Tarih Söyleşileri | Hüseyin Yılmaz | 56. Bölüm
videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=7M07XwHrr2U.
Müzik Merhaba sevgili seyirciler. Tarih Söylesi’leri programından hepinizi en işten, en samimi, en sıcak duygularla, gönül dolusu sevgi ve saygıyla selamlıyoruz.
Tarih Söylesi’lerinde bugün Osmanlılarda siyaset düşüncesi, Osmanlılarda kanun geleneğini, Osmanlılarda tanzimat öncesi anayasal hareketleri ele alacağız. Misafirimiz George Mason Üniversitesi öğretim üyesi Hüseyin Yılmaz. Hoş geldiniz. Teşekkür ederim.
Hüseyin Yılmaz aslında ülkemizde Osmanlı siyaset düşüncesi üzerine, Osmanlılarda yönetim tazı üzerine ilk çalışmayı yapan, bu konuda doktor atezi ve makalesi bulunan arkadaşlarımızdan birisi, ilk isimlerden birisi de diyebiliriz değil mi Hüseyin? İltifatınız için teşekkürler. Estağfurullah aynı dönemde başladık, aynı konulara çalıştık. Biraz da oradan bu kuvvet var. Siz tabii çalışmalarınızı Amerika’da devam ettiniz.
Amerika’da Türk tarihçiliğinin gelişimine, Osmanlı tarihinin anlatımına özel bir önem ve ehemmiyet verdiniz. Çalışmalarınızla orada ilgiyle takip edildi diye biliyorum takip edebildiğim kadarıyla. Özellikle Kanu Sultan Süleyman Devri’nde saltanat ve iktidardı değil mi? Evet. Doktora tezin kitap olarak da yayınlandı. Yayınlanacak. İngilizcesi yayınlandı. İngilizcesi yayınlandı, Türkçesi tercüme ediliyor. Evet. Niye sen yazmıyorsun da tercüme ettiriyorsun?
Önce tercüme edilsin, ben üzerinden geçeyim istedim. Vakitten kazanmak için. Vakti daha çok araştırma için harcamak. Ümit ederim ki bunu deneyen pek çok dostum gibi sen de bir pişmanlık yaşamazsın. Keşke kendim yazsaydım diyene çok rastladım. Ben de öyle ümit ediyorum. Mütercim haindir mi diyorlardı? İyi ümit edelim. İyi umalım, iyi bulalım diyorsun. Şimdi soruma şuradan başlamak istiyorum Hüseyin. Buyurun.
Osmanlı tarihini incelediğimizde aslında özellikle ilk dönem kaynaklarına, Ahmedi’ye ve diğer ilk dönem kaynaklarına baktığımızda, Kayı vurgusunun çok yoğun bir şekilde yer aldığını görüyoruz. Tabi Kayı kavramı ve Kayılık özellikle Diriliş dizisiyle ve devam eden Kuruluş dizisiyle de ayrıca çok popüler oldu. Kamuya, yani toplumun hemen hemen her kesimine mal olan bir kavram oldu.
Kayı nedir ve Osmanlılar niye Kayı kavramına bu kadar vurgu yapıyorlar? Yani sırf bunun yani siyasi sebebi ne, sosyal sebebi ne, kültürel sebebi ne, gelenikteki yeri ne? Bunu biraz konuşarak başlayalım. Herhangi bir siyasi oluşumu meşruiyet hedefinden ayrı düşünemeyiz. Yani siyasi oluşum varsa bunun mutlaka bir meşruiyet endişesi vardır. Osmanlıların ilk döneminde ciddi bir meşruiyet kaygıları yok Batı Anadolu’da. Daha çok mücadele içinde bulundukları kendilerine benzeyen diğer göçebe topluluklar, beylikler. Artı Balkanlara da geçtikten sonra Hristiyan Balkan devletlerine karşı savaşıyorlar. Bunlar ciddi bir meşruiyet kaygısı veya sorusu oluşturmuyor Osmanlıların hitap ettikleri kitle açısından.
Karamanoğulları mesela Selçukların müdaimliği, Selçukların devamlılığı iddiası var Karamanoğullarının. Buradan baktığımızda en azından bunların karşı da bir meşruiyet kaygıları yok mu? Bir de Osmanlı beyliği, Aslan Anadolu’daki beylikler ise en küçük olanlardan birisi değil mi ilk başlarda? En küçüklerinden birisi demem şu, diğer bütün beylikler de 3 aşağı 5 yukarı Osmanlılar gibi bir kökene sahip. Dolayısıyla Osmanlıların diğerlerine nispetle bir eksikleri yok.
Ne Karamanoğulları’na karşı ne Germiyanoğulları’na karşı. Böyle bir soru ciddi anlamda Ankara Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmaya başlıyor. Kayı’nın bir tarihselliği var bir de siyaset düşüncesindeki ele alınışı var. Tarihsel olarak Kayı boyu muhtemelen doğrudur fakat bu ayrı bir tartışma çünkü 15. yüzyıla geldiğinde yani ilk Kayı’dan bahsetmeye başladığında Osmanlılar hafıza henüz çok taze yani böyle bir şeyi uyduramazsınız çok taze. Ortada Osmanlı kitlesi var. Kim olduğu belli. Bizim köklerimiz Kayı’ya dayanıyormuş dediğinde birileri itiraz eder eğer bu uydurulmuş bir silsilesi değil. Ama Kayı silsilesinin nasıl oluşturulduğu detayları ve anlamı farklı bir olay. Onun için Ankara Savaşı’na bakmamız gerekiyor. Ankara Savaşı ile Osmanlılar ilk defa kendi bölgelerinin dışında bir dünya gücüyle karşı karşıya geliyorlar. Şöyle yapalım mı tabi siz biz bu sahanın uzmanı olarak Ankara Savaşı deyince ne olduğunu anlıyoruz ama seyircilerimizi de bir Ankara Savaşı’na hatırlatmak lazım. Çünkü Osmanlı tarihin de ana dönümluluklardan birisi. 1402 tarihin de Timur’un Yıldırım Beyazlı’nı mağlub ettiği ve Beyliğin tarumar olduğu bir savaş.
Yani siyasi olarak da, coğrafi olarak da, kültürel olarak da, psikolojik olarak da büyük bir yıkım. Evet. Tetret devri. Evet. Sabır ediliyor. Evet. Bu savaş niye bu tarımlamada önemli oluyor? Savaşın hemen öncesinde Osmanlılar kendilerini dünyadaki herhangi bir güce karşı güçlü görüyorlar. Yani askeri olarak Osmanlılar çok güçlü. Ankara Savaşı’nda gördükleri askeri gücün yetmediği. Yani başka bir güç çok uzaklardan geliyor. Osmanlıları yeniyor. Yani Ankara Savaşı’na kadar beylikleri dize getirmişler. Evet. Balkanlarda büyük başarılar elde etmişler. Nibolu gibi Haçlı seferlerinde galip gelmişler. Evet. Askeri olarak büyük bir başarı etmişler. Bu kendilerini bir özgüven oluşturmuş. Yani gazi sultanlar var Ankara Savaşı’na kadar. Ankara Savaşı’ndan sonra bu işte gaza düşüncesinin yetmediğini görüyorlar.
Devlet kurmak için veya devleti bir arada tutmak için. Timur’la kendilerini kıyaslamaya başladıklarında Ankara Savaşı’nın hemen sonrasında ortada büyük kültürel bir uçurum olduğu ortaya çıkıyor. Yani bir taraftan bürokratikleşmiş, kendi edebi çevreleri olan, kendi sanat çevreleri olan, kendi dünya tarihlerini yazan bir siyasi oluşum var Orta Asya’da.
Bir tarafta bütün faaliyeti hemen hemen gaza, mimari ve sosyal altyapı oluşturmaktan oluşan bir siyasi yapı var. Bu büyük bir uçurum oluşturuyor Osmanlılara. Kültür ve sanatta bir farklılık var düşüncede. Her alanda ortaya çıkıyor. Şimdi tekrar şeye dönersek Kayı meselesine. Timurlular kendi meşruiyetlerini daha çok Cengiz’den alıyorlar. Cengiz bir dünya hükümdarı, Cengiz Han. Ve Abbasid Hilafeti yıkıldıktan sonra İslam dünyasında ikinci büyük ve önemli prestijli silsile haline, soy haline geliyor Cengiz. Bir soru sormak istiyorum burada. Cengiz Han’ın bizdeki imajı belli. Yani Moğol bir çapulcu veya katliam veya yok ediş, yıkım. Evet. Tabii kanun geleneği de var. İslam dünyasında ise apayrı bir psikolojik Bağdat’ın işgali ve kültürel katliamıyla apayrı bir olgu var. Ama Timurlular Müslümanlar. Evet. Bu Müslüman kimliklerine rağmen mi bu mirasla övünüyorlar? Evet. Yani İlhanlılardan itibaren Cengiz silsilesi ve Moğollar İslam tarihiyle uzlaştırılıyor. Müslüman oluyorlar.
Kendileri üsvar oluyorlar İlhanlılar. Cengiz silsilesini de uzlaştırıyorlar İslam tarihi ve daha geniş dünya tarihine. Cengiz artık çapulcu İslam şehirlerini yakan yıkan bir dünya liderinden ziyade belli bir dönemde Allah’ın yardımıyla ortaya çıkmış büyük bir dünya lideri olarak resmedilmeye başladı. İlhanlılar üzerine böyle bir resim çıkıyor ortaya. Evet.
Bunda Timurlular Timur da bunu devralıyor. Evet. Bu mirası. Osmanlılar bunlarla karşılaştırmaya başlıyor bu sefer. Evet. Şimdi iki büyük silsile var Osmanlılara gelinde. Birincisi Kureyş silsilesi meşruiyet açısından. İslam tarihi. İslam tarihiyle alakalı. İkincisi de Cengiz silsilesi. Osmanlılar da ikisi de yok. Kureyş hilafeti temsil ediyor zaten. Evet. Halife hilafet geleneğini. Evet. Yani meşru halife olmanız için Kureyş kabilesine mensup olmanız gerekiyor. Evet. Yani füken veya teolojik olarak baktığımızda. Bu mümkün değil. Osmanlılar da yok. Cengiz silsilesi de yok. Fakat artık rekabetli bulunduğunuz. Bir dakika Cengiz silsilesi yok deyince Osmanlıların peki Cengiz’e bakışları nasıl? Osmanlıların Cengiz’e bakışları ilk başta tabii ki çok olumsuz. Sonradan olumlu bir hal alıyor. Sonradan dönüşüyor. Yani bu Cengiz hakkındaki görüşler genelde böyledir. Bir Cengiz’i çok eleştiren Müslümanlara veya İslam’a veya hilafete verdiği zarardan dolayı bir yaklaşım var. Bir de Cengiz’i, Cengiz etkisini Müslümanların kendi hatalarıyla muhasebe yapan bir anlayışın anlatan bir yaklaşım var. Yani Cengiz aslında kendisi bir zati kötü birisi değil.
Hilafet zaten çökmüştü, bozulmuştu. Müslümanlar doğru yoldan sapmıştı. Cengiz’i de geldi bunları cezalandırdı. Cengiz’in yaptığını meşrulaştıran bir anlayış. Tabii Mevlana’nın mesela yaklaşımı böyledir. Celalettir, Rumi, Cengiz’i Allah’ın cezası olarak görür. Müslümanların gafletinden kaynaklanan bir musibete düçar olma hal.
Yani Cengiz tedricen İslam Türk farz kaynaklarında Müslümanlaştırılıyor demeyeyim. Ama İslam’la barıştırılıyor. Barıştırılıyor. Osmanlılarda da böyle. Osman daha sonraki kroniklerde mesela o çatışmada Yıldırım Beyazı’nı eleştiren ama Cengiz Timur’u haklı bulan çok yaklaşımlar da var. Tabii Yıldırım Beyazı’nı takip etmiş olduğu siyasetten kaynaklarını eleştiriler de var. Yani idari basiresizlik olarak. Bu basiresizliğin Anadolu coğrafisinde Müslümanlara doğurduğu sonuçlar olarak. Doğru mu? Evet. Bu benzer yaklaşımları bugün de görüyoruz. Hak etmeseydik, olmazdı veya çalışsaydık olmazdı diyen bir anlayışın tarihsel kökenleri. Dönelim Kayı’lara. Kayı meselesine tekrar dönersek, o dönemde ilk Kayı meselesini ele alan müellifler,
Kayı’yı Cengiz silsilesine karşı ayrı bir prestijli soy olarak tekrar kurmaya çalışıyorlar. Yani Cengiz soyu zaten prestijli, içlerinden o soydan böyle bir insan çıkmış. Osmanlar kendilerini eklemleyemedikleri için Kayı soyunu Oğuz Han.
Bunu eklemleyememe deyince sanki böyle bir heves ve gayret var gibi anlıyor. Eklemlemedikleri için desek daha doğru olmaz mı? O tür şeyler de var. Eklemleyebilirlerdi de. Çünkü dediğim gibi hafıza çok taze olduğu için eklemleyemiyorlar. Yani resmi düzeyde, lider düzeninde böyle bir gayret var mı? Yok. Belki alt tabanda. İşaretleri var.
Çünkü birkaç nesil geriye gittikten sonra zaten tamamen uydurulan bir şey. Oğuz Han’a gidişi bu silsilenin. Orada işte nihayetinde peygamberlere bağlanıyor. Hz. Nuh’a ve onun çocuklarından bağlanıyor. Esas amaç burada şu. Yani bir taraftan bu İslami meşruiyet sorununu, bir taraftan da bu işte reel meşruiyet diyelim. O günkü Avrasya’da en prestijli meşruiyet sorun, meşruiyet kaynağı olan Han’dan gelmeniz gerekiyor. O sorunu çözmek için Osmanlılar hem İslamileştiriyorlar Kayı soyunu hem de asilleştiriyorlar. Yani o soydan dünya hakim olmuş Hanlar çıkmış vaktiyle. Dolayısıyla o Hanların soyundan gelen Osmanlılar bizatihi o soya mensup olmakla Han olabiliyorlar. Yani o dönem itibariyle dünyadaki en önemli dünya dediğim Avrasya’da diyelim Anadolu’dan Kaşgara kadar diyelim.
En bağlayıcı ünvan Han ünvanı. Han ünvanını alabiliyorsanız zaten bağımsız bir dünya hükümdarısınız demektir. Osmanlılar ilk defa bunu 1350’lerde falan almaya başlıyorlar. Yavaş yavaş almaya başlıyorlar. Orhan ismi. Hatta ben Orhan isminin de bununla karşı bir teşebbüs olduğunu düşünüyorum. Şimdi doğrudan Han ünvanını alamıyorlar çünkü hala İlhanlar çok güçlü. Ne yapıyorlar çocuğuna Orhan adı. Orhan Gazi’nin dehası diyorlar. Han ünvanını almadan Han adını koymuş. Osman Gazi. Bu çok dahice bir isimlendirme bence. Daha sonra yavaş yavaş Han ünvanını almaya başlıyorlar. İlhan’dan Anadolu’daki nüfuzu ortadan kalktıktan sonra. Ama şimdi büyük Han geliyor. Timur geliyor Anadolu’ya. Sen Han olduğunu ispat etmek zorundasın.
Yani ünvanını sadece kullanman bir anlam ifade etmiyor. İspat için bu sefer Kayı soyunu Hanlara bağlıyorlar. Oğuz Han’a bağlıyorsun. Şimdi Oğuz Han Cengiz’den daha büyük bir Han. Çünkü dünya yönetmiş. Oğuz Han’dan gelen yine dünya yönetmiş olan Hanlar var. O Hanların soyuna kendinizi bağladığınız zaman bu size ırsi olarak dünya yönetme hakkını veriyor. Artı Oğuz Han muvahid olarak resmediliyor.
Yani soyları peygamberlere götürülüyor. Zaten Türk tarihi Hz. Nuh’a oğlu Yafez üzerinden gelen bir tarih. Ona dayanılıyor. Peki Selçuklar var. Şimdi Selçuklar da hakikaten hem siyasi hem kültürel olarak baktığımızda bölgenin değil. Dünyanın büyük devletlerinden birisi. Ve onlar Kınıkoğulları. Niye öyle bir öykünme yok? Niye Selçuklar mesela Osmanlıların zihninde böyle büyük bir güç, büyük bir kümmitlalıklar yer almıyor mu?
Yok Selçuklar’ı da bağlıyorlar kendilerine. Yok hayır yani onu soruyorum. Selçuklar da büyük bir güç olarak var zaten. Zaten onu fiili devamı olarak kendilerine konumluyorlar doğru mu? Ama Osmanlılar büyük ihtimalle Selçuklar’la aynı soya sahip değiller zaten onu kullanamazlar. Selçuklular, Osmanlılar yönetme hakkını tebarüs etmeleri itibariyle kullanıyorlar. Yani Selçukluların Anadolu’daki yönetme hakkını biz tebarüs ettik diyorlar.
O hak da Abbasilerden geliyor, Abbasilafetinden. Yani o bir tarihle Osmanlılar Abbasilafetinin de temsilcisi olmuş oluyorlar. Selçuklular yolu yani. Yok bunu şunun için sordum. Kınıkoğulları veya Selçukluları şunun için gündeme getirdim. Bir soy aidiyetinden ziyade dediniz ya, Kureyşliler var İslam tarihinde. Hilafeti devam ettiren insanlar bir meşhuriyet kaynağı. Bölgesel olarak Han yani Cengiz Han var. Cengiz oğulundan gelmek, Cengiz kanunu, Cengiz yasası ve Timur üzerinden tecessüm ediyor, şekilleniyor. Büyük bir asalet ve hükümdarlıklı meşhuriyet kaynağı. Zaten siyasi dönem olarak dünya tarihine veya Türk tarihine baktığımızda Hanlık için, liderlik için özel bir boy boylamak, soy soylamak denilen özel bir aileden gelmek var.
Diyor ki Cengiz Han’ı bu kadar önemsiyorlar. Zaten Müslüman olarak hilafet ayrı bir öneme sahip ama bir de Selçuklular var, Kınıkoğulları. Selçukluları niye önemsemiyorlar mı? Böyle bir anlam çıkıyor, önemsiyorlar mı, önemsemiyorlar mı? Bir devlet, bir cihan hakimiyeti, bir liderlik hanlık olarak. Yoksa eklemlemek açısından sormadım. Yok önemsiyorlar. Önemsiyorlar ve o da dönemin büyük bir…
Önemsiyorlar hatta Osmanlı kroniklerindeki Osmanlı bağımsızlığının başlangıcı olarak Selçuklu Sultanı’dan gelen nakare, tablul vesaire gibi hediyeleri zikrederler. Yani Osmanlı Osman Gazi veya bazı kaynaklara göre Ertuğrul Gazi, bizatihi son Selçuklu Sultanı tarafından atanmış birisi. Yani direkt bir devamlılık var Selçuklularla Osmanlılar arasında. O zaman şöyle söyleyebiliriz mi? Aslında Osmanlılar için baktığımızda döneminde üç tane hükümdarlık açısından rekabet etmesi gereken veya kendilerine yol bulması gereken üç tane büyük turun var. Hilafet var, zaten meşhuriyet kaynağını oradan alıyor oradan onayla. Selçuklular var, Kınıkoğulları gelen bir han sülalesi olarak, hükümdar sülalesi olarak. Bir de Cengizoğulları var. Bu üçe arasından kendilerinin de özel bir yönetme kabiliyetine sahip olduklarını ve meşhuriyetten ort ya koymak için mensubu oldukları Oğuz geleneğinin Kayı boyunu öne çıkarıyorlar. Evet. Böyle diyebilir miyim? Evet. Yanı sıra tabii hilafet geleneğini de alıyorlar. Onu da şöyle alıyorlar. Selçuklular aslında soruyu da şöyle sorabiliriz yani Osmanlıların Kayı boyu için yaptığını Selçuklular kendi soyular için niye yapmıyorlar Cengizlilere karşı? Çünkü Cengizlilerle ilk savaşan Selçuklular. Selçuklular hilafetin ortağı olarak. Tuğrul Bey’in mağabeyi 1055’de. Evet. 1057 mi 1055 miydi? Bağdat’ta ünvan olarak da ortak ünvanını alıyor. Kasim diyor kendisine, hilafetin ortağıyım. Tarihi tek örneği zaten. Evet, tek örneği. Yok böyle bir şey. Hilafet artık ortak bir teşekkül haline gelmiş. Halifenin kızıyla da evleniyor. Sonra Osmanlılar kendilerini Selçuklulara bağlamakta çok ısrarcı olmalarının bir sebebi de bu. Yani hilafetin meşruiyetini de tevarus etmiş oluyorlar kurumsal anlamda. Yani Kayı’lık Osmanlıların bir meşruiyet kaynağı olarak da yönetmedi.
Peki bu söylediklerinize bakınca aslında Osmanlıların ilk başlarda böyle çok kültürel olarak gelişmediğini vs. iddia ediyorlar ama zihinsel olarak çok işlek, çok dinamik ve çok uçları birbirine birleştiren bir zihniyet dünyasına yönetim kabiliyetine dinamisine sahip olduğunu söyleyemez miyiz? Kültürel gelişmişlik tabii izafi bir ifade. Peki soruyu şöyle sorayım o zaman. Kültürel geçmişe girelim de.
Bütün bunları bir araya getirdiğinizde Osmanlıların yönetim zihniyetini veya yaklaşımını, realitesini nasıl yorumluyor? 14. yüzyıl itibarıyla Osmanlılar daha geniş İslam geleneğine yani yazılı İslam geleneğine eklemlenmiş değiller güçlü bir şekilde. İşte küçük bir medrese kurulmuş İznik’te birkaç iyi bilinen ulema vs. Ama daha çok özellikle de yönetim alanında Osmanlılar Batı Anadolu’da olmalarına rağmen hala Orta Asya’ya bağlılar. Yönetim gelenekleri itibarıyla. Mesela Osman Gazi ilk kaynakların bize anlattığı Kurultay’da Han olarak seçiliyor. Kurultay denen bir oluşum var ilk dönem Osmanlı ortamında. Daha sonra Osmanlıların bey olması yani bey demek erken Osmanlı kullanımında hüküm sürdüğünüz bölgede bağımsızlık anlamına geliyor. Başka birisi o bey ünvanını alamaz. Yani Osmanlıların bütün yönetim şeyi, kelimeler, ifade ettikleri kavramlar hep Orta Asya’ya eklemlenmiş kavramlar.
Yavaş yavaş hızlanan bir şekilde Ankara Savaşı’ndan sonra yazılı gelenekle bağlantı kurmaya başlıyorlar. Ama bu şu anlama gelmiyor. Kültüralık Osmanlılar geriydiler anlamına gelmiyor. Erken Osmanlı Sultanları okur yazar olmayabilirler. Zaten okur yazarlık kültürel gelişmişliği göstergesi falan da değildir o dönem itibariyle. Çünkü bir dede Korkut gibi figürler var ortada.
Sözlü kültürler. Yani o sözlü geleneklerin ifade ortaya koyduğu eserler daha sonra yazıya geçiren eserlerin çok sofistik olduğunu görüyoruz. Düşünce geleneği açısından. Dolayısıyla Osmanlılar sadece farklı bir kültürel ortamda faaliyet gösteriyorlar. Öyle değil.
Daha sonra işte Farsça’nın ve Arapça’nın eğitim dili haline gelmesiyle Osmanlılar bu daha geniş İslam geleneğine bağlanıyorlar. Ondan sonra siyaset eserlerini de okumaya veya tercüme etmeye başlıyorlar. 14. yüzyıla itibariyle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani Osmanlıların Maverdi’den, Farabi’den, efendimize söyleyeyim Nizam-ül Mülk’ten çok çok büyük ihtimalle haberleri yok.
Yani bunların etkisi dolaylı olarak olabilir Osmanlı’da. Gelip giden bürokratlar, ulema vesaire yoluyla. Ama metin olarak, düşünce olarak, siyaset felsefesi olarak, siyaset anlayışı olarak bu bizim İslam siyaset düşüncesi dediğimizde aklımıza gelen ilk eserler Osmanlı’nın aklında yok o dönem itibariyle. Ankara Savaşı’ndan sonra 2. Murat’la hızlanan bir süreçte bunlar ya tercüme ediliyor ya okutulmaya başlanıyor. Osmanlı şehzadelerinin eğitilmesi de söz konusu değil. Osmanlı şehzadeleri at sırtımda eğitim görüyorlar. Yani bizantihi küçüklerinden itibaren devlet yönetiminde yer alarak, tecrübi olarak öğreniyorlar yönetme sanatını. Ama 2. Murat hatta bunu Çelebi Mehmet’e de çekebiliriz biraz. Şehzadeleri eğitmeye başlıyorlar. Dil öğretiyorlar mesela, Farsça öğretiyorlar şehzadeleri, Arapça öğretmeye başlıyorlar.
Okur-Yazar oluyor Osmanlı şehzadeleri, Lalaları oluyor. Artık devleti daha bir kitabına göre yönetmeyi öğreniyorlar. Yani o bağlamda kabusnameyi mesela çalışıyorlar. Zaten ilk çevrilen siyaset namelerden birisi kabusname. İlk tercümede 2. Murat döneminde.
2. Murat sadece siyasi düşünce açısından değil, kültür tarihimiz açısından da Osmanlı’da kurucusu ruhlardan birisi diyebilir miyiz? Osmanlı’nın kültürel anlamındaki kurucusu benim gözümde 2. Murat’tır. Yani 2. Murat hiç değilse, yani bunun bir sayımının yapıldığını sanmıyorum ama 30-40 tane eseri Türkçe’ye çevirtmiştir bizzat emrederekten. Artı bir o kadar da ulemayı, şairi, bilim adamını getirmiştir Osmanlı topraklarına ve onlara uygun ortamlar hazırlamıştır. Kurumsal altyapısını yapmıştır. En önemlisi de şehzadeleri eğitmeye başlamıştır. Fatih 2. Murat’ın yatırımlarının bir ürünüdür aslında. Dil konusunda da bir şey var, Türkçeleşme konusunda 2. Murat döneminde mi?
Evet, 2. Murat döneminde Türkçe’ye aktarmaya çalışıyorlar etraftaki kültürel birikimi. Bunun içine İslami gelenek de var, edebi felsefi gelenek de var. Murat’ın böyle bir, ne kadar bilinçli olarak yapılmıştır bunu söylemek zor.
Ama Türkçe’yi, Türkçe merkezli bir yönetim ve kültürel ortam oluşturmaya çalışıyor kendisi. Şöyle ki etrafındaki şairlerin çoğu Türkçe yazıyorlar 2. Murat’ın. Bunlarla hemhal oluyor. Teşvik ediyor. Evet, bu Türkçe yazan şairler de güzel Türkçe yazıyorlar. Fakat Türkçe’nin kendine ait meseleleri var o dönemde. Şöyle ki Türkçe henüz göçebelerin dili. Yani yazılı bir dil değil, yavaş yavaş yazıya geçilmekte olan bir dil. Hatta ortografisi bile standart değil. Hangi kelimeyi hangi harflerle yazacaksınız yazarından yazarına değişebiliyor. En önemlisi de netamel bir konu. Çünkü o döneme kadar herhangi bir metin, ya Arapça yazılmış dini bir metinse,
eğer edebi, bilimsel, felsefi metinse de Farsça yazılabiliyor. Veya özellikle tasavvufi metin ise. Eğer Türkçe yazıyorsanız bu doğrudan cehalet anlamına da gelebiliyor. Yani Farsça veya Arapça bilmemek gibi görünüyor veya yorumlanabiliyor. Yani bugün… Yani cesaret isteyen bir şey Türkçe yazmak. Bugün İngilizce kelime kullanmadığımız gibi konuşmaların arasına İngilizce kelimeleri sıkıştırmadığımızda doğan algı gibi mi? Biraz daha da kötü.
Daha da kötü. Çünkü mesela kendinizi önemli bir alim yerine koyun o dönemde. Alim demek zaten Arapça bilen demek. Yani daha doğrusu erken Osmanlı toplumunda okur-yazar olmak demek Arapça’yı veya Farsça’yı bilmek anlamına geliyor. Çünkü Türkçe okur-yazarlık diye bir şey yok. Eğer okumayı öğreniyorsanız doğrudan Arap harflerinden başlıyorsunuz meseleye. Ve ya Arapça metinleri okuyarak başlıyorsunuz. Yani dil öğretmeye ilk başlarda ders kitabı falan yok. Ya da Farsça metinleri okuyarak başlıyorsunuz. Dolayısıyla okur-yazar demek bu iki dilden birisinin veya ikisinin de bilen kişi demektir Osmanlı’da. Türkçe okur-yazarlığı çok sonra gelen bir şey. Ve zaten okur-yazarsanız Arapça veya Farsça yazmanız bekleniyor. Şimdi sen kalkıp Türkçe yazıyorsun. Bunun okuyucusu nerede öncelikle? Okur-yazar demek dediğimiz gibi zaten Arapça okuyabiliyor. Sen niye bu Türkçe yazıyorsun bu metni? İki anlama gelebilir öyle yorumlanıyor vaktiyle. Arapça yazamıyorsun. Arapça’n iyi değil veya Farsça’n iyi değil. Ve ya iman veya itikadınla alakalı problemlerim var. Çünkü Arapça İslam’ın dili olarak kullanılagelmiş. Farsça da tasavvufun, edebiyatın dili olarak. Ya Türkçe olarak yeterince iyi değilsin ya da bilgi olarak. İslami anlamda sorunların var. O zaman bunu 2. Murat döneminde bu gelişmeye başlıyor. O zaman Hüseyin anlattığından bir sonuç daha çıkıyor. Yani ondan önce Müslüman olan Türk devletleri de var. Hatta başka Türk devletleri de var.
Aslında Türkçenin bir bilim diline dönüşmesi, sanat diline dönüşmesi, edebiyat diline dönüşmesi, kültür diline dönüşmesi. Daha doğrusu Türkçenin bir yazılı metne dönüşmesi hatta Osmanlarla ortaya çıkıyor. Ve Osmanlılara mı borçlu varlığını? Osmanlılara borçlu, Osmanlılarla ortaya çıkıyor. Ve Türkçe olmasaydı belki büyük bir iddia olucak.
Ben Osmanlı Devleti’nin olamayacağını düşünüyorum. Ya da Osmanlılar olmasaydı, Türkçe de olmazdı diyebilir misin? Bugünkü Türkçe olmazdı kesinlikle. Ama ben Osmanlıların Türkçe’ye daha çok borçlu olduklarını düşünüyorum. Ama bu iki yönle de birbirini destekleyen bir gelişme. Çünkü Osmanlılar bir taraftan kendilerini eklemlerken, daha geniş öğretim geleneklerini, bir taraftan da Türkçe’yi kendi hem bürokrasilerinin hem devlet anlayışlarının hem edebiyatlarının temel dili haline getiriyorlar yavaş yavaş. Bu tabii doğrusal bir çizgide devam etmiyor. İkinci Murat’ın o Türkçe faaliyetleri İnkita’ya uğruyor. Yani demem şu, Türkçe merkezliği düşünmeye başlıyor Osmanlılar. Bu önemli, yani Türkçenin bir düşünce dili olması İkinci Murat’la hızlanan bir süreç.
Ve Osmanlı diğer öğretim geleneklerini ve öğrenim geleneklerini, bilimsel gelenekleri alırken bir taraftan da bunları Türkçe yoluyla yerleştiriyor. Öyle değil. Mesela kabusnameyi alıp kabusnameyi aynen olduğu gibi Osmanlılar kullanmıyorlar. Yani hem tercümeden yoluyla hem daha sonraki kendi yazdıklarında kullanırken Türkçe ifade ediyorlar. Pek çok örneği var bunun yani kabusname, kelile, dimne veya diğer eserlerde şerh vesaire geleneğiyle. Yani Türkçe saltanatını Osmanlı ile kavuşmuştur diyebiliriz diyorsunuz. Evet. Siyaset düşüncesine şimdi yavaş yavaş gelelim. Türkçeyi bir düşünce diline, bir bilim diline dönüştürürken Osmanlılar aynı zamanda kendi siyaset teorilerini de oluşturuyorlar. Şöyle bir algı var. Yani 80’li yıllara gelinceye kadar aslında bir Osmanlı siyaset düşüncesi veya ciddi
düşüncesi veya düşünce dünyasına göre Osmanlı etkisi çok da konuşulmuyordu. Evet. Son 30-40 yılda bunlar gündeme gelmeye ve konuşulmaya başlandı. Düşünce hayatından söz ettiğimiz zaman, dünya düşünce tarihini değerlendirdiğimizde Osmanlı düşüncesi diye bir düşünceden söz etmek mümkün mü ve siyaset düşüncesi hem Osmanlı düşüncesi içerisinde hem de dünya siyaset düşüncesi içerisinde nasıl bir yeri oturuyor, nasıl bir konuma sahip, nasıl bir özelliğe sahip. Evet.
Güzel bir soru. Osmanlı derken Osmanlıyı belki iki şekilde tanımlamak lazım. Birisi sıfat olarak Osmanlı diyebiliriz. Osmanlı düşüncesi, Osmanlı siyaset düşüncesi var mıdır? Var. Kısa cevabı. İkincisi de ortaya çıktığı ortam olarak diyebiliriz. Havza olarak. Havza olarak. Bir Osmanlı havzasında ortaya çıkmış bir düşünce geleneği, siyaset düşüncesi birikimi var mıdır? Vardır.
İkincisi de Osmanlı dışındaki herhangi bir ortamdan hiçbir konuda hani az gelişmiş tırnak içinde değildir. Fakat Osmanlı siyaset düşüncesi veya genelde Osmanlı düşüncesi bugüne kadar yani bugüne kadar dediğim diyelim ki 3-5-10 yıl öncesine kadar pek dikkati çekmemiş. Osmanlılar daha çok kurumsal askeri başarılarıyla gündeme gelmiş. Bunun için de oryantalizmin de etkisi var.
Çünkü oryantalizm, orta çağ İslamını altın çağ olarak resmetmiş gerisini taklit dönemi olarak görmüş. Osmanlıya baktıklarında da yine çok hala bu bakış açısı var bu arada. Sadece bizim memlekette değil dışarıda da var maalesef. Osmanlı düşüncesine bakıldığında hemen İbn-i Haldunlar, Farabiler, Maverdiler, Gazaliler aranıyor. Ya bu bakış açısı temelden yanlış.
Çünkü Gazali’de, Farabi’de, İbn-i Haldun bunların hepsi kendi dönemleri için yazmış insanlar. Yani kendi döneminizde sosyal, kültürel meseleleriniz var. Onlara hitaben siz bir şeyler yazıyorsun. Yani kendi döneminizin üzerine dışına çıkaraktan herhangi bir mesele üzerinde yazmazsınız bir entelektüel, bir alim olarak. Ya böyle bir şey mümkün değil. Osmanlıların döneminde meseleler değişmiş. Geografya değişmiş, sosyal dinamikler değişmiş. Maverdi kendi dönemindeki meseleleri kendince çözmüş. Aynı türde bir kitap yazdığınızda Osmanlı’da kimse okumaz. Hiçbir kullanım alanı yok. Maverd Farabi kendi döneminde felsefi gelenek içinde, işte hangi konular gündemdeyse o konulara kendince çözümler getirmiş. Farabi’nin yazdıkları gibi metinlerin Osmanlı’da bir kullanım yok. Farklı şeyler yazıyorlar Osmanlılar. Buna kullanımı yok mu demek daha doğru veya birebir uygulanma şansı yok mu? Yani ilham verici bir tarafı yok mu bunların? Hayır tekrar etmiş olursunuz. Tekrar etmenin de bir anlamı yok. Yani bir etkileşim açsam, bir sürekli kaçsan Osmanlılar bu kaynaklardan beslenmemiş midir mesela? Tabii ki besleniyorlar. Onu kastediyorum. Tabii tabii. Tabii ki maverdinin en çok yazması, Farabi’nin en çok yazması.
Bütün demeyeyim de klasik İslam kaynaklarının çoğunun en eski ve en çok yazması Osmanlı kütüphanelerinde. Yani Osmanlı o geniş İslam bilgi geleneğini tevarüs ediyor kendince ve çalışıyor, anlıyor da. Fakat üretmek farklı bir olay.
Üretirken sen öncelikle kendi toplumunun ihtiyaçlarını, meselelerini göz önüne alarak yazarsın. Aynı tarzda yazmıyorlar. Maverdi, genre olarak diyeyim, maverdi gibi bir siyaset eseri yok Osmanlı’da. Olmaması bir eksiklikte değil. Tersinden de sorabiliriz. Lütfü Paşa’nın Asaf Namazı gibi bir eser Abbasiler döneminde yok. Çok orijinal bir eserdir. Koçubey’in eseri gibi bir eser yok Abbasiler döneminde. Katip Celebi’nin eseri gibi bir eser yok Abbasiler döneminde. Tersinden çevirdiğimizde, bu sefer Abbasilerde eksiklik görmüş oluruz. O da yanlış. Her dönemi kendi içine değerlendirmek lazım. Tabii. O zaman Osmanlı siyasi düşüncesinin deyince neyi anlamamız gerekiyor ve bu düşüncenin beslendiği kaynaklar neler? Osmanlı siyaset düşüncesi büyük bir evren.
Yani en geniş haliyle Osmanlı döneminde, havzasında yönetime dair prensipler, kurumlar, anlayışlar, algılar, hedefler, kimlikler, vesaire gibi konul…
Herhangi siyasete dair, herhangi bir meseleyi problematize eden, tefekkür eden, anlatan, takdim eden, tavsiye eden yazılı veya şifahi bilgi birikimine diyelim. En geniş anlamıyla siyaset düşüncesi diyoruz.
Bu siyaset düşüncesinin içinde birincisi diğer havzalardan tevarüs edilmiş, doğrudan alınmış eserler var. Hepsini hemen hemen bulmak mümkün. Yani Hindistan’dan İspanya’ya kadar yazılmış siyaset eserlerinin hepsini hemen hemen Osmanlı havzasında, kütüphanesinde bulmak mümkün. O kadar ki Taşköplüzade hangi eserindeydi? Miftah Usade mi?
Miftah Usade’nin başında söylüyor. Çok şükür zamanımızda Osmanlı kütüphanelerinde bulunmayacak, gerek Faresi, gerek Aravi, gerek dini, gerek gayri dini hiçbir eser yoktur diyor. Var yok ayrı mesele. Ama öyle görüyorlar. Bu kadar iddia var. Her şey var. Dolayısıyla bunun içinde siyaset eserleri de var. İkincisi tercümeler var. Bir soru soracağım. Taşköplüzade deyince kendi kitabının bir zati bülyografyası yaklaşık 2000 eser var. O dönemde çok büyük bir rakam. Olağanüstü bir şey. Olağanüstü. Mesela sadece siyaset bahsinde 5-6 değişik kısım var. Mesela vezaretle alakalı ayrı bir kısım var. Nasihatül Müluk, sultanlara nasıl tavsiye edilir onu ayrı bir ilim olarak görmüş.
Her ilimin altında da o ilmini tahsil ederken okunması gereken kitapları listesini veriyor. Tavsiyelerini de söylüyor. Mesela vezareten bahsederken anlatıyor vezareti ne olduğunu. Bu konularda şu şu eserler okunmalı. O eserler hakkındaki görüşlerini de veriyor. Bu 2000 kitabın değerlendirilmesi anlamına da geliyor aynı zamanda. Şöyle bir şey de ortaya çıkıyor tabi.
Osmanlılar dönemindeki ilim anlayışı da değişiyor. Sadece siyaset değil de siyasetin altında bir sürü branşları olan daha komplike bir alan haline geliyor. İlmi, siyaset. Devam edersek. Evet. Var tercümelerde de çok değişik kaynaklardan tercüme ediyorlar. Hem Farsıca hem Arapça. Üçüncüsü kendi ürettikleri eserler. Kendi ürettikleri eserler de çok değişik janrlarda olabiliyor. Kimisi siyasetname, kimisi tarihi eser nitelikli mesela İdris-i Bitlisinin HBHT bir tarih kitabıdır. Aynı zamanda bir siyaset metri. HBHT’de bir iki dakika durursak Osmanlı kroniklerinin çoğu böyledir. Aşıkpaşa Zadede. Naima’da öyle.
Bir taraftan Osmanlı’yı anlatırken bir taraftan da ideal devleti anlatır. Orada ideal sultanlığı, ideal sultanın vasıflarını al. Doğru veya yanlış. O önemli değil. Yani gerektiğinde eleştirmesi aşıkpaşa zadede çok eleştirildir. Bazı vezirler konusunda hatta bazı sultanlar konusunda bazı sultanları da teferruatlı bir şekilde örnek olması için anlatır.
Bu süreçte şöyle bir ilginç dönüşüm oluyor 16. yüzyılın başlarında veya ortalarına doğru. O da Osmanlı’nın kendisini artık rol modeli olarak görmesi, örnek alması. O döneme kadar 16. yüzyıla kadar Osmanlılar kendi tecrübelerini yazmaya başlıyorlar. Aşıkpaşa Zadede gibi daha öncesindeki enverinin düstün namesi gibi eserlerle.
Fakat orada çok Osmanlı’yı daha sonraki nesiller için örnek gösteren bir yaklaşım yok. Kendi tecrübelerini anlatıyorlar ve övülen övülüyor, yerlen yerülüyor. Daha çok örnekler eskiden geliyor. Siyasi eserlerine baktığında. Mesela saltanatla ilgili, adaletle ilgili, hukukla ilgili örnekler hep ya Abbasiler’dendir
ya Sasaniler’dendir ya eski Yunan’dandır, eski Hindistan’dandır. O da ilginç. Onu soracaktım. Yani Osmanlı’nın müslüman bir devlet olarak örnek dünyası çok geniş. Yani Çin hükümdarlarından veya Çin saltanatından mağribe kadar örnekler de varsa dışlamamışlar.
Yani iyi yönetimle alakalı güzel örnekler varsa hem düstur olarak hem kurumsal olarak onları resmetmişler ve almışlar. Bunlar genelde örnekleri bunlardan veriyorlar 16’ya kadar. 16. yüzyılın başlarında başlayan bir süreç ama ortasında artık ortaya çıkan bir yaklaşım kendilerine örnek almaya başlıyorlar. Yani bundan önce bir şey soracağım, çok geniş bir coğrafyadan kültür ve inanç ikliminden örnekler veriyor dediniz ya, benim çok doktoratezim hazırlarken de, biliyorsunuz siyaset düşüncesi benim doktoratezim, ilgimi çeken bir kavram vardı. Mülk küfür ile payidar olur, zulüm ile asla diye bunu hem müderrisi söylüyor hem şeyhülislamı söylüyor hem defterdarı söylüyor.
Bu örnekle de bunun doğrudan bir alakası yani tadihi tecrübeyi geniş perspektifte okuman bir ürünlüğü olarak nitelendirebilir miyiz bunu? Tabii ki. Yani mülk doğrudan islamla kaim olan bir kurum değil. Bunu Osmanlılar belirttiğiniz gibi altını çizerekten sürekli söylüyorlar.
Yani mülk yani o zamanki anlamıyla devlet kendi kuralları ile kendi kurumlarıyla, kendi düsturlarıyla, kendi adalet prensipleri ile yürütülebilecek bir teşekkür. Dolayısıyla sadece dini referanslarla veya dini meşruiyet araçlarıyla bunu sürdüremezsiniz.
Yani dini bir öğreti olarak iyi yönetimde alabilirsiniz. Fakat doğrudan dini referanslarla bir devleti sürdüremezsiniz. Çünkü din adına zulüm de yapabilirsiniz. Yani dinin doğru anlaşılması ve uygulanmasıyla dinin kavramların kullanılması aynı şey
değil demek istiyorlar. Evet. Mesela adalet mevzusu düşündürsek yani devletin dayandığı prensipler, her devletin her siyasi teşekkülün dayanması gereken prensipler. Çünkü sosyal bir oluşumdan bahsediyor. Dolayısıyla adaletten bahsederken bunun içinde Hz. Ömer de var, Nuh Şirevan da var. Hatta en çok bu sadece Osmanlılara ait de bir durum değil.
İslam siyasi kaynaklarının en çok referans verdiği kral şeydir Nuh Şirevan’dır. Bu Pagan Bey veya Zerdüş bilmiyoruz. Mecusi. Mecusi. Bir İran hükümdarı veya Hint hükümdarlarına örnek verirler veya Çin hükümdarlarına verirler.
Osmanlılar dönemindeki işte Asaf mesela veya Aristo ideal vezir olarak resmedilir vesaire. Kanalı Zadenin ahlaka alayısı bu konuda çok ilginç bir örnek zaten referans kaynaklı ve coğrafi havzu olarak değil mi? Evet. Yani siyasi düstürleri alırken Osmanlı Müslüman gayri Müslüm ayrımı yapmıyor kesinlikle.
Alıyorlar. Zaten şey bu Osmanlı’nın temel özelliği bu durduğu yer belli yani Osmanlı İslam siyasi düşüncesinin fiydi bir devamı ve örnekliği yani Osmanlı’yı İslam siyaset düşünce geleneğinin bir müdavima olarak görmekle birlikte yine o İslam düşüncesinin sağlamış olduğu genişlik persepektifinde biraz önce de söylediğiniz gibi Çin’den Hindistan’a Yunan’dan Mesopotamya’ya varıncaya kadar geniş bir havzanın birikimini bu süzgeçten geçerek alıp uygulamada rahat bir düşünce yapsına sahip olarak meselendirmek mümkün herhalde. Ümkün yani İslam geleneği Osmanlı’da en çok iki alanda kendisini gösteriyor. Biriniz hukuk çünkü devlet olarak hukuk sistemine dayanmak zorundasınız. Osmanlı kere hele Osmanlı kadar kompleks bir emperyal yapıya sahipsiniz. Onun içinde İslam şeriatı parçası. Osmanlı hukukun ayrılmaz bir parçası. Ana çatısı. İkincisi de meşruiyet yani ortada bir hükümdar var. O hükümdarın yönetiminde ağırlıklı olarak Müslüman bir toplum var. O Müslüman toplumun zihnindeki veya itikadındaki meşru yönetim neyse ona uygun olması gerekiyor.
Osmanlı Hussultanı aynı zamanda imamdır, halifedir vesaire. Ama dediğim gibi bunlar iyi yönetimin yeter şartları değil. Yani iyi yönetimin için adil olmak zorundasın. Adil olmak da kolay bir mesele değil. Yani kağıt üzerinde adil olmak mümkün de pratik meselelere gelince örneğin vergi meselesine nasıl adil olacaksınız veya fiyatları nasıl düzenleyeceksiniz?
Yani satın alanları mı koruyacaksınız, satanları mı koruyacaksınız? Ya bu çok daha ciddi düşünülmesi gereken meseleler. Bunu nasıl sağlamış Osmanlı? Yani adalet tarihinde özel bir yeri olan bir devlet olarak hep okutuluyor. Nasıl sağlamış? Daha çok tecrübeyle sağlıyorlar. Mesela 16. Yüzyılda ortaya çıkan anlayışlardan birisi şu kanun meselesinde Lütfü Paşa da, Lütfü
Paşa bunu çok açık bir şekilde ifade ediyor, başka metinlerde bulmak da mümkün. Askerin ticaretten uzak olması. Yani askeri sınıfın daha doğrusu. Çünkü diyor ki o dönemin Osmanlı müellifleri adalet için yöneticilerin görevleri başka, tacirlerin görevleri başka. Bir de sosyal adalet var. Yani kişisel adaletin yanı sıra. Eğer yöneticiler veya askerler o dönem itibariyle ticarete girerlerse tüccarlar bundan mağdur oluyorlar. Tüccar sınıfı ortadan kalktığında bu sefer ticaret yapan kimse kalmıyor. Daireye adliye çoğunda özellikle ilginç bir teori değil mi? Yani kabaca dörtlü bir iş bölümü düşünüyorlar Osmanlı.
Yani bunun Osmanlı’nın belki yazılmamış anayasası, anayasa meselesine gireceksek olarak düşünüyorlar. Maalesef giremeyeceğiz, süre gitti diyorlar. Belki bir başka programda. Askeri sınıf ve REA’ya arasında bir kere şey olması gerekiyor. İş bölümü var. Birisi vergi veriyor, birisi vermiyor. REA’ya vergi veriyor, askeri sınıf vergi vermiyor. Bunun için de askeri sınıf içinde bir ulema var. Bir de bildiğimiz askerler var.
Yani AYA içinde de tüccarlar var, çiftçiler var. Şimdi çiftçi tüccarın işi yapmamalı diyor Osmanlı. Yani böyle bir adalet prensibi var, doğru yanlış. Tüccar da çiftçinin yaptığı işi yapmaması gerekiyor ve bunun cezaları büyük. Onun için çiftçiler kendi tımarlarını bırakıp kaçtıklarında cezası var. Eğer bir tüccar da oturup çiftçinin yaptığı işi yaparsa cezası var. Bir yeniçeli dükkan açamaz Osmanlı’da. Bu yasaktır. Terazi tutamaz. Herkes işini yapacak. Herkes işini yapacak. Tüccar da askerlik yapamaz. Bunları ayrıştırmışlar. Şimdi bu doğru yanlış ayrı mesele ama böyle bir ideal oluşturulmuş. Bu ideale göre devleti yönetmek gerekiyor. Adalet bu diyorlar. Bunu başarıyor mu? Bunu başarıyor tabii. Başaramazsa gelmezdi. Hüseyin şimdi tabii biz konuşacağımız başka konular da vardı ama süreçlikle
süremiz bitti. İlerideki programlarda özellikle bu anayasa hareketini Osmanlıların kanun geleneğini ve diğer konuları konuşmak üzere bir söz alalım sizden. Ben müsaadenle editörümüzün sorusuyla bitirelim. Şimdi editörün sorusunu sormazsak bu stüdyodadan bir çıkış bir daha giriş var. Bütün hazırlıkları teknik çalışmaları yapım ekibimizde yönetiyor. Editörümüz diyor ki Osmanlı tarihinde siyasi bir dönemlendirme var diyor. Yani kuruluş, yükseliş, gelişme bu.
Önemleme ve çağ meselesi zaten çok tartışılan ve konuşulan bir konu. Bunu da ayrıca ele almak lazım ama diyor ki acaba Hüseyin Hoca diyor İslam siyasi düşünce tarihini böyle bir dönemlendirmeye tabi tutsa, İslam siyasi bir dönemlendirme yapsa karşımıza en parlak dönem olarak hangi asır çıkar ve neden bir iki cümleyle cevaplandırsa memnun oluruz diyor. Bütün İslam siyasi düşüncesi tarihinde. Osmanlı Osmanlı.
Osmanlı siyaset düşüncesi tarihi itibariyle ben en parlak demeyeyim de en yaratıcı ve üretken dönem olarak 15’in 16’ın ortasıyla 17’in ortası olarak görüyorum. Yani bir yüzyıllık yani kanun Sultan Süleyman’dan başlıyor. Yani klasik Osmanlı kurumlarının oluştuğu dönemle işte kanuni dönemiyle o kurumların çok ciddi bir değişime girdiği o yüzyıllık, 150 yıllık dönemde Osmanlı müellifleri çok yaratıcı düşünüyorlar siyaset konusunu ve çok farklı çözüm önerileriyle geliyorlar. Lütfü Paşa, Koçibey, Katip Çelebi, Hazarfen Hüseyin ve Hasan Kafi ve ben. Möllifler mesela kanun düşüncesi merkezde yer almaya başlıyor ki bu tamamen yeni bir şeydir.
Yani İslam siyaseti düşüncesinin hiçbir döneminde kanun bugünkü anlamıyla problematize edilmemiş. Kanun şeydir, en belki düstur anlamına geliyordur Osmanlılardan önce esas asıl falan demektir. Hukuki ve siyasi anlamını Osmanlılarla kazanıyor. Kanun merkezli bir siyasi ideal oluşturuyorlar 16. yüzyılın ortalarından itibaren.
Bu sadece Osmanlı ve İslam siyaseti düşüncesi için de değil, belki dünya tarihi için çok yeni bir olay. Aslında çok iddialı iki tane teferratlı konuşmak lazım. İlade bunları konuşalım. Çok iddialı iki tane tespitte bulundunuz. Bir dediniz ki kanun ilk defa Osmanlılar kullanıyor ve bu dünya hukuk tarihinden bir devrim nitelinde veya çok özel yer alınması gereken bir dönemdir. Bir dediniz ki 16. yüzyılın ortalarından 17. yüzyılın ortalarına kadar siyasi alanda da yetişen büyük Osmanlı düşünürleri vardır ve bunlar hem İslam’dan hem dünya tarihinde şöhretle anılan düşünürlerle mukayesede edebilecek alimler vardır diyebilir mi? Fazlasıyla, fazlasıyla yani Katip Çelebi hatta bunlar dünya tarihçiliğinde çok iyi bilinmemelerinin sebebi tek sebebi günümüzdeki biz tarihçiler. Yani biz onlara anlatmadığımız için diğerleri bilmiyorlar.
Oysa Katip Çelebi, Lütfü Paşa, Koçibay, ya bunların hiçbirisinin ne Machiavelli’den ne Jan Bodend’en hiçbirinden eksisi falan yok. Bunlar çok orijinal düşünen müellifler, dünyayı da çok iyi biliyorlar. Belki onlardan da iyi biliyorlar. Katip Çelebi’nin eserlerine baktığınızda bir taraftan Çin’den bahsediyor, Japonya’dan bahsediyor, Hindistan’dan bahsediyor, bir taraftan Avrupa’dan bahsediyor, bir taraftan Osmanlı’yı biliyor.
Kanun meselesinde belki bir daha konuşmanın ya bir şey olsun diye. Atıf olsun. Atıf olsun diye. Ahmedi’yi de şöyle bir beyt geçiyor. Moğollarla daha doğrusu Timurlularla alakalı diyor ki bir taraftan eleştiriyor tabi Timurluları, Cengizileri, Ahmedi, İskender’le Ahmedi diyor ki zulmetliler diyor. Zalim bir topluluktu ama kanun ile zulmettiler diyor. Kanun ile zulüm, zulüm değildir diyor. Tabii bu çok özel açıklanması gereken kanun mantığı açıklaması. Yani kanun düşüncesinin ortaya çıkışını anlatmak için yani hukuki olarak hukukiyse bir devletin tavrı zulüm olarak görülemeyebilir diyor.
Çünkü kanun iyidir. Yani bugün de tartışıyoruz devlet her halükarda nasıl olursa olsun devletsizlikten daha iyidir. Ondan sonraki soru işte kanun nasıl adil olabilir? Yani bizatihi kanun olması adalet anlamına da gelmiyor. Onu çok tartışmaya başlıyorlar 16. ortalarından itibaren. Yani mevcut kanunlar adil midir değil midir? Sultan yeni kanun teşri edebilir mi edemez mi? Eskiyi mi takip etmeli? Yeni kanun mu? Bunları konuşacağız. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Amerika’dan geldiğin stüdyomuza konuk oldun ve bize Osmanlı siyaset düşüncesi ve Kayı fikrinin öne çıkılma sebebiyle ilgili çok önemli değerlendirmelerde bulun. Çok teşekkür ediyorum. Teşekkürler. Sevgili seyirciler bugünkü tarih söyleşileri programında Osmanlı siyaset düşüncesi alanında dünyanın en önemli uzmanlardan birisini Hüseyin Yılmaz’a ağırladık ve Osmanlı siyaset düşüncesine bir kapı aralamaya çalıştık.
Tabii bu daha çok konuşulması tartışılması gereken, müzakere edilmesi gereken bir konu. İnşallah önümüzdeki programlarda bunlarda etraflıca ele alırız diyoruz ve hepinize hayırlı günler diliyoruz efendim.
Hoşça kalın.
İlk Yorumu Siz Yapın