"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yeryüzüne Varis Olan İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 17.Bölüm

Yeryüzüne Varis Olan İnsanlar – Ayetlerde İnsan Tipleri 17.Bölüm

videosundan fısıltılanmıştır. Videoya ulaşmak için Linki kullanabilirsiniz https://www.youtube.com/watch?v=vEheFB6DKMw.

Süh, selamun aleyküm bima sabartum feniyumu uqbeddar. Yüce Allah Celle celaluhu, insanı boş yere yaratmadığı gibi, onu başıboşta bırakmamıştır. Onu ibadetle yükümlü kılmış, hayatını ve ölümünü imtihan için var etmiştir.
İlk insandan itibaren peygamberler ve kitaplar göndermesinin amacı da budur. Gönderilen peygamberler, insanları Allah’ın varlığına ve birliğine davet etmiş, şirk, küfür ve nifaktan korunup iman etmelerini, haramlardan sakınıp salih ameller işlemelerini, Allah ve peygamberin emirlerini yerine getirmelerini istemişlerdir. Peygamberler bu vazifelerini yaparken, insanlara adaletle ve merhametle hükmeder.
Tıpkı peygamberler gibi salih insanlar da yeryüzünde adil olmuş, insanlara iyilikle muamele etmiş, hayır işlerde koşmuş, kötü söz ve davranışlardan uzak durmuşlardır. Adaletle ve merhametle yöneten peygamberler ve salih insanlar, yeryüzünün gerçek varisleridir. Bu cüzde üç insan grubundan bahsedilir. Bunlar putlarla ve yanlışlarla mücadele eden Hz. İbrahim, yeryüzüne varis olan salih kullarla imanı ve teslimiyeti zayıf olan insanlardır. Her peygamber gibi Hz. İbrahim aleyhisselam da insanlara tevhid inancını tebliğ eder ve insanların putlaştırdığı nesnelerin veya kişilerin tanrı olmadığı gerçeğini haykırır. Bu tevhid inancının özü, La ilahe illallah cümlesinde özetlenir. Bu bağlamda Hz. İbrahim aleyhisselam putperestlikle şiddetli bir mücadeleye başlar. Kavmine, putların taşlardan yapılan heykeller, kimseye zarar veya fayda vermeyen cansız varlıklar olduğunu anlatır. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın ibadete layık tek mabut olduğunu, kendisinin tek olan Allah’a inandığını açıkça ifade eder. Bu tebliğini önce babası Azer’e, sonra kavmine yapar.
Ama onu dinleyen olmaz. Hz. İbrahim aleyhisselam kavmine Allah’ın celli celaluhu birliğini anlatabilmek için akli yöntemlere başvurmuştur. Hz. İbrahim’in kavminin dini bir bayramı vardı. Her sene kırda toplanarak bu bayramı kutlarlardı. Bir defasında yine bayram şenliğine giderken İbrahim’i de götürmek istediler. İbrahim hasta olduğunu ileri sürerek bayrama katılmadı
ve halk kıra çıktıktan sonra puthaneye giderek büyük put hariç hepsini kırdı. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilir. Onlar gidince İbrahim putları paramparça etti. Belki ona başvururlar diye büyük putu bıraktı. Hz. İbrahim aleyhisselam baltayı büyük putun boynuna asar ki kavmi ona başvurup putları kimin kırdığını sorsun da böylece putun acizliği ortaya çıksın.
Halk bayram yerinden döndüğünde tanrılarının başına gelenleri görünce bu işi kimin yaptığını araştırırlar. Daha önce Hz. İbrahim’in putlar aleyhindeki konuşmalarını işitmiş olanlar durumdan halkı haberdar ederler. Halk İbrahim’in sorgulanmasını ve ona verilecek cezanın başkalarına da ibret olmasını ister. Bunun üzerine Hz. İbrahim aleyhisselamı yakalayıp getirirler ve ona sorarlar. Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın? Hz. İbrahim aleyhisselam büyük put yapmış olabilir. Bakın boynunda balta duruyor sorun bakalım konuşabiliyor mu der. Bu söz onların akıllarını başlarına getirir ancak tekrar eski cahiliye kafalarına dönerler ve onların bunu yapamayacağını sen de biliyorsun derler. Hz. İbrahim şöyle cevap verir o zaman kendisini bile koruyamayan bu putlara niye tapıyorsunuz?
Küfre batmış insanın en bariz özelliği görmeyen gözler, işitmeyen kulaklar, hakikati konuşamayan dudaklardır. Hz. İbrahim aleyhisselamın kavmi de susar cevap veremez. Hakikate kördür çünkü gözleri. İçlerinden bazıları onu yakın. Bu şekilde ilahlarınızın intikamını almış olursunuz deyince Hz. İbrahim’i yakmak isterler. Kur’an bu durumu şöyle ifade eder.
Putperestler eğer bir şey yapacaksanız yakın onu ve böylece tanrılarınıza yardım edin dediler. Biz de ey ateş dedik. İbrahim’e serin ve zararsız ol. Ona bir tuzak kurmak istediler fakat biz onları daha çok zarar eden taraf yaptık. Peki bu kıssa bize ne söyler? Bizi Allah yolundan uzaklaştıran her ne varsa onu yıkmaya hazır mıyız?
Hani şair diyor ya, İbrahim içimdeki putları devir elindeki baltayla, kırılan putların yerine yenilerini koyan kim? Vakit bizi Allah yolundan uzaklaştıran her şeye karşı İbrahim’i bir duruş gösterme vaktidir. Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılıp zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize hep kulluk ettiler. Yüce Allah bu ayet-i celîle de daha önceki ayetin devamı olan birtakım hususları işaret buyuruyor. Daha önceki ayette peygamberlerini salihlerden kıldığını beyan etmiştir.
Buna göre peygamberlerin salihlerden olması demek, onların Allah’ın yaratmış olduğu sünnetullah’a uygun olarak davranmaları, Allah’ın emirlerine boyun eğip ona itaat etmeleri, aynı zamanda Allah’ın yarattığı fıtrata uygun davranmaları anlamına gelmektedir.
Devamın bu ayet-i celîle de ise Rabbımız peygamberlerini önderler yaptığını, onları önder kıldığını beyan etmektedir. Esasen önder olması peygamberlerin tıpkı Yüce Allah’ın evreni yönetmesi gibi bir toplumu yönetmesi ile benzeştirilmiş filozoflar tarafından
mesela Fârabi İbn-i Rüşk gibi ünlü İslam filozofları tarafından da aralarında paralellik kurulmuştur. Yani Yüce Allah nasıl ki bütün evreni dilediği gibi kendi yarattığı yasalara uygun bir şekilde sünnetinde hiçbir değişiklik olmaksızın yönetmekte ise
toplumları da peygamberlerin aynı şekilde yönetmelerini murad etmiş ve onları imamlar yapmıştır. İmam olmak için elbette gerek fizyolojik olarak yetkinliğe sahip olmak, gerekse bilgi, zeka, akıl ve diğer donanımlara sahip olmak gerekir. Çünkü sıradan her insanın imam olması, önder olması, toplumu yönetmesi mümkün değildir. Kuşkusuz insanların değer verdiği birtakım dünya metaıyla alakalı sahip olunanlar imam olmak için, önder olmak için yeterli değildir.
Peygamberler Yüce Allah’ın emirlerini kendilerine emredildiği şekilde hiçbir değişikliğe uğratmaksızın topluma aynen aktarmaktadırlar. İnsanlara onları tebliğ etmektedirler.
Ve kendileri de rol modeller olarak aslında insanlara bu emirlerin nasıl hayata geçirileceğini göstermektedirler. Uygulamasını onlar yapmaktadır. Ayrıca Yüce Allah ayet-i kerimede peygamberlerini salihlerden ve imamlar olarak gönderdiğini bize bildirmekle birlikte ayrıca onlara hayırlı işler yapmayı yani iyi ve kötü’nün ne olduğunu da nasıl olursa iyi iş yapmış oluruz, hangi durumlarda kötü iş yapmış oluruz bunları da ilham ettiğini, vahyettiğini bildirmektedir.
Namaz kılmak, zekat vermek yine Yüce Allah’ın peygamberlerine vermiş olduğu bahşettiği vahiydir. Elbette ki hayır ve şerrin nasıl olabileceği konusunda insan aklı bir takım gerçeklere ve hakikatlere ulaşacak kabiliyettedir.
İnsan fıtratına uygun davrandığı sürece çok açık bir çelişki Allah’ın yasalarıyla olmadığı sürece o aslında iyi ve kötü’yü kendi başına tespit edebilecek bir yapıdadır.
Ancak hiçbir zaman ibadetlerin nasıl yapılacağını, hangi şartlarda ibadetlerin daha verimli olarak en iyi bir şekilde yapılabileceğini elbette ki bilemez. Çünkü ibadetlerin ruhunu nasıl yapılması gerektiğini ancak peygamberi izleyerek öğrenebiliriz.
Nitekim peygamberler insanlara bütün hayat boyunca sadece ibadetlerle alakalı değil bütün hayatın her alanında nasıl davranmaları gerektiğinin de hem ruhunu hem de maddi olarak davranış şeklini göstermiştir. Buna aslında genel anlamda kulluk diyoruz. O yüzden ayet-i kerimenin sonunda yüce Allah’ın onlara kulluk ettiklerini söylüyor. Yüce Allah bu peygamberlerin kendisine hakkıyla kulluk eden elçiler olduğunu dile getirmektedir.
Bu bize kulluğun nasıl yapılması gerektiği konusunda da fikir vermektedir. Yüce Allah hepimizi onların yolundan ayırmasın sevgili peygamberleri gibi bizlere de kul olmayı nasip eylesin diyoruz. Kur’an’a göre bir insanın salih bir kul olabilmesi için iman edip salih ameller işlemesi gerekir. Bu cüzde Tevrat’ta ve Zebur’da Allah’ın kanunu olarak yazılan bir gerçek tekrar hatırlatılır.
Buna göre Allah Teala adı geçen kitaplarda ve Kur’an’da dünyada kötülerin ve kötülüğün sürekli olarak payidar olamayacağını, iyiliğin asıl kötülüğünse arzi olduğunu, hakimiyetin eninde sonunda iyilerin eline geçmesinin mukadder bulunduğunu haber verir.
Yeryüzüne veya iyilerle kötülerin mücadelesine sahne olan bölgeye sonunda kimin hakim olacağı, Allah’ın mülkünün nihayetinde kime kalacağı veya ebedi mülk olan cennete girmeyi kimlerin hak edeceği konusuna açıklık getiren Kur’an, yeryüzüne salih ve temiz kulların hakim olacağını söyler. Bu salih kulların en büyük özelliği merhametli ve muvahhit olmalarıdır. Eğer onlar yeryüzüne hakim olmazlarsa zalimler hakim olur, bu da dünya için felaket olur. Şöyle bir tarihte olup bitenlere baktığımızda her zaman salih kulların hakim olduklarını söylemek mümkün değildir. Ancak eninde sonunda onların kazandığı ve kötülerin hem servet hem de egemenliklerine varis oldukları, dünyada hayatın bu sayede devam ettiği görülmektedir.
Tarihte zalim hükümdarlara ve güç odaklarına karşı mücadele eden peygamberlerle onların salih ümmetleri kurtulmakta, düşmanları ise ya mağlup veya helak olarak tarih sahnesinden çekilmektedirler. İslam tarihinde de Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e karşı çıkan ve ona her türlü zulmü ve baskıyı uygulayan inkârcılar, sonunda mağlup ve perişan olmuşlar, onların mülkü ve memleketi Müslümanların eline geçmiştir. Kur’an’ın ”Yeryüzü salih kullarıma kalacaktır” ifadesinde salih kullar, Allah’ın rızasını gözeten iyi, düzgün, sağlam ve erdemli insanlardır. Bu salih kullar cennete girecek ve böylece dünya ve ahiretin varisleri olacaklardır. Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Cenab-ı Hakk’ın insanlığa peygamberler göndermesi, onun insanlığa en büyük bir lütfudur. Zira Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak insanlara kendi içlerinden Allah’ın ayetlerini okuyan,
onları tezkiye eden peygamberler göndermesinin kendisinin büyük bir lütfu, büyük bir iyiliği olduğunu ifade etmektedir. Çünkü bütün peygamberler gönderilmiş oldukları toplumlara iyiliği, güzelliği, hak ve hakikatı, doğruyu, helali, haramı öğreten elçilerdir.
Cenab-ı Hakk’ın son rahmet elçisi de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin rahmeten lil alemin olması, bütün insanlığa gönderilmiş olması, onun mesajının, onun getirdiği ilkelerin sınırlı bir topluma değil, sınırlı bir insan grubuna değil, bütün insanlığı ilgilendirdiğini göstermektedir.
Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin geldiği toplumda insanlık bütün değer ölçülerini kaybetmiş, insanlığını yitirmiş, doğruluk rafa kalkmış, düşmanlık alabildiğine zirveye çıkmış, hak ve hakikat ortadan kaldırılmış, kadın değerini yitirmiş ve dolayısıyla kısaca insanlık bütün değerlerini yitirmiştir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin gelişiyle o rahmeten lil alemin olan vasfiyle, merhametiyle, şefkatiyle insanları kucaklamış ve insanlara doğruyu, iyi, güzeli, hakkı ve hakikati öğretmeye gayret etmiştir. Hz. Peygamberin merhameti sadece insanlara değil, çocuklara, yetimlere, hatta canlı cansız bütün varlıklara karşı Hz. Peygamberin merhametli olduğunu görüyoruz.
Tebliğin en zorlandığı zamanlarda dahi merhametli kalmayı, çevresindeki insanlara merhametli davranmaya gayret etmiştir. O taifte taşlanırken en zor süreçte dahi merhametli kalmayı, yine o insanları kazanmayı hedeflemiştir. Uhud’da zor durumda kaldığı zaman yine o merhamet ilkesini kendisine prensip edilmiştir.
Mekke’yi fethettiği zaman güçlü bir komandan olarak Mekke’yi mükerremeye girdiğinde yine o merhameti hep muhafaza etmiştir. Dolayısıyla bizler de onun ümmeti olarak ne kadar merhametli olabilirsek, merhameti kitaplarda yazılı olan bir ilke olmaktan kurtarıp,
ne kadar insanlara, çevremizdeki insanlara merhametli olabilirsek dalga dalga kendi iş dünyamızdan başlayarak bu ilkeyi başta ailemiz toplumun bütün katmanlarına yayabilirsek, o zaman toplumun huzur ve refah içerisinde olduğunu, mutluluk içerisinde olduğunu göreceğiz. Bugün her birimizin bu merhamet ilkesine ne kadar çok ihtiyacımız var.
Şöyle bir genel olarak baktığımız zaman dünya sarmalı içerisinde şiddetin, öfkenin, kinin, adavetin, düşmanlığın alabildiğine yaygınlaştığı bir toplumda, Hz. Peygamber’in tüm insanlığı, tüm varlık âlemini, tüm insanları ilgilendiren evrensel ilkelerini benimsemek, onu toplumun tüm katmanlarına yaymak bizim için ne kadar önemlidir.
O halde geliniz bu merhamet ilkesini önce kendi iş dünyamızdan başlayarak, başta aile fertlerimiz olmak üzere toplumun bütün kesimlerine yaydığımız zaman, o zaman daha huzur, müreffeh bir toplum olacağız. Allah’ın razı olduğu iyi bir toplum olma yolunda gayret edeceğiz inşallah. Bir insan düşünün, bir uçurumun tam kenarında ve neredeyse uçuruma düştüğü düşecek. İşte dinin kenarında duran zayıf imanlı kişiler bu uçurumun kıyısındaki insana benzer. Onların her an o uçurumdan düşme tehlikesi vardır.
Onlar Allah’a şartlı olarak kulluk ederler. Bu şartlı kulluk Allah’a tereddütler içinde tam inanmadan sınırda kıyıdan kıyıya kulluk etmek demektir. Bu insanlar Kur’an’da şöyle anlatılır. Yine insanlar içinde kimileri vardır ki Allah’a şartlı olarak kulluk eder.
Öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da ahiretin de yitirmiştir ve apaçık, hüsran işte budur. Onların Allah’a kulluğu dünya hayatındaki rahatlık şartına bağlıdır.
İmanları pamuk ipliğine bağlı bu tür insanlar işleri rast giderse kendilerine mal, servet, zenginlik gelirse hayatlarında her şey yolunda giderse Allah’a kulluk etmekten memnundurlar. Şayet bir imtihan vesilesiyle başlarına bir musibet gelirse servetleri ellerinden gider, sağlıkları bozulur, sıkıntılara maruz kalırlarsa bu sefer de imtihandaki hikmeti aramak, verenin de alanın da Allah olduğuna iman edip şükretmek yerine cahiliye kafalarına geri dönerler. Çünkü onlar kulluk ettikleri Allah’ın istediği gibi bir kul olmak yerine Allah’ın hep onların isteklerini yerine getirmesini beklerler. Böyle olmayınca da başlarlar şikayeti. Hatta dinlerinden bile dönerler.
Böylelerinin dünyaları da ahiretleri de boşa gitmiştir. İşte bu çok kötü, sonu felaket olan bir sapmadır. Halbuki insan tam bir teslimiyet içerisinde Rabbinden razı olmalıdır ki Rabbi de ondan razı olsun. İşte asıl saadet budur.
İnsanlar içinde öleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde büyüklük taslayarak başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsva olmaktır. Kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.
Ona şöyle dinleyecek. Bu senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır. Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez.
Bu ayeti kerimede Cenab-ı Hak insanlardan bir kısmının herhangi bir bilgisi, herhangi bir kılavuzu veya kendileri açısından aydınlatıcı bir rehberi ve kitabı olmadığı halde büyüklük taslayarak Allah’a karşı geldiklerini,
Allah’la mücadele ettiklerini, Allah’ın diniyle, Allah’ın insanlığa gönderdiği peygamberleriyle alay ettiklerini vurgular. Buradaki tabi ayetin başındaki min ifadesi bazı insanları, bir kısım insanları nitelmek için kullanılmıştır.
Devamında da bu insanların Allah’la mücadele edip Allah’a karşı geldiklerini ve bunu yaparken de başka insanları da saptırma konusunda yarışa girdiklerini ifade eder. Sadece kendilerinin inanmadıklarını, başka insanların da inanması ve kendiler gibi olması için Allah’ın dinine, Allah’ın yoluna karşı savaş açtıklarını mücadele ederek cidalleştiklerini ifade eder.
Temel bir özellik olarak da bu tür insanların saniye ıtfihi diye ayette vurgulanır. Yani kendilerini büyük görerek dini, küçümsediklerini, hakka, hakikate yan çizdiklerini, dindarları, dini değerleri ve Allah’ın gönderdiği elçileri horladıklarını, aşağıladıklarını ve küçümsediklerini vurgular.
Dolayısıyla burada sadece kişinin bireysel olarak kendi inançsızlığı inkârıyla değil, aynı zamanda hakla ve hakikatte de mücadele etme konusunda bir savaşın içerisine girdiği vurgulanır. Bu tür insanların da sonuçta kaybedecekleri ve dünyada rezil rüsvay olacakları önce vurgulanır. Çünkü bunların sonuçta başarısız olacaklarını Cenab-ı Hak gönderdiği dinine, gönderdiği elçisine sahip çıkacağını vurgular. Nitekim Hz. Peygamberin hayatında da Mekke döneminde inen o baskı ve zulüm dönemlerinde de Allah gönderdiği nurunu tamamlayacağını vaat etmiştir. Ve nitekim Medine döneminde de dinine ve peygamberine sahip çıkarak Allah seni insanlardan koruyarak diyerek peygamberimizi defalarca suikast teşebbüslerinden, savaşlardan, bir takım öldürme girişimlerinden korumuştur. Ve dinini de tebliğ etmek suretiyle başarılı kılarak veda ötbesi vermesini sağlamıştır.
Dolayısıyla ona karşı savaş açanlar, onu ve Müslümanları yok etmek isteyenler, mücadele içerisine girenler, Allah’la Allah’ın diniyle savaşanlar daha bu dünyada Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te rezil rüsvay olarak kaybetmişlerdir.
Bu tabi onların bu dünyada yaşayacakları bir rezillik ve rüsvaylıktır. Ayetin devamında aslında onlar için asıl yıkımın, asıl büyük azabın, yakıcı ateşin ahirette gerçekleşeceği vurgulanır. Dolayısıyla bu ayetler her insanın kendi ettiğinin karşılığını öyle ya da böyle bu dünyada ve öteki dünyada göreceğini vurgular. Bazı insanlar bu dünyada işleri yolunda gitse de Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına karşı savaş açtılarsa bu dünyada işlerinin yolunda gitmesi ahirette karşılaşacakları azaptan onları kurtarmaz.
Dolayısıyla bu ayetlerde aslında dinin sahibinin, onu gönderenin kendisi olduğu vurgulanmıştır. Cenab-ı Hak bu dinini sahiplenerek onu her türlü aşağılama, horlama, baskılama, yok etme girişimlerine karşı nurunu tamamlamak suretiyle insanlığa bir örnek ve bir doğru yol olarak rehberlik etmeye devam edeceğini müjdelemiştir. Allah’la savaşanlar, Allah’ın diniyle savaşanlar il ya da geç kaybedeceklerdir.
Çünkü sonuçta insanın gücü ve kapasitesi sınırlı, ömrü sayılı, günleri sayılı ve ne kadar güçlü, ne kadar büyük veya ne kadar çevresi geniş olursa olsun gücün, iktidarın, kudretin, kuvvetin insanlar açısından yetersiz olduğu,
kimsenin Allah’la Allah’ın diniyle savaşarak bir sonuç elde edemeyeceği, er ya da geç o rüsvaylığı bu dünyada en nihayetinde de öte dünyada ahirette tadacağını Cenab-ı Hak haber vererek insanlığa, kendilerine çeki düzen vermelerini
ve Allah’ı Rabbilerini tanıyarak O’na kul olduklarının bilincinde olmalarını tebliğ etmiştir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir