"Enter"a basıp içeriğe geçin

Uzayın Karanlığına Ürkütücü Bir YOLCULUK

Uzayın Karanlığına Ürkütücü Bir YOLCULUK

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=mBEOhdH3I7U.

İki olasılık bulunur. Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İkisi de eşit ölçüde korkutucu.
Mağaradan çıkan o insan başını kaldırdı gökyüzüne baktı ve bizimle aynı soruyu sordu. Orada ne var? Var olduğumuz günden beri yukarı daha yukarı çıkmak, uzağa daha uzağa gitmek istiyoruz. Ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. Bu sizi biraz ürpertecek bir yolculuk.
Küçük dünyamızdan ayrıldıktan sonra nelerle karşılaşacağımızı hayal bile edemezsiniz. Burada başınıza her an her şey gelebilir. Önümüzden geçen şeyi fark ettiniz mi? O bir astroit. Sadece 40 metre büyüklüğünde uzay için bir tost tanesi bile değil. Ancak dünyamıza doğru ilerliyor.
İşte bu hiç iyi olmadı. 43 bin kilometre hızla dünyamıza yaklaşıyor. Çarparsa onlarca atom bombası büyüklüğünde bir etki yaratabilir. Şu an gördüğünüz krater tıpkı bu boyuttaki küçük bir astroetin çarpmasıyla oluştu. Buradan öyle bir enerji yayılmıştı ki bugün olsa İstanbul büyüklüğünde bir şehri yok edebilir. Bu ihtimali önlemek için dünyanın dört bir yanında astroitlere karşı gezegen koruyucuları çalışıyor. Bu bilim insanlarının amacı bir astroidi dünyaya çarpmadan yok edebilmek ya da yönünü değiştirmek. Bunun için nükleer bombalar üretiliyor. Ama çok daha büyüğüne karşı ne yapabiliriz ki?
Bu sizi korkutmadı mı? O halde daha gizemli bir dostumuzu ziyaret edelim. Bizden bir parça. Adı Voyager 2. Bizden 10 milyarlarca kilometre uzakta. Mermi hızında ilerliyor. Yakın zaman önce güneş sistemimizden dışarı çıktı ve bize yıldızlar arası uzayın bilgilerini gönderiyor.
Üzerindeki plaklar sayesinde enerjisini üretebilen bir insansız uzay aracı olan Voyager 2 bazı tehlikeli bilgileri de saklıyor. Üzerindeki plaklarda Türkçe’de dahil olmak üzere birçok dilde Merhaba sevgili dostlarımız sesi uzayda yankılanıyor.
İçerisinde dünyanın konumları, insanoğlunun fiziki yapısı, hayvanlara ve bizlere ait resimler, hatta Leonardo Da Vinci’nin insan çizimi, müziklerimiz, kısaca uzaklarda bir yerlerde olası bir akıllı yaşama sahip dostlarımıza bizimle ilgili tüm bilgileri veriyor. Dostlarımız mı? Peki ya akıllı yaşama sahip bir medeniyetin bizim kadar iyi niyetli olmama ihtimali yok mu?
Belki de düşmanlarımız. Bazı bilim adamları kendimizi bu kadar açık etmemizin uzayın sonsuz bilinmezinde büyük bir tehlike olduğunu uyguluyorlar. Nitekim dünya dışı bir yaşama sahip topluluklar bize karşı pek sevgi dolu olmayabilir. Voyager 2’nin içinde sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabahı şerifleriniz hayrolsun cümlesinin söylendiği bir ses kaydı dahi var. Yıldızlar arası uzayda bu sesin yankılandığını düşünmek kulağa komik geliyor. Peki varlar mı? Evrenin rakamlara dahi sığmayan büyüklüğünde bizler gibi akıllı bir yaşam olabilir mi? Varlarsa neye benziyorlar? Acaba bizim gibi hikayeleri, aileleri, aşkları, hırsları oldu mu? Ama bir düşünün, trilyonlarca galaksideki katrilyonlarca gezegende neden başka hayatlarda olmasın? Henüz uzayda küçük evimiz dünya kadar güvenli bir yer bulamadık. Ama daha kendi galaksimizin bile çok küçük bir bölümünü biliyoruz. Baksanıza, bu gezegenin adı HD 189 773 b. Dışarıdan ne kadar da sevimli. Nitekim o bir katil gezegen. Mavi renginin nedeni atmosferinde trilyonlarca jilet keskinliğindeki can parçasının mermi hızında savruluyor olması. Bir gün dünyamızın dövmünü tükenecek ve bu gerçekleşmeden önce gidecek bir yerler bulmalıyız. Gleis 81 C bir günü yerleşebileceğimiz öte gezegen olarak görülüyor.
Dünyaya en çok benzeyen yerlerden biri orası. Henüz gidemedik. Gitsek dahi öncelikli olarak bu yeni gezegene yerleşecek olanlar, dünyamızda güce sahip olan birkaç bin kişilik üst tabaka, ayrıca tamamen sağlıklı birkaç yüz genç ve bize yeni bir dünya kuracak olan bilim insanları. Muhtemelen bizler dünyada bırakılıp kaderimize terk edileceğiz. Çünkü dünyadan uzaya götürülen 1 kilogram gıdanın taşınması bile 10 binlerce dolar, bir astronot kıyafeti 15 milyon dolara mal oluyor. Bu durumda neden bizi götürsünler ki? Dünya dışında neler yapabileceğimizi uzay istasyonları sayesinde öğreniyoruz. Çeşitli ülkelerin uzay istasyonları atmosferimizin üst bölümlerinde dolaşıyor ve çeşitli çalışmalar yapıyor.
En önemlisi ise Uluslararası Uzay İstasyonu. Birçok deneyle günümüz teknolojisine yön veren en büyük pay sahiplerinden biri olan bu uzay istasyonu 150 milyar dolar maliyetle yapıldı. Ve ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, Rusya Federal Uzay Ajansı, Japonya Uzay Araştırma Ajansı, Avrupa Uzay Ajansı ve Kanada Uzay Ajansı’nın ortak projesidir.
Uluslararası Uzay İstasyonu insanoğlunun hem uzayda tecrübe edilmesini, orada bir yaşam oluşturabilmesini hem de gezegenler arası yolculuklar için gerekli çalışmaları yapabilmesini sağlıyor. Ve zaman zaman ilginç yerlerden çeşitli sinyaller alıyor. Örneğin bir kara delik. Ama sıradan bir kara delikten bahsetmiyorum. O bir süper kütleli kara delik. Kara delikler muazzam güçlere sahip olan evrenin en gizemli varlıklarından biridir. Kendilerine yaklaşan her şeyin tek bir kaderi vardır. Yok olmak. Kara delikler her şeyi emerek yok ederler. Yıldızlar, gezegenler hatta ışık bile kara deliklerin çekim gücünden kurtulamaz. Fakat bilmiyoruz.
Kara deliklerin içinde ne var, çektikleri trilyonlarca tonluk gezegenlere ne oluyor? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyebiliriz. Ama orada fizik kurallarının bile değiştiğine eminiz. Süper kütleli kara delikler ise normal boyuttaki kara deliklerden milyonlarca kat daha büyük ve daha güçlü olan kara deliklere verilen isimdir. Kendi galaksimizde bir süper kütleli kara deliğin var olduğunu biliyoruz.
Ölçütler o kadar büyüyor ki bilinenin dışında bir hesaplamaya ihtiyacımız var. Örneğin bir süper kara delik 17 milyar güneş kütlesine sahip olabilir. Bizim galaksimizde yer alan süper kütleli kara deliğin adı ise Sagittarius A Yıldızıdır. Güneşin kütlesinden 4 milyon kat daha fazla kütleye sahip. Ama aslında o da küçük. Çünkü güneşten 17 milyar kat daha fazla kütleye sahip olan süper kara delikler var. Bu size büyük mü geldi? O halde şu yaramaz çocuğa bir bakın. Güneşimizden trilyonlarca kat daha parlak. Şu ana kadar görebildiğimiz en parlak isimler onlar. O bir kuasar. Hani süper kütleli kara delikler demiştik ya.
İşte onlar ancak bu kuasarların çekirdeklerini oluşturuyorlar. Kuasarlar evrendeki en güçlü, en parlak ve en tehlikeli isimlerden biri. Tek bir kuasar tüm bir galaksiden daha parlaktır. Öylesine bir yok edicidir ki yıldızları çerez gibi ezmek bir yana galaksileri parça parça edebilirler. Güçlerini kelimelerle tarif etmemiz imkansız. Ama bir de ışınlı kuasarlar vardır. Işınlı kuasarlar evrendeki neredeyse hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Bir ışın silahı gibidir. Bir saniyede milyonlarca kilometre hızla ilerleyen bu ışınların ne anlama geldiğini bilmek istiyorsanız trilyonlarca dev yıldızın gücünün birleşerek bir ışın silahına dönüştüğünü düşünün. Düşünmesi bile insan aklının sınırlarını aşıyor. Bu ışığın sıcaklığı trilyonlarca derece ve öylesine güçlüdür ki fizik kurallarını değiştirerek ilerler. Işınlı kuasarlar galaksileri deler geçer. Evrende yok edemeyecekleri hiçbir şey yok. Böyle bir şeyin bizi yok etmek için galaksimize bile yaklaşması yeterlidir. Bizim için oyun bitmiş demektir. Hiçbir şey hissetmeyiz bile. Tüm güneş sistemimiz haberimiz dahi olmadan buhar olacaktır.
Işık saçan kuasarların nasıl meydana geldiğini bilmiyoruz. Şu ana kadar 200.000 normal ölçütte ve ışınsız kuasar keşfedildi. Ama 2016’da keşfedilen çok farklıydı. Çünkü kuasarlar normalde milyonlarca hatta 100 milyonlarca yılda oluşurlar. Fakat o sadece 500 yılda oluşmuştu. Bu korkunç. Hala kendinizin özel olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa uzayın devasa büyüklüğünde ve korkunç gücünde küçük bir tost tanesi kadar önemli bile değil miyiz? Sanırım değiliz. Bilyarlarca derece sıcaklıkta pişen, yağmur yerine asit yağan, tamamen elmastan oluşan ya da yankılanan rüzgar sesiyle bile saniyede bizi öldürebilecek olan akıl almaz gezegenlerin olduğu, deniz yerine petrollerin aktığı gezegenleri tanıdığımız kendi galaksimize, samanyolu galaksisine döndüğümüzde şunu fark ediyoruz. Koca evrende henüz dünyadaki bir karıncanın atmadığı kadar küçük bir adım atmışız. Ayağımız sadece aya basmış. O dahi bize 400.000 kilometre uzakta. Bizi dışarıdan izliyor. İçeride her şeyden habersiz oyunda yaşayan insanoğlunu izlemeye devam ediyor.
Oraya en son 1977’de Apollo 17 astronotları gitmişlerdi. Bir daha hiçbir insan ayak basmadı. Şu anda sessiz ve soğuk. Bir gün dünyamız da böyle olacak. Güneş öldüğünde yaşam kaynağını kaybetmiş olan dünya, üzerinde bizden hiçbir iz kalmadan sessizliğe ve karanlığa boğulacak.
Belki de başka bir galaksiden çok uzun zaman sonra gelen akıllı yaşama sahip bir medeniyet, bir zamanlar dünya üzerinde hayat olduğunu bile anlamayacak. Bize ait her şey yok olduğunda artık hiç yaşamamış olacağız. Bu kötü bir hayal değil. Bu gerçek. Bu tüm yıldızların ömrünün olması gibi güneşin de bir zamanının olduğunun ve bir gün biteceği gerçeğinin sonucu.
Bu evrenin karmaşasında fark edilmeyecek kadar küçük bir final.
Kaçılamayacak olan bir son.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir