunlar sıkıntıda olan müminler, kötülük planlayan zalimler ve şahsiyetsiz insanlardır. Müminler o kimselerdir ki onlar zulme karşı sabreder ve direnirler. Ancak zulme karşı sabretmek, zulüm karşısında pasif kalmak, sessiz durmak değildir.
Pes etmemek, direnmek, mücadele etmek, gerekirse zulüm olan ortamı terk etmek, hicret etmek gerekir. Zulme uğradıklarında Allah yolunda hicret edenler Kur’an’da övülmüş, onlara dünya ve ahirette ecrilerinin verileceği müjdelenmiştir. Daha vahyin ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin baskısından bunalan bazı Müslümanlar, Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellemin talimatıyla Habeşistan’a hicret eder. Bunlar arasında Hz. Osman radiyallahu anh, onun eşi ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin kızı Rukiye radiyallahu anh’a, Hz. Ali radiyallahu anh’ın kardeşi Cafer radiyallahu anh da vardır.
Allah yolunda yapılan bu ilk hicret, Müslümanların sıkıntılar karşısında yurtlarını, evlerini, sevdiklerini bırakıp sırf dinlerini yaşamak uğruna terki diyar etmeleri açısından çok önemlidir. Nitekim, onların bu güzel davranışlarıyla Kur’an’da onları bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz ifadesinde büyük bir ihtimalle Müslümanların Medine’ye yapacakları hicretin müjdesini haber vermektedir.
Mallarını ve yurtlarını bırakıp göç edenler, sahip olduklarından ve sevdiklerinden özveride bulunanlar, yurtlarını, yakın akrabasını ve güzel hatıralarını, sevdiklerini feda edenler, feda ettikleri ve geri bıraktıkları her şeyin karşılığını ahirette alacaklardır.
Sabretmek, direnmek ve Allah’a sığınmak Kur’an’da övülmektedir. Nasıl ki Mekke’deki Müslümanlar siyasi ve ekonomik bakımdan kendilerinden çok daha güçlü Mekkeli müşrikler karşısında tam bir kararlılıkla sabredip Allah’a sığınıp gerektiğinde bu uğurda hicret ettilerse bu tavır yeryüzünde zulme maruz kalan bütün müminler için de geçerlidir.
Müminler bu hasletleriyle hem dünyada hem de ahiret yurdunda nice lütuflar kazanacaktır. O müminler ki sarsılmaz bir imanla, tam bir sabır ve tevekkülle doğru bildikleri yolda kararlılıkla yürüdüklerinde onlar için de dünya ve ahiret hayatında sayısız lütuflar, müjdeler vardır.
Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahire tecrüse elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler. Onlar güçlülklere katlanan, Rab derine güvenen kimselerdir.
Bu ayet-i kerimede Yüce Allah zulme uğradıkları için Allah yolunda göç edenlerden söz etmektedir.
Esasen zulme uğramak insanların, insanlığın ilk kurulduğu günden bugüne kadar yaşadıkları ne yazık ki bir gerçeklik. Bildiğiniz gibi, bilindiği gibi, Habil ile Kabil arasındaki mücadeleden başlayarak bir kısım insanlar kendi duygularını, kendi heva ve heveslerini tanrılaştırarak
Allah’ın emir ve yasakları yerine bu heva ve heveslerini gerçekleştirme çabasına düşerler ve bu yüzden de insanlara güçsüz olanlara, güç yetirebildiklerine zulmetmeye kalkışırlar.
Oysa Kur’an ve İslam, Yüce Allah bütün peygamberleri aracılığıyla bizlere hak ve adaleti ikame etmemizi, hak ve adaleti ayakta tutmamızı emretmektedir. Dolayısıyla, esasen zulme karşı yapılacak olan bir mücadele, hakkı ayakta tutmak için yapılan bir mücadeledir.
Burada zulme uğrayanlar yüzünden Allah uğrunda göç edenler denirken ayet-i kerimede, sevgili peygamberimizin müsaadesiyle ilk defa Müslümanların göç etmelerinden söz edilir. Bu ilk Habeşistan’a göç eden Müslümanların kast edildiği söylenir bu ayette. Başka bazı yorumcular ise bu göç edenlerin Medine’ye göç edenler olduğunu, hicret edenler olduğunu söyler.
Tabi burada hicret sözcüğü geçer ayet-i kerimede. Bunun çok özel bir anlamı olduğunu biliyoruz. Hicret etmek tam da Allah Resulünün Mekke’den Medine’ye hicretiyle sembolik bir anlam kazanmıştır.
Yani Allah uğruna yapılan herhangi bir mücadele ve bu mücadele sonucunda yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmak bu hicret olarak adlandırılır.
Aslında günümüzde de yine bunun örneklerini görmek mümkündür. Kendi ülkelerinde, kendi yaşadıkları yerlerde, özellikle savaş bölgeleri göz önüne alındığında,
hatta kimi zaman bazı ülkelerde siyasal nedenlerle de zulme uğrayan insanlar olabilmekte ve bunlar kendi doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları, akrabalarının olduğu, kültürüne sahip oldukları bu ülkeyi terk etmek zorunda kalabilmektedirler.
Burada Ayet-i Kerime’de söz konusu hicreti gerçekleştiren Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar övülmektedir. Onlardan büyük bir övgüyle söz edilmektedir.
Yüce Allah onlara Allah onları en güzel yere yerleştirecek, bu dünyada onları güzel bir yere yerleştirecek ve ahiretteyse elbette çok daha büyük ecir alacak buyurarak,
onlara ne denli büyük değer verdiğini Allah açısından bunların ne kadar güzel bir amel işlemiş olduklarını beyan buyurmaktadır.
Bundan dolayıdır ki mücadele şayet zulme karşı yapılmışsa, şayet Allah’ın emirlerini ikame etmek, yasaklarını insanların hayatından kaldırmak için şayet bu mücadele yapılmışsa
ve bunun sonucunda bir hicret gerçekleşmişse işte bu Allah nezdinde yapılabilecek amellerin en büyüklerinden birisi olarak görülmektedir. Bunların yaptıkları şeylerin önemli yanlarından biri de zulme karşı direnmiş olmalarıdır. Yani zulme boyun eğerek onların dediklerini benimsememişlerdir.
Güçlülklere katlanmışlar, her türlü zorluklara katlanmışlar ve Rab’lerine güvenmişlerdir. Aslında diğer çeşitli fesat grupları ve zulmü yapanlar çoğunlukla ellerindeki güce geçici, makam, mevkiye, servete güvenmektedirler.
Oysa bu insanlar Rab’lerine güvenmektedirler. O hiç kuşkusuz, en güçlü her şeyin sahibi, maliki ve her şeye en ince teferruatına kadar haberdar olan, bilen bir varlıktır. Bilgisi tahluk eden bir varlıktır.
İnsanlardan öyledir ki, günahla kararmış kalplerinde kötülük planlamaktan ve insanlara sıkıntı çıkarmaktan başka dertleri yoktur.
Bu insanlar Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmelerinden veya ummadıkları yerden bir azabın gelmesinden veya yaptıkları kötülük planından oluşacak zararın dönüp dolaşıp kendilerini bulmasından nasıl emin olabilirler?
Allah’ın boyasıyla boyanmış insan, fıtratı gereği iyilik ve doğruluğa yönelmek, inkâr ve kötülüklerden uzak kalmak ve böylece dünya ve ahiretteki bela ve musibetlere uğramamak ister. Bu cüzde anlatılan Mekke müşrikleri fıtratını bozmuş bir insan halidir. Onlar batıl inançlara satmakla kalmaz, Kur’an’a eskilerin masalları der, insanların önünü keserek onların peygamberle görüşmesini engeller ve genel olarak İslam’a, onun peygamberine ve kutsal kitabına karşı bir savaş yürütürler.
Peygambere iğrenç tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden ya da beklemedikleri taraftan gelecek ilahi bir azaba uğramayacaklarından emin midirler? Onlar Allah’ı aciz bırakamazlar. Durup dinlendikleri veya yoldayken bulundukları yer Allah’tan uzak değildir.
Onların uyanık bulunmaları ve böyle bir şeyi beklemeleri Allah’ın elini kendilerinden savamaz. Onlar tuzaklarına gömülmüşler, kazdıkları kuyularına düşmüşlerdir. Ne debelenip kurtulabilirler ne de korunabilirler.
Şüphesiz bu tavırlar sadece Mekkeli müşriklerin değil, her dönemde benzer özellikler göstermiş kişilerin tavırlarıdır. Bunlar tevhid inancına karşı durmuş, Allah’ı ve peygamberlerini inkar etmiş ve müminlere zulmetmiş, hakka ve hak yolunda gidenlere kötü planlar kurmuş olan insanların tavrıdır. İşte böyle davrananlar için onları çeşitli cezalar beklemektedir.
Kafirler Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağ ve sola dönmekte, Allah’a secde edip yere kapanmaktadır. Her şeyin gölgesinin uzayıp kısalarak sağdan sola döndüğünü ve böylece ona boyun eğerek secde ettiğini görmüyorlar mı? Uzayıp kısalan, kırılan ve eğilip giden gölgelerin manzarasıyla dolu sahne, kalbini açan, duygularını uyandıran, etrafını kuşatan, evrenle diyalog içine girenler için etkili bir sahnedir. Allah’ın yarattığı bu kainat, onun yasaları ve işleyişi insanı dehşete düşürür ve Allah’tan korkmaya telkin eder. Bütün yaratıklar gönülden Allah’a boyun eğmiş, teslim olmuş, yer ve gökte onlara katılmış Rabblerini tesbih ederken, ona secde ederken, onun emrine aykırı hareket etmezken, büyüklük taslayanlar ve inkara kalkışanlar sadece insanlardır. Ancak Hakka ve Hak yolunda gidenlere karşı kötü planlar kuranlar, düşmanlık edenler buna rağmen hayatlarını sürdürebiliyor, ortalıkta dolaşabiliyorsa bu onların Allah’ı aciz bırakmalarından değil, Cenab-ı Hakk’ın geniş merhamet ve şefkatiyle onlara zaman tanımasındandır.
Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah’ın onları yerin dibine geçirmeyeceğinden veya hiç bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden ya da onlar işe güce dalmışken Allah’ın kendilerini kıs kıvrak yakalamayacağından emin mi oldular?
Onların bunu engelleme güçleri de yoktur. Yoksa Allah’ın içlerine felaket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağına dair bir güvenceleri mi var? Ama sizin Rabbiniz kuşkusuz, çok şefkatli, çok merhametlidir.
İnsanlardan öyledir de vardır ki günahla kararmış kalplerinde kötülük planlamaktan ve insanlara sıkıntı çıkarmaktan başka dertleri yoktur.
Bu insanlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmelerinden veya ummadıkları yerden bir azabın gelmesinden ya da yaptıkları kötü plandan oluşacak zararın daha sonra dönüp dolaşıp yine kendilerini bulmasından nasıl emin olabiliyorlar? Allah’ın boyasıyla boyanma yani Allah’ın dinine girme durumunda, fıtrat gereği o insan artık iyilik ve doğruluğa yönelmiş olur, inkar ve kötülüklerden uzaklaşmış ve böylece dünyada ve ahiretteki bela ve musibetlere uğramaktan da uzaklaşmış, kurtulmuş olur.
Bu cüzde anlatılan Mekke müşrikleri aslında fıtratları bozulmuş insanlardır. Çünkü batıl inançlara sapmakla onlar kendi fıtratlarını bozmuşlardır.
Onlar bu inançları ile peygambere düşman olmaları yanında, Kur’an’a eskilerin masalları derler, insanların önlerini keserek onların hak dine girmelerini engellerler ve bu şekilde hem peygambere hem de kutsal kitaba karşı savaş açarlar.
Şüphesiz bu tavırları sadece Mekkeli müşriklerin değil her dönemde benzer özellikler göstermiş birçok kişinin tavrıdır. Onlar tevhid inancına karşı durmuş, Allah’ı ve peygamberi inkar etmiş ve müminlere zulmetmişlerdir. Hakka ve hak yolunda gidenlere kötü planlar kurmuş olan bu insanların tavrı gerçekten yürek acısıdır.
İşte böyle davrananlar için çeşitli cezalar ve azaplar beklemektedir. Kafirler Allah’ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekle Allah’a secde edip yere kapanmaktadır şeklindeki ayet çok önemlidir. Yani bütün yaratıklar gönülden Allah’a boyun eğmiş, teslim olmuş, yer ve gökteki her şey onu tesbih ediyor, onun emrine boyun eğiyor. Ve büyüklük taslayanlara, inkara, kalkışanlara gelince onlar da azap içerisinde cezalarını göreceklerdir.
Ancak Hakka ve hak yolunda gidenlere karşı kötü planlar kuranlar, düşmanlık edenler buna rağmen hayatlarını sürdürebiliyor, ortalıkta dolaşabiliyorlarsa bu onların Allah’ı aciz bırakmalarından değil. Cenab-ı Hakk’ın geniş merhamet ve şefkatiyle onlara zaman tanımasındandır. Allah Teala bu şekilde insanlara bir süre verir ve insanlar bu süreyi güzel kullandıklarında cennete girerler ama bu süreyi kendi aleyhlerine kullandıklarında Allah’ın azabı ile karşılaşırlar. O kişiler kötülük yaptıkları zaman kendilerini koruyacak bir şey olduğu güvencesi içinde mi bulunuyorlar? Bundan dolayı mı bu kötü hareketlerine devam ediyorlar? Halbuki Allah Teala her zaman affedici ve bağışlayıcıdır, merhametiyle sürekli insanlara davranan ve merhametiyle yeryüzünde tecelli edendir.
Bu cüzde yer alan bir diğer insan grubu şahsiyetsiz insanlardır. Bunlar başlarına bir musibet, bir sıkıntı geldiğinde kendilerine bir zarar dokunduğunda Allah’ı hatırlar, onu anarlar. Sıkıntının üzerlerinden kalkması için bolca dua ederler. Ancak ne zaman ki Allah Celle Celaluhu o sıkıntıyı başlarından kaldırır, işte o zaman tekrar eski küfürlerine geri dönerler.
İnsanın yararlandığı her nimet Allah’tandır. Soluduğumuz hava, başımızın üstündeki güneş, bize ve tabiata rahmet olan yağmur ve dilimizin söylemeye güç yetiremeyeceği daha nice sayısız nimetler.
Bunun idrakinde olan insan, iyi gününde de kötü gününde de hep Rabbine şükreder. Hastalıkta olduğu kadar sağlıkta, yoklukta olduğu kadar varlıkta, kederde olduğu kadar sevinçte de hep Rabbini hatırlar.
Onu anar ve her daim ona şükreder. İnsan değil midir Allah’ın boyasıyla boyanan? İnanmayan, küfre düşen, münafıklık alametleri gösteren insanın fıtratı da zorluk ve sıkıntı anında Rabbini anar.
Bu arada müşrikliğin ve puta tapıcılığın kuruntularını reddeder, ortaksız olarak yalnızca Allah’a yönelir. İçinde bulunduğu o sıkıntılı halden kendisini kurtarması için Allah’tan tam bir teslimiyetle yardım ister.
İşte bu anda Allah’ın tüm noksan sıfatlarından uzak ve yüce olduğunu, nimet vermede eşsiz bir varlık olduğunu kabul eder. Çünkü tam da bu anda insan, kalbinde şirkin tortularından kurtulmuş, fıtratındaki hakiki güzellikleri görmeye başlamış, Rabbinin birliğine gönülden teslim olmuştur.
Eller göğe açılıp, gözyaşlarıyla Rabbe yakarılır. Ne zaman ki Allah kulunun duasını kabul eder, üzerindeki sıkıntıyı kaldırır, kişi başındaki o korkunç felaketi atlatır, işte o zaman sanki az önce dua eden kendisi değilmiş gibi yeniden Rabbine ortak koşmaya başlar. Allah’ın kendisine verdiği nimeti inkâr eder, göstermiş olduğu doğru yolu bir kenara bırakır. Öyleyse onlar, bu kısa dönemlik yararlanmadan sonra başlarına nelerin geleceğine bir baksınlar. Şüphesiz Allah onlara yakında anlayacakları bir azabı haber verir. Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde ona yalvarırsınız. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında, içinizden bazıları gariptir ki hemen Rablerine ortak koşarlar.
Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Yiyip için bakalım. Ama yakında anlayacaksınız.
Bu ayet-i kerime Mekke döneminde nazil olmuştur ve Mekke müşriklerinin tutumuna yönelik bir uyarı niteliğindedir. Cenab-ı Hak, elinizde var olan bütün nimetler ne varsa hepsi Allah’tandır. Bunları size Allah ihsan etmiştir.
Hatta başka bir surede Cenab-ı Hak, ihtiyacınız olan her şeyi Cenab-ı Hak sizlere bahşetmiştir. Onun nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız diye buyurur.
Ve başlarına insanların bir sıkıntı geldiğinde, dara düştüklerinde o sıkıntılı anda kurtarıcı olarak Allah’a sığınmaya ve Allah’a yalvarmaya başlarlar. Fakat o sıkıntı, darlık, genişliğe ve rahatlığa kavuştuğunda bir kısım insanlar, özellikle müşrikler o eski ayarlarına, eski inkarlarına geri dönerler.
Bu tabii insanların biraz şükürsüzlüğünden kaynaklanır, nankörlüğünden kaynaklanır. Çünkü Cenab-ı Hak bütün mülkin sahibidir. Varlık alemindeki her şey ona aittir ve bütün mülk onun dur.
Bu mülkü bize Cenab-ı Hak emanet olarak vermiştir ve her insan belli bir süre ömür boyunca o emaneti bu dünyada kullanır fakat daha sonra mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi mal da yalan mülk de yalan var biraz da sen o yalan Yunus Emre’nin dediği gibi malı mülkü tamamını bu dünyada bırakarak öbür dünyaya göçer.
Bu ayeti kerimede de Cenab-ı Hak müşriklere varlık adına elinizdeki bütün nimetler Allah’a aittir. Siz de Allah’tan başka hiçbir gücü kuvveti kudreti olmayan cansız birtakım purtlar Allah’a ortak koşmanıza gerek yok. Onları terk edin.
Hem varlık anında hem darlık anında Allah’a sığının. Darlık ve zorluk zamanlarında yalvardığınız, yakardığınız, varlığını kabul ettiğiniz Allah’a geniş zamanlarda, bolluk zamanlarında da ibadet etmeye devam edin.
Ama genelde insanın böyle bir şükürsüz nankör tarafı vardır. Nimetleri görmezlikten gelme özelliği olabiliyor. Çünkü bazen güç, bazen servet, bazen zenginlik insanı azade kılabiliyor, müstahgını kılabiliyor.
Yani artık kimseye eyvallahım yok diyerek insan arsızlaşabiliyor, küstahlaşabiliyor, azabiliyor. Gerek gücün, gerek servetin, gerekse zenginliğin insanları baştan çıkarmasının onların felaketine yol açacağı vurgulanmıştır. Kişi nasıl ki hastalandığında felaket ve musibet anında sığınacağı bir kudret arıyor ve Allah’a dönüp ona yalvarıyorsa, bunu bolluk zamanında da, o darlık ve hastalık, bela ve musibet geçtikten sonra da sürdürmesi gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de bunu sürdüren insanların varlığından da bahsedilir. Fakat bu ayet-i kerimede bir kısmının ise o eski şirkine, inkarına, o azgınlığına geri döndüğü vurgulanarak insanların bundan vazgeçmesi istenmiş oluyor.
Ve bir tür uyarı olarak insanlara Allah’ın vermiş olduğu bu nimetleri ondan geldi diye bilerek dönmeleri ve Allah’a sığınmaları emredilmiş oluyor. Eğer bu inkara, küfre, nankörlüğe devam ederlerse, bunun kendilerine zarar vereceğini ifade ediyor. Nitekim bu ayette de bir kısmının o şatafata, debdebeye, lükse ve azgınlığa devam ederek hayatlarını sürdürdükleri için ayet-i keriminin sonunda yiyip için bakalım. Ama yakında ne olduğunu anlayacaksınız diye bir tür tehdit ve uyarı vardır. Yani kendinize gelin, aklınızı başınıza alın, Allah’a kulluğa devam edin, o nimetlerin şükrünü eda edin. Bu sizin hayrınıza, bu sizin faydanızadır. Ama eğer inkara, inada ve o küfürde ve şirkde, nankörlükte ısrağa devam ederseniz kaybeden siz olacaksınız.
Yakında bunun ne kadar büyük bir zarara yol açtığını anlayacaksınız diye de uyarıya bitiriyor.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir