"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tarih Söyleşileri | Gülay Öğün Bezer | 57. Bölüm

Tarih Söyleşileri | Gülay Öğün Bezer | 57. Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=nukIhnYDz7E.

Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söyleşileri programında Marmara Üniversitesi Fenerbahçe Fakültesi Öğretim Yesisi
ve Gülay Öğünbezer ile birlikteyiz. Bugünkü programda aslında çok konuşulan, dünya tarihinin gidişatını, bizim kendi tarihimizi derinden etkileyen bir konuyu, Haçlı Seferlerini ele alacağız. Hoş geldiniz Gülay Hanım. Teşekkür ederim, hoş bulduk. Şimdi Haçlı Seferleri çok konuşulan ama aslında ayrıntılarına indiğimiz zaman da çok basma kalıp yaklaşımlarla değerlendirdiğimiz tarihi vakalardan birisi gibi, genel toplumsal düzeyde ele aldığımız konulardan birisi olarak gözüküyor. Haçlı Seferleri deyince bizim ne anlamamız gerekiyor? Yani Haçlı Seferlerinin içine giren savaşlar hangileri? Evet. Söylediğiniz gibi bugüne kadar birikmiş birtakım ezberlerimiz var.
Mesela lise tarih kitaplarından herkesin aşağı yukarı aklında kalan şeye göre hepimiz de Haçlı Seferi deyince 1096-1290’lı yıllar arasında yakın doğuya yapılan seferleri, Kudüs hedef olmak üzere buraya düzenlenen seferleri anlıyoruz. Fakat daha geniş bir perspektifi var bunun.
Onun için de şöyle bir kısa tarif verebilirim size. Haçlı Seferleri, Hristiyan dünyayı yakından tehdit eden, sıcak tehdit sayılan komşularına heretik, Hristiyanlık için problem olabilecek, tehdit olabilecek heretik inançlara, paganlara ve evvelce Müslümanlara, Hristiyanlara aitken şimdi Müslümanların eline geçmiş toprakların geri alınması için düzenlenen savaşlara Haçlı Seferleri diyoruz. Bu yüzden sadece Kudüs’e veya yakın doğuya düzenlenmiş seferlerden ibaret olmadığını kısaca söyleyebiliriz. Fransa’da, Katarlara, Slav steplerinde yine Slavlara karşı
düzenlenmiş bu tür seferler var. 1204’te İstanbul’a Ortodoks Hristiyanlar üzerine yapılan da zaten herkes biliyor. Yani 1996’da başlayıp 1290’lı yıllara kadar devam eden yaklaşık 9 sefer mi? 8 diye numaralandırıyorlar ama bunların içinde belki yarattığı şok nedeniyle numaralanmamış
birincinin devamı gibi arada unutturulmuş 1101 yılı Haçlıları da var. İki ayrı ordu halinde gelmiş fakat numaralanmamış çoban, çocuk Haçlı Seferleri gibi başka şeyler de var arada ama büyük bahşişe seferleri genellikle 8 sefer diye anlatırlar. Osman üzerine yapılan Nibolu Seferi, Barna, Birinci, İkinci, Kosova Seferleri de bu gruba dahil edenlerle var. Galiba ikinci değil, ikinci Kosova değil ama Varna’ya kadar Stephen Ransom’un öyle şey yapıyor, tasnif ediyor. Haçlı Seferlerini son Varna Savaşı’na kadar getiriyor. Bunlar ağırlıklı olarak Müslümanlara, Hristiyanların Müslümanlar üzerine yaptığı seferler, bu bizim burada zikrettiklerimiz. Haçlı Seferleri deyince bizim ne anlamamız gerekiyor?
Siz ana bir tarif yaptınız ama daha çok bunun tanımlamasının sebebini soruyorum. Yapılan çağrı üzerine, ilk çağrı gerçi şey değil. Daha önce Endülüs’te Müslümanlara karşı başlatılan Haçlı Seferleri var ama o bahsede girersek bambaşka bir mecraya gideriz. Fakat yakın doğuya yapılanları kastederek söyleyebilirim.
Papa’nın 1095 yılı Kasım ayında Clermont konsilinde yaptığı çağrıya cevap olmak üzere, yani buna katılmayı kabul ederek onun alameti farikası olarak da yakalarına kırmızı çuhadan bir haç iliştirmek suretiyle bu seferlere katılmayı taahüt edip daha sonra da bir şekilde katılanları ifade eden, katılanlara verdiğimiz isim Haçlı. Yani Haçlı seferleri, haçlı seferleri deyince yaygın olarak biz Kudüs üzerine yapılan
savaşlar olarak tanımlıyoruz ama biraz önce sizin yaptığınız bir tanımlama var. Dediniz ki aslında kuşatılan Hristiyan dünyanın Avrupa’nın bu kuşatılmışlıktan kurtulması da bunun ana argümanlardan birisi dediniz. O zaman Haçlı seferlerinin sebepleri neler? Siyas, sosyal, dini ve ekonomik nedenleri var.
İşte sosyal neden nedir diye sorduğunuzda bu Avrupa’nın feodal düzen hem ekonomik siyasi ve sosyal bir düzen olarak feodalitenin Avrupa’da yarattığı sıkıntı, sınıf farkları vesaire piramidin kalın tabanında ezilen kalabalık kitlelerin olması, üst üste
su baskınları, kıtlıklar vesaire gibi ekonomik nedenler. Bunlar bildiğimiz şeyler. Siyasi olanı da genelde şöyle anlatırlar. Türkler karşısında sıkışan Bizans’ın artık denize düşen yılana sarılır diye papalıktan tabii beklediği şey böyle bir yardım değildi elbette. Yani ipten kazıktan kurtulmuş kolonizasyon için gelmiş insanlar değildi ama alışılmazlardır.
Bu tarzda paralı askerler nitelikli paralı askerler bekliyordu. Bizans’ın çağrısı da siyasi bir çağrı olarak anlaşılabilir bir neden olarak bize en çok anlatılan Haçlı Seferleri’nin dini neden ne olduğu dini nedeninde bağhusuz Kudüs’ün geri alınması olduğu şeklinde anlatıldı. Genelde de kabul görür soruda sormayız. Evet Kudüs’ün kurtarılması diye. Kudüs hatırlayacağınız üzere benim bildiğim kadarıyla 638 tarihinde Müslümanlar tarafından fethedilmişti üzerinden de galiba dört buçuk asırlık bir zaman geçmiş oluyor. Yani böyle bir nedenle hadi Kudüs’ü geri alalım yer yerinden oynasın günaydın derler. Hatta Hazreti Ömer döneminde fethediliyor ve Hazreti Ömer’in Kudüs’ün fethinde
ortaya koymuş olduğu hukuk da asırlarca dünyada ve İslam dünyasında bir örneklik olarak oluşturuyor. Evet işte anlatmak istediğim şu 638’den 1095’e günaydın denecek bir gecikmeyle bize dini bir motivasyon olduğu anlatılmaya çalışıyor. Hiç gündeme gelmemiş Kudüs konusu bu. Bir kere bir Bizans İmparatorunun sözde kalmış bir teşebbüsü dışında yok böyle bir şey.
Şimdi böyle olunca biraz evvel arada görüşürken anlattığım sizin işaret ettiğiniz harita yansıtabilirler mi bilmiyorum ama Arkadaşlar ikin oğlu haritayı ekrana verebilirlerse ama buradan kitaptan da gösterebiliriz arkadaşlar onu hazırlarken. Evet şimdi şurada görüldüğü üzere Endülüs’den başlayarak Siz harita üzerinden izah edin hocam. Peki şöyle mi tutmam gerekiyor? Evet arkadaşlar kamerayla şimdi alırlar mı?
Evet şöyle diyelim İslamiyet Büneyden Arabistan’dan çıktı Irak, Suriye, Mısır yani İran kısmı da var ama şu an bizi ilgilendirmediği için. Ön Asya Afrika fethedildi fethedilmekle kalmadı islamlaştı üzerine Araplaştı. Aynı haritayı ekrana taşıdılar. Evet aynı harita aşağı yukarı.
Oradan Endülüs’e geldi biliyorsunuz prenelerde durdurulabildi bu sefer. Şimdi şöyle bir bakarsanız bu bir yay içinde hilal içinde Avrupa’nın kuşatıldığını gösteriyor. Bu askeri bir kuşatma siyasi bir gerileme aynı hadise Endülüs’te yaşanıyor.
Ve Endülüs’te prenelerde durdurulduktan sonra İslam’ın bir şekilde Endülüs üzerinden Avrupa’yı tehdit edeceği de malum. Yani tehdit sadece askeri ve siyasi değil aynı zamanda dini.
Şimdi Avrupa’yı içerden o dönem feudaliteden en çok beslenen kurum papalığı da tehdit eden biraz önce söylediğim o sosyal ekonomik nedenlerle bir iç savaş tehdidi de var. Bu bakımdan papalığın dibini oyacak altını boşaltacak önemli bir tehdit olarak algılanıyor İslam’ın bu ilerleyişi. Şimdi yine harita üzerinden haritanın sağından doğusundan dikkat ederseniz oradan da Araplar durdular gerilediler şöyle böyle oldu ama bir süre sonra da hatırlayacaksınız. Selçukluların önderliğinde Müslüman Türkler geldi. O yayın içine doğudan adeta Hristiyan dünyanın böğrüne kalbine bir kama gibi saplandı Türkler.
Çanakkale Boğazı’na kadar ilerlediler yani Anadolu fiili olarak düştü. Hatta hukuki olarak da Bizans bazı anlaşmalarla bunu kabul etti. Fakat zararın neresinden dönülürse kardı bu bakımdan Avrupa’dan papalıktan yardım istendi. Şimdi papalığın yapabileceği iki şey vardı belki burada sorulması gereken şeylerden biri bu dini savaş dedik ya ya da en azından bize böyle anlatılmak istemiyor diye. O zaman soralım Hristiyanlık’ta kutsal savaş var mıydı?
Bildiğimiz kadarıyla yoktu hatta Hz. İsa’ya adven denir ki işte yanağının birine bir tokat atarsa sakın mukabele etme öbürünü dön diye bir motto ile Hristiyanlık’ta kutsal savaş cihad ne diyecekseniz hatta kan dökmenin memnuiyeti mekruhluğuyla ilgili yaygın bir kanaat vardır. O zaman şimdi herhangi bir nedenle 1095 yılında yeni bir ayet gelmediyse papaya savaşı ilan etmesinin izah edilir bir nedeni olması lazım. Peki 1095’ten önce Hristiyanlık tarihini incelediğimizde savaş savunma veya bir tehdit söz konusu olduğunda buna karşı dirençle ilgili dini bir motivasyon kullanılmıyor mu? Var tabi dini demeyelim ama… Yani savaşmanın gerekliliği daha doğru Hristiyanlığı da savunmak bir ana figür olarak kullanılmıyor mu? Diyelim ki farklı tehditlerle karşılaşıyorlar. Size şöyle bir şey söyleyeyim biraz metaforik olabilir ama Türk İslam öncesi Türklerin mezarlarında taşlar vardır biliyorsunuz.
Bizim bir tane şahide onların onlarca taş var bal bal dediğimiz. Ne için dikiliyor onlar? Kahramanlığını ölen kişinin ne kadar düşman olduğu öldürdüğü ve ne kadar büyük kahraman olduğunu anlatır. Hristiyanlıkta bakın bizim çok istihvaf ettiğimiz bir şey var küçümsediğimiz Bizansla ilgili olarak Bizans oyunu deriz.
Neden Bizans oyunu küçümsüyoruz? İşte hükümdarın imparatorun kafasında kırk tilkiyi cirit atar kuyruğu birbirine değmezdi filan diye. Bu ölüm üzerinden yani onlar da şöyledir özet olarak söyleyeyim. Öldürür ama kendisine yetkili veya ne bileyim sorumlu hissettiği bir makamdan ne yaptın sen neden öldürdün? Hani öldürmek yoktu dendiğinde boynunu büker mecbur kaldım olur. Söylem diyoruz o zaman aslında söylem olarak savaşçı bir söylemi yok hristiyanlığın. Yok. Bu ilk defa bin doksanlı yıllarda daha önce Endülüs’te başlatıldı. Ama yani aynı yüzyıla tekabül eder fakat aynı papalık daha 70-80 yıl önce bu şövalyelerin iç çatışmalarını engellemek için çok sert bildirgeler yayınlıyor.
Kan dökmenin ne kadar mekruh ne kadar günah bir iş olduğunu. Kendi iç çatışmalarını. Tabi ama yani iç çatışma günahsa dış çatışma da günahtır. Bir savaşla ilgili genel bir şey söylüyoruz. Dolayısıyla anlatmak istediğim şey bu aslında yasak olan bir şey olmasına rağmen hristiyanlıkta daha sonra bu teorize edildi.
Başladıktan sonra daha önce belki düşünülmedi bile fakat seferler hazırlan yapıldıktan sonra olur ileride biri kiliseye sorarsa sen ne yaptın? Bizi ne gibi büyük bir günaha bulaştırdın demesinler diye herhalde haklı savaş diye bir teori oluşturdular.
Bu teorinin başlıca şeyi aslında üç esasa oturur ama haklı neden olmalıdır diyor. Haklı bir nedeni olmalıdır. Haklı nedeni de üç kategoriye ayırıyor.
Şimdi biraz evvel söylediğim kaybedilen toprakların geri alınması sıcak tehdit ve olur yakın tehdit sayılmaz ama paganlık, rafızi veya heretik hareketler nedir? Teorik olarak hristiyanlığı tehdit ederler. Bunlara karşı sefer yapmak da mübahtır diye hazırladı. Şimdi geriye dönersem… Kılıfı hazırladılar diyorsunuz. Sonradan ama yani hazırlanma seferler yapılmadan önce böyle bir kılıf yoktu. Akış içinde sonra ileride birileri sorarsa cevabımız olsun diye haklı savaş teorisi bununla ilgili kitaplar da var hatta. Böyle bir şey. O halde şunu söyleyebilirim net olarak. Evet, siyasi nedeni vardır, ekonomik, dini, sosyal nedenleri vardır ama dini nedeni bize anlatıldığı gibi Kudüs’ün geri alınması değildir. Sizin elinizde yanlış görmediysen Papa’nın Clermont konsilindeki konuşmasının bir kısmı var. Şimdi orada o konuşmada bir cümle var. Belki birçok kimse için hiçbir anlam ifade etmeyebilir ama benim için bütün Haç seferlerinin ruhunu izah eden bir cümledir. Bu topraklar evlatlarını doyurmaya yetmiyor diyor Papa. Yani sizin elinizde o sayfalar dolusu üç sayfa metnen içinde dini pek çok motivasyon var. İmge kullanılmış, semboller ayağa kaldırılmış. Orta çağda bugün bile dini biliyorsunuz yani motivasyon sağlayabilir bir niteliği var. Yanlış hatırlamıyorsam Almanya’da Papa hangisiydi unuttum ama 2008’de filan 8 buçuk milyon insan toplandı dediler. Yani herhalde daha büyük bir meydan olsaydı daha büyüğü de toplanırdı.
Kaldı ki biz Avrupa’yı bugün neyle ateistlik, inançsızlık, şu bu filan diye kategorize de ediyoruz. Anlatmak istediğim şu yani orta çağın şartlarında mütedeyyin, mutasıp siz ne derseniz din, kristiyan toplumda karşılık bulacak bir söylevdir bu.
Yani mütedeyyin insanları bugün ben bile yani İslam’la ilgili bir şey olsa tüylerim diken diken olur. Din bir motivasyon aracıdır bu bakımdan. Fakat bu kalabalıkları harekete geçirecek bir şeydir. Esas nitelikli yani sevk, komuta daha sonra olacakları yönetecek olan nitelikli yardımı tahrik edecek başlıca cümle budur.
Bu topraklar evlatlarını doyurmaya yetmiyor. Bu da dini değil, affedersiniz bir şey daha söyleyeyim nedenin gerçekte dini değil bir kolonizasyon hareketi olduğunun peşiyle ilanıdır. Uzun cümleler arasında kaybolmuş fakat bence savaşın gerçek ruhunu ifade eden ve sonra kolonizasyonu gördüğünüzde de üst üste oturtabileceğiniz mühim bir mesajdır bu. Halka yaptığı konuşmada da diyor ki, Ey Hz. İsa’nın evlatları Hz. İsa’ya bunca hakaret yapılırken, Hz. İsa’ya bunca zulme uğramışken, Kudüs ve çevresi tırnak içinde kafir Türkler tarafından kuşatılmışken,
sizin burada bir nebze durmanız, soluk almanız ve intikam almak için, bu intikam özellikle kullanıyor, intikam almak için sessiz sedasız kalmanızın affedilir bir tarafı yok ve Hz. İsa sizi asla affetmeyecek. Zaten bunu Tanrı istiyor diye de kendi Tanrı’nın vekili olduğu için orada bunu Tanrı istiyor diye deklere ettiğinde o kalabalıklarda bir karşılığı var.
Ayrıca İsa’yı biri diyor ki, Tabii Tanrı diyor, Tanrı. İsa’yı da Tanrı’nın oğulları görüyor mu? Hangisini anlarsanız, yani ikisi de olabilir, büyük Tanrı da olabilir, İsa da olabilir ama bunu Tanrı istiyor dediğinde, bir orta çağ Hristiyanı için kaçılabilecek bir şey değildir.
Bir ilave olarak, İncil dahil olmak üzere pek çok dini kitapta doğu şöyle tarif edilir, sokaklarından bal ve sütten ırmakların aktığı, yani bizim cennet diye tarif ettiğimiz yer doğudur onlar için, dolayısıyla fukaralık içinde kıvranmakta olan bir kısım insanlar içinde, feodalitede artık kaybedecek hiçbir değeri varlığı kalmamış insanlar için, yani dini olmazsa bile bununla ilgili hiç şüphesiz bir takım heveslerin uyanmasını mümkün kılmıştır bu çağrı. Yani olayın bir defa ekonomik bir tarafı var, fukara Avrupalılar, Hristiyanlar bir ekmek kapısı olarak, bir zenginlik kapısı olarak doğu sonuluyor.
Umut diyelim, kapı demeyelim ama umut olabilir çünkü şöyledir, feodaliteyi bir piramide benzetirseniz piramidin küçücük konisinde, külahında ikiye bölün, bir tarafında din adamları, öbür tarafında soylular olmak üzere. Mutlu bir azınlık, piramidin kalın tabanında da şöyle düşünün,
alttaki kalın tabanda köle, yarı köle ve hür köylülerden oluşan sıkışık, her bakımdan sıkışık, patlamaya hazır bir toplumsal yapı var. Olayın siyasi boyutu var, Avrupa’nın Haçlı Seferleri’ne kadar 100 yıllık tarihine baktığımızda büyük bir kaos, kargaşe ve iç çatışma var. Belki Roma’nın çöküşünden beri, yani 100 yıl da değil, daha eski bir şey. Bu Haçlı Seferleri’yle aynı zamanda bir siyasi motivasyon ve birlik kendi içinde, tesisinde bu ana fikri oluşturuyor mu Haçlı Seferleri’nin?
Elinizde pimi çekilmiş bir bomba var, bir iç savaş tehdidi var Avrupa’da yani içinde büyük sıkıntılar var, dışarıdan sıkıştırılıyor, içeride de hararet artıyor. Pimi çekilmiş bir bomba. Ya bırakacaksınız önünüzde patlayacak veya başka bir yere atacaksınız. Yapılan o ateş topunu uygun bir yere Türklerin üzerine yakın doğuya atmak oldu ve kendi açılarından muvaffaktı. İstanı’nın yönlendirilmesine, Müslüman Türklere doğru fırladılar. Bir diğer sebebinde papalığın sarsılan otoritesi ve dini kimliği yine bu seferlerle çok üst düzeye çekildiği söylenimle katılıyor musun? Yani henüz sarsıldığını söyleyebilir miyiz? Yani tartışılan diyelim istersen, tartışmaya açılan bir papalık otoritesi vardı bu çatışmalarla. Haçlı Seferleri ile o papalığın daha güçlü bir cazibem eksiltti. Yani ben bildiğim kadarıyla o dönemde o Konya’nın Sivri Tepesi’nde soylular ve onlara dua ederek hayatlarını kazanan din adamları gayet makbul ve güçlü durumdalardı. Bu da güçlerine güç katıyor seferler. Peki bir şey ifade ettiniz. Dediniz ki aslında Haçlı Seferlerinden önce Hristiyanlık Tarihi’ne baktığımızda tam tersi kan dökmeyi reddeden barışır. O işte Meşhur Hazreti İsa Aleyhisselam’a atfedilen sağ yanağına vururlarsa sol yanağına da çevir teorisi hakim dediniz.
Haçlı Seferleri tarihine baktığımızda o papaların konuşmalarına, papazların konuşmalarına ve diğer dini unsurlarına baktığımızda çok tam tersi bir intikam ateşi körükleniyor. Yani bir intikam alma açık açık. Hazreti İsa’nın intikamını alın diye bir ana çağrı var.
Bunu nasıl yorumluyorsunuz ve bu çağrının, bu öfke birikiminin yönelişinin Müslümanların yanında Yahudilere de bir etkisi var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
O yolda öldüğünde endülüjans cebinde, endülüjans herhalde biliniyordur, papalığın bu seferlere katılanlara gider dönerlerse âlâ ama dönmezlerse de cennetin vaat edildiğini gösteren,
yani âmîane tabirle cennetin tapusunu veren bir belgedir endülüjans. Yani inanırsanız gidersiniz, bu anlamda söylüyorum. Bugün bana da deseler garantidir. Yani yaparım bir çılgınlık. Evet, hitleler buna inanıyor. Yani o zaman anlattığınızdan şunu anlıyoruz.
Aslında tepenin farklı sebepleri varken büyük çoğunluk dini bir motivasyonla, hakikaten bir kutsal savaş anlayışıyla yola çıkıyor. İlk yola çıkış ne zaman oluyor? Bir de bundan önce bir şeyi hatırlatayım ben. Yani Bizans’ın yardım çağrısı çok ıskalanacak bir şey değil.
Bizanslar ilk olarak diogenesi öldürten İmparator Mihail zamanında 1074 yılında kiliseye böyle bir çağrı yaptılar. Hatta kiliselerin yeniden birleştirilmesi. Biliyorsunuz 1054 tarihinde İstanbul ve Roma kiliseleri birbirini tekvir ederek Şıyzma denen hareket vuku bulmuştu. Katolik bir ortodoks anlattı.
Tabii iki kilise birbirini dinsizlikle itham ettiler ve bölündü. Topu topu üzerinden 20 sene geçmişken 1074’te Malazgirt Savaşı’ndan sonra İmparator kiliseleri yeniden birleştirelim vadiyle böyle bir çağrıda bulunmuştu.
İmparatorluğu’nun kendine has bir takım meşgaleleri hesapları vardı. Belki Bizans’ın yeterince diz çökmesini de bekliyordu parantez içinde. Sonra Alexios Komnenos döneminde kızı tarihçi var, Anna Komnena anlatır. Türklerin o gün nerelere yayıldığını, dağıldığını, imparator olduğunda Türklerin Bizans’ı nasıl istila ettiğini anlatan bir şey.
Boğaziçi kıyılarından diyor bakın Üsküdar’dalar, ordugahları var. Boğaziçi kıyılarından Toros’lara. O kısmı zaten unutun ama bu tarafta Çanakkale Boğazı’na kadar dayanmışlar. Şimdi Alexios Komnenos’un ikinci çağrıyı yapmasının nedeni bu.
Boğaziçi eyvallah bir şekilde artık mustakar bir hal aldı, kontrol edilebilir, durumda da olabilir. Ama Çanakkale Boğazı’ndan da geçerlerse işte papalığı bununla tehdit ediyor. Yani oraya geçerlerse bu sizi de ilgilendiriyor. Ve papalık bu işi o zaman daha ciddiye alıp 1095 yılında hazırlıklara başlıyor.
Kasım ayında Clermont da konsilde ilan ediliyor, kabul ediliyor. Papalık elçileri memleketin dört bir yanına dağılıp asker toplamaya, hazırlık yapmaya girişiyorlar. O konsilde alınan karara göre 1096 ayı Ağustos’unda harekete geçeceklerdi. Hedef Kudüs olarak mı belirleniyor?
Öyle, 1096-15 Ağustos’unda o Hz. Meryem’in ölüm tarihi olarak kabul ediliyor. Bir nevi uğurlu bir başlangıç diye. O gün harekete geçeceklerdi. Fakat bunların içinde bazı keşişler falan vardı. Halkı Galean’a getirdiler.
O tarihi bekleyemeden halkın haşrı seferi dediğimiz 1096’da Anadolu’ya ulaşan bir şey var. İznik civarında onlar külliyen imha edildiler. Piyerler mit 100 adamıyla İstanbul’a zor dönebildi. 20.000 kişi civarında mıydı o topluluk? Vallahi 60 diyen de var. İsterseniz buraya büyük bir parantez açayım. Haşrı seferlerine katılan orduların sayılarıyla ilgili. Elimizde net bilgiler yok. İslam kaynakları da kendileri de genellikle kesretten kinaye. Yani birinin bir köprünün başına oturup her geçeni 1-2-3 diye saydığını düşünmüyorum. Ama kesretten kinaye anlatılıyor. Niçin şimdi birinci haşrı seferinin gibi. Gözlem olarak. Ama başka bir hâleti ruhiye olduğunu da düşünürüm ben. 1.200.000 kişi kendileri yazıyorlar. Hadi Müslümanlar başka bir nedenle izam etmiş olabilirler ama 600.000, 300.000, orta çağ şartlarında tasarruf edelim 100.000 olsun. Ne demek yani? Öyle basit bir şey mi? Bu değil tabi. Bence Hristiyanlar şunun için yapıyorlar.
Dinleri için ne kadar büyük fedakârlık edildiğini, ne kadar büyük bir dava olduğunu anlatabilmek için kendi ordu sayılarını abartıyorlar. Bu tarafta yeniliyor. Bir sorun niye yenildim diyor. Veya yeniyor ki mi yendim diyor? Yenmeye daha tabi yenmeye daha var ama ilk şok bu. Ha şimdi ilk seferi söylüyorsun. Tabi büyük bir şok. E bir yenildim fakat niçin? Kılıç Arslan’ın böyle bir cümlesi var.
Senin baban hiç ataların savaştan kaçmış mıydı diye ayıplıyorlar adamı. E diyor ki hiç siz böyle tepeden tırnağa atı bile zırhlı birileriyle savaştınız mı? E tabi taktikler farklı, ordu düzeni farklı. Geri dönersem eğer yani 1096 yılı Ağustos’un da nizami ordular çıktı. Çok meşhur Fransız daha çok Fransızların ağırlıklı olduğu Kontlar Dükler İdaresi’nde nizami ordular yola çıktı. İstanbul kapılarına geldiler. Tabi İmparator da da aslında şafak atmıştı. Halkın Haçlı Seferini gördüğünde başına ördüğü çorabı da fark etti. Fakat bizim Anadolu’da amiyane bir tabir vardır.
Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Hadi gidin dese gitmezler. E ne yapacağız o zaman? Bizans’ın bizim küçümsediğimiz siyasetinde sinekten yağ çıkarma kabiliyeti de vardır. O halde dedi geldiler gitmezler. Ben bundan bir şekilde istifade etmeliyim. Ne yapayım? İleri gelenlerini İstanbul’a davet etti. Godefroy, Bodwin, Tankret, Raymond filan gibi isimleri belki lazım değil. Bir kısmı Norman İtalyan Sicilyalı, ağırlıklı olarak Fransız Kontlar. Anna Komnena doğru anlatıyorsa hepsine saraylar tahsis edildi. İleri gelenleriyle ordular sokmuyor imparator şehri.
Hatta surları kemiriyorlar. Kemirmek mecazen söylüyorum. Girmek istiyorlar içeriye. İmparator onlarla alışık oldukları feodalite dolayısıyla teşne oldukları sistem üzerinden bir vassallık anlaşması yaparak başından sağmak istiyor. Olur ya da olmaz yani vassal olurlar ya da olmazlar ama başka çare yok.
Bu anlaşmada Bizans üç hedef gözeterek onlarla bir bağlılık anlaşması yapıyor. Bir, klasik sefer yolunu geri almak. Yani Anadolu’da İstanbul, İznik, Akşehir, Konya, Ereğli üzerinden, Külekboğazı’ndan, Akdeniz’e inen veya Maraş üzerinden Doğu Akdeniz’e giden klasik bir ordu yolu var.
Ya bunu kontrol altına almak? Bunu kontrol altına ana artarlar sizde olduğunda. Yani Türklere karşı inisiyatif alacaksınız. Klasik sefer yolunu geri almak, Türkleri Anadolu’dan dolayısıyla atabilmek ve Kudüs’e giderler, Mısır’a uzanırlar, Haçlılar. Senin vassalın olacaklarsa sınırların yeniden nereye gidebilir? Büyük Roma gibi Afrika’ya kadar uzanabilir.
Yani kısa, orta, uzun vadeli hedeflerle anlaşma yaptı. Anlaşmanın özeti şu, onlar eskiden Bizans’a ait olan yerleri alıp geri verecekler. Geri verecek paket iade olmayabilir. Yani ona ait olduğunu onamak, Bizans bunun karşılığında IAŞ’e ve rehberlik hizmetlerini yapacaktı. İlk ordu böyle yola çıktı. Nereye kadar gittin? İznik’e geldiler önce. Bir önce şu keşişler, halkın geldiği izbite, bunlar ikinci sefer geldiler. Yani o bir öncü bekleyemediler. O kadar heyecanlandılar ki. Halk topluluğu. Tabii. Başıbozduğu halk topluluğu. Yani kendileri anlatıyor Haçlı kaynakları. Evet.
Çok burada ifade etmek istemem ama ipten kazıktan kurtulmuş katiller vesair kadın erkek türlü çirkin tanımlar var. O zaman bunlar yolda falan çok büyük zulümler de yaptılar. Kendileri de yaptılar. Kendileri de uğradılar. Yani saldırdığınızda mukabele görüyorsunuz. Macaristan topraklarında falan çok ciddi kayıplara uğradılar. Hristiyanlara da saldırdılar. Tabii ki Katoliklere hem de.
Yani öbür orduda da biliyorsunuz biraz evvel laf arasında sordunuz. Ben unuttum. Yahudilere karşı da bir tavır var. Yani intikam almak diye. Daha o Avrupa’dan çıkmadan önce var. Yanlış hatırlamıyorsam. Şöyle hazır harekete geçmişken İsa’nın eğer intikamını alacaksak en yakında kim var? Ama bunun içinde de ekonomik bir neden var. Yahudiler zengin.
Gayet tabii. Yani bizim de böyle belli zamanlara kadar karikatürlerde çizilen tipler vardı biliyorsunuz. Biraz ürkek ama zengin. Dolayısıyla hemen kılıcın ucunu gördüğünde ceplerini boşaltan hemen yani paraları verin bakalım. Biz kutsal sefere veriyorlar. Ama ondan sonra bununla yetinmiyor. Yahudiler kiliselere ilticâ ederek sığınma talep ediyorlar.
Bazı papazlar onları korumak istiyor. Kiliselerin kapılarını kırıp içeri giriyorlar. Efendim tecavüz şu bu olaylar türlü şeyler yaşanıyor. Şöyle bir seçenek veriyorlar. Hristiyan olmak ya da ölmek. Hamile kadınların köprülerden atlayıp intihar ettiği,
kiliselerin bir burçlarından atlayıp burç dediğim yani şeylerden, yükseklerden atlayıp intihar ettikleri ne Hristiyan olmayı kabul ediyorlar ne de o halde yaşayabilme imkanları var. Hatta çok tuhafıma giden benim yadırgadığım bir yorumu vardır Ransimenin.
Ama yani Yahudiler de çok bağnazca davrandılar diye bunu tevil etmeye çalışır. Zulmü mü tevil ediyor? Yani Hristiyan olmadılar diye. Yani ne olurdu bir ayağını kaldırıp belki işte oldum tamam hadis selametle deseydi parayı zaten verdi. Hristiyan oldum deseydi olur muydu? Şüphesiz ben biraz acite ediyorum o şeyi ama aynen cümle böyle onlar da biraz bağnaz davrandılar. Yani ne yapsınlardı? Peki Hristiyan oldum diyen Yahudilere inanıyorlar mı? Yani sen takiye yapıyorsun yalan konuşuyorsun. Yani böyle bir örnek de görmedim onun için bilmiyorum. Her neyse Anadolu’ya geldiler Türkiye’ye sen supluları var. Bir dakika Hocam bu hakikaten çok bilinmeyen bir konu aslında. Yani ben de Yahudileri anlamaya çalışıyorum. Hep huzuru İslam dünyasında Müslümanlarda buluyorlar ama şimdi dönüp en çok Müslümanlara zulmediyorlar.
Halbuki daha bin yüzde yıllarda Avrupa’da neredeyse Yahudi kalmıyor bu haçlı seferleri sıralarında. Belki bu kadar biraz şey olabilir yani izam etmiş olabiliriz bu kadarına ama kastı mahsusa ile onlar hedef alınarak hem ekonomik birikimleri hem de hazır bir şey var işte o dinin verdiği motivasyon yok mu?
Tanrıyı öldürdünüz mü? Yok ama din yapıyor bunu işte. Papaz kendinden bir şey söylemiyor onu din olarak anlatıyor. Papazın anlattığı diyelim. Tabii ki yani Hristiyanlıkta yok diyoruz işte ama vatandaş onu öyle görerek yapıyor ve öldürüyorlar ciddiye öldürüyorlar birbirlerini de öldürüyorlar dediğim gibi Macaristan’da Yahudi miydi? Değildi tabi ki. Yani Yahudilere de büyük bir zulüm söz konusu burada.
Can zulmün tarifi verdi. Daha sonra Kudüs’te de olacak yani 99’da Kudüs’ü aldıklarında oradaki Yahudiler de Müslümanlarla birlikte katliama vuracaklar. Halktan sonra düzenli ordular geldi İstanbul’da biraz konakladılar önlerden sonra Anadolu’ya geçtiler. Anadolu’da Türkiye Selçuklu Devleti var. Onlarda bir küçük badire atlatmış Süleyman Şah ölmüş oğulları hapiste kalmış. Geri dönmüş Kılıç Arslan Melik Şah’ın ölümü üzerine. Tam memleketi torlamış toplamış Bizans’la anlaşma sağlamış Bizans’la derdi yok artık. İnsiyatifi aldığı noktada durup doğuya dönüyor. Kılıç Arslan gitmiş bu halkın haşist seferinde belli önemsememişler.
Yani kimdi bunlar dahası var mı ne istiyorlardı diye bilmiyorum. Herhalde istihbarat şeyleri zayıf örgütleri zayıf. İstanbul’da eğer birkaç casusları olsaydı herhalde bir haber gelmesi lazımdı. Alıp başını Malatya’yı kuşatmaya gidiyor. Onun çok stratejik bir boyutu var. O çok önemli bir sefer. Ama hani şuradan haberdar olaydı. Önemli olan o. İznik’i kuşatıyorlar. İznik görmüşsünüzdür mutlaka. Çok güzel. Çok güzel. Ahlat gibi böyle hafif de boynu bükük kalmış.
İhmal edilmiş ama geçmişin bir… Mahzun ama bakılır. Evet. Aynı kanaatteyim. Sevdiğim iki eski başkentten biridir İznik’te. Biri de Allah’ın. Ayrıca sevgili seyirciler İznik’e çocuklarınızla, eşinizle, dostunuzla mutlaka gitmeniz lazım. Tarihin o eski havasıyla hissedildiği, ruhaniyeti hissedildiği nadir yerlerden birisi İznik. Hala öyle.
Evet. Şöyle kısaca geçeyim. Üç tarafı karadan surlarla çok yüksek, müstahkem surlarla, burçlarla tahkim edilmiş bir şehir. Arkası da surların bir yönü de gölün içerisinde. Şehir sıkıştığı zaman gölden, etraftaki Türk köylerden erzak ihtiyacını gideriyor. Bizans bir süre kuşatma uzuyor. Haşrı ordusunun büyüklüğüne şun avına göre İznik devede kulak aslında. Küçük bir yer aslında. Tabii. Fakat uzuyor. Bizans seyrediyor. Diğerleri burnundan kıl aldırmıyor, sormuyorlar. Yani bir öneriniz var mı, nasıl yapılır ya delir.
Bizans bunu hatırlatmak üzere. Yani önce bana soracaksınızı hatırlatmak üzere. Bir süre dinlemede kalıp daha sonra bir küçük filoyu İznik Gölü’ne indirip Türkleri tazik ediyor. Ve sonra nihayi saldırının yapılacağı gece Türklerle anlaşıyor. Haşrılar son vuruşu yapmak üzere gözlerini açtıklarında bir bakıyorlar ki burçlar da Bizans bayrağı.
Tepe takla bir şok. Bunu İstanbul’da da aslında bir aldatılmışlık duygusu hissetmiş olmaları lazım. Bizans oyunu kendini gösteriyor. Evet. Şöyle bir motivasyon vardı hatırlayacaksınız Papa’nın. Doğudaki dindaşlarımız, ezilen, öldürülen mazlum dindaşlarımız.
İstanbul’a geldiklerinde dünyanın en büyük belki Bağdat’tan sonra veya Bağdat’la beraber büyük şehri canlı kozmopolit pırıl pırıl zengin bir şehir. O halinde bile çok parlak bir şehir. Tasvirler var hanımlar diyor hizmetçileriyle beraber makyajlı hanımlar çarşılarda filan dolaşıyorlardı.
Lüks bir şey herhalde ben olsam ilk tepki mi olurdu. Yani bu düpe düz bir kandırmaca. Bunlar mı mağdur? Bir kendi hayatına bak bir bunlara bak. İlk şok bence oradaydı şimdi İznik önünde ikinci bir şok daha yaşandı. Kaldı ki Bizans bir şey daha yaptı. Doğulu yönde kuvvetli imparatorluğun. Yani eğer haçlılara bırakmış olsaydı müdafiler ölmek veya Hristiyan olmak arasında seçenek sunulacaktı. Bizans taşınabilir mallarıyla serbest bıraktı. Sadece Kılıçarslan’ın oğulları ve eşini rehin olarak aldı. Daha sonra bazı yerlerin geri alınması için kullandı onları ve iade etti.
Tabii haçlıların en büyük infiali burada oldu ve ilk çarpıyı koydular Bizans’ın üzerine. Hristiyan davasına ihanetle suçlayarak ilk tekfir işaretini koydular. Peki bu birinci ordu nereye kadar devam edebildi? Şöyle Kılıçarslan yetişti fakat yardımcı olamadı yani müdafiilere. İznik düştü.
Evet sonra şeyde karşıladı eski şehirde karşıladı. Ordu ikiye bölünmüştü haçlılar bir kısmını pusuya düşürdü imha edeceğini düşünüyor ama arkadan haberi yok yine. İkinci büyük ordu gelince eski şehirde de bütün ordugahını hazine neyi vardı bilmiyorum ama bırakıp Ereğli’ye çekildi. Ev sahibi sıfatıyla topraklarında geçer. Birinci Kılıçarslan. Tabii ki Ereğli de bir daha kendine yardıma gelen kuvvetlerle bir daha çıktı bir daha yenildi. Dolayısıyla haçlıların bir kısmı Çukurova’ya indiler. Öbür kısım Maraş üzerinden Doğu Akdeniz’e doğru inerek Antakya’yı kuşattılar. Çukurova’ya inenler başka bir şey yaptı.
Belki bundan evvel bir cümle daha sıkıştırmak lazım hani böyle kolay anlattım ya geldiler oraya buraya falan. Yani şöyle söyleyeyim dönemin kaynaklarında açlık ve susuzluk nedeniyle askeri olarak yenilebilir Kılıçarslan.
Ama bütün ihaşe imkanlarını sabote ederek kendine yar olmayan her tarlayı yakarak her kuyuyu zehirleyerek kapatarak geri çekiliyor. Yeniliyor vazgeçmiyor. Evet ama öbürünün işinde tabii yani toprağı eşeleyip ıslak toprağa dipten çıkan ıslak toprağa dilini dudaklarını sürüp susuzluğunu giderme ihtiyacından tutun.
Kendi idrarını içmeye kadar, böcek hayvan kendi binek hayvanlarını yemeye kadar aslında büyük de bir yoksunluktan söz ediliyor. Buna rağmen işte o kışkırtıcı unsur tabi din oldu tebrik etmek gerekiyor yani buna rağmen. Vazgeçmiyor. Tabi bir kısmı Çukurova’ya iniyor Tankred ve Bodvin Selçuklulara ait Adana, Tarsus, Anazarb, Misis alıyorlar. Ama bu sırada onlara Anadolu’da kristiyan gruplardan ilk defa müzahir birileri çıkıyor. Ermeniler. Müzahir deyince seyircilerimiz acaba ne demek istiyor Gülay Hanım? Vallahi bilirler yani o kadarını bilirler Türkçe bu kadar şey değil Red House’un yaptığı sözlükte değil mi? Var ama bizde yok. 98 bin kelime var. Maalesef yok ama bunu ayrıca konuşur. Yani taraftar diyelim taraftar olarak Ermenler açık surette tavır koydular. Urfa’dan bir davet aldı Bodvin. Oraya gitti. Ermeni, şehrin Ermeni hakimini burada da bir hinlik cinlik var. Ondan da kısaca söz edeyim. Oğlu yok Toros evlat ediniyor Bodvin’i. 3-4 gün sonra şehirde bir isyan çıkıyor. Toros’u çok feci biçimde öldürüyorlar. Ve yerine oğlu tabi biricik oğlu Bodvin çıkıyor ve böylece Yakın Doğu’daki ilk haşrı hakimiyeti 30 Mart 1098 tarihinde kuruluyor.
Ordu’nun ana kısmı dediğim gibi çok meşakkatli bir yolculuktan sonra. Hele o Maraş’ın dağlık yerlerinde iplerle birbirlerine sıralanalım diye artık akıl durmuş sıcak yaz mevzimi. İplerle bağlan bir atın ayağı sürçtüğünde ne oluyor? Hepsi beraber uçurumlardan yuvarlanıyorlar.
Veya teçhizatlarını taşıyamadıkları için savaş için o kadar kıymetli hazine bu. Al senin olsun, istemem senin olsun. Uçurumlardan filan teçhizatlarını atacak kadar zorlu meşakkatli bir yürüyüşle Antakya’ya geldiler. Antakya Büyük Selçuklulara aitti ama Büyük Selçuklular bildiğiniz gibi çok kötü bir durumdalardı.
İl-i İkşah’ın ölümünden sonra oğulları, kardeşleri, kuzenleri saç saça baş başa taht kavgası yürütüyorlardı. Yönettikleri toplumlar biz her ne kadar kendi açımızdan başka görsek de. Yani Araplar da ha iyi oldu fırsat düştü dediler. Mesela el uzatmadılar. Bütün sorumluluğu madem siyasi hakim sizsiniz Türklerin omzuna yıktılar.
Kaleler boşaltıldı geri çekildiler. Farz-ı Muhal teklif de ettiler. Ben yol açayım bana dokunma oradan geç dediler. Türklerden de birbirlerinden çekindikleri birbirleriyle siyasi hesapları olduğu için ihanet demezseniz bile vurdum. Niye diyelim? Bilmem yani belki ihanet niyetiyle yapmamışlardı diye söylüyorum. Her şey niyetli ölçülüyorsa ayrı bir şey.
Tabii yani pek çok kusur var orada. Hatta Antakya’da iç kaleyle dışarıdan gelen Selçuklu ordusu arasında imha olmak üzerelerken. Yani insan eti yediklerini salgın hastalık çıktığını o kadar müşkil durumdalar ki teslim olalım diyorlar ordu komutanı Kürbua’ya. Fakat şedid bir adam biraz sert bir adam.
Siyaset bilmiyor. Galiba komutan neticede bir de bir şey daha yapıyor. Urfa’ya alıveriyim. Urfa’da hani bir kontluk kurulmuştu ya. Moralle buraya yürürsek daha iyi ama Urfa’da takılıyor orayı alamıyor. Buraya yıpranmış olarak gecikmiş olarak geliyor. Antakya çok kötü bir vaziyette olmasına rağmen komutanlar bir bir Kürbua’yı terk ediyorlar. Ve hatta o döneme ait yine belki sansasyonel bir şey ama söyleyeyim. Şanson de Antioch diye bir şey var Antakya Destanı. İnsan eti yediklerine dair nasıl kesip pişirdiklerine dair bilgilerin de oldu. Ama bu sıkışıklıktan belki de yani yamyamlardı. Hasseten insan eti yiyorlardı demiyorum ama yani buna mecbur olacak kadar. Sonra Fulkeryus bunu nasıl tevil eder biliyor musunuz? Bakınız Hristiyanlar nelere katlandılar. Bu din davası kendi de bir papazdır. Aynı zamanda yazıyorlar biliyorsunuz. Dinleri uğrunda nelere katlandılar? Antakya’da filanca kapının önüne toplanın. Onların canı bağışlanacak diye Müslümanlar oraya toplandı.
Ve kam ile kılıçtan geçirildiler. Orada Antakya senin mi benim mi kavga etmeye başladılar. Yine mütedeyin o dinden gaz alan kesim dediler ki. Soylulara bu kavgayı verenlere ayıptır. Şimdi biz sizi terk edip gidiyoruz. Ya Kudüs’e gideriz veya terk ederiz. Yola çıktılar tekrar. Bütün Batılı tarihçilerinde çok esefle andıkları Mağarra tünnüman katliamı. Yani dehşet bir olay. Bir şehri bütün Müslümanları kesmek suretiyle. Tabii ele geçirdikleri yerlerde erzak vesaire takviye sağlarak güçlenerek. Nihayet Kudüs önlerine vardılar. Ama arada böyle bir katliam yapıyorlar. Tabii tabii yolları üzerinde o katliamı gören öbürü de diyor ki. Ben ilahı ihaneti onun için demek istemiyorum. Tamam diyor o zaman ben size güvenli geçiş sağlayayım. Buyurun geçin diyor nereye gidiyorsanız. Şimdi Kudüs kimin elinde bu sırada? Hedef artık Kudüs. Daha önce Büyük Selçukluların elindeydi. Ama taht kavgaları nedeniyle yeniden Fatımiler tarafından zapt edildi. Fatımiler ya işin farkında değil veya öyle olsun istediler. Hemen bir elçi yolladılar ve dediler ki. Hac farizasını yerine getirmenize müsaade ederiz. Anlaşalım hoş geldiniz. Selametle gelip gitmenize kolaylık sağlarız dediler. Ama ara bir şey hocam. Göreğe Hanım bu anlattıklarınıza bakınca. Biz de ne çekiyorsak biraz da biraz da ciddi anlamda birbirimize ettiğimizden. Birlik olamamaktan çekiyoruz. E gayet tabi. Ama insanın tabiatı bu. Ben onları mesela Matruşka gibi iç içe bir çıkarayım. Türklerden başlarsınız paralize olmuş durumda. İslam toplumları öyledir. Ama nasıl izah ediyoruz? Öbürünü Şii, bunu Sünni, şunu Katolik.
Katagorize edip, yaftalayıp rahatça izah ediyoruz. Yani neticededir ve beraber olmayınca işte orta bu tarihte de günümüze de bu büyük katliamlar çıkıyor. Önce kendimize bakma. Tarih biraz ibret nazarıyla okumak lazım. Herhalde yani başka hikaye diye zevkle okunacak bir şey değil bunlar benim anladığım kadarıyla. Utanç duymadan, üzüntü duymadan okunacak çok tarihi hadise bilmiyorum ben. Yani her sayesinde bir ibret nazarıyla ve ciddiyete okumak lazım. Tabii yani yoksa bundan oturup da şimdi Kudüs’te 90.000 mi 60.000 mi insan kesildi diye bundan zevk alacak halimiz yok. Geri kalanından ders çıkarmak mümkünse bir şeyler yapacağız. Şimdi Kudüs önlerine geldiklerinde Fatih Beyler… Ne zaman geldiler Kudüs önlerine? 99 yılı başında. Daha doğrusu ilkbahar. 3 yıl içerisinde Kudüs’e ulaştılar ilk başta.
3 yıl etmedi iki. 96’ta çıkmadılar mı? İznik’in düşüşü… Ben Avrupa’dan çıkışlarına itibaren diyorum. Tamam ama İznik’in düşüşü 17 Haziran 1097. Kudüs’ün düşüşü 15 Temmuz 1099’dur. 2 yıl 2 ay eder. Avrupa’ya da dahil edilir 3 yılda yaklaşıyor. Evet. Şimdi anlatmak istediğim şey şu.
Fatih Beyler ya işin farkında değil veya siyaset yapıyorlar. Buna cevap bile verilmiyor. Yani buyurun Hacıoğlu’nun geri dönün Kudüs’e niye gelinir tabi ki değil mi başka? Hacıoğlu’nun dönün cevap bile vermediler. Bunun üzerine Fatih Beyler de elbette Mısır’da ciddi bir donanma var. Kudüs’ü denizden gerekli takviyeleri yaparak tahkim ettiler.
Hatta işi ciddiye de aldılar sonra. Kudüs’ün etrafında ne kadar ağaç varsa kestiler. Çünkü yaz sıcağı kendileri içeride güvende olacaklar. Ama haçların işini zorlaştırmak için etrafı çoraklaştırmak için bunları da yaptılar. Kudüs’ün bir avantajı var. Kanalizasyon sistemi var o çağda tabi. Uzun kuşatmalarda en büyük hendikap biliyorsunuz odur. Taafün eder cesetler, lahmlar, tuvaletler vesaire. Ve içme su kaynakları içeride. Böyle bir avantajı var. Savunmaya müsait bir şey. Tabi ki uzun süre direnebilir durumda. Fakat bir yandan da İtalyan ve İngiliz gemileriyle her şeye rağmen Akdeniz sahilinden gelen yardımlarla.
Belki Kudüs’ün yardımına dışarıdan da birileri gelemediği, gelmediği için. Sadece içeride Fatımilerin savunmasıyla kaldığından. Neticede 15 Temmuz 1099 tarihinde Kudüs’le düştü. Ama düşünden bir gün önce aklınız almaz, açlıktan kıvranan, perişan durumda olan Kudüs 15 Temmuz.
Düşünün yaz sıcağında, günahlarımız yüzündendir diye kefaret orucu ve Kudüs’ün surlarını dışarıdan tavaf etmek gibi bir ibadet icra ettiler. Yani motivasyon dediğim şey budur. Ertesi günde Kudüs düştü. Yine Mescidi Aksa’nın şuraya gelenler, öbür bilmem şuraya girenlerin canı bağışlanacaktır filan dendi. Daha önce Hristiyanların tahliye edildiğini söylemeyi de unuttum. Çünkü ihanet edebilirler kaygısıyla. Doğulu Hristiyanlar ama tahliye edilmişlerdi. Peki onlar tahliye edilirken böyle bir öldürme yok? Hayır hayır. Yani tarihi hiç böyle bir şey yok.
Müslümanlar birinci haçlı ordusu Kudüs’ü kuşattığında yaşanan yani onların yolculukları esnasında Ermeni ve benzeri Hristiyanların onlara göstermiş olduğu taraftarları da dikkate alarak Kudüs’teki Hristiyanları tahliye ediyorlar. Evet. Bu tahliye de yani güvenlik gerekçisiyle yapılan bir tahliye de böyle tahlinin kaydettiği bir zulüm.
Ben görmedim. Yani belki bilenler vardır ama benim okuduğum şeyler içinde böyle bir şeye tesadüf etmedim. Sadece güvenlik gerekçesiyle tahliye ediliyorlar. Geriye Müslümanlarla Yahudiler kalıyor. Ertesi gün yine bir papaz Fulkerius anlatıyor. O filan yerde toplanan Mescid-i Aksa’da Kuppet-i Sahra’da diye toplanan insanlara öyle bir vahşet icra ediliyor ki mesela kadınlar mücevherlerini yutmuş olabilirler diye gırtlakları, mideleri, karınları mızraklarla paramparça edilmek suretiyle.
İşte bazen mızrakların ucunda bir cenim vardı filan gibi ifadelerle. Hatta sonunda diyor ki bu kadarına bizimkiler bile dayanamadı artık. Kan ve ifrazat diz boyunu aşmıştı Kuppet-i Sahra’nın kapısının altından. Biliyorsunuz kan sıcakken yağ da üzerinde çözünür vaziyettedir.
Yağla kan kapıdan oluk oluk dışarı akıyorlardı. O gün bununla yetindiler. Ertesi gün devam etmek üzere bu işe son verdiler diyor. Oturdular işte bir yönetimle şunla bununla ilgili toplantılar yaptılar. Yani Kudüs’ü kimin yöneteceğiyle ilgili.
Ne kadar Müslüman varsa sizin hocanız olmuştur. Nur içinde yatsın. Benim de tanışmak fırsatı bulduğum, kendisinden istifade ettiğim Türkiye’de Haçlı Seferleri tarihi ile ilgili ilk çalışmaları yapan öğrencilerine Haçlı tarihi çalıştıran kıymetli hocamız Işın Demirkent.
Nur içinde yatsın. Kısmında kitabını da seyircilerimize görsün. Ama acemi çevirileri falan da çok Barışın Hanım’ın. Ben öğrencisi olmadım ama öğrencilik yaptığım yerden bizim bölümde hocaydı. Evet. Çok ciddi katkısı var. Evet rahmetli hocam, adaşınız Coşkun Alptekin’in sınıf arkadaşı olduğu için o vesileyle de biraz yakın hukukum vardı. Şöyle bir şey anlatmıştı. Ama şimdi çok güzel bir hocanız varmış. Olağanüstü bir insandı. Evet. Yani hepsi bütün hocalarımız… Mustafa Küçük Haçlı da çok hayranlıkla anlatır. Evet. O başka bir insandı. Yani onu bir programda belki anlatmak icap eder. O kuşağın hocaları Hakkı Bey, Hakkı Dursun Yıldız… Bu benim hocam oldu. Evet. Gülpek’in babası.
Evet. Yani bambaşka insanlardı. Yani davaları olan insanlardı ama davadan kastım tabii. Devri olan, teresi olan, memlekete, memlekete dair derdi davası ve samimiyeti namuslu adamlardı. O bakımdan neyse. Işın Hanım’a döneyim. Bir gün şöyle bir şey anlattı. Zaman zaman jürilerde falan beraber olurduk. Bu katliamla ilgili söylemişti.
95 bin kişi öldürüldü diyen var. 60 bin var. Şu var, bu var. Hoca dedi ki ben Kudüs’ü ziyaret ettim birkaç kere. Toponomisine ilişkin çalışmalar yaptım. Ölçtüm, biçtim. Mahalle sayısı şu bu. Mümkün değil 95 bin dedi. Önemli değil. Biz zaten hani kesretten kinaya anlatıyor ya. Kast edilen şu, ister 60 bin. Farz edin ki 10 bin. Bu mühim değil. Ama orada Yahudi ve Müslüman olarak kim varsa hepsi katledildi. Bunu söylemek için. Hiçbir canlı bırakılmadı. Öyle diyor kaynaklar. Kendileri de gayet gururla anlatıyor bunu. İftira değil yani. Yürey Hanım çok teşekkür ediyorum. Tabii Haçlı Seferleri’ne bu bir giriş mahiyetinde. Aslında daha geri kalan 7-8 sefer var. Yaşanan pek çok olay ve hadise var. İnşallah ilerleyen programlarda onları etraflıca da ele almak mümkün olur.
Ama hakikaten şu kısa süre içerisinde bile ele aldığımız konular. Tarihe nasıl bakmamız gerektiği yanında, yaşadığımız zamanı da nasıl yorumlamamız ve anlamamız gerektiğini önemli yupuçları veriyor. Çok teşekkür ediyorum vakit ayırdınız. Bize vermiş olup konuda. Estağfurullah. Davettiğiniz için ben teşekkür ederim. Estağfurullah. Sevgili seyirciler, tarihin akışında hem bizim tarihimizi hem Avrupa tarihini hem dünya tarihini yakından etkileyen Haçlı Seferleri’ne bir giriş olarak Haçlı Seferleri’ne ele aldık. Aslında sonuçları itibariyle de çok derin etkileri olan değerlendirilmesi gereken bir hadise Haçlı Seferleri. En azından bu program bu konuya biraz daha dikkatli, ayrıntılı ve okumaya yönelik bir eğilim artırırsa önemli bir vazifeyi ifa etmiş olacaktır diyorum.
Ve bu vatanın, bu milletin savunması konusunda emek sarf eden herkesi rahmet, minnet ve şükranlanıyorum.
İstiklal ve istikbalimizin daim olması ümidine hepinizi hayırlı günler diliyoruz efendim. Hoşçakalın.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir